Anlamayıp A'rab Olmak ! | ihvan forum – Özgür Düşünce ve Paylaşım Platformu!

Anlamayıp A'rab Olmak !

Dut_agaci

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
14 Ocak 2007
Mesajlar
7,219
Puanları
83
Web sitesi
www.Menzil.Net
Anlamayıp A’râb OlmakAli Yurtgezen | Kasım 2005 | DİĞER YAZILAR





“A’râb”, “Arab” kelimesiyle aynı kökten gelse de Arap olsun olmasın herhangi bir kavmin bedevîlerine verilen isimdir. Şehir, kasaba veya köylerde yerleşik hâlde yaşayan medenî topluluklara velev Arap olsun, “a’râb” denmez.

İçinde “Arap” kelimesinin geçtiği deyim ve atasözlerimizden bazıları zımnen Arapları küçük düşürüyor, tahkir ediyor. Bunların bir kısmı uydurma. Meselâ Türk Dil Kurumu’nun hazırladığı Türkçe Sözlük’ün 1988 baskısında, “söylenen bir şeyin doğruluğuna inandırmak için şaka yollu kullanılır” açıklamasıyla verilen ve “Yalan söylüyorsam Arap olayım.” cümlesiyle örneklenen “Arap olmak” tabiri böyle. Nitekim aynı sözlüğün 1945 baskısında bu ifade yer almıyor.

Türkçede müstakillen “Arap olayım” diye bir deyim yok ve Türk Dil Kurumu’nun örnek cümlesi de, buna mümasil cümleler de kullanılış bakımından doğru değil. Muhtemelen tarihimizi ve kültürümüzü bilmeyen dilcilerin el yordamıyla iş tutma alışkanlıklarından hâsıl olan bir “gaf” bu. Zira bu ifadenin belki sadece “anlamama hâlini te’kit” için “Anladıysam a’râb olayım.” şeklinde kalıplaşmış bir deyimde kullanıldığı iddia edilebilir. İddia edilebilir diyorum, çünkü deyimin aslındaki kelime “Arap” değil “a’râb”dır; meselenin ehli olmayan insanların bunları karıştırması mâzur görülebilir. Arap ile a’râb farkına daha sonra geleceğiz.
Uydurma veya değil, deyimlerimizde Arab’a revâ gördüğümüz mevkii, üstünlüğü takvâda gören İslâm’a rağmen kimler, nasıl tayin etmiş, önce ona bakalım.

Dinime dahleden bari müslüman olsa..

1800′lü yılların başlarında vuku’ bulan ve Hicaz’ın işgâli ile buradaki şehirlerin yağmalanmasına yol açan, Ahmed Cevdet Paşa’nın ifadesiyle “dünyadan bî-haber bir takım bedâvet ehlinin medeniyyet-i İslâmiyye’yi tahribe yöneldiği” Vahhâbî İsyânı, Osmanlı’nın dış gâileleri sebebiyle bir miktar ihmâl edilmişse de bilahare bastırılmıştır. Fakat bu “gözü dönmüş cehâlet ” İngilizlerce bir kere keşfedilmiştir ki isyanın belki en meş’um neticesi budur. Nitekim Birinci Dünya Harbi’nde bedâvet ehli emirlerin irtikâb eylediği hıyânet , aslında yüz yıllık kuluçka devresiyle kotarılmış tipik bir İngiliz siyasetidir. Kaldı ki inkırâz dönemlerinde vak’a – yı âdiyeden sayılabilecek böyle mevzi’ ihânetler yine İngilizler tarafından bütün Araplara mal edilmiş, “arkadan hançerlendiğimiz” iddiası fikr-i sâbit hâline getirilmiştir.

İngilizlerin sadece Osmanlı’yı yıkmak değil, Osmanlı sonrası yeniden bir diriliş ve toparlanmaya engel olmak için de yürüttüğü bu ifsad programının bir de öbür yüzü vardır oysa. Aynı İngilizler aynı yıllarda bu defa Araplara dönüp Türklerin irtidat ettiği propagandasını yaymışlar, Cumhuriyet’ten sonra antlaşmalar gereği yaptırdıkları düzenlemeleri aleyhimize kullanmışlardır. Bu “İngiliz işi” nifak hâlâ bazı hakikatleri görmemize engeldir. Meselâ Suriye Cephesindeki 8. Kolordumuzun Arap neferlerden müteşekkil olduğu da, bunların mühim bir kısmının şahâdet mertebesine ulaştığı da nedense pek hatırlanmaz.

Mevzi’ de olsa “Arap ihâneti ” Osmanlı’nın meselesidir ama ne hikmetse Arap düşmanlığını en fazla diline dolayanlar, misâk-ı millî sınırlarından memnun, Osmanlı muhalifi, İngiliz muhibbi şahinlerdir.
Nihayet Osmanlı’ya ihanet eden bedevîlerin Necid mıntıkasındaki kabilelere mensûbiyeti manidardır. Necid havalisi İslâm tarihinde hep problem olmuş, yalancı peygamberlerden Abdülvahhab’a, Suûd sülâlesine, Mübârek el-Sabah’a kadar birçok müfsid bu bölgeden çıkmıştır. Haricîlik, Karmatîlik , Vahhâbîlik gibi müfrid cereyanların menbaı da burasıdır. Bunlar Arap değil “a’râbî”dir .

Halt etmenin a’râbcası

“Anladıysam a’râb olayım” deyimini Arapları aşağılamadan doğru kullanmaya itina etmek hem kardeşlik hukûkunun icabı, hem “Arap- a’râb” tasnifinin Kur’ân -ı Kerîm’de yapılmış olmasından dolayı fıkhî bir mükellefiyet, hem de tabirin mânâsına isâbet için bir zarûrettir.
Elmalılı Hamdi, “Şehirli bir Arab’a ‘Yâ a’râbî!’ diye hitap edilecek olursa, hakarete uğradığını düşünür ve bu onu hiddetlendirir” dedikten sonra şunları yazıyor: “Bunun aslını bilmeyenler Arap ile a’râb lafızlarının söylenişlerini ayırd edemezler de halt ederler yani karıştırırlar: A’râb diyecek yerde Arap derler.”

Meselenin aslı şu: “A’râb”, “Arab” kelimesiyle aynı kökten gelse de Arap olsun olmasın herhangi bir kavmin bedevîlerine verilen isimdir. Şehir, kasaba veya köylerde yerleşik hâlde yaşayan medenî topluluklara velev Arap olsun, “a’râb” denmez. Arap dilcilerinin izahatına göre önceleri çölde göçebe hâlde yaşamış olsalar bile bilâhare yerleşik hayata geçmiş kimse yahut topluluklar da “a’râbî” değildir. Buna mukabil hakikî a’râbîler de zaman zaman ihtiyaçlarını karşılamak için şehre inseler dahi a’râbî vasfından kurtulmuş olmazlar.

Esasen “a’râb” bir topluluğun özel ismi değil, bir “tip”in adıdır. Çölde yaşamaları, göçebe olmaları bizâtihî ayıplanma sebebi değildir. Bu hayat tarzının tabii olarak inşa ettiği câhil, kaba, inatçı, katı, görgüsüz ve idrâki kıt bir insan tipidir takbih sebebi. A’râbîlerin kendileri haricinde meselâ şehirli kimselere imamlık etmesi Hanefî, Malikî ve Şâfiî mezheplerine göre mekruhtur. Kerâhat sebebi bedevîlikleri değil, câhillikleri, sünnet ve âdâba yabancılıklarıdır. Nitekim Hanefî fıkhında bedevî olmasa dahi “câhil kimse” a’râbî hükmündedir.

Kur’ân-ı Kerîm’de de a’râbîler yine davranışları sebebiyle zemmedilirler. Muhtelif âyetlerde belli hâdiselere ve bedevî kabilelerine telmihle a’râbîler, “İslâm olmayı seçmişler (Müslümanlara dahil olmuşlar) ama iman etmemişlerdir” (Hucûrât:14), “Küfür ve nifakları daha şiddetlidir”, “Allâh’ın Rasûlüne indirdiği (hükümlerin) sınırlarını bilmemeye daha yatkındırlar” (Tevbe: 97), “Yapacağı infâkı bir cereme olarak sayar”lar (Tevbe: 98), “Kalplerinde olmayanı dilleriyle söylerler” (Fetih: 11), “Onlar pek az anlayan kimselerdir” (Fetih: 15) gibi ifadelerle vasfedilmişlerdir. Başka birçok âyet ve hadisin zımnında a’râbîlerin merhametsiz, kibirli, bencil, yağmacı, şahsî mülkiyete hürmet etmeyen, suçun ferdîliğini kabûllenmeyen, asabiyesi keskin, kabileci, yabancılara güvenmeyen ve edeb erkân bilmeyen insanlar olduğu anlaşılıyor.

Bütün bu husûsiyetleri onların hayat tarzına, şartlarına, Hz. Peygamber’in sohbet ve terbiyesinden uzak kalışına bağlayan İslâmî kaynaklar, a’râbîlerin “cehâlet” ve “idrâksizlik”lerini bilhassa tebârüz ettiriyor. Nitekim bu bâriz husûsiyet “Anladıysam a’râb olayım” tabirinin de esasıdır. Deyimde bırakın Arab’ı, a’râb bile olsa bir “tip”i tahkir maksadı yoktur. A’râbın idrâk problemi hatırlatılarak, okunan yahut işitilen bir mevzuun, zihinde hiçbir tedâi meydana getirmediği anlatılmak istenir. “Tıpkı bir a’râbî gibi hiçbir şey anlamadım” demektir.

Bizde de “etrâk-ı bî-idrâk” var

Tarihin farklı devirlerinde muhtelif kavimler, vasfen a’râbî sayılabilecek toplulukları kendi kültürleri çerçevesinde farklı kelimelerle isimlendirmişlerdir. Kullanılan ifadenin tahsîsine dikkat etmeyenlerin, umûmî mânâdan hareketle zaman zaman alınganlık gösterdiği vâki’dir. Meselâ bu aralar çokça kullanılan “köylülük” kavramı böyledir. Meselâ Osmanlı metinlerinde tesâdüf ettiğimiz “Etrâk-ı bî-idrâk” tabiri böyledir. “Etrâk”, umûmen bütün Türkleri değil, Türk âvâmının en aşağı tabakasını ifâde eder. Bu tabiri kullananların çok zaman Türk olması, bir kavmi tezyif maksadı güdülmediğinin ispatıdır.

Şunu anlatmak istiyoruz: A’râbîlik Arab’a mahsus değildir. Değişik kelimelerle tesmiye edilse de her kavmin a’râbîleri olabilir. Madem ki a’râbîlik Allah ve Rasûlünün razı olmadığı bir davranış bozukluğudur; bunu terk etmek, cehaletten kurtulmak gerekir. Bu sebeple dinimizde “ilim”, kadına da erkeğe de farz-ı ayındır. Bu sebeple dinimizde evvel emirde “ilm-i hâl” öğretilir.

SEMERKAND DERGİSİ
 

Darul_Beka

Profesör
İhvan Üyesi
Katılım
17 Kas 2013
Mesajlar
2,165
Puanları
63
ne şamın şekeri ne arabın yüzü
gibi ırkçılık kokan deyimlerimiz de var maalesef
 
Üst