Allah Dostlarının Himmeti

talib

Kıdemli Üye
Katılım
11 Tem 2006
Mesajlar
21,906
Tepkime puanı
1,076
Puanları
0
Konum
İstanbul
Mü’min ve sâlih bir kulda zuhur eden olağanüstü hâle kerâmet denir. Ehl-i sünnet ulemâsına göre kerâmet haktır ve bu hususta ittifak vardır.

Allâh’ın kudretinin nebîlerden zuhuruna mûcize, velîlerden zuhur etmesine de kerâmet denir. Kerâmet, Allâh’ın bir ikramı olmakla beraber, mûcizeden farklıdır.

Çünkü mûcize, peygamberlerin peygamberliklerini ispat için Allah tarafından kendilerine verilmiş bir ihsân-ı ilâhîdir. Gerektiğinde peygamberliğinin delili olarak gösterilmesi vaciptir. Kerâmetin ise gizlenmesi esastır. Ancak mecbur kalındığında izhar edilebilir.

Allah dostlarının; müridleri, sevenleri için himmette bulunduklarının çok misali vardır. Bu gibi hâdiseler gönüllere inşirah verir. Allâh’ın kudretini ve Allah dostlarının, Allah indinde ne kadar kıymetli olduklarını kalplere iyice gösterir.

Fakir de Allah dostlarından Mahmud Sâmi Ramazanoğlu Hazretleri’nin himmetiyle olmazların nasıl olduğuna şahit oldum. Bu büyük insanın vefat yıldönümünde rahmetle anılması için bir hâtıramı paylaşacağım.

Yıl, 1980. Pamukova’daydım. Hafta sonu tatili sebebiyle Pamukova’dan memleketim Kandıra’ya gitmiştim. Daha eve uğramadan kardeşim Resul’ün dükkânına uğradım. Dükkânda manzara pek hoş değildi. Kardeşim Resul ile ağabeyim Seyfettin hocanın üzüntülü bir şekilde sessiz oturduklarını gördüm. Selâm verip;

“–Hayrola, nedir bu hâliniz?” diye sorduğumda kardeşim Resul:

“–Yahu hiç sorma, arabamız bozuldu. Tamir için Kandıra’da gösterdiğim hiçbir usta ârızasını bulup anlayamadı. Adapazarı’na veya İzmit’e götürmem icap ediyor. Araba çalışmadığı için götüremiyorum. Götürmek için onu taşıyacak bir araç lâzım, o da yok. Bunun için ne yapacağımı düşünüyorum.” dedi.

Arabanın nerede olduğunu sorduğumda;

“–Dükkâna girişteki pasaj önünde duruyor.” dedi.
Pasaj girişi yakındı, baktım. Renault marka bir araba idi. Onların üzüntüsü bana da sirayet etti ve duygulandım. Hemen;

“–Resul kalk, abi sen de kalk arabayı tamire Adapazarı’na götüreceğiz!” dedim. Resul;

“–Ne ile?” diye sordu. Ben de;

“–Bir şeye ihtiyaç yok. Şimdi arabaya Ramazanoğlu’nu bindireyim de, araba nasıl çalışırmış gör!” dedim. Resul;

“–Abi, dalga geçme, benim üzüntüm bana yeter. Bir de sen üzme beni!” dedi. Ben;

“–Ne dalga geçmesi, size kalkın arabaya binin, diyorum.” dedim.

Kalktılar, sessizce arabaya kadar gittik. Resul’e, direksiyona geçmesini, ağabeyime de şoförün yanına oturmasını söyledim ve;
Ey efendim! Sultanım, Sâmi Efendi Hazretleri, arabamıza buyurun, himmetinize muhtacız, buyurun efendim.” diyerek mânen arabaya davet edip, bindirdim. Sonra kendim;

Bismillâhi mecréhâ ve mursâhâ...” âyetini okuyup arabaya bindim;

Himmetu’r-ricâl takla‘u’l-cibâl, Resul’üm marşa bas!” dedim.
Kardeşim kontağı çevirir çevirmez araba; «Huuu!» diye çalışmaya başladı. Resul ve ağabeyim şaşırmışlardı:

“Doğru Adapazarı’na Renault ustasına yürü!” dedim. Yürüdük, araba «tık» demeden Adapazarı’na geldik, yalnız bir farklılık olduğunu söyledi kardeşim;

“Nedir?” diye sorduğumda;

“Hayret doğrusu! Arabaya gaz vermek için pedal aşağıya doğru basılıyor. Şimdi ise pedalı yukarı kaldırdığımda gaz yiyor.” dedi.
Nihayet ustanın tamirhanesine geldik. Arabayı stop ettik, ustaya gidip durumu izah ettik.

Usta kontak anahtarını kardeşimden alarak arabadaki ârızayı bulmak üzere arabaya bindi. Marşa bastı fakat araba çalışmadı, elinden gelen bütün gayret ve imkânları kullandı, fakat nâfile! Arabayı çalıştıramadı ve sordu:

“Siz bu araba ile mi geldiniz Kandıra’dan buraya?”

“Evet bu araba ile geldik.” deyince, usta bir içini çekti ve;

Vallâhi bu arabayı Kandıra’dan buraya kadar getiren şoför, çok büyük şoförmüş. Demek ki insanın aklının ermediği şeyler de varmış. Bu arabanın Kandıra’dan buraya kadar bu hâl ile gelmesi ancak kerâmetle olur, başka türlü izah edilemez.” dedi.

Hâzâ min fadli Rabbî...

Ey kardeş sıkıntıya düştüğünde himmetiyle sıkıntını giderecek, âhirette perişan olmaktan kurtaracak bir mürşid-i kâmilin terbiyesine sen de gir ki dünya ve âhiret saadetine erişesin.

Not: Anlattığım hâdisede Allâh’ın izni ile himmetine mazhar olduğum o değerli zat, 12 Şubat 1984’te Hakk’ın rahmetine kavuşan Ramazanoğlu Mahmud Sâmi Efendi -kuddise sirruh- Hazretleridir.

Mevlâm ona rahmet, bizlere de telkin ve talim etmiş olduğu sünnet-i seniyye yolunda muvaffak olmayı nasip eylesin inşâallah.

Seksen dörtte güneş battı,
Gözümüzden yaşlar aktı.
Cennetü’l-Bakî’ye yattı,
Yattı «Allah!» deyû deyû.
(Gülzâr-ı irfan)

İrfan Öztürk Hocaefendi hz.leri
 
Üst