Necmettin EVCİ


Kendi kültür havzamızla sınırlı tuttuğumuz ‘dünyamızın düşünce sorunları’ ile ‘düşünce dünyamızın sorunları’, bariz farkları ile ayrı olguları ifade ederler. Her iki olgu da ontolojik, epistemolojik gerekliliğin kesiştiği yaşam alanında tartışılmalıdır. İster ‘uygarlık havzamızda düşünmek’, isterse ‘uygarlık havzamızı düşünmek’ şekliyle olsun bu mesele ertelemeye gelmeyecek önceliktedir. Varlığımızı, yaşamı erteleyemezsek, düşünmeyi de erteleyemeyiz. Hangi şart ve ortamda olursa olsun, düşünmek ertelenmez bir mecburiyettir. Aklımızı ve ruhumuzu tezyif etme amacı güdülen zorlu zamanların tecrübesi ardından, kendimizi inşa etmekle düşünce dünyamızı inşa etmek, bağlaşık öncelikli meselemiz olmalıdır.

Bir asrı aşkın zamandır toplumun yaşadığı siyasal, kültürel, ekonomik bunalımların tabanında ‘düşünce çıkmazımız’, belki daha yerinde adlandırmayla ‘düşünce yoksunluğumuz’ vardır. Çıkmaz ile yoksunluk arasındaki tercihte nasıl bir ayrım belirleyici olabilir? Çıkmaza giren düşünür veya düşünce, sonuçta bir faaliyet içindedir. Burada düşünce çıkmazı ile düşüncenin çıkmazı arasındaki ince ayrımı da göz ardı etmemeli. ‘Düşüncenin çıkmazı’, ancak, düşüncenin bizatihi içyapısı ve örgüsündeki tutarsızlığı veya yanlışlığı ile ilgili durumlarda söz konusudur. Bu durumda dış şartlar müsait olsa bile, iç çarpıklıktan dolayı, doğruyu bulmanın neredeyse imkânı ortadan kalkar. Zihin işlevselliğini yitirmiştir. Kendi içinde bir canlılığa sahip olamadığından, dışarıya bir canlılık aşılayamaz, bir canlılığı işaret edemez. Tıkanıklık kendinde, kendi yapısında olduğu için bir çözüm bir çıkar yol gösteremez.

Yanlış düşünme ile doğruya varamazsınız. Bu durumda doğru gibi algıladığınız vargılar, kuvvetli ihtimalle yüzünüze gülen diğer gelişmelerin ortak bileşenleriyle oluşmuş geçici iyileşmelerdir. İçyapısında çıkmaz barındıran bir düşüncenin, dışarıda bir çıkmaza girmesine gerek kalmaz. Gözlenen rahatlığı düşünceye bağlamak bir yanılgıdan ibarettir. Rahatlık geçicidir. Son ekonomik, sosyal verilere bakılırsa büyü bozulmak üzeredir. Belki de dünya cennetinin sonuna gelinmiştir. Onu var kılan maddi koşullar ortadan kalktığında, tüm unsurlarıyla modern yapı, gürrüdek insanın üzerine çökecektir. Tarifsiz acıların ölümü bile çare olarak aratacağı sefalet, modernizmin insanlığa vereceği son armağanı gibi gözükmesi, herkesi ürkütüyor. Biz, genel anlamda maddi öncelikleri merkeze alan batı düşüncelerinin, böyle bir handikap içinde olduğu inancındayız. Modern düşünce çıkmazda mı? Evet, ama daha da vahimi çıkmaz modern düşüncenin içinde yuvalanmış gözüküyor. Bir düşüncenin çıkmazda olması ile çıkmazın bir düşüncenin içinde olması arasındaki ayrıma yine dikkat çekeceğiz. Diğer değinileri ise şimdilik daha ayrıntılı felsefi tartışmaların konusu olarak kenarda tutalım. Yakın geçmişimizin her şeyi etkileyen gelişmelerinden bağımsız ele alınması mümkün gözükmeyen, kendi düşünsel sorunlarımıza eğilelim biraz. Bizim düşünce sorunumuzun özünde, usul ve içerik olarak kendini yenileyememek gibi yapısal nedenler olmakla birlikte, dış etkileri göz ardı etmek doğru bir yaklaşım olmaz.

Çıkmaza giren düşünür veya düşüncenin, sonuçta bir faaliyet içinde olduğunu söylemiştik. Belli bir arayış olmalı ki çıkmaza girilmiş olsun. Girilen sokak veya yol bir yerlere çıkıyor da olabilirdi. Ama çıkmaz ile karşılaştık. Yolumuz, bizim dışımızda gelişen sebeplerle veya birileri tarafından kasıtlı olarak kapatılmış da olabilir. Hakkaniyeti elden bırakmamalı: Bizi oraya getiren düşünsel arayış, oradan çıkışın yöntemlerini de bulacaktır. Sonuç itibari ile çıkmaz kavramında düşüncesizlik, hele kötü niyet aranmamalıdır. Bu yaşantımız için hepten kötü sonuç da vermez. Her şeye karşın ortada bir düşünce vardır, fakat ne çare ki çıkmaza girmiştir. Bela büyüktür. Elden ne gelir? Söylediğimiz gibi, o çıkmazı hazırlayan sebep, duruma göre düşünme biçimimize de, dış şartların elverişsizliğine de bağlanabilir. Bizim kaderimiz biraz da bu sebeple ters gitmemiş midir? Duraklama ve gerileme dönemlerimiz boyunca, aydınlarımız, hiç mi iyi, iyi niyetli ve isabetli düşünmediler? Asla. Bunu böyle iddia edenin dili tutulur. Ama o iyi niyeti çabalar, kötü sonuçların doğmasını önlemekte yetersiz kaldı. Yine de çıkmazdan çıkamadık. Çıkamazdık. Çöküşün de çıkışın da bir tek sebebi yoktu(r) çünkü. Ama biz bir dönemi, bir ana çizgiyi anlamaya çalışırken, istisnaları ile genellemeler yapmak durumunda kalırız. Etraflarında kümelenen seçkin münevverlerle birlikte Kınalızade Ali’den başlatılarak, Bursalı İsmail Hakkı’ya, Filibeli Ahmet Hilmi’ye, Mehmet Akif’e, Cevdet Paşa’ya, Sait Halim Paşa’ya hatta Namık Kemal’e kadar birçok sanatçı, ilim adamı ve düşünürümüz çıkmıştır. Ne ki medeniyetimizi çevreleyen olumsuz koşullar, çıkmazdan çıkmamızı sağlayamamıştır. Ayrıca bu uzun fetret döneminde, kimi özgün arayışlar, bir derin dalga oluşturacak etkiye sahip olamamış, münferit çabalar olarak kalmıştır. Avrupa’daki siyasal, sosyal değişimin hız ve tazyikinin entelektüel arayışları etkisiz bırakacak ölçüde tesirini de ifade etmek lâzımdır. Sebepler, yorumlar çoğaltılabilir.

Çıkmaza girilir. Öyleyse çıkmazdan çıkılır. Girmek ve çıkmak bir yürüyüş halini ifade eder. Bir çıkmaz, bir tıkanma varsa düşünce bunun nedenlerini, çözümlerini de ortaya koyabilir. Ama yoksunluk öyle değildir. Yoksunluk ümitsiz vakıadır. Kadrini kıymetini bilmediğimizden bir büyük yitirişi yaşama egemen kılan yoksulluk, varlığımızı anlamlı kılan kültür havzamızı kuruttu, medeniyetimizden uzaklaşmamıza yol açtı. Varoluşun düşünsel alanı göçtü. Ancak duygusal kıpırtılar arasına gizlenerek bizi var kılan değerler, korkularla kuşatılmış alanda ürperişlerle savunmaya çekildiler. Uzun sürecek bir akıl tutulması, şiddetli bir şuur kaymasıydı yaşanan. Düşünce adına kaldıysa eğer bir kırıntı, genel anlamda o da yaşanan felaketi kavrama gücünden yoksun gözükmekteydi. Var olma iddiasından vaz geçmiş bir düşünce, hangi çıkmaza girecek, hangi krizden çıkacaktır? Jön Türklerle başlayıp İttihatçılarda siyasal tutum ve eylemlere yönelen, sonra Cumhuriyetle birlikte resmi program olarak kurumsallaşan zihni yapı; devasa sıkıntılar karşısında tükenmişlikle, çözümü batı düşüncelerine kayıtsız koşulsuz teslimiyette bulmuştur.

İlk evresinde aydın ve siyasetçisi ile egemen kadroların sergilediği yenilgi psikolojisi, şuuraltında var olma refleksinin bir sonucuydu belki. Bu aşamaya kadarki düşünsel arayışların çıkmaza girdiğini söylemek anlaşılmaz değildir. Çünkü tarihsel ölçekteki gelişmeler, iyi niyetli kimi düşünsel arayışların, iyi sonuçlar devşirmesine fırsat vermemiştir. Yani bu döneme kadar çıkmaza giren, orada bocalayan iyi niyeti düşünce atılımlarına tanık oluruz. Hatta bunların bazıları canhıraş çığlıklarla feryat ederler. Ama sesleri o sokağın kalın duvarları arasında kimsizliğin, kimsesizliğin tenha karanlıklarında gereken yankıyı bulmaz. Belli bir dönemden sonra, Türk aydınının, batıyı kayıtsız koşulsuz taklit etmekle tebarüz eden zihni tutumu resmileştirdiği gözlenir. Düşünce adına kendimizden bir değer üretmediğimiz bu dönemi ise ‘düşünce yoksunluğu’ olarak tanımlamak daha isabetli olur. O nedenle düşüncesizlik hali çıkmaza girmekten ziyade karanlığa girmek benzetmesi ile ifade edilmelidir. Karanlık sadece dışarıdan gelen ışığı engellemekle oluşmadı. Kalp gözümüzü de kapattık. İç aydınlığımızı yitirdik. Karanlık beynimize kadar girmiş ve içimizde bir realiteye dönüşmüştür. Bir talihsizlikle karanlığa giren bir şekilde aydınlığa çıkar. Aydınlığı arzulayan hiçbir insan, hiç bir toplum başarısız olmamıştır. Ama kafasının içinde karanlık taşıyan aydının çıkacağı hangi aydınlık vardır? Karanlık yeni zihni yapının arka fonu olmuştur. Her algıyı içine karışarak kedine benzeten ana renk olmuş, üstelik bu hal kanıksanmıştır. Karanlık prizmadan bakan aydın toplumuna hangi aydınlık ufukları işaret edecektir? Biz ağır sonuçlar veren böyle bir trajedi yaşamışızdır. Düşünme gücümüz, isteğimiz, yeteneğimiz yok olmuş, yok edilmek istenmiştir. Bu yüzden düşünmenin zorluğu iki kat artmakta, aynı nedenle iki kat daha gerekli olmaktadır.

Bizi çevreleyen karanlık neredeyse kıpırdamamıza imkân vermemiştir. Durumumuz koyu bir gecenin ortasında, üstelik elektrikler kesilmişken, odasının dört duvarı arasında kalmış insanın durumuna benzetilebilir. Herkesin yaşadığı böyle bir an vardır. Evinizin kuruluşunu az çok bildiğiniz halde kıpırdayamazsınız. Hiçbir şey seçilmez. Az çok neyin nerede olduğunu kestirirsiniz ama yine de hareket edemezsiniz. Hareket ederseniz acaba bir şeyi mi devirecek, kıracaksınız, yoksa düşüp elim sonuçlar doğuracak bir kazaya mı sebebiyet vereceksiniz? Peki, yapmak durumunda olduğunuz onca iş? Üstüne üstlük tam da bu sırada şiddetli bir sarsıntı olduğunu düşünün. Bir yerler çökmüş, göçmüştür. Ev halkının yaşamından endişe duyuyorsunuz. Ölü müsünüz, yaşıyor musunuz? Gerçekten burası neresi? Zaman karanlık. Mekân karanlık. Mesafe karanlık. Bütün sesler, sessizlikler, yönler, işaretler karanlık. Olan karanlık. Olmayan karanlık. Hakikat, yalan, düş gerçek şimdi tek boyutlu: karanlık!..Oysa ne çok işleriniz vardı, düşleriniz, beklentileriniz? Bütün bunları gizli bir var oluş kıpırtısı ile ayrımsar oldunuz. Öyle bir hal içindesiniz ki, can derdine düşmekten düşünemiyor, düş kuramıyorsunuz. Her şey karanlık! Umudun içinizdeki son ışığı sönmek üzeredir. Şimdi sadece yaşamak, sadece hayatta kalmak istiyorsunuz. Yüreğinizin bir parçası, ruhunuzun bir parçası, aklınızın bir parçası kendinize kalsa yeter. O bir parçacık kendinizle yaşama tutunacaksınız. Tek amacınız var olmak, var kalmak. Burada varlık soluk almak soluk vermek anlamındadır. Diğer bütün özlemlerinizi, beklentilerinizi ertelediniz. Ertelersiniz. Bu elbette o sönmekte olan ışığın çoğalmasını görene kadar, hayatı ve kendinizi ertelemek demektir. Bu durumlarda var olmak birinci önceliktir.

Şimdi bu halin bütün bir milletin kaderinde, en az yüzyıl sürdüğünü düşünün. Bu ne demektir bir düşünün? Bir toplumun nesiller kuşaklar boyu aklı ruhu, irfanı, alışkanlıkları, ilişki biçimleri ile kapalı kalması ne demektir? Bu açılamamanın, bu hayatı ve kendini ertelemenin sosyal, kültürel, psikolojik sonuçları nasıl tezahür eder? Bütün bunlar da araştırılmalıdır. Böyle bir süreç sonrasında, toplumun yeni alışkanlıklar, kabuller yeni formlar edinmesi normaldir. Akıl, ruh çöker. Umut, aşk, inanç çöker. Çökmese bile benliğe kaygı, korku, güvensizlik egemen olur. Bir toplum, travmaya böyle tutulur. Bir toplum, içine böyle kapanır. Açılımdan ürker. Cesaretini yitirir. Tam da bu noktada insanımızın şaşılacak ölçüde varlığını koruyarak sürdürmesi, her türlü takdiri hak etmektedir. Ruhun ve benliğin bu direnişi karşısında tüm sosyoloji, psikoloji kuramları neredeyse iflas etmiştir. Bu toplum ne kadar donanımlıdır? Peki, ne yapmıştır da ulusal ve uluslar üstü kumpasın ağır kuşatmasından, üstelik varlığına yeni bir bilinçle hamle gücü kazandıran tecrübelerle sıyrılmayı bilmiştir?

Bu süreçte başardığımız en önemli şey, benliğimizin ana dokusunu muhafaza ederek var kalmak olmuştur. Bizi karanlığa itenlerin, yeni kültür ve uygarlık biçimini savunma ve aktarmada donanımsız olmaları, tarihin doğal işleyişi ile bize bir avantaj kazandırmıştır. Eğer karanlık bizi boğamadı ise, aslında bu bizim çok mükemmel bir aydınlık bilincine sahip olmamıza da bağlanmamalıdır. Yabancılaşmış modern aydın ve siyasi kadrolar, bilgi ve bilinç olarak korkunç düzeyde zayıftır, donanımsızdır, şekilcidir. Zihin dünyaları üç beş slogana indirgenecek ideolojik çerçeveyle sınırlıdır. Bugün de böyledir bu. Laftan sözden anlamaz haşarı çocukluktan bir türlü kurtulamamaktadırlar. Anlattıkları, dillendirdikleri şeyde bugün bile ele avuca gelir bir şey bulamazsınız. Birer mavi önlük giydirip, yakalarına beyaz yakalık takarak ilkokula gönderin, yaş farkından başka hiçbir uyumsuzluk yaşamazlar inanın. O malum zihni seviye ile millete entelektüel zorbalık yapmaları yüzünden inandırıcılıkları, ikna kabiliyetleri yoktur, olmamıştır. İçselleştirilmiş özgür düşünce sahipleri olmadıklarından, böyle bir dertleri de olmamıştır hiçbir zaman. Birer halkçı olarak, halka karşı, halka buyurmaları yeterlidir. Halk da kendileri gibi buyurgan bir yapının emrinde olmalıdır. Böyle sanırlar. O nedenle toplumla halk arasında kapanması imkânsız mesafeler oluşmuştur. Şiddetli kan ve doku uyuşmazlığı vardır. Bünyeler birbirini reddeder. O nedenle tarihsel, kültürel tüm beslenme kaynaklarından koparılmak istenen toplum, yeni ideolojiyi benimsemedi, benimseyemezdi.

Tüm âlim ve sahici aydınları yok edilmiş veya susturulmuş olan bu halk, üstünkörü hatırladığı geleneksel ritüeller ve el yordamıyla bile, itildiği karanlıktan çıkmayı bilmiştir. Var oluşunu öncelediği için; ilk aşamada düşünmeye, hatta bu arada eğitim, bilgi, sanat, ilim gibi diğer zihni faaliyetlere zaman ayıramamış, daha doğrusu buna imkân bulamamıştır. ‘Kasap et derdinde koyun can derdinde’ durumu yaşanmıştır. Bu karanlık ve çöküntünün ardından, hayatta kalmayı başarmak bile üstün bir varlık iradesinin, yaşam inadının kanıtıdır. Bu inada, bu iradeye saygı duymalıdır. Kimse kuşku duymasın ki, bu kararlılık yeni bir düşünce, yeni bir tasavvur üretecek, giderek yeni bir medeniyet inşa edecek kudrettedir. Bütün bu açılım için gerekli soluk ve gerekli ruh, insanımızda mevcuttur. Hayatımızda ve bütün bir tarihimizde, ciddi manada düşünmemizi gerektiren, dahası zorunlu kılan esaslı emirler, örnekler vardır. Bir anlamda kendimize özgü bir düşünme mekanizmasını işleterek var kaldığımız bile söylenebilir. Şimdi bu mekanizmayı daha yaygın, daha işler vaziyete getirmelidir. Kendimize ait düşünme biçimimiz vardır. Yeni katılımların, her merhalede çoğalttığı gümrah ırmaklar, yatağını bulmaktadır. Çıkmazdan kurtulmanın ilk ciddi emareleri görülmeye başlanmıştır.