Etiketlenen üyelerin listesi

Hilal Tv'de Mustafa İslamoğlu'nun katıldığı Namazla Diriliş programını seyrediyorum (izliyorum değil seyrediyorum). Namazı anlatıyor İslamoğlu hoca... İftitah tekbirini anlatırken yaptığı benzetme; "Bir elimizin üzerine dünyayı, diğerine ahreti koyarız ve onları ellerimizi Allahüekber deyip kaldırırken ardımıza atarız. Artık sadece Allah ileyiz, Allah’la baş başa kalırız!" Aklıma Yunus Emre’den şu mısra geliyor; “Ne cennet ne cehennem, bana seni gerek seni!” Ki, bazıları bu sözü cenneti ve

Bu konu 1688 kez görüntülendi 2 yorum aldı ...
tasavvufa bakış 1688 Reviews

    Konuyu değerlendir: tasavvufa bakış

    5 üzerinden | Toplam: 0 kişi oyladı ve 1688 kez incelendi.

  1. #1

    Üye
    Üyelik tarihi
    20-09-2009
    Yaş
    39
    Mesajlar
    5
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @dddddd34

    Hilal Tv'de Mustafa İslamoğlu'nun katıldığı Namazla Diriliş programını seyrediyorum (izliyorum değil seyrediyorum). Namazı anlatıyor İslamoğlu hoca... İftitah tekbirini anlatırken yaptığı benzetme; "Bir elimizin üzerine dünyayı, diğerine ahreti koyarız ve onları ellerimizi Allahüekber deyip kaldırırken ardımıza atarız. Artık sadece Allah ileyiz, Allah’la baş başa kalırız!" Aklıma Yunus Emre’den şu mısra geliyor; “Ne cennet ne cehennem, bana seni gerek seni!” Ki, bazıları bu sözü cenneti ve cehennemi küçümsemek olarak görüyor maalesef…




    İslamoğlu hoca devam ediyor; "İnsanın ömrü namaz gibi olmalı. Ömrü namaz olanın ahiri cennet olur!" Yunus Emre de bu sırra vakıf olanlardan olamaz mı? Yani ömrünü “namaz” kılan, bu sebebten de dünyadan ve ukbadan, İslamoğlu hocanın anlattığı gibi vazgeçmiş yüzünü sadece Allah’a dönmüş, sadece Allah’ın rızasını gaye edinmiş bir hâlde olamaz mı? Cenneti/cehennemi küçümsemek değil bu; hedefi büyültmektir.





    Rabia'tül-Adeviyye'yi anlatırlar; bir elinde taş bir elinde su sokaktan telaşeyle geçiyor. Nereye demişler elindeki o taş, o suyla...? Bu suyla cehennemin ateşini söndürmeye, bu taşla da cennetin güzelliklerini bozmaya gidiyorum. Ki insanlar cennet/cehennem için değil sadece Allah rızası için ibadet yapsınlar/yaşasınlar! Tıpkı Necip Fazılın dediği gibi; "O erler ki... Ne cennet tasası ve ne cehennem; sadece Allah’ın rızasındalar" ya da "ve âşksız yobaz namazla cennet takasında..."




    İşte kalbi şirkten arındırma, kâmil imanı uyandırma hareketi budur! Yani bırak her şeyi, sadece Allah maksudun, matlubun olsun! Kalbine bâşka bir sevgiyi/sistemi/kural koyucuyu koyup da hedefini sapıtma. Peygamber dahi basamaktır bu yolda. Tıpkı hakiki tarikatta şeyhlerin, mürşidlerin bir basamak olduğu gibi!





    Kimse kimseye tapmıyor yani, iddia edildiği gibi! Hazret-i Ömer gibi bazılarının sevdiği insana canı çok kaynamış olabilir. Hani Hazret-i Ömer de âşkından demişti ki "Peygamber ölmedi! Kim öldü derse…" İşte o noktada bir sadık dost çıkar da "Hayır, neye tapıyorsunuz siz; Allaha mı yoksa peygambere mi!" der, silkeler insanları! Tıpkı tarikatlardaki şeyhlerin "Aman, bende takılı kalıp durmayın; bâki olana ulaşın" demesi gibi. Böyle demeyen ya da aksini ifade eden zaten soytarıdır, yalancı peygamberden de necistir!




    Bu tarikat/tasavvuf yolu da böyle bir yol işte! Allaha vasıl olanlar ancak sadık dostlardır. Tarikatların, tasavvufun da gayesi insanı Allaha sadık dost eylemektir. Bu işe girişen Allah’ın adıyla başlar, Allah’a ulaşmak niyetiyle başlar. Basamak basamaktır bu iş! Önce nefsini unufak etmen gerekir. Bunun için de ilk olarak arkadaşını kendi nefsinden ziyade seversin. Sonra şeyhini... Ah ne de zordur bunlar, anlatması dile kolay. Sonra Resulü her şeyden çok sevmen gerekir. En nihayetinde Allah’ı!...




    Peki, bunca zahmete ne gerek var. İnsan ilk başta Allaha ulaşsa ya; Allah’a bağlansa ya! —istisnaları müstesna- olsaydı sahabede olurdu bu!




    Yine Hazret-i Ömer’den bir kıssa; "Peygambere hitaben der ki:"Seni nefsim hariç her şeyden çok seviyorum." Peygamberin cevabı: "Olmadı Ömer, beni nefsinden de çok seveceksin". Bu demek değil ki hazret-i peygamber kendisine tapılmasını istiyor! Hâşâ... Murad bâşka burada. Ömer de önce nefsini severdi. Sonra din kardeşini sevmeye başladı. Sonra peygamberi... Ama Allah’ın istediği en kâmil iman belki peygamberin vefatından sonra nasib oldu! Allahüâlem...




    Evet, nefisten, ana-baba'dan çok sevilen kişi... Ama bu sevgi tapmak anlamında bir sevgi değil! Öyle olsaydı hazret-i Ebu Bekir yani en sadık dostlardan yani "Peygamberlik benden sonra devam etseydi bu Ebu Bekir olurdu" denilen o zât, peygamberin vefâtında o olaya müdahale etmezdi, o sözleri söylemezdi. Yani biraz kabuktan öze doğru iniş hadisesi!





    Yine devam ediyor İslamoğlu, diyor ki "Her namaz tek bir namazı kılmak için kılınır!" Yani hocayı birazcık anlıyor olmasam, birazcık tasavvufî meylim olmasa derdim ki "Bre zındık ne dersin sen! Allah bize beş vakit namazı kitabında emretmiş işte. O neymiş öyle bir namaz filan. Ne yani biz bir namaz için bütün namazlarımızı idman yerine, jimnastik yerine mi koyuyoruz? Hem madem tek bir namazı kılmak mesele, e öyleyse o namazın vaktini bekleyip sadece onu kılalım da üzmeyelim kendimizi!"




    Yani bu değil işte İslamoğlu hocanın anlatmak istediği. Bir ruh olgunlaşması, her namaz ile Allaha daha yakın olma hadisesi, kılınan her namazla bir derece daha yükselmen sonucu nihayetinde artık nefsini, gönlünü, aklını...vs. tamamen Allah’a verip de her türlü istekten (dünya, makam, mevki, kadın, iş, maaş, cennet, cehennem..vb.) sıyrılıp âşk ile namaz kılma çabası! Evet, âşk ile! İslamoğlu hoca da ifade ediyor çünkü bunu; "Secde âşk'ın ifadesidir!" Secde ki Allah’a en yakın olduğun an... En yakınlık, âşk ve Allah!




    Sonuç olarak tasavvuf yolunda gitmeye çalışanlar sadece kitab ve sünnet ölçüsünde, sahabelerin ve Allah dostlarının hayatları denkliğinde İslam’ı yaşamaya çalışır. Zühdleri, fakrları, hüzünleri hep insan-ı kâmil olma yolunda aşamalardır. İnsanı, hani cihad vakti, feragat vakti geldiğinde "ama benim bağım bahçem var, ama benim çoluk çocuğum var, ama benim güzel maaşlı bir işim var" bahanelerinden hatta belki şirklerinden uzak tutup da dost "haydi" deyince "nereye" diye sordurtmayacak ruh haline kavuşturmaktır amaç!




    Çaba bizden tevfik Allah’tan...

    Muhabbetle,

  2. #2

    Üye
    Üyelik tarihi
    20-09-2009
    Yaş
    39
    Mesajlar
    5
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @dddddd34
    Tasavvufa Bakış ve İbn Arabi

    Nisan 5th, 2008Misafir in


    İslam dünyasında düşünceleriyle öne çıkan bir isim olan Muhyiddin İbn Arabi, gerek yaşadığı dönemde, gerekse daha sonraki süreçte sıkça eleştirilen bir o kadar da okunan bir düşünür. Bugünden bakıldığında İbn Arabi, saygın bir İslam düşünürü olarak anılmaktadır. İbni Arabi, Tasavvuf deyince ilk akla gelen isimlerden biri olmakla birlikte, en fazla eleştirilen mutasavvıfların da başında gelir. Genellikle tasavvuf, İbni Arabi üzerinden eleştirilir. Oysa Tasavvuf felsefesini eserleriyle fikirleriyle ortaya koyan ilk mutasavvıf Ebu Hâris Mehasibî’dir…Bundan sonra Cüneyd Bağdadî, Ebu Zeyd Bestami ve Şakik Belki’yi zikredebiliriz" (1) İbn Arabi’yi bu isimlerden daha çok eleştiri konusu yapan ise kendisinden önce yazılanları bir bütün halinde ve tek bir felesefede toplayabilmiş olmasıdır. Bu da şüphesiz kendisine atfedilen "Vahdet-i Vücud" görüşüdür.
    Arabi, kainattaki her şeyi Allahın bir tecellisi olarak görür. Her şey onun bir yansımasıdır. Her şey ona aittir, her şey biraz da ondandır. Vahdet-i Vücud temelde yaratılanla yaradanın birliğini savunur. Arabi bunu şöyle izah eder "İnsan hakkın tecellî aynasıdır. Bütün eşyanın meydana çıkmasına insan sebep olmuştur. Öyle ise insan bütün eşyayı kapsayan ve ilâhi tecelliyat onda hitam bulmuştur.(3)
    Bu görüş daha öncede başka düşünürler tarafından dile getirilse de, İslami açıdan bunu kurgulayan ve geniş kitleler tarafından başka biçimleriyle de kabul görmesine imkan sağlayan İbn Arabi’dir. Eleştirilerin odağında olmasının nedeni de budur. İbn Arabi bir terminoloji meydan getirmiş ve sistematik bir düzenleme yapmıştır. Kendisinden sonra gelen mutasavvıfların en fazla yararlandığı ve alıntı yaptığı isim olmasının nedeni de budur.
    Endülüs’te doğan İbn Arabi, Aklın her şeyin çözümü olarak düşünüldüğü bir felsefi ortamdan sıyrılarak, (ki bunun Endülüs’teki en büyük temsilcisi İbn Rüşt’tür) kendisini seyahatlere ve araştırmaya vermiş, Bağdat, Mekke, Konya*, Şam olmak üzere birçok ilim merkezini dolaşmış, ve eğitim almıştır.
    Tasavvuf’un başlıca üç merkezde doğup büyüdüğünü söylersek yanılmayız ki "bunlar, Kufe, Basra ve Bağdat’tır. Tasavvuf buradan Horasan ve Türkistan’a geçmiş, oradan Anadolu’ya gelmiştir. V. yüzyılda Endülüs’te bir kolu teşekkül etmiştir" (2) Özellikle Kufe öncelik ve nitelik açısından öne çıkan bir bölge olmuştur. Buranın köklü bir ilim merkezi olmasının etkisi büyüktür. Arabi’nin en önemli eserlerinden biri şüphesiz ki Fütûhâtı Mekkiye’dir. (3) Bu eseri önemli kılan yön, içinde yazanlardan daha çok, yazılış biçimidir.
    Arabi bu kitabın kendisine manevi bir kanaldan yazdırıldığını ifade etmiştir. İçinde yazılanlar ise derinlikle okunması gereken anlatımlardır. Arabi’nin eserlerindeki güçlü anlatım ve felsefi derinlik, düz mantıkla anlaşılamaz. Bu açıdan başta Fütûhâtı Mekkiye olmak üzere Arabi’nin kitapları farklı okuma süreçlerinden geçirilmelidir. Benimde okuduğum zaman keyif aldığım eserlerden biri olan Fütûhâtı Mekkiye, özellikle tasavvufa ilgi duyan ya da gönül verenlerin mutlaka okuması gereken bir eser.
    Son dönemlerde Tasavvuf’a artan ilgi, bu tür eserlerin okunmasını gerekli kılmaktadır. Tasavvuf’un sanata, müziğe, edebiyata, yaptığı katkılar, çıkarılan dergilerde neşredilirken, bu felsefi düşüncenin karşıtlıklarıyla birlikte iyice kavranması gerektiğini düşünüyorum. Arabi anlaşılması zor bir o kadar da yanlış anlaşılmaya müsait bir isim.**
    Bu açıdan Tasavvuf’un bu müstesna ismini anlamak için çaba sarf etmeliyiz. Şeyh’ül Ekber sıfatına nail olan Arabi’yi diğerlerinden ayıran bir yön de halkın içinde, halkla birlikte yaşamasıydı. İnzivaya çekilip kendisini insanlardan soyutlamak yerini onların içinde onların sorunlarıyla ilgilendi.
    Bu çok önemli; iş sadece nefis terbiyesi değil ya da sadece felsefe değil. Eğer sadece felsefi olarak düşünürsek geleceğimiz son nokta Yunan Felsefesidir, yok sadece nefis terbiyesi olarak düşünürsek, günlerce meditasyon yaparak, yemeden yaşayabilen ve kendini her türlü dünyevi zevkten arınmış Brahman ve Budist rahiplere takılıp kalırız.
    Cüneyd Bağdadi tasavvufu "Hâkla yeniden diriliş" olarak tanımlar. Bu yeniden dirilişin merkezinde, Kur’an ve İslam peygamberi olmalıdır. İmam Ali’nin Hariciler için sarf ettiği "Sözleri hak, muradları batıldır" sözünü bir yerlere kazımalıyız.
    Hasan Basri, Mevlâna, İbrahim Dûsuki, Mısrî, İmam Rabbani, Sadreddin Konevi, Cüney Bağdadi, isimlerini zikredebileceğimiz tasavvuf anlayışını, okuyarak anlamak zorundayız. Arabi bunu şöyle izah eder "Bizim meşrebimizde olmayanlar, bizim kelâmlarımızı anlayamazlar" (4) Okudukça yeni kapıların açılması ise özümseme ve gayret işi.
    * Burada hemen belirtelim ki İbn Arabi, Türkler tarafından çok sevilmiştir, Konya’da bulunduğu sırada Risaletü’l-Envar’ı yazan Arabi, başta Selçuklu hükümdarı olmak üzere, ilgi ve saygıyla karşılanmıştır. Osmanlı zamanında da Yavuz Sultan Selim, İbn Arabi’nin düşüncelerine önem vermiş ve Şam Osmanlı idaresine geçince, mezarını koruma altına almıştır. Selim mezarın bulunduğu yere Camii inşa ettirmiştir.
    ** Bazıları İbn Arabi’nin yazdıklarını Panteist, Monist düşünceyle irtibatlandırmıştır. Bir kısım onun böyle düşündüğü zannına kapılarak bu düşüncelere meyletmişti.
    (1) Osman Pazarlı, İslam’da Ahlak, Remzi Kitabevi, s.154, 1980
    (2) age,155
    (3) Fütûhâtı Mekkiye’den tavsiyeler, Yasin yayınevi, s.330 Tercüme; Ahmed Faik Arslantürkoğlu, 2006

  3. #3
    fakiri - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    14-01-2007
    Yer
    KOCAELİ
    Mesajlar
    16.053
    Adı geçen
    1 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @fakiri
    Alıntı dddddd34 Nickli Üyeden Alıntı
    Hilal Tv'de Mustafa İslamoğlu'nun katıldığı Namazla Diriliş programını seyrediyorum (izliyorum değil seyrediyorum). Yani bu değil işte İslamoğlu hocanın anlatmak istediği. Bir ruh olgunlaşması, her namaz ile Allaha daha yakın olma hadisesi, kılınan her namazla bir derece daha yükselmen sonucu nihayetinde artık nefsini, gönlünü, aklını...vs. tamamen Allah’a verip de her türlü istekten (dünya, makam, mevki, kadın, iş, maaş, cennet, cehennem..vb.) sıyrılıp âşk ile namaz kılma çabası! Evet, âşk ile! İslamoğlu hoca da ifade ediyor çünkü bunu; "Secde âşk'ın ifadesidir!" Secde ki Allah’a en yakın olduğun an... En yakınlık, âşk ve Allah!




    Sevmeyi ve aşkı "hissi anlama" olarak nitelendirip aşırı yüceltmenin bir sebebi sayan ve "aklî anlamayı" da problemsiz, yegâne anlama şekli olarak gören birisinin burada "aşk" tan bahsetmesi çok manidar duruyor !

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Benzer Konular

  1. Bediüzzamanın Tasavvufa Bakışı
    By Ahter in forum RİSALE-İ NUR
    Cevaplar: 22
    Son Mesaj: 17-01-2013, 00:42
  2. Tasavvufa İnanıyor Musunuz?
    By Cümle Mühendisi in forum HASBİHÂL
    Cevaplar: 7
    Son Mesaj: 06-03-2008, 15:45
  3. Bediüzzaman'ın Tasavvufa Yaklaşımı
    By meyve in forum İSLAMİ HAYAT
    Cevaplar: 65
    Son Mesaj: 06-03-2008, 12:57
  4. Tasavvufa Sokulan Sapıklıklar!
    By (((HEMEDANİ))) in forum TASAVVUF
    Cevaplar: 15
    Son Mesaj: 25-10-2007, 19:09
  5. Günümüzde Tasavvufa İlginin Nedeni
    By Kajin in forum TASAVVUF
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 28-12-2006, 18:14

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

Giriş

Facebook platformu Giriş