Mısır’ın karanlık yılları Kızıl Deniz’in öbür yakasında kalmıştı. Hz. Musa, kardeşi Harun (aleyhisselâm) ve İsrailoğullarının hayatlarında yeni bir devre başlıyordu. Önde Hz. Musa, yanında sadık kardeşi Hz. Harun ve arkada on binlerce İsrailoğlu Sina Çölü’nde yürüyorlardı. Hedef, kutsal topraklar.
Yani şimdiki Filistin, Suriye, Ürdün toprakları. Bu topraklar peygamberlerin doğup büyüdüğü ve ilâhi mesajı insanlara ilettikleri yerler. Hz. Nuh bu bölgede yaşamış. Hz. Hûd, Hz. Salih, Hz. Şuayb (aleyhisselâm), Hz. Yusuf (aleyhisselâm) ve daha birçok peygamberin yurdu burası. İsrailoğullarının atası olan Hz. Yakup da Filistin’de defnedilmiş.

Hz. Musa İsrailoğullarını kutsal topraklara götürüyordu.
Kızıl Denizi geçerken İsrailoğullarının topuklarına yapışan deniz kumları hâlâ ıslaktı. Yolda giderken puta tapan bir kavme rastladılar. Derhal Hz. Musa’ya koşup şöyle dediler:

- Ey Musa, şu insanların ilâhları gibi bize de bir ilâh yap!
Hz. Musa hiddetlenmişti. Onca mûcize, içlerindeki putperestlik duygusunu, maddecilik virüslerini söküp alamamış mıydı? Daha dün gözlerinin önünde deniz ikiye yarılmamış mıydı? Yüce Peygamber:


- Siz çok cahilsiniz. O insanların amelleri bâtıldır, onları helâke götürür. Allah’tan başka bir ilâh mı istiyorsunuz? Unuttunuz mu, O sizi bütün insanlardan üstün kıldı? Allah sizi Firavun’un zulmünden kurtarmadı mı?


Hz. Musa’nın sözleri bir tokmak gibi inmişti başlarına. Mısır halkı putperestti ve İsrailoğulları henüz tam mü’min olamamışlardı. Sina Çölü uzadıkça uzuyordu. Çölde hiçbir hayat emaresi yoktu. Ne su, ne ağaç, ne de yeşillik. Susuzluktan kıvranan İsrailoğulları kurtarıcıları ve peygamberleri Musa’ya (aleyhisselâm) koştular.

Allah, Hz. Musa’ya büyükçe bir kayanın yanına gidip asasıyla kayaya vurmasını emretti. Musa (aleyhisselâm) önde, yüzlerce insan arkada bir büyük mûcizeye daha şahit olmak için yürüyorlardı. Asa, yine meydandaydı.

Hz. Musa asasını kaldırıp dev kayaya vurdu ve birdenbire kayadan on iki pınar fışkırıverdi. Gümüş renginde akıyordu sular. Tatlı ve berrak. İsaril oğulları, on iki koldan oluşuyorlardı. Her bir kola bir pınar tahsis edildi.


Allah, İsrailoğullarına nimet yağdırmaya devam ediyordu. Çölün ortasında onlara beslenmeleri için “kudret helvası” indirdi. Çok geçmeden tuhaf bir şekilde bıldırcın kuşları göründü çölün semalarında. Sayıları çoktu. İsrailoğulları onları avlayıp yemeğe başladılar. Gayb âleminden gönderilen bu yiyecekler çok lezzetliydi.
Bir gün Hz. Musa’ya gelerek:


- Ya Musa, artık biz bu yemekleri yemekten bıktık. Allah’a dua et, bize bakla, sarımsak, mercimek, soğan gibi yiyecekler göndersin, dediler.
Hz. Musa şaşkındı. Allah onlara Cennet’ten yiyecek gönderiyordu, fakat onlar soğan sarımsak istiyorlardı. Mısır’da yaşadıkları sefil hayat boyunca hep bu tür basit yiyecekler yemişlerdi. Hz. Musa onlara hayatları boyunca bulamayacakları gıdaları takdim ediyordu. Ama özleri bozulmuş, köleliği benimsemiş o insanlar geçmişe özlemle bakıyorlardı. Hz. Musa kızdı:


- Ey kavmim, güzel yemekleri bırakıp, basit şeyler mi istiyorsunuz? Öyleyse Mısır’a dönün, orada istediğinizi bulabilirsiniz.


Aradan aylar geçmişti. Kutsal topraklara yaklaşmışlardı. Kudüs şehri ufukta belirmişti. Fakat Amelikalılar diye putperest bir milletin elinde bulunuyordu. Şehri ele geçirmek için savaşmak gerekiyordu. Hz. Musa kavminin karşısına çıkarak tarihî bir konuşma yaptı:


- Ey kavmim! Allah’ın nimetlerini hatırlayın. Hani siz köleydiniz, sizi zulümden kurtardı ve insanların en üstünü kıldı. Aranızdan peygamberler gönderdi. Daha önce hiç kimseye nasip etmediği sultanlıkları size verdi. İşte karşınızda kutsal şehir. Oraya girin...
Beyan Sultanı Hz. Musa çok etkili konuştu. Konuşmasını duyan dağlar bile sarsıldı.

Gel gör ki hayata tapan İsrailoğullarından bir çıt bile çıkmadı. Savaşmak istemiyorlardı. Ölmek istemiyorlardı. Onlar için nasıl yaşadıkları önemli değildi. Önemli olan yaşamaktı. Sayıları çok olmasına rağmen Firavun’a karşı çıkmamışlardı. Zillet içinde bile olsa yaşamak, hayatlarının en temel ilkesiydi. Hz. Musa’ya şöyle dediler:


- Ey Musa, orada dev yapılı güçlü insanlar var. Onlar şehirden çıkmadıkça biz girmeyiz. Biz onlarla savaşmayız.
Hz. Harun ve beraberindeki birkaç mü’min insan öne atılarak şöyle dediler:


- Sizin sayınız onlardan daha çok. Şehrin düşmesi için kapılardan girmeniz yeter. Zafer, önünüzde duruyor. Siz yeter ki, Allah’a itimat edin.


Onlar, Hz. Musa’ya küstahça şöyle dediler:


- Ey Musa, biz gelmiyoruz. Çok istiyorsan, Sen ve Rabbin gidin savaşın. Biz burada oturuyoruz işte. Yerimizden kımıldamayız.


Hz. Musa’nın içini bir hüzün dalgası sardı. Allah’a karşı mahcuptu. Kavmine kızgındı. Ellerini açıp şöyle dua etti:


- Ya Rabbi, bir ben, bir de kardeşim Harun var. Allahım! Bizimle fasık kavmin arasını ayır.


Bunun üzerine Allah, İsrailoğullarının kırk yıl boyunca Kudüs’e girmelerini yasakladı. Tam kırk yıl, Sina Çölü’nde sürgün hayatı yaşayacaklardı. İlâhi ceza buydu. Allah’ın nimetleri, onları yola getirmemişti. Acaba cezaları akıllarını başlarına almalarına yetecek miydi?


Yol, onları Tur Dağı’nın eteklerine getirmişti. Allah, Hz. Musa’ya dağa çıkması için emir verdi. Kendisine Tevrat’ı indirecekti. Hz. Harun’u çağırıp ona şöyle dedi:

- Benim yerime sen geç. Aralarında ıslahçı ol ve sakın fesatçıların izinden gitme.


Hz. Musa dağa yöneldi. Vahyin indiği ilk geceyi hatırladı. Aynı yerdeydi. Musa (aleyhisselâm) Tur Dağı’nda tam kırk gün kaldı. Orada kendisine Tevrat ve on emir verildi. On emirde Allah, yalnızca kendisine ibadet edilmesini, yalan yere yemin edilmemesini, ana-babaya saygı gösterilmesini, haksız yere masum insanların öldürülmemesini, zina işlenmemesini, hırsızlık yapılmamasını, yalancı şahitlik edilmemesini ve başkasına ait kadın, eşya veya mallara göz dikilmemesini emrediyordu.


Hz. Musa, Tur Dağı’na tarifi imkânsız güzel duygularla gitmişti. Kırk gün boyunca oruç tutmuş, ibadet etmiş, Allah’la konuşmuştu. Her şey o kadar güzeldi ki. Fakat dağdan inerken duyduğu şeyler keyfini bozmuştu. Allah, ona kavminin kendi elleriyle yaptıkları bir puta tapmaya başladıklarını haber vermişti.


İsrailoğulları “altına” düşkün bir kavimdi. Mısır’dan kaçarken, oranın zenginlerinin birçok altınını da yanlarında götürmüşlerdi. Fakat Harun (aleyhisselâm) bu altının kendilerine ait olmadığını söylemiş onu gizli bir yere gömmüştü. İsrailoğulları arasında Samiri isminde münafık bir adam vardı. Bu adam altına istediği şekli verebilen usta bir heykeltıraştı.

Bu sanatı Mısır’dayken öğrenmişti. Samiri, Musa’nın (aleyhisselâm) yerine geçmenin yollarını araştırıyordu. Hz. Harun’u altınları gizlerken görmüş, Musa’nın (aleyhisselâm) yokluğunu fırsat bilerek onu oradan çıkarmış ve Mısırlıların taptığı Apis putuna benzeyen bir buzağı yapmıştı. Buzağının ortası delikti. Bu yüzden rüzgâr estiğinde böğürmeye benzer bir ses çıkarıyordu.

Samiri buzağıyı yüksekçe bir tepeye yerleştirdikten sonra İsrailoğullarını çağırdı ve altın heykeli gösterdi. İsrailoğulları:

- Bu nedir ya Samiri? diye sorunca:

- Bu hem sizin, hem de Musa’nın ilâhıdır, diye cevap verdi.

- İyi de Musa zaten Tur Dağı’na Rabbisiyle görüşmeye gitmedi mi?

- Hayır, Musa unuttu. Aslında onun Rabbi burada.
Bir rüzgâr koptu. Altın buzağının deliğinden girince bir ses yükseldi ondan. Bunu duyan İsrailoğulları derhal secdeye kapandılar. İstedikleri buydu zaten. Daha önce Hz. Musa’dan kendilerine, tapmaları için bir put yapmasını istememişler miydi?

Hz. Harun oradaydı. İnsanların buzağıya taptıklarını görünce derhal öne atıldı ve:
- Durun, dedi. Bu bir fitne, Samiri sizi aldatıyor. Sizin Rabbiniz Allah’tır, bana itaat edin.


Fakat dinlemediler. Büyük çoğunluk altın buzağıya tapmaya başladı. Üstelik birçoğu Hz. Harun’un üzerine yürüyerek onu öldürmek istedi. Fitnenin daha fazla büyümemesi için Hz. Harun, Musa’nın (aleyhisselâm) dönüşünü beklemeye karar verdi.

Kırk gün sonra...

Hz. Musa elindeki Tevrat’ın levhalarıyla buzağıya tapan insanların karşısına çıktığında derin bir sessizlik çöktü üzerlerine. Büyük Peygamber celâllenmişti. Hepsinin başı önlerindeydi. Hz. Musa’nın şu sözleri ölüm sessizliğini yırttı:

- Benim ardımdan yaptığınız bu iş, çok çirkin!

Kimseden ses çıkmadı. Musa’nın (aleyhisselâm) heybet ve öfkesi karşısında korkudan titriyorlardı. Hz. Musa, Harun’un (aleyhisselâm) yanına gitti. Yakasından tutarak sarstı ve şöyle bağırdı:

- Onlar hak yoldan dalâlete saptıkları zaman neden engel olmadın, neden emirlerime uymadın!

Hz. Harun:- Ey anamın oğlu, beni sakalımdan ve başımdan tutarak çekme. Benim bir suçum yok. Elimden geleni yaptım. İsrailoğullarını parçaladın demenden korktum. Hem, beni zayıf buldular. Öldürmek istediler. Kardeşim ne olur, beni düşmanlarımızın karşısında rezil rüsvay etme.

Hz. Musa, kavmine döndü ve onları şöyle azarladı:

Ey kavmim, bana verdiğiniz sözü neden tutmadınız? Yoksa başınıza ilâhi gazabın inmesini mi istiyorsunuz? Buzağıya tapanlar ilâhi bir azaba çarptırılacaklar, hayatları boyunca zillet içinde yaşayacaklar.
Herkes hatasını anlamıştı. Allah’ın bunca ihsanından sonra isyan etmek, puta tapmak ne korkunçtu! Musa (aleyhisselâm) Samiri’ye döndü ve:


- Defol git buradan! Bundan sonraki hayatında senin cezan, gördüğün her insana “Sakın bana dokunma.” demektir. Bir de tapınmak için diktiğin ilâhına bak. Onu ateşlerde yakıp külünü denize atacağım...

Kısa bir süre sonra Samiri’nin vücudunu yaralar kapladı. İnsanlar ondan köşe bucak kaçmaya başladılar. Kendisi de halkın arasına giremez oldu. Herhangi bir insan ona dokunduğu zaman yaraları korkuç derecede azıyor ve acıyordu. Bu yüzden kendisine yaklaşan insanlara korkuyla:


- Sakın bana dokunma, diye bağırıyordu.


Hz. Musa, herkesin gözü önünde altın buzağıyı ateşlere atıp eritti, küle çevirdi ve küllerini denize attı. Daha sonra halkının karşısına çıkarak her peygamberin dilinden dökülen şu sözcükleri haykırdı:


- Sizin Rabbiniz Allah’tır. O’ndan başka ilâh yoktur ve O’nun ilmi her şeyi kuşatmıştır.


Musa (aleyhisselâm) İsrailoğullarına buzağıya tapmakla kendilerine zulmettiklerini söyleyeyerek kendi nefislerini öldürmek suretiyle tevbe etmelerini emretti. Hz. Musa’nın öfkesi dinmişti. Tevrat’ın levhalarını alıp İsrailoğullarına okumaya başladı. Fakat İsrailoğulları bir türlü uslanmak bilmiyorlardı. Musa’ya (aleyhisselâm) Tevrat’ın emirlerini ağır bulduklarını söylediler.

Hz. Musa da onları Allah’a havale etti.
Bunun üzerine Cebrâil (aleyhisselâm) yere indi. Haşmetli Tur Dağı’nı yerinden söktü ve İsrailoğullarının tepelerine getirdi. Muhteşem dağ üzerlerine düşüp onları perişan edecekti. İsrailoğulları neye uğradıklarını anlayamamışlardı.

Korkudan tir tir titriyorlardı. Dağın dibi kafalarına değince eğildiler ve yere kapandılar. Bir taraftan dağı gözlüyor bir taraftan tevbe ediyorlardı. Hz. Musa araya girerek Cenâb-ı Hak’tan merhamet dileyince Allah duasını kabul buyurdu.


Hz. Musa, İsrailoğullarını toplayarak aralarından yetmiş kişilik seçkin bir heyet oluşturmalarını istedi. Onları Tur Dağı’na götürecek, orada Allah’a pişmanlık ve tevbelerini arz edeceklerdi. Nihayet dağa varmışlardı. Hz. Musa dağın tepesindeki bir bulutun arasına girip Allah’la konuşmaya başladı. Yetmiş kişi, bir mûcizeye şahit olmuşlardı. Fakat Musa’ya (aleyhisselâm) küstahça şöyle dediler:


- Ey Musa! Allah’ı şu gözlerimizle görmeden sana iman etmeyeceğiz.
Aman Allahım! Üstelik bu insanlar İsrailoğullarının en saf en temiz, en seçkin insanlarıydı. Biraz sonra dağ sarsılmaya başladı. Korkunç bir depremdi kopan. Tüyler ürperten bir çığlıktı. Yetmiş adam oracıkta can verdiler. Durumu gören Hz. Musa hemen secdeye kapandı:


- Allahım! Senin gücün hepimizi helâk etmeye yeter. Allahım! Aramızdaki bazı beyinsiz cahiller yüzünden bizi helâk etme. Bağışla bizi, bize merhamet buyur, Senin mağfiret denizin engindir.
Allah, bir kez daha Hz. Musa’nın duasını kabul etti ve yetmiş kişiyi tekrar diriltti. Onlar da kavimlerine döndüklerinde görüp duydukları her şeyi anlattılar.

Hz. Musa bir gün şöyle dedi:- Ya Rabbi! Ben Tevrat’ta bir ümmet görüyorum. Onlar iyiliği emreder, kötülükten nehyeder. Allahım! Onları benim ümmetim kıl.

Cenâb-ı Hak, ona şöyle cevap verdi: - Onlar Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ümmeti.

Allah, Tevrat’ta son peygamber Hz. Muhammed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) işaret etmişti. Fakat daha sonra gelen Yahudi din adamları bu âyetleri sildiler veyahutta değiştirdiler.

Peygamber Efendimiz bir gün ashabıyla birlikte oturmuş sohbet ediyordu. Söz Hz. Musa’ya gelince şöyle buyurdu:

- Allah, Musa’ya rahmet eylesin... Halkından çok cefa gördü. Fakat sabretti.

Harun (aleyhisselâm) Hz. Musa’dan kısa bir süre önce vefat etti. Sadakatin, vefanın, kendini Allah’a adamışlığın sembolüydü.
Hz. Musa, Kudüs’ün fethini göremedi. Fakat çölde kaldığı kırk yıl boyunca yeni bir nesil yetiştirdi. Güçlü bir orduyla Kudüs’ün kapılarına geldiğinde yaşlanmıştı.

Fakat şehrin fethedileceğinden emindi. Hayatı boyunca çile çekmiş, kutsal topraklara girmenin hayaliyle yaşamıştı. İşte zafer birkaç adım ötedeydi. Ama yolculuk vakti gelmişti. Allah, ona zaferini öbür tarafta göstermek istiyordu. Hz. Musa son günlerini yaşamakta olduğunu anlayınca ellerini açıp şöyle dua etti:


- Allahım! Beni kutsal toprakların yakınında vefat ettir.
Hayaliyle yaşadığı toprakların yakınında vefat etmek istemişti.

Yetiştirdiği yiğitlerin Allah için nasıl savaştıklarını oradan görmeyi arzulamıştı. Ruhunu Allah’a teslim ederken huzurluydu. Çünkü görevini en mükemmel şekilde yapmıştı.