Etiketlenen üyelerin listesi

Osmanlıca Sözlük İndexi Z-S HARFLERİ http://www.ihvanforum.org/showthread.php?t=59281 R-K HARFLERİ http://www.ihvanforum.org/showthread.php?t=59281&page=2 F-İ HARFLERİ http://www.ihvanforum.org/showthread.php?t=59281&page=3 E-A HARFLERİ http://www.ihvanforum.org/showthread.php?t=59281&page=4 OSMANLICA NEDİR ? http://www.ihvanforum.org/showthread.php?t=59281&page=5 ZABT: 1. Sıkı tutma. 2. İdaresi altına alma, kendine mal etme. 3. Silah zoru ile bir yeri alma. 4. Anlama, kavrama. 5.

Bu konu 23775 kez görüntülendi 40 yorum aldı ...
Açıklamalı Osmalıca Sözlük 23775 Reviews

    Konuyu değerlendir: Açıklamalı Osmalıca Sözlük

    5 üzerinden | Toplam: 0 kişi oyladı ve 23775 kez incelendi.

Sayfa 3/3 İlk 123
  1. #33
    Enes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Teknik Admin
    Üyelik tarihi
    06-06-2006
    Yer
    bâbil...
    Yaş
    32
    Mesajlar
    6.639
    Adı geçen
    2 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @Enes
    DÂB: 1. Adalet, doğruluk, 2. İhsan, vergi.
    DÂBBE: Yük ve binek hayvanı.
    DÂBBETÜ'L-ARZ: Kıyâmet alametlerinden olup topraktan çıkan varlık.
    DÂD-I HAKK: 1. Allah vergisi. 2. Veriş, satış.
    DÂFİ': 1. Def' eden, savan, savuşturan, iten. 2. Cenab-ı Hak.
    DÂĞ-DÂR: 1. Kızgın demirle nişanlanmış, dağlanmış. 2. Pek müteessir, çok üzgün.
    DÂİN (DÂYİN): Borç veren, alacaklı.
    DAKİK: 1. İnce, ufak, nâzik. 2. Toz haline getirilmiş şey, un. 3. Dikkatli ölçülü davranan titiz kimse.
    DALÂLÂT-I BEŞERİYYE: İnsanlığın sapıklığı, beşerî sapıklık.
    DALÂLET: Hak yoldan sapma, sapıklık, azgınlık.
    DALÂL-İ MUBÎN: Apaçık sapıklık.
    DÂLL Bİ'L-İŞÂRE: İşaretle delâlet etme. Sözün işaretle mânâya delâlet etmesi.
    DÂLL U MUDILLE : Doğru yoldan çıkanlar ve çıkaranlar, sapanlar ve saptıranlar.
    DÂLLÎN GÜRÛHU: Sapıklar, azgınlar topluluğu.
    DÂLLİN: Doğru yoldan sapmış olanlar, azgınlar.
    DÂR: Ev, yer, yurt, dünya.
    DARBE-İ AZÂB: Azap darbesi, azap verici vuruş.
    DARB-I MESEL: Ata sözü.
    DÂREYN: İki dünya: Dünya ve ahiret.
    DÂR-I DÜNYA: Dünya.
    DÂR-I HARP: Müslümanlarla savaş halinde olan gayri müslim ülke.
    DÂR-I İSLÂM: İslâm ülkesi.
    DÂR-I KÜFÜR: Gayr-i müslimlerin ülkesi.
    DÂR-I SAADET: Mutluluk yeri.
    DÂR-I UHRA: Ahiret yurdu.
    DARÎRU'L-BASAR: Kör, âmâ.
    DÂRU'N-NEDVE: Mekke şehir meclisi.
    DÂRU'S-SELÂM: 1.Selamet yurdu, cennet. 2. Bağdat şehrinin ünvanı.
    DÂRÜ'L-HİLAFET: İstanbul.

  2. #34
    Enes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Teknik Admin
    Üyelik tarihi
    06-06-2006
    Yer
    bâbil...
    Yaş
    32
    Mesajlar
    6.639
    Adı geçen
    2 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @Enes
    DE'B-İ KADÎM: Eski gelenek, eski usûl, eski âdet.
    DEBÛR: Batı rüzgarı, batı taraftan esen yel.
    DECCÂL: Kıyametten az önce çıkacak, insanlardan bir kısmını sapıtacak ve daha sonra Hz. İsa tarafından öldürülecek olan şahıs.
    DEF': Öteye itme, savma, savulma.
    DEF-İ İHTİYAÇ: İhtiyacın giderilmesi, ihtiyacın karşılanması.
    DEF-İ MAZARRAT: Zararı giderme.
    DEF-İ MEFSEDET: Fesadı ortadan kaldırma.
    DEFTER-İ A'MÂL: Amel defteri, insanların dünyadaki hayır ve kötülüklerin kaydedildiği defter.
    DEHA: 1. Olağanüstü zeka ve anlayış kabiliyeti. 2. Olağanüstü zeka sahibi kimse.
    DEHLİZ: Hol, koridor.
    DEHRİ: Dünyanın sonsuzluğuna inanıp ahireti inkâr eden kimse Materyalist.
    DELÂLET: Yol gösterme, kılavuzluk etme.
    DELÂLET-İ AKLİYYE VE MANTIKIYYE: Akıl ve mantık yardımıyla, akıl ve mantığın yola göstermesiyle.
    DELİL: 1. Kılavuz, yol gösterme. 2. Kanıt.
    DELİL-İ NAKLÎ: Naklî delil, Kitabî delil. Kur'ân-ı Kerim ve Hadis-i şeriflere istinad eden delil.
    DELÎL-İ ŞUÛDÎ: Görgüye dayanan delil.
    DEM: 1. Kan, 2. Soluk, nefes. 3. Zaman, an.
    DEM': Göz yaşı, göz yaşı dökme, ağlama.
    DEM-İ MESFUH: Dökülmüş kan.
    DENÂNET: Alçaklık, zillet.
    DENÎ: Alçak.
    DERMİYÂN: Ortada.
    DERPİŞ: Göz önünde, en önde.
    DERS-İ İNTİBAH: Uyandırma dersi.
    DERÛN: İç taraf, dahil, kalp.
    DEVR-İ CÂHİLİYYE: Cahiliyye devri, İslâm'dan önceki devir.
    DEVR-İ SABAVET: Çocukluk çağı.
    DEYN: Borç.
    DEYYÂN: Mükâfatlandıran veya cezalandıran, hâkim. Allah.
    DEYYÂR: 1. Manastır sahibi. 2. Biri, bir kimse, fert.
    DÎBÂCE: Başlangıç, önsöz, mukaddime.
    DİĞERGÂM: Başkalarını düşünen, bencil olmayan.
    DİL-ÂVÎZ: Gönül çeken, câzip.
    DİL-NİŞÎN: Hoşa giden, kalpte yerleşen.
    DÎN U DİYÂNET: Din dindarlık, din ve din duygusu.
    DÎNÂR: Bir altın liranın dörtte bir değerinde olan eski bir para.
    DÎN-İ HAK: Hak din İslâmiyet.
    DİRAYET: Zekâ, iktidar, beceriklilik. Akıl ve ilim yoluyla yapılan çözüm.
    DİRHEM: 1. Okkanın dörtyüzde biri olan eski ağırlık ölçüsü. 2. Gümüş para.
    DİVAN: Arap şiiri, Divan-ı Arab, Arab'ın şiir külliyatı.
    DÛN: 1. Alçak, aşağılık. 2. Aşağı. 3. Altta.
    DÜBB-İ ASGAR: Küçük ayı (yedili yıldız grubu).
    DÜBB-İ EKBER: Büyük ayı (yedili yıldız grubu).
    DÜLDÜL: Hz. Muhammed (s.a.v.)'in Hz. Ali'ye verdiği beyaz at.
    DÜSTÛR: Kânun, kaide, kural, esas.

  3. #35
    Enes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Teknik Admin
    Üyelik tarihi
    06-06-2006
    Yer
    bâbil...
    Yaş
    32
    Mesajlar
    6.639
    Adı geçen
    2 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @Enes
    CÂFÎ: Cefâ çektiren, eziyet eden.
    CÂH: İtibar, makam, mevki.
    CÂHİLİYYE: Kelime olarak cahilliğe ait mânâsına gelir. Terim olarak İslâmiyetten önceki putperest dönemi ifade eder.
    CAHÎM: Cehennem.
    CÂİL: "Ceale" kökünden yaratıcı, yapıcı.
    CÂİLU'N-NÛR: Nûr'un yaratıcısı.
    CÂİZE: Armağan, övücü şiirleri için eskiden şairlere devlet büyükleri veya aşiret büyükleri tarafından verilen para veya mal.
    CA'L: Yapma, meydana getirme, yaratma.
    CA'LÎ: Sahte, yapmacıklı, düzme.
    CÂLİB-İ DİKKAT: Dikkat çekici.
    CÂMİ: 1. Toplayan, derleyen. 2. İçerisinde namaz kılınan ve mescidden büyük olan ibadethane.
    CÂMİD: 1. Donmuş, hareketsiz. 2. Gelişmeyen, gelişme kabiliyeti olmayan.
    CÂNİB: Cihet, yön, taraf, yan.
    CÂRİYE: 1. Savaşta gayr-i müslimlerden esir olarak alınan kız ve kadınlar. 2. Hizmetçi kız.
    CÂY-İ İŞKÂL: Güçlük, zorluk, müşkülât noktası.
    CÂZİBE: Cezbeden, çeken, yer çekimi.
    CÂZİBE-İ FÂNİYE: Geçici güzellik, fânî güzellik.
    CÂZİBE-İ MUTLAKA: 1. Mutlak çekici kuvvet. 2. Yegane çekici kuvvet. 3. Geçici güzelliğin zıddı olan ebedî güzellik.
    CÂZİBE-İ UMÛMİYYE KANUNU: Yerçekimi kanunu.
    CEBÂBİRE: Cebredenler, zorbalar, zâlimler.
    CEBBÂR: 1. İlâhî isimlerdendir. Dilediğini yapan, kudret ve güç sahibi Allah. 2. Zalim, müstebit kişi. 3. Gökyüzünün güneyinde bulunan bir yıldız kümesi.
    CEBBÂRÂNE: Cebbârcasına, zorbalıkla.
    CEBEL: Dağ.
    CEBR U İKRAH: Zorlama ve baskı yapma.
    CEBR-İ MAHZ: Sırf cebir, mutlak cebir.
    CEBRİYYE: Cüz'î iradeyi inkâr eden mezhep.
    CEDİD: Yeni.
    CEHD: Çalışma, çabalama.
    CEHELE: Cahiller.
    CEHL U DALÂLET: Cehalet ve sapıklık.
    CEHL: Bilmezlik, cehalet.
    CEHR: Açıktan söyleme, açık olarak okuma.
    CELÂDET: Kahramanlık, yiğitlik.
    CELÂL: Büyüklük, ululuk. Zü'l-celâl: Celâl sahibi Allah.
    CELÂL-İ KİBRİYÂ: Allah'ın büyüklüğü.
    CELB-İ MASLAHAT: İyilik, dirlik ve düzeni sağlayıcı, fayda getirici.
    CELB-İ MENFAAT: Menfaat celbedici, çekici, fayda sağlayıcı.
    CELDE: Kamçı ile vücuda vuruşlardan her bir vuruş. (Fıkhî ıstılah)
    CELÎ: Aşikar, belli, parlak, açık.
    CEM U TEVFİK: Toplama ve uygunlaştırma, uzlaştırma.
    CEMAAT: Topluluk, imam arkasında namaz kılan topluluk.
    CEMAAT-I NÂCİYE: 1. Cehennemden kurtulacak ehl-i sünnet cemaatı. 2. Selâmete, kurtuluşa erecek cemaat.
    CEMÂDÂT: Cansızlar.
    CEMÂL: 1. Allah'ın lütf ve ihsan sıfatıyla tecellisi. 2. Yüz güzelliği.
    CEMÂL-İ HAK: Allah'ın güzelliği ki, müminler cennette onu temaşa edeceklerdir.
    CEMÂLULLAH: 1. Allah'ın cemâlı, Allah'ın güzelliği. 2. Allah'ın lütfu ihsaniyle tecellisi.
    CEMEL: Deve.
    CEM'-İ KILLET: Arapça'da türlü vezinlerde cemileri olan isimlerin, bu cemilerinden dokuzdan aşağı mahsus olanları.
    CEM'İ MAHLUKÂT: Bütün yaratıklar.
    CEMM-İ GAFÎR: Büyük cemaat, insan kalabalığı.
    CENÂBET: 1. Gusül abdesti almayı gerektiren durum. 2. Gusül gerektiği halde henüz gusül yapmamış kimse.
    CENAH: 1. Yan taraf, cihet. 2. Kol, pazu. 3. Kanat, kuş kanadı.
    CENNATU'N-NAÎM: Naîm Cennetleri, nimetlerle dolu olan cennetler.
    CERAD: "Cerâde"nin çoğulu. 1. Çekirgeler. 2. Yağmacılar.
    CERH: Yaralama, yaralatma, çürütme.
    CERİME: "Cürm"ün çoğulu. Suçlar, günahlar.
    CESTE CESTE: Bölüm bölüm, yavaş yavaş.
    CEVAD-I MUTLAK: Şarta bağlı olmaksızın çok ihsanda bulunan, cömertlik eden Cenab-ı Allah.
    CEVAHİR: Cevherler, çok değerli olan şeyler.
    CEVÂMİU'L-KELİM: Kelimeler topluluğu.
    CEVÂRİH: "Cerh"den yaralayanlar, yırtıcı hayvanlar, yırtıcı kuşlar.
    CEVAZ: İzin, müsaade, caiz olma.
    CEVELAN: Dolaşma, gezme.
    CEVF: 1. Boşluk, oyuk, çukur. 2. Orta yarı.
    CEVHER: 1. Varlığı için başkasına muhtaç olmayan. 2. Bir şeyin özü.
    CEVR Ü ZULM: Ezâ ve zulüm.
    CEVR: Ezâ, eziyet, haksızlık, sitem.
    CEYB: Yakanın göğüs üzerindeki açık yeri.
    CEYŞ-İ USRET: Güçlük ordusu.
    CEYYİD: İyi, güzel, hoş.
    CEZÂLET: Rekaketsizlik, peltek kekeme veya pepe olmayış.
    CEZÎRETÜ'L-ARAB: Arap yarımadası.
    CEZM: 1. Kesin karar, niyet. 2. Kesme, katı.

  4. #36
    Enes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Teknik Admin
    Üyelik tarihi
    06-06-2006
    Yer
    bâbil...
    Yaş
    32
    Mesajlar
    6.639
    Adı geçen
    2 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @Enes
    CİBAYET: Câbîlik, vergi, gelir toplama.
    CİBİLLİYET: Huy, yaratılış.
    CİBRİL: Dört büyük melekten biri, vahiy meleği olan Cebrail.
    CİBT VE TAGUT: Haç ve put. Allah'tan başka canlı cansız mabut edinilmiş şeyler.
    CÎD: Boyun.
    CİDD: 1. Bir işi gerçekten çalışıp işleme. 2. Ciddilik.
    CÎFE: Lâşe, leş.
    CİHAD: 1. İslâm için düşmanla yapılan maddî, manevî savaş. 2. Nefisle yapılan her türlü mücadele.
    CİHAD-I EKBER: 1. Büyük savaş. 2. Benlikle savaş.
    CİHANŞÜMÛL: Cihânı içine alan.
    CİHAZ: 1. Çeyiz ve avadanlık. 2. Cenazenin kaldırılması için gerekli olan eşya.
    CİHET: Yön, taraf.
    CİM SECÂVENDİ: Kur'ân-ı Kerim'deki durma yerlerinden biri. Bu secâvendde durmak veya geçmek caizdir.
    CİMA: İnsanların cinsî münasebetleri.
    CİNÂS: Münasebet, benzeyiş. Birçok mânâlara yorulabilen söz. İmalı, telmihli söz. Telaffuzu aynı anlamı ayrı olan kelimelerin bir söz içinde kullanılması.
    CİNNET: Delilik, çılgınlık.
    CİNS-İ KARÎB: Yakın cins.
    CİRM: 1. Cisim. 2. Büyüklük, hacim cirmi ne kadardır?
    CİSR: Köprü.
    CİSR-İ CEHENNEM: Cehennem köprüsü.
    CİZYE: Müslüman olmayan teb'a-dan alınan vergi.
    CÛD: Cömertlik. Karşılık beklemeden yapılan cömertlik.
    CÛDİ: Şırnak şehrinin 6 kilometre güney doğusunda bulunan büyük bir dağ.
    CUHÛD: Çıfıt, yahudi.
    CUMHÛR: Halk, kalabalık, ahâlî, çoğunluk.
    CUMHÛR-İ MÜFESSİRÎN: Müfessirler topluluğu, müfessirlerin çoğunluğu.
    CUMHÛR-İ UKALÂ: Akıllılar topluluğu. Akıl sahiplerinin hepsi.
    CÜDERÎ: Çiçek hastalığı.
    CÜMLE-İ İSMİYYE: İsim cümlesi.
    CÜMLE-İ MU'TARIZA: Parantez içinde bulunan cümle, açıklayıcı mahiyetteki cümle. Ara cümlecik.
    CÜMLE-İ VECÎZE: Kısa ve öz söz.
    CÜNAH: Günah.
    CÜND: Asker, asker topluluğu.
    CÜNÛD: Askerler.
    CÜNÜB: Gusül abdesti gerekmiş kimse.
    CÜZ-İ MAKSÛM: Bölünmüş parça.
    CÜZ'İ: Az miktar, bir parça.
    ÇÂK: 1. Yarık, yırtık. 2. Yırtmaç.

  5. #37
    Enes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Teknik Admin
    Üyelik tarihi
    06-06-2006
    Yer
    bâbil...
    Yaş
    32
    Mesajlar
    6.639
    Adı geçen
    2 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @Enes
    BAB: 1. Kapı. 2. Fasıl, bölüm.MİNE'L-BAB İLE'L-MİHRAB: Kapıdan mihraba dek, baştan sona kadar.
    BÂDİYE: Kır, ova, sahra, çöl.
    BÂGÎ: Âsi, baş kaldırmış, haksızlık eden.
    BAĞÇE: Bahçe.
    BAĞTETEN: Ansızın, zulüm, isyan.
    BAĞY: Azgınlık, zulüm, isyan.
    BAHIYRE: Cahiliyye devrinde beş batın doğuran devenin beşinci yavrusu erkek olursa kulağı yarılır ve salıverilirdi. Artık hiç bir işte kullanılmayan bu deveye bu ad verilirdi.
    BÂHİL: 1. İşsiz, avare, başı boş. 2. Yularsız deve.
    BAHÎL: Cimri, tamahkâr.
    BÂHİR: 1. Yalancı, ahmak. 2. Ekin sulayıcı, sulayan. 3. Belli, açık. 4. Işıklı, parlak, güzel.
    BÂHİRE: 1. Çok koşan cins deve. 2. Dikenli ağaç.
    BAHR Ü BERR: Deniz ve kara.
    BAHŞ: Bağış, ihsan.
    BÂİN: Dibi geniş kuyu, bostan kuyusu.
    BÂİS: 1. Sebep olan, gerektiren. 2. Gönderen. 3. Yeniden yaratan.
    BAKAR: Sığır, öküz, manda cinsleri.
    BAKARA: 1. Sığır, inek. 2. Kur'ân-ı Kerim'in ikinci sûresi: Bu sûrede yahudilere bir inek kurban etmeleri emredilip bu konuda geniş bilgi verildiğinden, sûre bu adı almıştır.
    BAKİYYE: Artan, artık, geri kalan.
    BÂLİĞ: 1. Erişmiş, vâsıl olmuş, son mertebeyi bulan. 2. Yekûn.
    BÂP: (Bak: BÂB)
    BÂR: 1. Allah. 2. Yemiş, meyva. 3. Yük, ağırlık. 4. Yağdıran, serpen, döken.
    BÂRİD: 1. Soğuk. 2.Letafetten uzak nâhoş.
    BÂRİZ: Açık, belli, âşikâr, zâhir.
    BA'S: 1. Gönderme, yollama, gönderilme. 2. Allah'ın bir peygamberi, Hak dinine davete memur buyurması. 3. Dirilme veya diriltme.
    BASAR: 1. Görme, görüş, görme yeteneği. 2. Zihnî algı.
    BÂSİR: Gören, görüp anlayan, ferasetli, zeki.
    BASÎRET: Doğru görüş, gönül gözü ile görme, uyanıklık.
    BAST: 1. Yayma, açma. 2. Özellikle hurufilikte cezbe ve tefekkür içinde kendinden geçmeyi ifade eder.
    BÂTIN: 1. İç, içyüz, gizli, sır, derunî. 2. Allah'ın isimlerinden.
    BATN: Karın, kuşak, nesil.
    BÂYİN: Aralayıcı, ayıran, ayırıcı özellik.
    BA'Z: Bir şeyin bir bölümü,bir parçası, bazısı.
    BED NAZAR: Kötü bakış.
    BED: Kötü, çirkin, işe yaramaz.
    BEDÂ'-BEDA'AT: Güzellik, yenilik, bediilik.
    BEDÂHET: 1. Açıklık, bellilik. 2. Ansızın ortaya çıkma.
    BEDÂYİ': İcat edilmiş güzel şeyler. Sanat eserleri.
    BEDBAHT: Talihi kötü olan, talihsiz.
    BED-BİN: Her şeyi kötü gören, karamsar.
    BEDEL: 1. Değer, kıymet. 2. Başkasının parası ile onun yerine hacca giden kimse yerine geçen.
    BEDEL-İ BA'Z: Geniş anlamlı bir sözün bir kısmına yapılan açıklama.
    BEDEL-İ İŞTİM'ÂL: Geniş ve genel anlamlı bir sözün bir noktasını açıklayan cümle.
    BEDEL-İ KÜLL: Kapalı bir söze bütün yönleriyle yapılan açıklama.
    BEDEVÎ: Çölde çadırda yaşayan göçebe, çöllü, Arap göçebesi.
    BEDİA: 1. Yaratma. 2. Estetik değeri yüksek, sanat eseri, eşine az rastlanan güzel.
    BEDİHİ: 1. İspat gerekmeyecek şekilde açık. 2. Akla kendiliğinden gelen.
    BEDİÎ: Güzel, beğenilen, sanatlı söz.
    BEDR-BEDİR: 1. Dolunay, ayın ondördü. 2. Mekke ile Medine arasında bulunan Bedir gazasının yapıldığı yer.
    BED-TAHRİR: Kötü yazı.
    BEHA-BAHA: 1. Güzellik, süs, pırıltı. 2. Kıymet, değer, bedel.
    BEHAİM: 1. Dört ayaklı hayvanlar. 2. Suriye'de bir sıradağ.
    BEHÇET: Güzellik, güleryüzlülük, sevinç.
    BEHİME-İ EN'AM: Deve, sığır, koyun gibi dört ayaklı hayvanlar.
    BEHİMÎ: Hayvana yakışır tarzda, hayvanlık.
    BEİS-BE'S: 1. Zarar, ziyan. 2. Korku, azap, sıkıntı, fenalık. 3. Kuvvet, kudret.
    BEKA: Devam, sebat, evvelki hal üzere kalmak, ölmezlik, ebedilik.
    BEKA-YI ERVAH: Ruhların kalıcılığı, devamlılığı.
    BEKA-YI RUH: Ruhun kalıcılığı, ölmezliği.
    BELAGAT Ü FESAHAT: Tam yerinde açık ve güzel söz söyleme.
    BELAGAT: İyi konuşma, sözle inandırma yeteneği ve sanatı, uzdillik.
    BELİĞ: 1. Açık, düzgün söz söyleyen. 2. Güzel, sanatlı söz. Belâ-gatli.
    BENÂM: Namlı, ünlü, meşhur.
    BENAN: Parmak ucu.
    BENÎ İSRAİL: İsrailoğulları, yahudiler.
    BERAAT: 1. Temizlik, arılık. 2. Olgunluk, güzellik.
    BERA'ÂT-I İSTİHLÂL: Söze güzel ve etkili başlangıç.
    BEREKÂT: Bolluklar, uğurlar, hayırlar.
    BEREKÂT-I KELÂMULLAH: Allah kelâmının verdiği feyizler, bolluklar, uğurlar.
    BER-HAYAT: Sağ, diri, yaşayan.
    BERÎ: Sâlim, kurtulmuş, temiz arınmış.
    BERİ: Yakın mesafe, ötenin zıddı.
    BERK: 1. Şimşek, parıltı, kıvılcım. 2. Sert, katı.
    BERR: 1. Doğru sözlü, hayır işleyen kimse. 2. Kara, toprak.
    BER-TARAF: Bir yana atılan, ortadan kalkan. Bertaraf etmek: Ortadan kaldırmak, yok etmek.
    BERZAH ÂLEMİ: Ruhlar âlemi.
    BERZAH: 1. İki şey arasındaki mesafe, aralık. 2. Can sıkıcı. 3. İnce uzun kara parçası. 4. Dünya. 5. Ruhların kıyamete kadar bulunacakları yer.
    BES: Yeter, yetişir, tamam, kâfi, çok.
    BE'S: Zarar, ziyan, azap, şiddet, fenalık.
    BEŞÂRET: Müjde, muştu, iyi haber.
    BEŞÂRET-ÂVER: Müjdeci, iyi haber getiren.
    BEŞER: İnsan, bütün insanlar, Ebu'l-Beşer: İnsanlığın babası, Hz. Âdem.
    BEŞERİYYET: 1. İnsanlık. 2. İnsanın yaratılış özellikleri.
    BEŞİR: 1. Müjdeci, iyi haber getiren,güleryüzlü. 2. Hıristiyan Araplar'da İncil yazan veya hıristiyanlık akidelerini telkin eden kimse. 3. Peygamberimizin bir vasfı.
    BEY': Satma, satılma, satış.
    BEYAN İLMİ: Belâgat ilminin,hakikat, mecaz, kinaye, teşbih ve istiare gibi konularından bahseden bölümü.
    BEYÂN: Anlatma, açıklama sanatı.
    BEYN: Aralık, arasında, arada.
    BEYNÛNET: 1. İki şey arasındaki mesafe, aralık. 2. İhtilaf, anlaşmazlık, ara açıklığı.
    BEYT: Ev, mesken, oda, oba.
    BEYT-İ ATİK: Eski ev, Kâbe.
    BEYT-İ MAMUR: Kâbe'nin tam üzerinde yedinci kat gökte bulunan ve melekler tarafından tavaf edilen bir köşk.
    BEYTULLAH: Allah'ın evi, Kâbe, insan kalbi.
    BEYTÛTET: Geceleme, bir yerde geceyi geçirme.
    BEYTÜ'L-MAKDİS: Mukaddes ev, Mescid-i Aksa, Kudüs'teki büyük camii.
    BEYYİN: Belli, açık, âşikar.
    BEYYİNÂT: Açık, belli şeyler.
    BEYYİNE: 1. Delil, şahit. 2. Kur'ân'ın 97. sûresi.
    BEYZÂ: 1. Çok beyaz. 2. Demirden savaşçı başlığı. 3. Yumurta.MİLLET-İ BEYZÂ: Beyaz millet, müslümanlar.
    BEZL: Bol bol verme.

  6. #38
    Enes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Teknik Admin
    Üyelik tarihi
    06-06-2006
    Yer
    bâbil...
    Yaş
    32
    Mesajlar
    6.639
    Adı geçen
    2 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @Enes
    BÎA-BİYAT: Birinin hakimiyetini kabul etmek, emirlerine uyacağına söz vermek.
    BİAT OLUNMAK: Birine itaat edilmek, hükmüne girmek.
    BİD'AT: 1. Sonradan ortaya çıkan şey. 2. İslâm'da Peygamberimizden sonra ortaya çıkan değişik âdetler.
    BİD'AT-I HASENE: Beğenilebilir, güzel yenilikler.
    BİD'AT-I SEYYİE: Kötü yenilikler.
    BİDÂYET: Başlama, başlangıç.
    BİDAYETEN: Başlangıçta, ilkin.
    BİİZN-İ HÜDA: Allah'ın izni ile.
    BÎKARAR: 1. Kararsız. 2. Rahatsız.
    BİKR: Dokunulmamış, bekâret, bâ-kire.
    BİKR-İ FİKR: Hiç söylenmemiş, yeni fikir.
    BİLÂ BEDEL: Bedelsiz, karşılıksız.
    BİLÂ KAYD Ü ŞART: Kayıtsız şartsız.
    BİLÂ: ... sız.
    BİLAD: Beldeler, şehirler, memleketler, kasabalar.
    BİLÂD-İ ARAB: Arab ülkeleri.
    BİLAFASILA: Fasılasız, aralıksız.
    BİLÂH: Arkaları büyük olan kadınlar.
    BİLLUR: 1. Duru, kristal. 2. Necef taşı.
    BİN: Oğul.BİN MEHMED: Mehmed'in oğlu.
    BİNA: 1. Yapı, ev. 2. Yapma, kurma. 3. Göz, gören, görücü.
    BİNAEN ALA ZÂLİK: Bunun üzerine, bundan dolayı.
    BİNAEN: ...den dolayı, ...den ötürü.
    BİNÂENALEYH: Ondan dolayı, onun üzerine, şu halde.
    BİRR: İyilik, güzellik, hayır, anaya babaya itaat. 2. Dininde ibadetinde kuvvetli olan. 3. Bağışta bulunma.
    Bİ'SET: Gönderme.
    Bİ'SET-İ MUHAMMEDİYE: Hz. Muhammed (s.a.v.)'in peygamberlikle görevlendirilmesi.
    Bİ'SET-İ NEBEVİYYE: Peygamberin, peygamberlikle gönderilişi.
    BU'D: Uzaklık, aralık, boyut.
    BU'D-İ MESAFE: Gidilen yolun uzaklığı.
    BUĞZ: Düşmanlık duyma, nefret, kin.
    BUĞZETMEK: Kin gütmek, düşman olmak.
    BUHÛL: Cimrilik, tamahkârlık.
    BUK'A: 1. Ülke, yer. 2. Büyük bina. 3. Benek, leke.
    BURAK: Peygamberimizin mirac gecesi bindiği binek.
    BURC: 1. Kale, yüksek bina. 2. Herhangi bir şekli gösteren ve özel ad alan sâbit yıldızlar topluluğu, galaksi. 3. Güneşin girip çıktığı on-iki burçtan her biri: Yengeç, kova, akrep.
    BURC-İ ÂBÎ: Suya ait burçlar: Yengeç, akrep, balık.
    BURC-İ BÂDÎ: Havaya ait burçlar: İkizler, terazi kova.
    BÜHTAN ETMEK: İftira etmek.
    BÜHTAN: Yalan, iftira, birine işlemediği suçu yükleme.
    BÜLEGA: Belegat sahipleri, düzgün ve güzel konuşanlar, beliğ olanlar.
    BÜLEGA'-İ BEŞER: Belegat ilmi mütehassısları.
    BÜLEGÂ-İ ULEMÂ: Belagat bilginleri ve âlimler.
    BÜLÛĞ: 1. Erginlik, olgunluk çağına girme, yetişme. 2. Yaklaştırma.
    BÜNÜVVET: Oğulluk, evlatlık.
    BÜNYÂN: Yapı, bina, bir şeyin yapısı.
    BÜNYAN-I MERSUS: Birbirine lehimlenmiş, kenetlenmiş yapı.
    BÜRHAN: Kesin delil, hüccet.

  7. #39
    Enes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Teknik Admin
    Üyelik tarihi
    06-06-2006
    Yer
    bâbil...
    Yaş
    32
    Mesajlar
    6.639
    Adı geçen
    2 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @Enes
    ÂBÂ VÜ ECDAD: Babalar, dedeler, atalar.
    ABÂ: Bazı dervişlerin ve ilmiye mensuplarının giydikleri yünden yapılmış bir giysi.
    ABD: Kul, köle, mahlûk. Tasavvufta kâmil müslüman.
    ABD-İ MEMLUK: Kul, köle.
    ABES: Boş, saçma.
    ÂB-I HAYAT: Hayat suyu, içene ebedî hayat veren efsanevî su.
    ÂBİR-İ SEBÎL: Yolda giden yolcu.
    ACÂİB VE GARÂİB: Anlaşılmaz ve tuhaf.
    ACÂİB-İ DEKÂİK: Anlaşılmaz hileler, ince oyunlar.
    A'CEMÎ: Arap olmayan.
    ACÎB: Şaşılacak ve hayret edilecek şey.
    ACÛZ: Âcizler, beceriksizler, yaşlı kadın.
    ACZ-I BEŞERÎ: İnsanın acizliği, güçsüzlüğü.
    ACZ-I KÜLLÎ: Tam güçsüzlük.
    A'DÂ: 1. "Adüvv"ün çoğulu. Düşmanlar. 2. Pek zâlim, pek gaddar.
    A'DÂD: "Aded"in çoğulu. Sayılar.
    ÂDÂT-I CARİYE: Kullanılan âdetler, yaşayan sosyal kurallar.
    ADÂVET: Düşmanlık, husumet.
    ADEM: Yokluk.
    ADEM-İ KÜLLÎ: Tam yokluk.
    ADEM-İ MÜSÂVÂT: Eşitsizlik.
    ADEMÎ: Yokluğa ait.
    ÂDET-İ CÂHİLİYYE: İslâm'dan önceki putperestlik ve müşriklik devrine ait âdet.
    ÂDETULLAH: Allah'ın kâinatta câri olan usûl ve kanunu, sünneti.
    ÂDİL: Adalet sahibi, doğru adaletli.
    ADÎL: Benzer, eş, akran.
    ADL: Adalet, çok adaletli.
    ÂFÂK: "Ufuk"un çoğulu. Ufuk, yerle göğün birleştiği gibi görünen uzak daire. Âfak, ufuklar, dış âlemler.
    ÂFÂKÎ: Havâî, herhangi bir dayanağı olmayan şey. Mekke'ye mikat sınırları dışından gelenler.
    ÂFÂT: Âfetin çoğulu, musibetler, büyük felaketler.
    ÂFÎF: İffetli, namuslu, terbiyeli, haramdan sakınan, nezih.
    AFV Ü GUFRÂN: Bağışlama ve yarlığama.
    AFV: Affetme, suçu bağışlama.
    ÂGÂH: Uyanık, basiretli haberdar.
    AĞNAM: "Ganem"in çoğulu. Davarlar, koyunlar, keçiler.
    AĞNİYÂ: "Ganî"nin çoğulu. Zenginler.
    AĞRAZ: Maksatlar, arzular, amaçlar.
    AĞRAZ-I DÜNYEVİYYE: Dünyevî maksatlar, dünyevî niyetler, amaçlar.
    AĞRÂZ-I FÂSİDE: Bozuk maksatlar, bozguncu niyetler.
    AĞRAZ-I NEFSÂNİYYE: Nefsanî maksatlar, nefsî arzular.
    AĞRAZ-I ŞAHSİYYE: Şahsî maksatlar, ferdî niyetler.
    ÂĞÛŞ: Kucak, sığınılacak yer.
    AĞYÂR: Başkaları, düşmanlar, yabancılar.
    ÂHAD HABER: Bir kişi tarafından rivayet edilen hadis veya rivayetler.
    ÂHÂD: "Ehad'in çoğulu. Birler, birden dokuza kadar olan sayılar.
    ÂHAR: Başkası, diğeri, yabancı.
    AHBÂR: "Haber"in çoğulu. Haberler.
    AHBÂR-I SADIKA: Doğru haberler.
    AHD U EMÂN: And ve emniyet, korkusuzluk, güvenlik.
    AHD U MÎSÂK: Yemin ve anlaşma, kesin söz.
    AHD: 1. Söz verme. 2. Yemin, and. 3. Devir, zaman, gün.
    AHD-İ HARİCÎ: Daha önceden ismi bilinen kişilere veya şeylere işaret eden Lâm-ı tarif.
    ÂHENG: Uygunluk ve düzen.
    AHFÂ: Çok gizli, en gizli.
    AHFÂD: "Hafîd"in çoğulu. Torunlar.
    AHİD: (Bak: AHD).
    ÂHİR ZAMAN PEYGAMBERİ: Son zaman Peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v.).
    ÂHİR ZAMAN: Son zaman, dünyamızın son çağı.
    AHİZ: (Bak: AHZ)
    AHKÂM: Hükümler, kanunlar.
    AHKÂM-I AMELİYYE: Tatbikata ait hükümler, uygulanan kurallar.
    AHKÂM-I EZELİYYE: Ezelî hükümler, başlangıcı bilinmeyen hükümler.
    AHKÂM-I FER'İYYE: Asla ait olmayan, ikinci derecedeki hükümler.
    AHKÂM-I ULUHİYYET: Allahlık hükümleri, ilâhlık hükümleri.
    AHKÂM-I UMÛMİYYE: Umûmî hükümler.
    AHKEMU'L-HÂKİMİN: Hükümdarların hükümdarı, hâkimlerin hâkimi olan Allah.
    AHLÂK-I ZEMÎME: Kötü huylar, çirkin davranışlar.
    AHLÂM: "Hulm"ün çoğulu, karışık rüyalar.
    AHRÂR: Hürler, esir ve köle olmayanlar.
    AHSEN: "Husn"den. En güzel, pek güzel, daha güzel.
    AHSEN-İ TAKVÎM: En güzel ve en iyi kıvamda en güzel biçimde.
    AHSENÜ'L-KASAS: 1. Kıssaların, hikâyelerin en güzeli. 2. Yusuf Sûresi.
    AHZ: 1. Alma, tutma, kabzetme, 2. Kabul etme. 3. Tessellüm. 4. Sorgulama.
    AKABE: 1. Sarp ve çıkılması zor yokuş, bâdire. 2. Tehlike. 3. Tehlikeli geçit. 4. Bugün Ürdün sınırları içinde bulunan bir şehir.
    AKÂİD: Akîdeler, inançlar, dinin itikadî hükümleri.
    AKAR: Gelir, gelir getiren gayr-ı menkuller.
    AKD: 1. Anlaşma, sözleşme. 2. Bağlama, düğümleme.
    ÂKIBET: Nihayet, sonuç.
    ÂKIDEYN: Anlaşma veya sözleşme.
    ÂKIL BÂLİĞ: Ergenlik, olgunluk çağına gelen.
    ÂKILÂNE: Akıllıca.
    AKÎDE: İtikad, iman.
    ÂKİF: 1. İbadette devamlı olan kimse. 2. Sebat eden.
    AKİKA: Yeni doğan çocuk için Allah'a şükür maksadıyla kesilen kurban.
    AKÎM: 1. Beyhude, boş yere. 2. Kısır erkek veya kadın.
    AKL-I SELÎM: Doğru düşünen, doğru anlayan, doğru karar veren akıl.
    AKLÎ: Akla ait, akla uygun.
    AKRÂN: Birbirine benzeyenler, em-sâl, yaşıt, denk.
    AKRİBA: Akraba, aralarında soy veya sihriyetçe yakınlık olanlar.
    AKSÂ: En uzak, en son.
    AKSÜ'L-AMEL: Tepki, istenilen şeyin zıddının hâsıl olması.
    AKTAR: Baharatçı.
    AKTÂR: Kuturlar, çaplar, dairenin merkezinden geçen hatlar, bölgeler, taraflar. Her taraf.
    AKVÂ ve AHZAR: Daha kuvvetli ve daha açık.
    AKVÂ: Daha kuvvetli, en kuvvetli.
    AKVÂL: "Kavl"in çoğulu. Kaviller, sözler.
    AKVÂM: Kavimler, milletler.
    AKVÂM-I SÂİRE: Diğer kavimler.

  8. #40
    Enes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Teknik Admin
    Üyelik tarihi
    06-06-2006
    Yer
    bâbil...
    Yaş
    32
    Mesajlar
    6.639
    Adı geçen
    2 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @Enes
    A'LÂ: En yüce.
    ALADDERECÂT: Derecelere göre.
    ALÂK SÛRESİ: Kur'ân-ı Kerim'in 96. sûresi.
    ALAKA: "Alak"dan yapışkan sıvı, embriyo.
    ÂLÂM: Elemler, kederler, acılar.
    ALÂMET: İşaret, nişan.
    ALÂMET-İ FARİKA: Bir şeyi diğerinden ayırıcı işaret. Belirgin özellik.
    ÂLÂT: Âletler, vasıtalar.
    ÂLÂT-I CİSMANİYYE: Maddî âletler.
    A'LÂ-YI İLLİYYÎN: Cennette en yüksek derece, olgun kişilerin Allah katındaki dereceleri.
    ALE'L-HUSÛS: Hususiyetle, özellikle.
    ALE'L-USÛL: Usûl üzere. Usûle göre, usulen.
    ÂLEM: Kâinat, dünya.
    ALEMDÂR: Bayraktar, sancaktar.
    ÂLEM-İ CİSMANİYYE: Maddî âlem, kâinat, dünya.
    ÂLEM-İ EŞBÂH: "Şebah"tan: 1. Cisimler âlemi, varlıklar âlemi. 2. Hayaller âlemi."Şibh ve şebih"den: Misaller âlemi.
    ÂLEM-İ KABİR: Kabir âlemi.
    ALESSEVİYYE: Aynı seviyede, eşit olarak.
    ÂL-İ FİRAVUN: Firavun ailesi. Firavun soyu.
    ÂLİŞÂN: Şan ve şerefi yüksek olan.
    ALİYYU'L-A'LÂ: Pek iyi. Fevkalâ-de.
    ALLAH BES BÂKÎ HEVES: Allah yeter, başkası gelip geçici istektir, hevestir.
    ALLÂME: Bilginlerin en bilgilisi.
    ALLÂMÜ'L-GUYÛB: Esmâ-i Hüs-nâ'dan biri, bütün gizlileri bilen Allah.
    ÂMÂ: Kör.
    AMDEN: Kasten, bile bile, isteyerek.
    AMELDE İ'TİDÂL: Amelde aşırılıktan uzak, dengeli.
    AMEL-İ SALİH: Allah'ın rızasına uygun olan her iş.
    AMELİKA: Eskiden Sîna yarımadasında yaşamış olan bir kavim.
    AMÎK: Derin. Bahr-i amîk: Derin deniz. Fikr-i amîk: Derin düşünce.
    ÂMİL: 1. Sebep. 2. İş yapan. 3. Zekat toplayan memur.
    ÂMM: Umumî, genel.
    AMR: Bir erkek ismi.
    AMÛD: Direkler, sütunlar.
    ANÂSIR-I MUHTELİFE: Çeşitli unsurlar.
    ANKA-YI MUĞRİB: İsmi var, cismi yok. Ankâ kuşu.
    ANVETEN: Cebren, kahren, zorla, sıkıntı ile.
    ANYEDİN: Elden.
    ÂRÂBÎ: Bedevî. Çölde yaşayan köylü.
    A'RÂF: Cennetle cehennem arasında bulunan bir yer.
    ARAFAT: Mekke'ye 12 mil yani takriben 20 km. uzaktaki bir yer. Hacca gidenler Zilhicce'nin 9. günü buraya gelerek bir müddet vakfe yaparlar.
    ARASAT: Mahşer yeri, haşir ve neşir meydanı.
    ARAZ: 1. İşaret, alâmet. 2. Tesadüf. 3. Kaza, felaket. 4. Kendi kendine vücut bulmayıp başka bir cevherle meydana gelen hal ve keyfiyet.
    AREFE: Kurban bayramından bir önceki gün.
    ARIZÎ: Sonradan hasıl olan şey. Geçici.
    ÂRÎ: Temiz, hür, uzak.
    ÂRİF: Anlayışlı, bilgili.
    ARŞ: 1. Taht. 2. Dokuzuncu gök. 3. Çardak. 4. Cenab-ı Hakk'ın kudret ve azametinin tecelli ettiği yer.
    ARZ: yeryüzü, dünya, genişlik.
    ARZ-I MUKADDES: Kutsal ülke. Kudüs, Filistin.
    ASÂ: Değnek, sopa, baston.
    ASABÂT: 1. Baba tarafından olan akrabalar. 2. Şer'an miras alamayan akrabalar.
    ASABE: Baba tarafından akraba olanlar.
    ASAHH-I RİVÂYET: En doğru olan rivayet.
    ÂSÂR: Eserler.
    ÂSÂR-I ATÎKA: Eski eserler.
    ASÂ-YI MÛSÂ: Hz. Musa'nın sopası.
    ASGARİ: En az, en küçük.
    ASHAB: Hz. Peygamber'i mümin olarak gören ve o iman üzere ölen kimseler.
    ASHÂB-I KEHF: Mağara arkadaşları. Bunlar, zamanlarındaki zalim hükümdarlarının şerrinden mağaraya sığınan ve orada yıllarca uyutulduktan sonra tekrar diriltilen, köpekleri ile birlikte, yedi sekiz kişiydiler.
    ASHAB-I MEŞ'EME: Uğursuz, şerli kişiler, kötüler.
    ASHAB-I MEYMENE: Uğurlu kişiler, iyi kimseler.
    ASHAB-I YEMİN: Uğurlu, meymenetli kimseler.
    ÂSIF: Şiddetli rüzgar, fırtına.
    ÂSİ: İsyan eden.
    ÂSİM: Günah işleyen, günahkâr.
    ASNÂM: "Sanem"in çoğulu. Putlar.
    ASR: 1. İkindi namazı. 2. İkindi vakti. 3. Yüzyıl, çağ.
    AŞR: Kur'ân-ı Kerim'den on âyet miktarı okunan kısım.
    ATÂ: İhsan, lütuf, bağışlama.
    ATALET: Tembellik, hareketsizlik.
    ATF-I BEYAN: Kapalı bir sözü, açıklayan cümle.
    ATIF (ATF): 1. Eğme, meyletme, 2. Bağlama.
    ÂTİH: Bunak.
    ATİYYE: Hediyye, ihsan, bahşiş.
    ATTAR: (Bak: AKTAR)
    AVÂLÎ: Yüceler, büyükler. Medine etrafındaki semtler.
    AVAM: 1. Halk. 2. Soylu veya bilgin olmayanlar.
    AVÂMİL: 1. Âmiller, sebepler. 2. Arap nahvine ait ve bu isimdeki kitap.
    A'YÂN: 1. İleri gelenler. 2 Gözdeler.
    A'YÂN-I SABİTE: Allah'ın ilminde varlıkların değişmez suretleri, öz mahiyetleri.
    ÂYÂT: Âyetler.
    ÂYÂT-I BEYYİNAT: Açık seçik âyetler.
    ÂYÂT-I TEKVİNİYYE VE TEŞRİİYYE: Yaratılışa ve şeriata ait âyetler.
    AYIN: Arap alfabesinin 21. harfi. Ebced hesabında sayı değeri 70'dir.
    ÂYİN: 1. Tören, âdet. 2. Dinî bazı gösteriler. Mevlevî âyini gibi.
    AYN: 1. Göz, 2. Pınar. 3. Eşyanın hakikatı.
    AYNE'L-YAKÎN: Müşahede ve keşif ile hâsıl olan ilim.
    A'ZÂ: Uzuvlar, organlar, üyeler.
    AZÂB: 1. Büyük sıkıntı, şiddetli elem. 2. Dünyada işlenen günahlara karşı ahirette çekilecek ceza.
    AZÂB-I NÂR: Cehennem azabı.
    ÂZÂDE: Serbest, hür, kayıtlardan kurtulmuş.
    AZ'AF-I MUZÂAF: Kat, kat, pekçok.
    AZAMET: Büyüklük, kibirlilik.
    AZDÂD (EZDÂD): Zıd olan şeyler.
    AZHAR: En açık:
    AZÎMÜ'Ş-ŞÂN: Şânı büyük.
    AZÎZ: 1. Allah'ın isimlerinden biri. Değerli. 2. Ermiş, velî.

  9. #41
    efruz - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    15-08-2009
    Yer
    İstanbuL
    Mesajlar
    5.175
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @efruz





    Osmanlıca bin senelik Türk İslâm tarihinin, kültürünün, medeniyetinin, biliminin, felsefesinin oluşturduğu, İslâm harflerini alfabe olarak kabul etmiş bir milletin konuşma ve yazı dilidir. Osmanlıca muhteva ve şekil itibariyle birbirinden ayrılmaz üç unsurdan oluşuyor. Osmanlıcanın elbisesi İslâm harfleri, vücudu kelimeler, ruhu kelimelerin manalarıdır.


    Dil bir milletin hafızasını, imanını, irfanını kültürünü ifade eden geçmiş ile gelecek arasında köprü kuran önemli bir araçtır. Bir dili anlaşılmaz kılmak belki o millete yapılacak en büyük suikasttır.

    Bir şeyin tanınması için öncelikle tanımının çok iyi yapılması gerekmektedir. Onun için Osmanlıcayı anlamak için tanımının iyi yapılması gerekiyor. Ayrıca Osmanlıca mı, Osmanlı Türkçesi mi? Hangisi daha doğru bir isimlendirme oluyor?




    Peki, nedir Osmanlıca? Osmanlıca demek doğru mudur? Osmanlıca Türkçeden ayrı bir dil midir? Osmanlı döneminde konuşulan Türkçe midir? Edebi Türkçe midir? Bazılarının dediği gibi Türkçenin İslâmileştirilmiş hali midir? İslâm harfleri ile yazılan bir Türkçe midir? Günümüz Türkçesini İslâm harfleri ile yazdığımız zaman Osmanlıca olur mu? Öncelikle şuna karar vermeliyiz; Osmanlıca bir konuşma dili midir? Yoksa bir alfabe meselesi midir?

    Herkesin bu sorulardan birinin veya birkaçının cevabının Osmanlıcanın tanımı olabileceğini söylediğinizi duyar gibi oluyorum. Osmanlıca bin senelik Türk İslâm tarihinin, kültürünün, medeniyetinin, biliminin, felsefesinin oluşturduğu, İslâm harflerini alfabe olarak kabul etmiş bir milletin konuşma ve yazı dilidir. Osmanlıca muhteva ve şekil itibariyle birbirinden ayrılmaz üç unsurdan oluşuyor. Osmanlıcanın elbisesi İslâm harfleri, vücudu kelimeler, ruhu kelimelerin manalarıdır.

    İlhan Ayverdi bir yazısında: “Dil taşıyıcıdır; bir milletin kültürünü, sanatını, îmânını, düşünüş sistemini, yaşayış özelliklerini, sâhip olduğu değerleri dünden bugüne taşıyan kutsal bir nehir gibidir…” demektedir. Osmanlıyı anlamak için onun anlaşma dili olan Osmanlı Türkçesini anlamak zorundayız.

    Osmanlı araştırmalarında etkili ve yetkili bir isim olan İlber Ortaylı bir yazısında Osmanlıcayı şöyle tanımlar:


    “Osmanlıca, Avrupa dillerindeki Ottoman, Osmanisch kelimelerinin yanlış çevirisidir. Bir dönemi ve bir üslubu nitelendirmek için yanlış kullanılan sıfat, üstelik bir de isim haline getirilip kavramlaştırılmış ve bilgisizce bir kimlik kompartımanına dönüştürülmüştür. Osmanlıca öyle Fransızca ve Rusça gibi ayrı dil olarak anlaşılamaz, Arap harfleriyle yazılan bir Türkçedir. Her dil asırdan asıra bazı değişiklikler geçirir ama bu durum ayrı bir dilden söz etmeyi gerektirmez. Nihayet anneannemizle dedemizin mektuplaşma dilidir. Birçoğumuzun bu mektupları okutmak için ümmi köylüler gibi adam aradığı gerçektir.”

    Mesele sadece Osmanlıca harflerini öğrenmekle de sınırlandırılamaz. Osmanlı medeniyetini, ilmini, irfanını bilmeyen Osmanlıcayı tam olarak okuyamaz. İslâm kültürüne yeterince hâkim olmadan, herhangi bir Osmanlıca metni tam olarak okuma imkânı yoktur; çünkü harfleri tanısanız da, eğer o kelimeyi bilmiyorsanız, okuyamaz, dolayısıyla da anlayamazsınız

    Hilmi Yavuz bir yazısında bu konu ile ilgili olarak şunları söylemektedir: “Elbette mesele sadece Osmanlı harflerini öğrenmekle sınırlanamaz. Osmanlı paleografyası, Osmanlıcaya giriş için gerekli, ama yeterli değildir. Dile yeterince hâkim olmadan, herhangi bir Osmanlıca metni okumak imkânı yoktur çünkü. Harfleri tanısanız da, eğer o kelimeyi bilmiyorsanız, okuyamaz, dolayısıyla da anlayamazsınız. Osmanlıca kurslarında ders veren öğretmenler, bu meselenin hiç şüphesiz, farkındadırlar.”

    Osmanlıca adıyla günümüz de kabul göre Osmanlı Türkçesi özellikle Arapça ve Farsçadan etkilenmekle birlikte özgün bir dil olarak gelişimini sürdürmüştür. Günümüz Türkçesinin de ana kaynağı durumundadır.

    Attila İlhan Osmanlıcanın tanımını şöyle yapar: “Osmanlıca, Türklerin yüzyıllar boyunca geliştirdikleri özgün bir dil, Arapçadan da, Farsçadan da yararlanmış, ama ikisi de olmamış; yeni Türk kuşakları Osmanlıcayı anlayabilmelidir ki, gelecekle geçmiş arasındaki köprüyü sağlam kurabilsinler!” Osmanlıcanın özgün bir dil olduğunu yapay bir dil olmadığını ifade eder.

    Aslına bakarsanız herkesin bir Osmanlıca tanımı var. Bu tanımları kişilerin dünya görüşleri şekillendirmektedir. Bir kısım insanlara göre Osmanlıcadır; çünkü Osmanlı dönemine aittir günümüze ait değildir. Bir kısım insanlara göre İslâm yazısıdır; çünkü alfabesi İslâm yazısıdır. Bazıları edebi dil der; çünkü zevk-i selimi Osmanlı Türkçesinden zevk alır. Bazılarına göre Osmanlı Türkçesidir; çünkü Osmanlılar döneminde kullanılmış, zamanımızda ise geçerliliğini yitirmiştir.

    Bizim anladığımız ise şudur: Osmanlıcanın iki yönü vardır. Birisi dili, diğeri elifbası… Dili itibarıyla Edebi Türkçeyi, yazısı itibarıyla Kur’an harflerini ifade eder.


    Murat İNCEİMAMOĞLU

Sayfa 3/3 İlk 123

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Benzer Konular

  1. Açıklamalı Deyimler Sözlüğü
    By efruz in forum ANSİKLOPEDİ / SÖZLÜKLER
    Cevaplar: 36
    Son Mesaj: 11-01-2014, 13:51
  2. Soysuz inci sözlük ve soysuz ekşi sözlük HACKLENDİ
    By manifesto in forum GÜNDEM VE SİYASET
    Cevaplar: 10
    Son Mesaj: 02-08-2013, 19:01
  3. Açıklamalı Atasözleri Sözlüğü
    By Enes in forum ANSİKLOPEDİ / SÖZLÜKLER
    Cevaplar: 78
    Son Mesaj: 01-09-2009, 04:13
  4. 50'den fazla Program açıklamalı
    By azad21 in forum İNTERNET ve BİLGİSAYAR
    Cevaplar: 11
    Son Mesaj: 20-09-2007, 16:14

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

Giriş

Facebook platformu Giriş