Aşkın üç vakti!... | ihvan forum – Özgür Düşünce ve Paylaşım Platformu!

Aşkın üç vakti!...

mostar

Profesör
İhvan Üyesi
Katılım
6 Ara 2009
Mesajlar
1,011
Puanları
0
AŞKIN ÜÇ VAKTİ İSTANBUL

Hallac İstanbul'a gelir mi?
İstanbul'da herkesi bekleyen bir şeyler vardır hep. Mustafa Nezihi de kendisini sevindiren üç vakti anlattı. Gecenin çalışkanlarını, sabahın kitapçılarını ve öğle sonrasının zikir halkasını.

26 Kasım 2010 Cuma 16:30
Hallac-ı Mansur İstanbul'a gelir mi?
İstanbul'da herkesi bekleyen bir şeyler vardır hep. Mustafa Nezihi de kendisini sevindiren üç vakti anlattı. Gecenin çalışkanlarını, sabahın kitapçılarını ve öğle sonrasının zikir halkasını.

Bu bayram öncesi ve bayramda İstanbul’daydım. İki üç ayda bir gelmeye çalışıyorum. Beş on gün kalıyorum. Günlerim dolu dolu geçiyor. Sevgilim bana karşı çok cömert çünkü. Denizinin dalgaları yepyeni şarkılar söylüyor bana. Güzel insanlarla hemhal oluyorum. Kaybedenlerle veya kaybettiğini düşünenlerle konuşuyorum. Neleri kaçırdığımı, ıskaladığımı farkediyorum. Ama şimdilik üç vaktini anlatmak istiyorum İstanbulumun. Sabah, öğle ve gece hallerini.
Mümin bir Gece Bekçisi'yle muhabbet
Önce gecesini. Asım Gültekin var daha çok geceleyin. Mesela bu gelişimde Moğolistan’a yolculuk için hazırlık yapmaktaydı. İyi bir Şemsiye Tamircisi bulmuştu. Ondan bahsetti biraz. Sonra sahaftan satın aldığı eski kitaplardan okuduk biraz. Nedvi’nin 1977’de Amerika’ya yaptığı seyahatlerde ordaki müslümanlara seslendiği bir Akabe Yayınları kitabı vardı. Müslümanca bir dili kaybetmekte olduğumuzu ikrar ettik beraber. Hayıflandık. Nasıl yeniden kendimizi ifade edebileceğimz üzerine sohbete daldık. Başka bir kitap daha vardı. Senusiler’in de anlatıldığı bu eserde şunu farkettik: Mekke’ye Giden Yol Türkçe’ye çevrilirken Mustafa Kemal’le ilgili kimi bölümler kitaptan çıkarılmıştı.
Sahilde Deli Gömleği'ni giyinmenin heyecanı
Sevgilimin gecesinde deniz kenarında okuduğum başka kitaplar da var. Deli Gömleği’ni Çengelköy Çınaraltı’nda okurken çayın tadı gittikçe acılaşıyordu mesela. Rasim Baba'nın Yüzler'ini okurken etrafıma bakınıp durdum. Kim kimdir, nasıldır, sırtlan mıdır, kurt mudur, tilki midir diye. Hallac-ı Mansur’un Menakıbnamesi’ni Üsküdar sahilinde okurken bir beytinde Burak dostumu aradım. Tam onluktu bu beyit çünkü.

Kim Ene'l-Hak sırrını faş eyledi
Kendü kanını kendüye aş eyledi
Dilim damağım kuruyor gibiydi. Kandan bir şerbet içerken Mansur. Sesli sesli failatün failatün failün vezninde şakıdı ruhum. Teşekkür ettim telif edene.
Üsküdar'da bir acip mütercim
Gecenin bir yerinde hep Üsküdar var. İlyas Aslan orda oturuyor. Çay içiyor durmadan. Kalem elinde. Aklı ve gönlü bilmem nerelerde. Çeviriler var elinde. Bir dua kitabını bitirmiş. En güzel Türkçe’yle edilsin istiyor dualar. Bu yüzden demlenmeye bırakmış. Dilin en derininde kesip biçiyor bir şeyler. Keşke bu kadar bekletip üzmese bizi. Okudum çok güzeldi çünkü içerik de dili de. Onda da varmış bir Hallac Divanı. Altüst olmak için hazır mı olmak gerek?
İstanbul uyanmış, beni bekliyor
Geç yapılan bir kahvaltıdan sonra yola çıkıyorum. İstanbul’daki ilk günüm. Üsküdar’dan gemiye biniyorum. Kitaplar beni bekliyor. Sultanahmet’te iniyorum tramvaydan. İçime, güneşin ışığıyla daha da güzelleşen İstanbul’un nazlı manzaralarını çekmişim. Heyecan ve sevinç var ortalıkta. Benden mi taşıyor bunlar? Bilmiyorum. Ama güzel işte camiler, yollar, insanlar. Sağdaki ilk kitapçıya giriyorum. Bir saatten fazla dolaşıyorum kitapçının tüm katlarını. Daha çok yeni çıkanları seçiyorum kendime. İndirim de var. Onlar için biriktirdiğim, beklettiğim paracıkları harcıyorum büyük bir zevkle. Sadece kitaba para harcarken üzülmüyorum. Pahalı yemeklere, giyim-kuşama giden para üzüyor beni.
İsmet Özel çay içmeyi sevmiyor mu?
Çıkıyorum ordan. Yorulmuşum epey. Hemen karşımda bir çaycı var. Dışarda şu hasır koltuklardan birine oturuyorum. Çay söylüyorum. Geliyor. Tadı güzel. Sola bakıyorum İsmet Özel. Daha bir kaç yudum çekmişim çayımdan. Kalkıyorum. Saygıyla selamlıyorum O’nu. Tokalaşıyoruz. Kısa bir kaç cümleyle iktifa ediyor. Şule’ye gideceğini söyleyerek yoluna devam ediyor. Ben de çayımı yudumluyorum. Kitaplarımı gözden geçirirken.
Gün devam ediyor. Acelem yok. Sırada başka kitapçılar var. Onlara da uğruyorum. Ama ilk uğradığım kitapçı epey belimi bükmüş. Diğerlerinden fazla kitap satın alamıyorum bu yüzden. Gökhan Özcan’ın Serçe Parmağı’nı almak nedense mümkün olmadı bu İstanbul seferinde.
Oysa listenin başlarındaydı. Nihat Dağlı’nın önerdiği kitaplardan birini alabildim sadece. Böylece Nesil yayınlarına da uğramış oldum. Güzel oldu. Kitapevi, İz, Alfa, Kaknüs, Timaş yayınevlerindeymiş bu gezideki nasiplerimiz. Bir ara Çetin’in Zen’ine de gittim. Çay içtik, sohbet ettik. Kitap alış verişi başka zamana kaldı.
Öğle güneşi gibiydi Şeyh'in gözleri
En güzel anlardan biri de öğle namazı sonrası katılmama izin verilen bir halkadaydı. Ruhum coştu. O’nun adı anıldıkça Arapça ezgiler eşliğinde ve katılanlar kendinden uzaklaşıp yine kendi derinliklerine daldıkça; yitim arttı. Yitenlerin yerine yeni haller geldi sürekli. Sesler yükseldi.

Kalblerin ritmi yükseldi. Hayy oldu her kelime. Hu oldu. Hırıltıya dönüştü aşk. Güneş oldu her taraf. Tüm gözler kapalı oysa. Kimse yoktu pervaneden başka. Sonra salavat geldi en güzel İnsan’a. Üç kere. Duruldu deniz. Nefsinizin hakkını verin dendi. Onunla savaşmayın. Muhabbetle dizginleyin onu. Kalbin emrine girsin böylece sevgiyle. Müzakere edildi. Dua edildi. Musafaha edildi. Omuzlar öpüldü. Şeyhin gözlerindeki parıltı kapladı dostları. Beşinci kattan indim. Beşinci günümdü İstanbul’da.
bu kafesden dilerem tayran idem
alem-i ıtlaka hoş cevlan idem
Allah’ın İstanbul’unda sevilecek çok şey var vesselam.
 
Üst