Etiketlenen üyelerin listesi

http://img230.imageshack.us/img230/7806/32146mf3.jpg Tasavvuf'un Gâyesi Bilmiş ol ki, Tasavvuf mertebelerinde mesafe kat etmekten gaye, nefsin huzur bulmasıyla alakalı olan gerçek imanı yakalamaktır. Nefis, mutmainne (huzura eren) olmadıktan sonra, kurtuluş düşünülemez. Nefsin mutmainn olabilmesi için de, kalbin onu kontrol ve idare etmesi gerek. Kalbin onu kontrol edebilmesi ise, kalbin nefisten gelebilecek bütün her şeyden boş olup Hak Teâlâ'dan gayrı şeylerle alaka kurmaktan

Bu konu 399961 kez görüntülendi 643 yorum aldı ...
Mektûbât-ı Rabbânî Köşesi... 399961 Reviews

    Konuyu değerlendir: Mektûbât-ı Rabbânî Köşesi...

    5 üzerinden | Toplam: 0 kişi oyladı ve 399961 kez incelendi.

Sayfa 5/41 İlk 1234567891015 ... Son
Ağaç Şeklinde Aç3Beğeni

Konu: Mektûbât-ı Rabbânî Köşesi...

  1. #65
    Meryem - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    06-07-2006
    Yer
    İstanbul
    Yaş
    31
    Mesajlar
    7.644
    Adı geçen
    1 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @Meryem
    MEVZUU: a) Şeyh Ruzbehan Bakli'nin kelâmına şerh.
    b) Tevhid-i vücudinin bazı inceliklerini beyan.
    NOT: İmam-ı Rabbani Hz. bu mektubu, Kadı İsmail Ferid Abadi'ye yazmıştır.
    ***
    Veli Şeyh Ruzbehan Bakli, sofiye galatlarını ve başka galatı beyan ederken demiştir ki:
    -Onlar derler:
    -Hepsi odur.
    Böylelikle de, bütün meydana gelen müteferrik cüz'iyatı o tek zat olarak murad ederler. Onların bazısı dahi, bazısına remz ile der ki:
    -Biz ancak oyuz.
    Böylece, o küffar için, yüz binlerce ilâh meydana gelmektedir.
    Halbuki alemlerin Rabbı yüce mukaddes Allah, bütün meydana gelenlerden ve onların tefrikasından münezzeh ve tektir.
    Bölünmenin ona yolu yoktur. Hulul kabul etmez. Böyle renkten renge de girmez.
    Onlar, bu sözleri ile küffardır. Allahu Teala'yı bilmedikleri gibi, kendilerini de bilmezler.
    Şayet insan HAK olur ise, nasıl fani olur?
    Bir kavmin galatı ruhtadır; bunlarınki ise, cisimdedir. Sübhanellah onların canını alsın.
    Onun cümlesi boraya kadardır.
    ***
    Şu mana gizli kalmaya ki:
    -Hepsi odur ibaresi, her ne kadar kadim sofiye arasında bilinen bir mana haline gelmemiş olsa dahi; aralarında şu cümleler vardır:
    -Ene'l-Hak (Ben Hak),
    -Sübhan!..
    -Cübbemde Allah'tan başkası yoktur.
    Daha bunların benzeri sayılamayacak kadar çok cümleler vardır. Bu ibarelerin ve o ibarelerin ifade ettikleri bana birdir. Hepsi aynı yola çıkar.
    Bir şiir:
    Hiçtir, madem ki su baştan bozulmuş;
    Fark, ha bir ok, ha bin ok kadar olmuş...
    Bu mesel, mevzun ve meşhurdur.
    Yukarıda üzerinde durulan ibare, son gelen sofiye arasında dağılıp yayılmış bir durumdadır. Onlar:
    -Hepsi odur derler. Hem de hiçbir tekellüf olmadan. Bu söz üzerinde de ısrarla dururlar. Ancak, onlardan pek azının bu ve benzeri ibarede tereddüdü vardır. Hatta inkâr sureti gösterenler de olmuştur.
    Onların:
    -Hepsi odur cümlesinden bu Fakir'in anladığı mana ise şudur:
    -Bütün dağınık cüz'iyet, olan hadiseler yüce mukaddes Tek Zat'ın zuhurudur. Tıpkı Zeyd'in müteaddid aynalarda suretinin zuhura gibi... Onların hepsinde zuhura gelmiştir ve:
    -Hepsi de odur denmiştir. Bunun daha açık manası şudur:
    -O müteaddid aynalarda zuhura gelen suretler, Zeyd'in tek zatıdır.
    Mana üstte anlatıldığı gibi olunca; burada cüz'iyat, ittihad nasıl olur? Hulul ve televvün nerede? O kadar ki, Zeyd'in zatı sırflık üzeredir; hem de bütün suretlerin varlığı ile... O, kendi asli haleti iledir. Bu suretler, ona ne bir şey artırmıştır; ne de bir şeyini eksiltmiştir. Zeyd'in zatının bulunduğu manada; suretlerin ne namı vardır; ne de nişanı... Böyle bir şey yoktur ki, cüz'iyet, ittihad, sereyan ve hulul nisbetlerinden bir nisbet husule gelsin.
    Yerinde olur ki:
    -Şu anda dahi, önce olduğu gibidir, sırrı bu mekânda arana...
    Çünkü yüce Şübhan Hakkın mertebesinde, zuhurdarf evvel alemin nasıl yeri yok idiyse, zuhurdan sonra dahi o makamda alemin yeli yoktur. Dolayısı ile, hiç şüphe edilmeye ki:
    "Şu anda, ince olduğu gibidir..." manası geçerli olmuştur.
    Burada asıl şaşılacak durum şu ki:
    Mütekaddimin sofiyeden pek çokları; tevhid balı kansan bu cümleden, hulul ve ittihad manası anlamışlardır. Onlara kail olanları dahi, tekfir edip dalâlete saymışlardır.
    Hatta onlardan bazıları bu ibareyi öyle tevil etmişlerdir ki, diyenin zevki ile ne bir uyarlığı vardır; ne de bir münasebeti. Bu manada, AVARİF kitabının sahibi şöyle demiştir:
    -ENE'L-HAK... (Ben Hak...) cümlesi Hallac'dan gelmiştir; Bayezid-i Bistami'den ise:
    -Sübhani... (Sübhanım...) sözü gelmiştir. Amma hikâye yollu. Yani Sübhan Hak'tan naklen.
    Eğer hikâye yollu olmasaydı; mutlaka onda hulul ve ittihad şaibesi olurdu ki, bu sözleri diyenleri, Nasara'nın hulul ve ittihada kail olanlarını reddettiğimiz gibi reddederdik.
    Yukarıdaki tahkikten açıkça anlaşılmış oldu ki, Şathiyat kabilinden söylenen o ibarelerde, hulul ve ittihad yoktur. Bu manaya hamletmek de, ancak zuhur ve şühud itibarı iledir; vücud itibarı ile değildir. Yani onların anlayıp hulul ve ittihad manasına yordukları gibi değildir.
    Bu mesele, yani tevhid-i vücudi meselesi, mütakaddimin sofiye arasında lâyıkı olduğu gibi yazılıp söylenmemiştir. Onlardan her kim, haline mağlup olmuş ise, kendisinden hulul ve ittihada benzeyen bir kelime zuhur etmiştir. Halbuki, kendisinde sekr halinin ağır basmasından, onun sırrına muttali olmamıştır. Hulul ve ittihad şaibesi anlaşılan, zahiri manasında da sarf edilmemiştir.
    Vakta ki, sıra Şeyh-i Eceli (pek kıymetli Şeyh) Muhyiddin b. Arabi'ye gelmiş. Allah sırrının kudsiyetini artırsın. Marifet kemalinden bu ince meseleyi şerh edip açmıştır. Sarf nahiv tevdini gibi, onlan bablara ve fasıllara ayırıp tedvin eylemiştir.
    Durum böyle olmasına rağmen, bu taifeden bir cemaat, onun muradını anlayamadı. Kendisini hatalı bulup ona levm dilini uzatmışlardır.
    Şeyh, (Muhyiddin b. Arabi k.s.) bu meselenin ekseri tahkikatında haklı
    idi; ona taan edenler dahi, doğruluktan uzak durumda idiler.
    Yerinde olur ki, bu meselenin tahkikinde ilminin çokluğu, şanının üstünlüğü biline. Onu red ve taan etmek, yerinde bir iş değildir.
    Bu mesele üzerinden zaman geçtikçe; son gelenlerin fikirleri katılınca, vazıh ve ayıklanmış duruma gelmektedir. Hulul ve ittihad şüphelerinden uzaklaşmaktadır.
    Nahiv ilmini görmez misin! Şu anda nasıl ayıklanmış ve açık duruma gelmiş. Bu, son gelen nahiv alimlerinin fikirlerinin katılması ile olmuştur. Sibeveyh'in ve Ahfeş'in zamanında, o ilimde bu şekilde vuzuh ve gelişmiş durum yoktu. Zira, san'atın tekmili fikirlerin katılması ile olacaktır.
    Kur'an'ın mahluk olup olmadığı üzerinde; İmam-ı Azam ve İmam-ı Ebu Yusuf altı ay mübahaseye girmişlerdir. Aralarında red ve nakz cereyan etmiştir. Sonra, her ikisinin görüşü de şu mana üzerinde istikrara kavuşmuştur:
    -Kur'an mahluktur, diyen kâfir olur.
    Bu münazaanın uzaması, o vakit, hakikatına tam ulaşılamadığındandır. Şu anda, fikirlerin katılması ile derinliğine inilip hakikati bulunmuştur. Bu manada deriz ki:
    -Şayet niza yeri, harfler ve kelâm-ı nefsiye delâlet eden kelimeler ise, bunlar sonradan yaratılan mahluktur. Şayet medlulat ise, onlar kadim olup mahluk değildir.
    İşin bu şekilde açıklığa kavuşması ise, fikirlerin katılması bereketi iledir.
    ***
    Biz, yine esas kelâma dönelim. Deriz ki:
    -Bu ibarenin, yani:
    -Hepsi odur ibaresinin; hulul ve ittihadından uzak olarak, bir başka manası vardır ki; şu demeğe gelir:
    -Hepsi madum olup (yok olup) mevcud olan Allahu Taala'dır.
    Amma bu kelâmın manası şu demek değildir:
    -Her şey, Allahu Teala ile mevcud olup onunla ittihad etmiştir.
    Zira, böyle bir kelâmı ahmak dahi söylemez. O büyüklerden bu manada bir kelâmın süduru nasıl tasavvur edilebilir?
    O büyüklerin nazarında; mahabbet halinin ağır basması sonunda mahbubun masivası mestur olunca, müşahede gözlerinde onun gayrı kalmayınca:
    -Hepsi odur demişlerdir. Bunun manası şudur:
    -Bu sabit görünenlerin tümü, vehim ve hayaldir. Mevcud olan o yüce Allah'tır.
    Mana üstte anlatıldığı gibi olunca; onda cüz'iyat ve ittihad şaibesi olmaz. Hulul ve televvün zannı da yoktur.
    Mana üstte anlatıldığı gibi olmasına rağmen; bu Fikir, o gibi ibareleri iyi görmez. İsterse, anlatılan fasit manalardan beri olsun. Zira onlar, yüce Hakkın takdis ve tenzih mertebesine lâyık değildir. Bu mevcudatın miktarı nedir ki, yüce Hakkın mazharları olalar!..
    Bir mısra:
    Hangi aynada tasvir edilebilir?..
    Sonra onlarda o istihkak nerededir ki, yüce Hakkı taşıyalar... İsterse, şühud ve zuhur itibarı ile olsun.
    Şayet, o bir mazhar ise, yüce Hakkın kemalâtının zılâlinden bir zilin mazharıdır. Her halde, mevcudatın mazharı olduğu zil ile, yüce mukaddes Hak arasında binlerce hicap vardır. Şu manayı duymadın mı:
    "Allahu Taala'nın, nurdan ve zulmetten yetmiş bin hicabı vardır."
    Yüce Hakkın kemal zılâlinden bir zillin mazharını, o Sübhan Zat'a sakınmadan yormak edep dışı bir harekettir. Cür'etin de kemalidir. Lâkin böyle bir şey, halin galebesi ve sekr halinin istilâsı ile olduğundan cidden mezmum değildir.
    Anlatılan manadan başka; müşahede ettikleri ikinci tevcihe göre Hakkın aynı bilmek ve yüce Hakka yormak dahi, bu itibara göre suideptir. Hatta vakıanın da hilafıdır. Zira, bu müşahede edilen dahi, yüce Hakkın kemalât zılâlinden bir zildir. Halbuki o yüce Zat ötelerin ötesinde, ötelerin ötesindedir.
    Sonra, her ne iki meşhud ve nefye müstahaktır; yüce Sultan Hak olamaz.
    Sırrı mukaddes olsun; Hace Nakşibend şöyle demiştir:
    -Her ne ki görülür, duyulur ve idrak edilir; o Sübhan Hakkın gayrıdır. Onu, LA (YOK) kelimesinin hakikati ile nefyetmek gerek.
    Bu meselede bu Fakir'in tercih ettiği de budur. Takdis ve tenzih şanına münasip olan da:
    -Hepsi ondandır ibaresidir. Amma bunun manası, zahir ulemanın kısadan anlattığı:
    -Tümden halkın süduru ondandır, demek değildir.
    Bu cümle her ne kadar doğru ise de; burada bir başka alâka vardır ki; ulema, onun yolunu bulamamıştır.
    Sofiyenin bulup idraki ile ayrıldığı mana o irtibattır ki, asaletle zıllıyet arasındadır; şu demeğe gelir:
    -Mümkinin vücudu, Vacib Taala'nın vücudundan neş'et edip o Sübhan Zat'ın vücuduna bir zildir. Aynı şekilde, mümkinin hayatı dahi, o Sübhan Zat'ın hayatından neş'et etmekte ve o mukaddes hayata bir zil olmaktadır.
    Üstteki kıyası; ilim, kudret ve irade üzerinde de yürütmek mümkündür. Hatta diğer sıfatları da.
    Sofiyenin görüşüne göre alem Sübhan Hak'tan sadır olmuştur; onun kemalâtına zildir. O münezzeh kemalâttan neş'et etmiştir.
    Misal olarak, burada mümkine verilen vücudu ele alalım. Bu, kendi başına müstakil bir iş değildir. Elbette o, Vacib Teala'nın vücududur.
    Mümkine verilen hayat, ilim ve diğerleri de böyledir. Bunlar, Vacip Teala'dan gelen kendilerinin istiklâli olan işler değildir. Elbette onların durumu şudur: Vacib Teala'dan sudur etme durumu olmasına rağmen, o Sübhan Zat'ın kemalât zilli, o kemalâtın suretleri ve misalleridir.
    İş bu irtibat yolunu bulmaktır ki, yani asalet ve zıllıyet irtibatını, sofilerin muamelesini âlâiliyyine (yücelerin yücesine) ulaştırıp onları fenaya ve bekaya vardırmıştır. Keza, onları, has velayetle de tahakkuk ettirmiştir.
    Zahir ulemaya anlatılan rüyet ve itinada müyesser olmayınca, kendilerine fenadan ve bekadan yana bir şey isabet etmedi. Has velayetle dahi tahakkuk edemediler.
    Sofiyeye gelince, kemallerini, vacip kemalâtı zıiâlinde buldular. Sildiler k, vücud ve vücudun tevabil, o kemalâtın akisleridir. Şüphesiz, bu durumda kendilerini şöyle gördüler: Sübhan Hakkın kemalâtının hamilleri... Sonra kendilerini, o kemalâta aynalar olmaktan başka bir şey bulamadılar. Vakta ki onlar:
    "Allah size emrediyor ki; emanetleri sahiplerine veresiniz..."(4/48) mana hükmüne göre, emanetleri sahiplerine vermişlerdir.
    Bütün bu kemalâtı dahi, tamamı ile aslına vermişlerdir, hem de zevk olarak. Kendi nefislerini madum ve meyyit bulurlar. Zira, vücud ve hayat asla gidince; madum ve meyyit olarak kalmışlardır. Mevlevi Rumi k.s. fena tahakkuku üzerine şöyle demiştir:
    Bildiğin zaman, sen kimsin o kimdir en başta;
    Kendini bağladığın zaman, o yüce Zat'a...
    Yine sen bilirsin ki, kimin zillisin ey bilgin; Artık ölü, diri kal kâinattan boşta...
    Bir kimse, fenadan sonra, beka ile tahakkuk ederse, kendisine ikinci kere, sıfat-ı kâmileden vücud ve tevabil ihsan edilir. Bu kere, ikinci doğumla tahakkuk eder. Burada:
    "İkinci kere doğmayan, sema melekûtunu geçemez..." cümlesindeki mana geçerlidir.
    Bir mısra
    Mübarek olsun erbab-ı nimete erdikleri...
    ***
    ilâhi, ibare darlığından, bazı lâfızlar çıktı ki, onların ıtlâkı şeriatta varid olmamıştır. Zıllıyet ve diğerleri gibi. Diyorum ki:
    -Mümkinin vücudu, Vacip Taala'nın vücudunun zillidir; onun sıfatı ise, Vacip Taaia'nın sıfat-ı kâmilesidir.
    Amma ben bu ibarelerin kullanılmasından korkuyorum. Halbuki, bu ibareleri kullanan veli kulların gelmiştir.
    Affını, bağışlamanı dileriz.
    Dua makamında bir ayet-i kerime meali:
    "Rabbimiz, unuttuk veya yanıldıysak, bizi muaheze eyleme."(2/286)
    ***
    Bilinmesi yerinde olur ki,
    Yukarıda anlatılan tahkikten vuzuha kavuşan şudur:
    -Hepsi odur kelâmına kail olan sofiye, alemin yüce Hak ile ittihadına itikad etmezler. Hulul ve sereyanı da isbat eylemezler.
    Bu durumda, onların kelâmından hasıl olan yorum şudur: Bu, ancak zuhur ve zıllıyet itibarı iledir; vücud ve tahakkuk itibarı ile değildir.
    Her ne kadar onların zahiri ibarelerinden vücudi tahakkuk tevehhüm edilir ise de; lâkin onları böyle bir manadan tenzih etmek gerek. Hâşâ ki, onların muradları böyle bir şey ola... Zira böyle bir şey, küfür ve ilhaddır.
    Vücud itibarı ile olmadan; zuhur ve şühud itibarı ile her iki cümle mana alınarak, biri diğerine yorulur ise, o zaman:
    -Hepsi odur kelâmının manası:
    -Hepsi ondandır demeğe gelir.
    Zira, bir şeyin zilli, o şeyin kendinden neş'et etmektedir. İsterse, halin galebesi vaktinde:
    -Hepsi odur demiş olsunlar. Ne var ki, bu ibareden muradları, hakikatte
    -Hepsi ondandır manasıdır. İş böyle olunca, o cümleye kail olanları dalâlette bilip tekfir etmeye ve o kelâmlarından dolayı taan etmeye yer yoktur.
    ***
    Bilesin ki,
    Bir şeyin zilli, o şeyin; ikinci, yahut üçüncü, yahut dördüncü mertebede zuhurundan ibarettir. Meselâ, Zeyd'in aynada akseden sureti, Zeyd'in zilli ve ikinci mertebede zuhurudur. Halbuki hakikatta Zeyd, vücudunun asli mertebesindedir. Kendisini aynada zill olarak izhar eyledi. Hem de, zatına ve sıfatına bir tağayyür ve televvün gelmeden.
    Dua makamında bir ayet-i kerime meali:
    "Rabbimiz, nurumuzu tamamla ve bizi bağışla; çünkü sen her şeye kadirsin."(66/8)
    Hüdaya ittiba edenlere selâm.
    ***

  2. #66
    Meryem - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    06-07-2006
    Yer
    İstanbul
    Yaş
    31
    Mesajlar
    7.644
    Adı geçen
    1 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @Meryem
    MEVZUU: a) Hilal'in hullet sırlan. . b) Tahayyün-ü vücudi isbatı.
    NOT: İmam-ı Rabbani Hz, bu mektubu, Hazret-i Mahdumzade Ali mertebe Hace Muhammed Said'e yazmıştır. Allahu Teala, ona selâmet ihsan eylesin.
    ***
    Sübhan Hak, asaleten Hazret-i İbrahim'e (as) mahsus olan hullet devleti ile bir kulu şerefyab eylerse; yine onu Velâyet-i İbrahimiye ile mümtaz kılarsa, onu kendisine nedim ve enis eyler. Bu arada hulletin levazimi olan ünsiyet ve ülfet nisbeti gelir. Levazimi ünsiyet ve ülfet olan hullet de hasıl olur ise, hallin yaramaz huyları, uygunsuz vasıfları nazardan kalkar.
    Zira, nazarda bir çirkinlik olsa, nefrete, ülfetsizliğe sebep olur. Böyle bir şey dahi, bütünüyle ülfet olan hullet makamına münafidir.
    ***
    Yukarıda anlatılan manaya göre, şöyle bir soru sorulabilir:
    -Halil vasıflarında bulunan çirkinliğin nazardan kalkması, mecaz mertebede zahirdir. Zira, caizdir ki, o yerdeki hullet nisbeti, ağır basa ve halilin vasıflarındaki çirkinliği kapata. Amma, eşyayı olduğu gibi bilmek makamı olan hakikat mertebesinde böyle bir şey caiz değildir. Orada, hullet nisbetinin mağlubu çirkinlik, çirkinlik dışında zahir olamaz.
    Bunun için şöyle derim:
    -Her çirkinlikte, güzellikten yana bir yüz vardır. Mümkündür ki; o çirkin güzel yüze göre, güzel görüle ve öyle hüküm verile... Yani güzelliğine.
    Şunun da bilinmesi yerinde olur ki, o çirkine mutlak bir güzellik arız olmasa dahi; onun güzel yüzü şanı yüce Mevlâ için manzur ve melhuz olduğundan:
    "Allah hizbi galib olanlardır..."(5/56) mana hükmüne göre, sair çirkin yüzlerine karşı üstün gelir. Onların hepsini kendi rengine getirir ve güzelleştirir. Bu manada şu ayet-i kerime açıktır:
    "Allah, işte bunların kötülüklerini iyiliklere çevirir..."(25/70)
    ***
    Bilesin ki,
    Allahu Teala seni, doğru yola irşad eylesin.
    Huiletle, mahabbet nisbeti arasında, umumi ve hususi mana vardır.
    Hullet umumi manada olup mahabbet onun kâmil bir ferde tahsisidir.
    Ünsün ve ülfetin ifatı o mahabbettir ki, tam bir düşkünlüğe sebep olur; kararsızlık ve yerinde duramamazlık getirir.
    Hullete gelince, tamamı ile üns, ülfet ve istirahattır.
    Mahabbet ise, o huilete arız olan bir başka keyfiyettir. Sair hullet fertlerinden de mümtaz kılar. Böylece o, bir başka cins gibi olur. Sair hullet fertlerinden mümtaz kılan hususiyet şunlardır; Hüzün ve elem...
    Hulletin kendisi, maişet içi bir maişet, ferah için bir ferah, üns içi bir ünstür. Herhalde bu manadan olacak ki; Sübhan Hak, Halil'inin ecrini, mihnetler yeri olan dünyada iken verdi. Keza ahirette de... Şöyle buyurdu:
    "Onun ecrini dünyada verdik; ahirette dahi o salihlerdendir."(29/27)
    Mahabbet hüznün ve elemin menşei olduğuna göre; kimde ki mahabbet ağır basar; ondaki elem ve hüzün pek ziyade olur. Bu manadan olarak anlatıldı ki:
    -Resulullah (sav) Efendimizin hüznü devamlı idi.
    Yine bu manadan olarak, Resulullah (sav) Efendimiz şöyle buyurdu:
    "Bana edilen eziyet, hiçbir peygambere edilmemiştir."
    Çünkü, mahabbet husulünde, insan fertlerinin kâmili, Resululiah (sav) Efendimiz idi. Yine Resulullah (sav) Efendimiz MAHBUB idi. Lâkin, orada
    mahabbet nisbeti hasıl olduğundan; MAHBUB, MUHİBB gibi hayran ve dalgın oldu.
    Bir kudsi hadiste şöyle buyuruldu:
    "Dikkat ediniz, ebranın bana şevki arttı. Ama, benim onlara şevkim daha şiddetlidir."
    Üstteki manadan ötürü, yine meşhur sual burada sorulabilir ki, şudur:
    -Şevk, yitirilen bir şeyedir. Halbuki, Sübhan Hakka göre yitirilmiş bir şey yoktur. Bu durumda, ondaki şevk nedir? En şiddetli şevk ne oluyor?
    Bunun cevabı şudur:
    Mahabbet kemalinin iktizası, ikiliğin kalkması ve muhibb ile mahbubun ittihadıdır. Böyle bir mana olmayınca, şevk mevcuttur. İttihad temennisi, mahbub canibinde olduğuna göre; herhalde muhibb, mahbubun visali ile kanaat edecektir. Zaruri olarak, mahbub tarafından dahi şevk ziyade olacaktır. Hüznün devamı ise, habibin sıfatından sayılacaktır.
    Burada bir başka soru da şöyle olabilir:
    -Sübhan Hak, bütün işlere kadirdir. Her dilediği kendisine müyesser olur. Onun hakkında, kaybolan bir şey yoktur ki; şevk tahakkuk etsin.
    Bunun için şu cevabı veririm:
    -Yüce Allah'ın iradesi ve muradı dışında bir şeyi temenni; onun iradesine ters düşmez. Lâkin şu caiz olur ki, bir işin temennisi buluna; amma, onun husulü için irade olmaya. Onun vücudu dahi murad olmaya.
    Bir mısra:
    Aşkta öyle işler olur ki, hayretten öte...
    Bazen da, aşkta mücerred matlub elem için olur. Vasıl olmak asla düşünülmez. Belki de, vuslat istenir amma mahbub ile ittisalden kaçılır. Bu kısım, aşkın cinnetleri kısmındandır. Hatta, aşkın güzellikleri arasındadır. Tatmayan bilmez.
    ***
    Biz, yine esas kelâma dönelim ve sözümüze devam edelim:
    -Hullet, cidden yüce bir makamdır. Bereketi de çoktur.
    Her kimde ki, mecaz aleminde bir başkası ile üns, ülfet, sükunet ve itminan vardır; bütün bunlar, hullet makamının zılâlindendir. Kezalik, bütün haz, lezzet, güzel suret ve hoş mazharlarla itminan hullet makamından neş'et etmektedir.
    Mahabbet bir başka şeydir. Onda bir başka keyfiyet vardır.
    Arada bir hullet, üns ve lüfet olmayınca; terkib edilen bir şey asla bulunmaz. Bir parça, diğer parça ile inzimam etmez. Bilhassa aralarında tezad olunca... Hatta vücud, mahiyet ile de imzimam etmez. O kadar ki, alemden hiçbir şey, Vacib Taala'nın icadı altına girmez.
    İcad zincirini harekete getiren, eşyanın vücuduna sebep olan o mahabbettir ki; şu kudsi hadiste anlatılmıştır:
    "Bilinmemi sevdim; halkı da bilinmem için yarattım."
    Ve mahabbet, daha önce de anlatıldığı gibi, hulletten ayrılan bir kâmil ferttir.
    Hullet olmasaydı; eşyadan hiçbir şey, vücud bulmazdı. Bir şey, bir şeyle birleşmezdi. İki şey arasında ülfet olmazdı.
    Alemin nizamı ve vücudu, her ikisi de, hullete bağlıdır. Eğer hullet olmasaydı; nizam da vücud gibi yok olurdu.
    Hullet, hem mucid canibinde, hem de mevcud canibinde icadın aslıdır (yani var eden ve var olan).
    O şey ki, mümkini Rahman'ın kabulüne ünsiyetli kılıp onu icad bağına getirmiş; o şey hullettir. Hatta ademin dahi, halvethanesinde rahat etmesi, hullet devlefi iledir; hiçbir şey olmamak ünsiyettedir; hatta nakzedeni ile ülfet ve ünsiyet üzeredir. Bu manadandır ki, onun kemalâtına ayna oldu; mümkinatın vücuduna dahi bir vasıtadır.
    Hullet, tüm eşyanın en bereketlisidir. Onun bereketleri dahi, mevcuda ve mahduma şamildir.
    ***
    Şimdi, hullet makamının maarifini ve dekaikini ve bereketlerinin umumi olduğunu bildin. Keza bildin ki, hullet makamı, asaleten Hazret-i İbrahim'e (as) mahsustur; onun velayeti daha, Velâyet-i İbrahimiye'dir.
    Bundan sonra bilmiş olasın ki,
    Bu Fakir'e o maarifin bereketleri tavassutu ile şu mana zahir oldu: Taayyün-ü evvel, vücud makamında, yüce mukaddes Hazret-i Zat'ın taayyünüdür. Bu taayyün-ü evvel dahi, Hazret-i Halil'in terbiyesine gelmektedir. Bu manadan olarak, o herkesin imamı oldu. Allahu Teala dahi şu hitabı yaptı:
    "Seni insanlara imam kılacağım..."(2/124)
    Seyyidü'l-beşer Resulullah (sav) Efendimiz dahi, tam olarak ona mutabaatla memur olmuştur. Hangi peygamber ki, ondan sonra gelmiştir; o dahi, ona mütabaat emrini almıştır.
    Sair taayyünat dahi, bu taayyün-ü vücudi taayyünün zımnına dere edilmiştir. O, ister ilmi cümeli taayyün olsun; isterse tafsili...
    Şu da mümkündür ki, Resulullah (sav) Efendimizin Hazret-i İbrahim'i (as) babalıkla zikretmiş ola; sair peygamberleri dahi, kardeşlikle anlatmış ola... Onların hepsine salât ve selâm olsun. Eğer onları, nübüvvet veya bünüvvet (peygamberlik veya oğullak) ile yad etmiş olsaydı yine de caiz olurdu. Zira onların taayyünleri, onun ilmi cümeli taayyününde münderiçtir. Bu manayı da anlatmışlardır.
    Resulullah (sav) Efendimizin okuduğu, eserlerde gelen şu cümleye gelince:
    "İbrahim'e salât eylediğim gibi..."
    Mümkündür ki, şu cihetten ola: Yüce mukaddes Hazret-i Zat'a vusul, taayyün-ü vücudi olan taayyün-ü evvel tavassutu olmadan, Velâyet-i ibrahimiye kemalâtını itmam etmeden dahi müyesser olmaya. Zira o, bu mukaddes mertebe için ilk akabedir. Yine o, gayb gaybine dahi ayna olmuştur. Batınların batınını dahi, zuhur meydanına getirmiştir. Mana böyle olunca, herkese onun tavassutu lâzımdır.
    Allahu Taala'nın Hateme'l-enbiya Resulullah (sav) Efendimize onun mütabaatını emretmesi ise, ona tebaiyetle velayetine ermesi içindir. Sonra da, şanı yüce Hakkın zatına sevinerek ulaşacaktır.
    ***
    Yukarıda anlatılan manaya bakılarak, şöyle bir soru sorulabilir:
    -Üstteki beyandan lâzım gelir ki, İbrahim (as) Hatemü'r-rüsül Resulullah (sav) Efendimizden daha faziletli ola... Halbuki, icma kararı ile, Resulullah (sav) Efendimiz bütününden daha faziletlidir.
    Ayrıca, şu da lâzım gelir ki, Zati tecelli, asaleten Hazret-i Halil İbrahim'in nasibi ola... Başkasına da ona tebaiyetle gele... Halbuki, sofiyenin en büyükleri katında; zati tecelli, asaleten Hatemü'r-rüsül Resulullah (sav) Efendimize mahsustur. Diğerlerine de bu tecelli onun tebaiyeti ile gelir.
    Bu soruya şu cevabı verebilirim:
    -Zata vasıl olmak, yüce mukaddes Zat tecellisi gibi iki kısımdır:
    a) Nazar itibarı ile,
    b) Kıdem itibarı ile.
    Bunun daha açık manası şudur ki:
    Vasıl olan ya nazardır. Yahut da kendi nefsine nazar edendir. Bu nazari vusul, asaleten Halil'in nasibidir. Ona selâm.
    Zira, taayyünlerin Hazret-i Zat'a en yakını taayyün-ü evveldir. Bu dahi, onun terbiyesine gelir. (Yani Hazret-i İbrahim'in... Ona selâm) Bu mana daha önce de anlatıldı. Bu taayyüne ulaşılmadıkça, nazar daha ötesine geçmez.
    Kademi vusul ise, asaleten Habib'in nasibidir. Çünkü o, Rabbü'l-alemin'in mahbubudur. Bu vusul, mahbubları öyle bir mahalle ulaştırır ki, haliller oraya varmaktan yana acizdirler. Meğer ki oraya, mahbub tebaiyeti ile gideler.
    Halil'e uygun düşen odur ki, nazarı, Resü'l-mahbubin olan zatın ulaştığı makama ulaşa... Ona ve âline salât ve selâm. Yolda dahi kusurlu olmaya.
    Hulâsa, zat tecellisi, bir yüzden Halil'e (as) mahsus olup başkası ona tabidir; bir başka yüzden de Hatemü'r-rüsül'e (sa) mahsus olup başkası ona tabidir.
    -İkinci yüz, daha kuvvetli ve yakınlık mertebelerine daha fazla dahil olduğundan; zati tecelli münasebeti Hatemü'r-rüsül'de daha çok ve daha ziyadedir. Bu manadan olarak, Resulullah (sav) Efendimiz, zaruri olarak, Halilden ve diğer enbiyadan daha faziletli bulunmaktadır. Külli manada fazilet, enbiya arasında Habib'in ve Halil'in nasibidir, isterse biri, diğerinden daha faziletli bulunsun. Onlara salât ve selâm olsun.
    Resulullah (sav) Efendimiz, mahbubların reisi olduğu gibi; Musa (as) dahi muhiblerin reisi olunca, kendisi için:
    "İnsan, sevdiği ile beraberdir" mana hükmüne göre, zaruri olarak, Hazret-i Zat ile maiyet vardır ki; başkasına yoktur. Yine onun, Hazret-i Zat'tan bir derecesi vardır ki; buna başkasının girmesi yoktur. Bütün bunlar, ancak mahabbeti vasıtası ile olmuştur. Lâkin, bu fazilet cüz'i manaya racidir. onun için şöyle demek mümkündür:
    -Her birinin muadilidir.
    Zira, enbiyadan büyük bir cemaat, bu makamda ona tabidirler. Bununla beraber külli manada fazilet, Habib'in ve Halil'in nasibidir. İsterse, biri diğerine tabi olsun. Onlara salât ve selâm. Şöyle ki:
    Nazari vüsulda Halil asıldır; Habib dahi, bu manada ona tabidir. Kademi vüsulda dahi, anlatılanın aksi variddir.
    Hatıra şöyle geldi: Hazret-i Kelim'e mahsus olan kemalât ve faziletler üzerine ayrıca bir sayfa yazayım inşaallah. Resulullah (sav) Efendimiz ve ona salât-ü selâm olsun.
    ***
    Şunun da bilinmesi yerinde olur ki:
    Enbiya, nebilerden birinin tavassutu ile yüce mukaddes Hazret-i Zat'a vâsıl oldukları zaman, o nebi, Hazret-i Zat ile o enbiya arasında hail olmaz. Elbette onların, asaleten Hazret-i Zat'tan nasipleri vardır.
    Bu babda netice mana şu ki: Bunların o dereceye ulaşmaları, o nebinin tebaiyetine bağlıdır.
    Amma bir nebinin tavassutu ile, ümmetinin vuslatı böyle değildir. Bu durumda o nebi, arada haildir. Meğer ki, ümmet fertlerinden öyle bir ferd ola ki; asaleten Hazret-i Zat'tan nasibi .buluna. Bu durumda, arada hail olma durumu yoktur; amma tebaiyet mevcuttur. Böylesi de azdır; hatta azdan da azdır.
    Üstte anlatılan manadan sonra, şöyle bir soru çıkabilir:
    -Bu takdirde, ümmetten bu ferd ile sair enbiya arasında ne fark vardır. Zira, her ikisinin de, hali yoktur amma tebaiyet mevcuttur.
    Bunun için şu cevabı veririm:
    -Ümmetten bu ferdin tebaiyeti teşri itibarı iledir. O, bir nebinin şeriatına tabi olmadıkça, vasıl olamaz.
    Enbiyada tebaiyet iki itibara göredir. Şöyle ki:
    a) Evvelâ ve bizzat, metbu olan nebinin o dereceye ulaşmasıdır.
    b) İkinci ve arazla ondan başkasının vusulü.
    Davetten matlub olan, o mahbub zattır. Ondan başkası, onun tataffülü ile çağrılır ve onun teabiyeti ile talep olunur. Lâkin, onların hepsi tek sofrada otururlar; nimetlerde ve lezzetlerde değişik derecelerine göre verilirler. Ümmetler ise, onlardan artanı ve fazla kalanı yerler. Meğer ki, onların fertleri arasından bir hususiyeti olan ferd ola... Yani şanı büyük Allah'ın keremi ile... O zaman, büyüklerin meclisinde oturabilir. Bu mana, daha önce de anlatıldı.
    Bir mısra:
    Ne zorluğu o işte, olunca keremlilerle...
    Durum anlatıldığı gibi olmasına rağmen, ümmet ümmettin nebi de nebi. İsterse o ümmete, son derece üstünlük ve gayet yücelik hasıl olsun. Yine de, enbiyadan birinin kademine varamaz. Allahu Teala söyle buyurdu:
    "And olsun, bizim mürselin (resuller-peygamberler) kullarımıza geçen sözlerimiz vardır.(37/171) Muhakkak onlar, mansur olacaklardır.(37/172) Muhakkak ordumuz galip gelecektir."(37/173)
    ***
    Burada şöyle bir soru sorulabilir:
    -Resulullah (sav) Efendimize mütabaat etmesi için emredilen MİLLET-İ İBRAHİM'den murad nedir? Resulullah (sav) Efendimizin şeriatı müstakli olduğu halde, tebaiyet emri ne oluyor?
    Bunun için şu cevabı veririm:
    -Şeriatın istiklâli ile tebaiyet arasında bir menfi durum yoktur. Şöyle ki:
    Resulullah (sav) Efendimiz, şeriatı müstakil olarak alması caiz iken, işlerden bir işin husulü için, Halil'e mütabaatle memur olabilir. Şunun için ki: O iş, mütabaatı ile emrolunan metbu zatın hususiyeti arasında sayılır. Ve o işin husulü dahi, bu mütabaata bağlıdır. Şunun gibi ki: Bir şahıs, farzlardan bir farzı eda ederken, mütabaatı niyetine alır ve der ki:
    -Bu farzı, Resulullah (sav) Efendimize de eda etmişti. Ben de aynı şekilde ona eda ediyorum.
    Böyle olunca, farzı eda sevabı dışında, mütabaat sevabına da nail olur. Ayrıca, kendisine Resulullah (sav) Efendimizle münasebet de hasıl olur ve onun bereketlerinden de istifade eder.
    Şu da bir araştırma konusudur ki:
    -Mütabaat-ı millet... (şeriat-din-yol-edeb-erkân) manasından murad, milletin bütününe mi, yoksa bazısına mıdır? Şayet milletin tamamına tabi olmak murad ise, bazı hükümlerin neshedilmiş olmasına rağmen, nasıl tamamına mütabaat tasavvur edilebilir? Şayet bazısına mütabaat ise, bu da, karışık olmaktan hali değildir.
    Bunu da tefsir uleması halletmiştir. Oraya müracaat etmek yerinde olur. Zira bu, zahir uleması ilimlerinden olup sofiye ilimleri ile münasebeti azdır.
    Sübhanellah...
    O maarif ki, benden zuhura gelmektedir; onların garabeti sebebi ile eb-na-i cins benden kaçar durumuna gelmişlerdir. Mahrumlar dahi, buğuz makamına girip mahrum kalmaktadırlar.
    O maarifin husulünde, benim ne gibi bir ihtiyarım var ki?.. Onları izhar etmekte benim ne garazım olabilir?..
    ***
    Şunu bildin ki,
    Taayyün-ü evvel, taayyün-ü vücudi olup, Halil'in terbiyesine gelen rabbidir; keza onun taayyün mebdeidir. Resulullah (sav) Efendimize ve ona salât ve selâm. .
    -Taayyün'ü vücudi demeye geldiini, bin senelik bir müddet içinde hiç kimse duymamıştır. Keza Halil'in dahi, terbiyesine gelen rabbi olduğunu, Resulullah Efendimize ve ona salât ve selâm.
    Bu ibareler ve ıstılahlar, mütekaddimin arasında bilinen şeyler değildir.
    Onlar katında, taayyünün ve tenezzülün mecali de yoktu.
    Müteahhirin katında mukarrer mana ise, -ki onlar, bu gibi cümleleri aralarında alışılmış hale getirdiler- bu taayyün-ü evvel;
    -İlmi taayyündür...
    Ve Hatemü'r-rüsül Resulullah (sav) Efendimizin terbiyesine gelen rabbidir. Ona salât ve selâm olsun.
    Halbuki bugün, bir şahıstan, üstte anlatılanın hilafı zahir olmuştur. Bunu tahayyül etmek gerek. Başına neler gelecektir, ne gibi taanlara ve ayıplamalara uğrayacaktır?..
    Sanırlar ki o, Halil'i, Habib'den daha faziletli kılmaktadır ve Habib.i Halil'den bir cüz eylemektedir. Bunların sebebi dahi onun:
    -Sair taayyünatı, taayyün-ü evvelde diyebilip öyle itikad etmesidir.
    Halbuki, onların bu tevehhümünün defi daha önce geçti. Yeterli cevap dahi verildi. Amma bilinmez. Onlar o tevehhümün defi zımnında söylenenlerle yetinecekler mi? O şifalı cevapla şifa bulacaklar mı? Yoksa bunlar olmayacak mı?
    Ne yapabiliriz ki? Cehlin, inadın ve taassubun ilâcı yoktur. Meğer, Mukallibü'l-kulub olan yüce Allah kudret-i kâmilesi ile onlann kalblerini döndüre ve hakkı dinlemeye onları kabiliyetli kıla.
    ***
    Yerinde olur ki, Hazret-i Halil'in şanı idrak edile. Zira Sübhan Hak:
    "İttiba et..."(16/123) emrini, onun hakkında Habibine vermiştir.
    Tabi ile metlubun münasebetleri ne olabilir ki!.. Lâkin, Hatemü'r-rüsül Resulullah (sav) Efendimizin nasibi mahbubiyet olduğundan; bütün faziletlere ve yakınlık mertebelerine üstün geldi. Kıdem itibarı ile, Resulullah (sav) Efendimizi hepsinden ileri eyledi. Mahbubiyet nisbetlerinden bir nisbete; yakınlık mertebelerinden bin tanesi bile müsavi gelmez. Kaldı ki, MUHİBB, MAHSUBUNU kendisinden daha daha kıymetli bilmektedir. Başkasının bununla ortaklık davası mecali nereden olsun?
    ***
    Burada bir soru sorulabilir:
    -Risalelerinde yazdın ki:
    -Halil'in terbiyesine gelen de ilim şanıdır; nitekim Habib'in terbiyesine gelen dahi budur. Ancak ikisi arasındaki fark odur ki, buradaki tafsil ola; öbür taraftaki de icmal... Her ikisine de salât ve selâm olsun.
    Bunun için şu cevabı veririm:
    -Üstte anlatılan marifet, hullet velayetinin hakikatına vasıl olmadan evveldi. Amma bu velayetin hakikati ile tahakkuk ettikten sonra, muamele olduğu gibi zuhur etti. O marifet, bu hakikatin zıllına mütaallik gibi oldu.
    Doğruyu ilham eden Sübhan Allah'tır.
    ***
    Bu beyandan da vuzuha kavuştu ki, vücudi, zatın aynı değildir. Ancak, bir taayyün olabilir ki, sair yüce mukaddes Zat taayyünlerinden daha ileridir. Her kim, zat ile vücudun aynı olduğuna kail olur ise, tayyünü lâtaayyün zannetmiş olur. Zatın başkasını dahi zat bilmiş olur.
    -Başka (gayrı) sözü üzerinde münakaşadan bir şey hasıl olmaz. Zira o, ibare meydanının darlığından gelmiştir.
    ***
    Burada şöyle bir şey sorulabilir:
    -Senin bulduğun vücudi taayyün-ü evvelin başkalarının bulduğu ilmi cümeli taayyün-ü evvel ile nisbeti nedir? Bu iki taayyün arasında da bir başka taayyün var mıdır, yok mudur?
    Bunun için şu cevabı veririm:
    -Vücudi taayyün, ilmi taayyünün üstündedir.
    Bazılarının:
    -İlmi taayyünün üstünde lâtaayyün ve Hazret-i Zat vardır, dedikleri işte bu vücudi taayyündür. Onun zatında aynı bulup zat için vücudun ayniyetine hükmetmişlerdir.
    Anlatılan iki taayyün arasından hayat sanı vardır ki, bütün şuunattan kıdemlidir. Bundan sonra, icmal ve tafsil olarak ilim şanı gelir ki; ona tabidir. Lâkin, bu orta taayyün, nazarda bir mazhariyet zuhura getirmez. Halbuki Hazret-i Zat ile onun münasebeti hepsinden ziyadedir. Zati istiğna dahi, cidden onda açıktır. Bilinen mana da şudur ki: Zati istiğna dahi, cidden onda açıktır. Bilinen mana da şudur ki: Onun feyizleri ve bereketleri, bilhassa ruhanilere feyiz yollu gelmektedir.
    Hakikat-ı hali en iyi bilen Sübhan Allah'tır.
    Bir ayet-i kerime meali:
    "Seni tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Muhakkak sen, Alim Hakim'sin..."(2/32)
    ***
    BİR TENBİH
    Yukarıda şöyle geçmişti:
    -Nazari vusul, asaleten Halil'in nasibidir; kademi vusul ise, Habib'in nasibidir.
    Her ikisine de salât ve selâm olsun.
    Üstte anlatılan cümledeki mana şu demeye gelmez:
    -Orada şühud ve müşahede vardır; ya da orada bir kıdem mecali vardır.
    Çünkü orada, kadem yeri şöyle dursun; bir kıl payı bile yoktur. O, öyle bir vusuldür ki, keyfiyeti meçhuldür. Şayet misali surette nazar resmedilse, vüsuli nazar olur; kademi olarak resmedilse kademi olur. Ancak, kadem ve nazar her ikisi de o sanı yüce Zat'ta hayran ve şaşkındır.
    Hüdaya İttiba edenlere selâm olsun.
    ***

  3. #67
    Meryem - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    06-07-2006
    Yer
    İstanbul
    Yaş
    31
    Mesajlar
    7.644
    Adı geçen
    1 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @Meryem
    MEVZUU: Hazret-i Şeyhimizin (yani: İmam-ı Rabbani Hazretlerinin) murad ve mürid olduğu sırlarının beyanı...
    NOT: İmam-ı Rabbani Hz. bu mektubu, Mevlâna Salih Külabi'ye yazmıştır.
    ***
    Allah'a hamd olsun. Onun seçmiş olduğu kullara da selâm olsun.
    Ben, Allah'ın müridiyim; Allah'ın muradıyım.
    Müridlik silsilem dahi, arada vasıta olmadan, yüce Allah'a muttasıldır.
    Elim, yüce Allah'ın eli yerine naib-i menabdır.
    Yine müridliğim, çok vasıtalarla Allah'ın Resulü Muhammed'e ulaşmaktadır. Allahu Teala, ona salât ve selâm eylesin. Onunla aramda:
    a) Naksibendiye Tarikatında, yirmi bir (21) aracı vardır.
    b) Kadiriye Tarikatında yirmi beş (25) aracı vardır.
    c) Çeştiye Tarikatında, yirmi yedi (27) aracı vardır.
    Daha önce de anlatıldığı gibi, Allahu Teala ile müridliğim hiçbir vasıta (aracı) kabul etmez.
    Ben, Allah'ın Resulü Muhammed'in müridiyim. Allahu Teala ona salât ve selâm eylesin. Onun izinde giderek, ikimiz bir mürşidde de birleşmekteyiz.
    Ben, bu devlet sofrasının her ne kadar tufeylisi isem de, oraya davetsiz gelmedim.
    Ben, her ne kadar tabi isem de, lâkin asaletten hali değilim.
    Ben her ne kadar ümmet isem de, bu devlette ortağım. Amma, müsavat davasının kaim olduğu bir ortaklıkla değil. Zira, böyle bir iddia küfürdür. Elbet bu, bir hadim ve mahdum (hizmet eden ve hizmet edilen) ortaklığıdır. Talep edilmedikçe, bu devlet sofrasında hazır olmam; davet edilmedikçe, o devlete elimi uzatmam.
    Ben, her ne kadar Üveysi isem de, lâkin benim hazır nazır mürebbim vardır.
    Naksibendiye tarikatında şeyhim her ne kadar Abdülbaki ise, -Allah ondan razı olsun- lâkin terbiyeme tekeffül eden o sanı yüce nimeti bol Baki'dir.
    Ben, fazi ile büyüdüm; içtiba yolundan götürüldüm.
    Silsilem, Rahmani silsile olup ben, Abdürrahman'ım, Rabbim de Rahman'dır. Onun şanı büyük ihsanı her şeye şamildir.
    Tarikatım, Tarikat-ı Şübhaniyedir. Zira ben, tenzih yolundan gittim. Pek mukaddes Zat'tan başka ne isim, ne de sıfat istedim.
    Bu Sübhani olmak, Beyazıt-ı Bistami'nin kail olduğu Sübhani manasına değildir. Bununla onun hiçbir münasebeti yoktur. Zira o, enfüs dairesinden halâs manasıdır. Bu ise, enfüsün ve afakin ötesindedir. O, tenzih libası giyen bir teşbihtir. Bu ise, bir tenzih olup kendisine teşbih tozu bulaşmamıştır. O, sekr menbaından fışkırmaktadır; bu ise, sahiv kaynağından çıkmaktadır.
    O merhametliler merhametlisi, hakkımda terbiye sebeplerini MA'DAN veya MA'DAT (MA'DAN ve MA'DAT: Değişk nüshalarda her iki lâfız da vardır. Biri başka vurulmak, diğeri de, dıştan görülen düşman cephe hareketleri manısına alınabilir.) dışında bir şey kalmadı. Terbiyemde yapıcı bir sebep olarak, o yüce mukaddes Zat fazlından ve ihtimamından başkası olmadı. Kereminin kemalindendir ki, terbiyeme, başkasının fiiline karışma cevazı olmaz.
    Bu manada, başkasına teveccüh etmem de caiz değildir. Dolayısı ile ben, o şanı yüce İlâh'ın terbiyesinde olmuşum; namütenahi fazlı ve keremi ile seçilmişim.
    Bir mısra:
    Ne zorluğu bir işte, olunca keremlilerle...
    Zü'l-celâl ve'l-İkram Allah'a hamd ü şükürler olsun. Baştan sona kadar salât, selâm ve tahiyyet dahi onun Resulüne olsun.
    ***

  4. #68
    Meryem - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    06-07-2006
    Yer
    İstanbul
    Yaş
    31
    Mesajlar
    7.644
    Adı geçen
    1 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @Meryem
    MEVZUU: Harika hallerin zuhurunun çokluğu ve azlığı.
    NOT: İmam-ı Rabbani Hz. bu mektubu, Derviş Habib Hadim'e yazmıştır.
    ***
    Bilesin ki,
    Fuzuli mubahları irtikâb etmek, harika kerametlerin azalmasına sebeptir. Bilhassa bu fuzuli şeyler, şüpheliler haddine ulaşacak olur ise... Oradan dahi haram sınırlarına ulaşır ise... Bu durumda, keramet nerede!.. Harikaların zuhuru nerede!..
    Her ne miktar mubahlara mübaşeret çemberi daralır ise, onunla zaruri miktar iktifa edilir ise, keşif, keramet mecali o miktar geniş olur. Harika hallerin zuhuru dahi o miktar açık vazıh olur.
    Harika hallerin zuhuru, nübüvvet şartlarından olup, velayet şartlarından değildir. Zira, nübüvvet izahı vaciptir; velayet izharı değil. Hatta, bu velayet mertebesinde gizlilik ve saklılık evlâdır. Çünkü, nübüvvette halkı davet vardır.
    Bu manadan olarak şu husus malumdur ki:
    Davet için izhar lâzımdır.
    Yakınlık için de, kapamak münasip olur.
    Bir veliden çokça harika hallerin zuhur etmesi; kendisinden zuhur eden harika hallerin benzeri zuhur etmeyen başka velilerden daha faziletli olduğuna delâlet etmez. O kadar ki, kendisinden asla harika bir keramet zuhur etmeyen bir veli, kendilerinden çokça harika kerametler zuhur eden velilerden çok daha faziletlidir.
    Nitekim üstte anlatılan manayı Şüyhü'ş-Şüyuh AVARİF nam kitabında tahkik etmiştir.
    Harika hallerin çok veya az zuhuru, nübüvvet şartı olmasına rağmen; daha faziletli olma mucibi olmayınca, velayette daha faziletli olma mucibi nasıl olabilir? Halbuki harika hallerin zuhuru onda şart da değildir.
    Zannım o ki, enbiyanın riyazetlerinden, mücahedelerinden ve nefislerini mubah işlemek için tazyik etmelerinden asıl maksat; kendilerine vacip olan nübüvvetleri için şart olan harika hallerin zuhurunu tahsildir. Yüce Sultan kurb-u ilâhi derecelerine vusul değildir. Onlara salât ve selâm olsun.
    Zira peygamberler seçilmiş zatlardır. Mahabbet cezbesinin zinciri azar azar onları çeker ve şanı büyük Allah'ın yakınlığına ulaştırır. Hem de, kendilerinden gelen bir meşakkat olmadan.
    O yolda ki, yüce Sultan Allah'ın yakınlık derecelerine vuslat için riyazete ve mücahedeye ihtiyaç duyulur; bu yol, inabe ve irade yolu olup müridlere göre bir yoldur. İçtiba yolu ise, murat olanların yoludur.
    Müridler, meşakkat ve mihnetle ayaklan ile giderler.
    Muratlar, izaz ikram ile menzil-i maksuda alınıp taşınırlar. Kendilerinden gelen hiçbir mihnet olmadan, büyük dereceler ulaştırırlar.
    Şunun da bilinmesi yerinde olur ki, riyazet ve mücahedeler, inabe ve irade yolunun şartlan arasındadır. Amma bunlar, içtiba yolunun şartlan arasında değildir. Bununla beraber faydadan hali de değildir. Meselâ bir kimseye, parça parça taşınarak götürülme işi hasıl olunca, bu arada kendisinden de, bir miktar gayret olur ise, hiç şüphe edilmeye ki, bunun gidişi, kendisinden hiçbir çaba çıkmayandan daha çabuk olur. İsterse, zaman zaman tek başın çekilmek, iki taraflı çekilme işinden daha kuvvetli ve daha faydalı olduğu caiz olsun.
    Hulâsa, içtiba yolunda, sa'y (çaba harcamak, çalışmak) kemalli mana
    da vusul için şart değildir. Tıpkı vusulün kendisine şart olmadığı gibi.
    Evet, bunda fayda ihtimali, bazı mahallerde olsa dahi vardır.
    Rizayetlerin faydalan, mücahedelerin menfaatten ki, bunlar mubah işlerin zaruri olanları ile yetinmektir; içtiba erbabı için, anlatılan mana dışında dahi çoktur. Meselâ cihad-ı ekberin devamı, dünya telvinatından batın tahareti ve nezafeti gibi. Zira, her ne ki, zaruri sayılır; dünya işlerine dahil değildir. Her ne ki, fuzulidir; o da dünyaya dahildir.
    Riyazette ve zaruri olan işlerle yetinmekte bir başka fayda odur ki, uhrevi olan muhasebe ve muahaze az olur. Bu da derecelerin yükselmesine bir sebeptir. Zira, ahiret sürürü, dünya mihnetinin katına göre olacaktır.
    İş bu manadan; enbiyanın riyazetleri ve mücahedeleri için, anlatılan vecihler dışında bir başka vecihler zahir oldu.
    Şu da vuzuha kavuştu ki, riyazet ve zaruri olanlarla yetinmek, her ne kadar içtiba yolunda şart değilse de, haddizatında beğenilir ve güzel olur. Hatta anlatılan faydalara nazaran, zaruri ve lâzımdır.
    Dua makamında bir ayet-i kerime meali:
    "Rabbimiz, bize katından rahmet ver. İşimizde bizim için muvaffakiyet hazırla..."(18/10)
    ***

  5. #69
    Meryem - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    06-07-2006
    Yer
    İstanbul
    Yaş
    31
    Mesajlar
    7.644
    Adı geçen
    1 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @Meryem
    MEVZUU: Vakitleri muhafaza etmek.
    NOT: İmam-ı Rabbani Hz. bu mektubu, Hazret-i Mahdumzade Hace Muhammed Masum'a yazmıştır.
    *** Bu tarafın halleri ve vaziyetleri hamd edilmeyi gerektirir.
    Sübhan Allah'tan dilek: Selâmetiniz ve istikametinizdir.
    Yüce Allah'ın dileği ile, İcmir'e vasıl olur da; bu akabelerin sıkıntısından ve şiddetli sıcağından necat hasıl olur ise, size bir mektup yazar, sizi isterim. Allahu Teala dilerse...
    ***
    Gönül birliği içinde olmalı ve tamamı ile himmeti, şanı büyük Mevla'nın razı olduğu şeylere harcamalısınız.
    Vakitleri boşa harcamaktan sakınmak gerek.
    Nefsin hazzını vermeye çalışmak, ehil ayal ile ünsiyete dalıp kalmak önemli işlere kesiklik getirir. Bunlardan, mahrumiyet ve nedamet dışında bir şey hasıl olmaz. Nedamet ise, bir şey hasıl etmez..
    Bu sohbeti ganimet bilmelisiniz.
    Vakitleri de, işlerin en önemlilerine harcamalısınız.
    "Elçinin vazifesi, ancak tebliğdir..."(24/44)
    ***
    Size ders ders yazdığım maarife dikkat ediniz; onları boşa gidermeyesiniz. Ciddi ve ihtimamla onları mütalaaya çalışınız. Herhalde onların gizliliklerinden size birer pencere açılacaktır. O zaman, saadet sermayenizi bulmuş olursunuz.
    Sizin için müjdeli bir haber buldum; bir mektuba yazdım. Hace Muhammed Haşim'e de verdim; onu size ulaştıracaktır.
    Ümittir ki, Sübhan Allah keremi ile sizi zay etmez; makbul kılar. Ne de olsa, çekinmeli ve sakınmalısınız.
    Vakitleri oyuna ve oyalanmaya harcamaktan çokça sakınınız; bu durumda sohbetin de tesiri kalmaz.
    Hazret-i Sübhan Hakka iltica ve tazarru üzere olunuz.
    Ehl-i hukuk ile zaruret miktarı karışık durunuz ve gönüllerini alınız,
    Cemaat-ı mesture ile vaaz ve nasihat ederek geçininiz. Onlar hakkında, emr-i maruf ve nehy-i münker vazifesinde cimrilik etmeyiniz.
    Bütün ehl-i beyti; namaza, salâha ve şeriat hükümlerini yerine getirmeye teşvik ediniz. Zira siz, muhafazanız altında olanlardan sorumlusunuz.
    Allahu Teala, size ilim ihsan eylesin. Bu ilimle de, amel etmeye muvaffak eylemesini ve istikamet üzere kılmasını o yace zat'tan dileriz.
    Amin!..
    ***

  6. #70
    Meryem - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    06-07-2006
    Yer
    İstanbul
    Yaş
    31
    Mesajlar
    7.644
    Adı geçen
    1 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @Meryem
    MEVZUU: Bu Tarikat-ı Aliyye'nin adabı hakkındadır.
    NOT: İmam-ı Rabbani Hz. bu mektubu, Hafız Abdulgafur'a yazmıştır.
    ***
    Allah'a hamd olsun. Onun seçmiş olduğu kullarına da selâm...
    Allah çalışmalarını şükrana lâyık eylesin. Ehl-i sünnet ve'l-cemaat görüşlerine göre itikadı düzeltip fıkıh hükümlerini de öğrenerek onların gereği ile amel ettikten sonra bir talibe yakışan odur ki, cümle vakitlerini şanı büyük Allah'ın zikrine harcaya. Şu şartla ki: Bu zikir, kâmil ve mükemmel bir şeyhten alınmış ola... Zira, nakıstan kâmil çıkmaz.
    Vakitleri, zikirle mamur eylemek gerek. O kadar ki, farzların ve sünnet-i müekkedelerin edasından sonra zikirden başka bir şeyle meşgul olunmamalıdır. Hatta Kur'an-ı Kerim tilâveti ve nafile ibadetler dahi (bir zaman için) bırakılmalıdır.
    Abdestli, abdestsiz, ayakta ve oturarak zikir vazifesini yapmak gerek.
    Giderken, gelirken, yerken ve uyurken zikirden hali kalınmamalıdır.
    Bir şiir:
    Ayıkın, zikredin mahlukatın Rabbini zira;
    Hem cila vurur kalblere hem gıdadır ruhlara...
    Devamlı zikirle meşgul olunsun. O kadar ki, sine sahasında, zikri edilenden gayrı ne gam kalsın; ne de nisan... Hatta, anma yolu ile, kalbe zikri edilenden başkasının hatırası dahi gelmemelidir. Kalb, zikri edilenin gayrını unuttuğundan, onun gayrı zorla hatırlatılmaya çalışılsa dahi böyle bir şey müyesser olmamalıdır. Bu unutmak:
    -Matlubun gayrı olan her şeyi unutmak demek istiyorum. Matlubun husulüne bir mukaddime ve ona vusul için müjdecidir.
    Matlubun husulü ve maksuda hakiki vusul için ne yazabilirim ki? Zira o, ötelerin de ötesindedir.
    Bir şiir:
    Nasıl erilir o saadete ki, hep oralar;
    Yüksek yüksek dağlar ve korkunç uçurumlar.
    Pek aziz kardeş, bu dersi bitirirse, başka dersi talep edebilir.
    Basan ihsan eden Allah'tır. Hüdaya ittiba edenlere selâm.
    ***

  7. #71
    Meryem - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    06-07-2006
    Yer
    İstanbul
    Yaş
    31
    Mesajlar
    7.644
    Adı geçen
    1 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @Meryem
    MEVZUU: Gayr-ı ihtiyari bereketlerin askerde olduğu beyanındadır.
    NOT: İmam-ı Rabbani Hz. bu mektubu, Mahdumzade Hace Muhammed Said ve Hace Muhammed Masum Hazretlerine yazmıştır.
    ***
    Keremli evlâdım birlik üzere olsunlar... (Yani manevi huzurda ve gönül birliğinde...)
    İnsanlar, her zaman mihnetlerimize bakarak; bu darlıktan kurtulmamızı isterler. Amma bilmezler ki, muradın husule gelmeyişinde, ihtiyarsız olmakta, maksada ve merama nail olmamakta tatlı ve hoş belâ vardır.
    Hangi nimet var ki, insanın ihtiyarı olmadan ihtiyarından çıkarılmasına, istenmeden maişetinin verilmesine, ihtiyari işleri dahi onun ihtiyarsızlığına ve onun, yıkayıcı elindeki meyit kılınmasına müsavi olur.
    Hapis günlerinde, zaman zaman, bilhassa ihtiyarsız ve mustar halimde; çokça haz alırım. Hem de şaşılacak kadar. Keza garip zevk alıyorum.
    Evet, feragat erbabı, belâ erbabının zevklerinden ne alabilir ki? Onun belâ güzelliğinden ne anlarlar?..
    Çocuklara göre, yalnız haz tatlıdadır. O ki, acılıktan yana bol hazza nail olur, tatlıyı bir kıla satın almaz.
    Bir mısra:
    O kuş ki, ateş yutar, dane lezzetinden ne anlar...
    Hüdaya ittiba edenlere selâm.
    ***

  8. #72
    Meryem - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    06-07-2006
    Yer
    İstanbul
    Yaş
    31
    Mesajlar
    7.644
    Adı geçen
    1 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @Meryem
    MEVZUU: Bazı müjdelerle, mücerret elemlerini izhar.
    NOT: İmam-ı Rabbani Kz. bu mektubu, Hazret-i Mahdumzade Said'e yazmıştır.
    ***
    Allah'a hamd olsun. Onun seçmiş olduğu kullarına da selâm.
    Evlâd-ı kiram, maddi ve manevi birlik için, tahakkuk etmiş olsunlar.
    Bu seferlerde de mihnetlerde elemlerden bir şey bulamıyorum ki, aziz evlâdımın ayrılığına müsavi olsun.
    Onları hatırlamaktan pek az fariğ olmaktayım.
    Mün'im-i hakikiden himetlerin vusulü, ne miktar artacak olsa, uzakta kalan sevgililerin mahabbetleri o kadar çoğalıp artmaktadır. . Yeni yeni sünuhat gün gün müsveddeye yazılmakta ve beyaza nakledilmektedir. Lâkin, onları kim anlayacak ve onlardan haz alacak ki?
    Hace Muhammed Haşim, bir ganimettir. Kendisinde kelâm anlayışı istidadı da vardır. Umumi olarak lezzet almaktadır. Lâkin, bu icmi seferinde o, özrü sahih muhlislerden mihnet şiddetine duçar oldu. Refakat edenler dahi az.
    Allah bize yeter; o ne güzel vekildir.
    Refikler az olduğu gibi, zevkler dahi az.
    "Allah kuluna yeterli değil mi?"(39/36)
    Evet, yeter...
    ***
    Sonra, bir gece ben, sizin ayrılık elemenizden mahzun ve müteellim iken; teheccüd namazından sonra söyle gördüm: Siz iki kardeş, o arkadaşlardan biri ile sultan vekilinin yanına gittiniz ki; kendisine hizmette bulunasınız. Bu hizmete yarayanı ayırd etmek işi de, o vekile bırakılmış. O da, her kimi hizmete kabiliyetli görüyorsa, onu hizmete alıyor. O kabul edilenin rengini ve alâmetlerini de bir kâğıda bu arada yazıyorlar.
    Bu üç kişiden ikinizin rengini yazıp hizmete aldılar. Arkadaşlardan üçüncünün rengini yazmadılar ve hizmete de almadılar.
    Bu arada ben size soruyorum:
    -Onun rengini neden yazmadılar?
    Siz de şu cevabı veriyorsunuz:
    -Renk yazma sırasında, yazan kendi yüzünü onun yüzüne yaklaştırdı; onda çokça düşündü. Sonra şöyle dedi:
    -Onda siyahlık vardır.
    Veya buna benzer bir lâfız kullandı. Ve yazmadı.
    Sübhanellah, sizden yana kalb mutmain oldu. Şunun için ki: Sizi kabul ettiler. Lâkin, arkadaşlardan o üçüncü şahıstan yana gönül elemli kaldı. Şunun için ki: Onu kabul etmediler. Keşke onu da, sultanın hizmetine kabul etselerdi.
    Akıbet hayırlıdır.
    ***

  9. #73
    Meryem - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    06-07-2006
    Yer
    İstanbul
    Yaş
    31
    Mesajlar
    7.644
    Adı geçen
    1 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @Meryem
    MEVZUU: Rüya tabiri.
    NOT: İmam-ı Rabbani Hz. bu mektubu, Hace Cemaleddin Hüseyin'e yazmıştır.
    ***
    Allah'a hamd olsun. Onun Resulüne dahi salât ve selâm. Sizlere de dualar ederim.
    Pek değerli oğlunun malumu olsun ki, göndermiş olduğu mübarek mektup ulaştı.
    Maddi ve manevi birliği, sıhhat ve afiyet haberini tazammun ettiğinden; ferah ve sürür verdi.
    ***
    Tabirini talep ederek yazdığın rüya şöyle.
    -Bir gün ben abdest alıyordum. Bana baygınlık geldi; düşmüşüm. Ruh bedenimden çıkmış gibi bir hale geldim. Ayıldığım zaman, güneş gibi parlayan bir nur gördüm. Gayet lâtif olarak beni kapladı. Tıpkı bir şahıs sevdiğini görünce, onun cemali şualarında kaybolduğu gibi. Bu durumda ondan yana ne bir nam kalır; ne de nişan.
    Oğluma açık bir şekilde malum olsun ki;
    İnsan, meşhur olan yedi latifeden mürekkeptir. Her latifenin de kendine has bir muamelesi vardır. Ona mahsus olan haller ve vecidler vardır.
    Oğlumun halleri ve zevkleri şu anda kalb latifesine taalluk etmektedir; kalb latifesi telvinatı ile mütelevvin bulunmaktadır. Şu anda da bu kuvvetli varidat ruhunun latifesine gelmiş ve onu tasarrufu altına almıştır. Zira:
    "Bir karyeye melikler gerince, orayı -şad edip, aziz ehlini zelil ederler. "(27/34) ayet-i kelimesindeki mana sarihtir.
    İdrakin ve şuurun menşei olan ruh mağlup olunca, o zamanın hasılatı
    baygınlık olur. Bu vakitte sana ait muamele dahi, ruh latifesine taalluk eder.
    Bugünkü halkada bir nevi imdad ve muavenet vaki oldu. Yani bu nisbetin tekmili hakkında. Bunun tesiri dahi müşahede edildi. Şu da malum oldu ki, o tesir için bir vüs'at hasıl oldu... Amma henüz o, sirayet sadedindedir. Allahu Teala onun itmamını nasip eylesin.
    ***
    Yazdığın ikinci rüyaya gelelim. Yazmışsın ki:
    -Gördüm ki, Süreyya yıldızı ile benat-ı naaş evimde karşılaştı.
    Bu rüyanın tabiri de, birinci rüyanın tabirine uyar. Şunun için ki: Kalb nisbeti ile, ruh nisbeti bir araya gelmiştir. Yani yıldızlardan anlatılan iki kısmın karşılaşması ile... Şöyle ki:
    Süreyya yıldızında yıldızların intizamı vardır; bunun için de kalbe uygun düşer. Benat-ı naaşta dahi, intişar vardır. Bu da ruha münasiptir.
    İkinci rüyanın, birinci rüyadan sonra zuhura gelmesi sahihtir ve iki nisbetin içtimaına delildir. Önce zuhur etmiş olsa dahi yine sahihtir. Zira, nisbet hasıl olur amma, zuhur olmaz...
    Bu durumda, sana önce o nisbetin husulü gösterilmiş; sonra da ikinci rüya ile zuhura gelmiş.
    Doğruyu en iyi bilen Sübhan Allah'tır.
    Bir ayet-i kerime meali:
    "Sübhansın (Allahım), senin bize öğrettiğinden başka bir bilgimiz yoktur."(2/32)
    ***

  10. #74
    Meryem - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    06-07-2006
    Yer
    İstanbul
    Yaş
    31
    Mesajlar
    7.644
    Adı geçen
    1 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @Meryem
    MEVZUU: Eşyayı, irfan sahibinin mevhub zatına istinad ettirmek.
    NOT: İmam-ı Rabbani Hz. bu mektubu, Hazret-i Mahdumzade Hace Muhammed Masum'a yazmıştır.
    ***
    Bir ayet-i kerime meali:
    "Allah'a hamd olsun ki; bunu bize hidayet eyledi. Allah bize hidayet eylemeseydi; kendiliğimizden bunun yolunu bulamazdık. Rabbımızın resulleri gerçeği getirdi."(7/43)
    Onlara salât ve selâm olsun.
    ***
    Bilesin ki,
    Zillin, aslına doğru sultani bir yolu vardır, ikisi arasında, saman çöpü kadar dahi bir aralık hali yoktur. Eğer ikisi arasında bir hali var ise, bu da, asıldan iraz edip kendi nefsine dönmesidir.
    Zil, ancak aslın emanetlerini taşır. Şayet onda bir vücud güzelliği ve kemali var ise, hatta tevabii de, hemen hepsi asıldan istifade yollu gelmiştir. Aslın tavassutu olmadan gelen nasibi ise, herhalde ademdir. Bu dahi, mahza hiçbir şey değildir; mücerred itibardır.
    Bu zil, aslını unuttu. Bu unutuşu da, tam manası ile cehaletinden gelmektedir. O emaneti dahi, kendi nefsi tarafından sanmaktadır; böylelikle de, emanete hıyanet etmiş olmaktadır.
    Zati çirkinliğe rağmen, kendisini güzel ve kâmil sanmaktadır. Lâkin, onun nefsine ikbali olmasına, aslından irazına rağmen; aslına karşı tabii bir meyli vardır. Bu manayı, ister bilsin; ister bilmesin... Zira mahabbetin taalluk ettiği güzellik ve kemal, aslından gelmektedir; kendisinden değil, çünkü o, ademden ve çirkinlikten başka bir şey değildir ki, kendisine mahabbet taalluk etsin. Nitekim bu mana daha önce de geçti.
    Sübhan Allah'ın keremi ile, kendisinden uçup ve enaniyet marazı zail olduğu, kendisinde bulunan cehl-i mürekkepten kurtulduğu, emanetin emanet sahibinden geldiğini itiraf ettiği, kendi nefsine ikbal yerine nefsinden iraz etmek kendisine hasıl olduğu; aslından iraz yerine de ikbale geçtiği zaman eli ile saadet ipine yapışmış olur. Asla vusul babında dahi, kendisinde bir ümit peydah olur. Bu babda netice mana şu ki:
    Alem, vacibiyet isimlerinin ve sıfatlarının zılâli olduğuna göre; o zıiâlin asılları o isimler ve sıfatlardır. Bu zılâl dahi, esma ve sıfat asılları ile kaim olan arazlardır. Alemle bunlar arasında bir cevher yoktur ki, onunla kaim bulunsun.
    -Yalancı bazen doğru söyler hükmüne göre, Mutezile'den Nizam bu sırra muttali olup demiştir ki:
    -Alem, tamamı ile arazlardan ibarettir; onun kaim olacağı bir cevher yoktur.
    Ne var ki, bu arazların kendi kendilerine kaim olduklarına kail olmak sureti ile hataya düşmüş ve onların kaim oldukları asıllardan yana gafil kalmıştır.
    Sofiyeden Şeyh Muhyiddin b. Arabi ise, sırrı mukaddes olsun:
    -Alem, bir araya gelen arazlardan ibarettir demiştir. Ve onların kıyamını, asılları olan esma ve sıfat ile değil; yüce Allah'ın zatı ile eylemiştir.
    Keşke bileydim: Vücihlerden ve itibarlardan mücerred olan zat ile kıyamın manası nedir? Burada kıyamın manası, naitin men'ut ile ihtisasından başka değildir. Bu durumda ne naat vardır; ne de kıyam. Sonra kıyam dahi, taayyün eden vecihler ve itibarlar cümlesindendir. Dolayısı ile, bu mukaddes mertebe onun isbatına mana yoktur.
    Alem fertleri, isimlerin ve sıfatların zılâli olduğuna göre; hiç şüphe edilmeye ki, onların vusulü, asılları olan isimlere ve sıfatlara olacaktır. Bu durumda alem, asılların aslına ulaşsa dahi; mücerred mukaddes Zat'ta nihayet bulamaz. Onu geçmeye de gücü yetmez. Orada asalet için de yer yoktur. Zira, orada her şeyden yana bir gına vardır. Orada ne isim, ne sıfat, ne şan, ne de itibar vardır.
    Mana üstte anlatıldığı gibi olunca, mukaddes Zat mertebesinden, alem için mahrumiyetten başka nasip yoktur. Orada vaslın ve ittisalin mecali yoktur.
    Lâkin, Sübhan Allah'ın âdeti öyle cereyan etmiştir ki, aradan geçen uzun asırlardan ve uzun zamanlardan sonra; merhametinin ve şefkatinin kemalinden, tam manası ile fenadan ve ekmel manada bekadan sonra bir devlet sahibine pek mukaddes Zat'tan bir örnek vere... Daha önce onun aslı esma ve sıfat iken, bu vergiden sonra, o örnek ile kaim olur. Daha önceki arazların nihayeti dahi burada son bulur. Onun hakkında nimet dahi tamam olur.
    İşte ben burada öyle bir kelâm ediyorum ki, bunu dikkatle dinlemek gerek.
    O hibe edilen zat ile kıyam, anlatılan irfan sahibine mahsus değildir. Elbette, bir araya gelen arazlardan ibaret olan alem fertlerinin kıyamı daha önce isimler ve sıfatlarla olduğu halde, şimdi o hibe edilen zata merbut kılınmıştır. Böylelikle her şey, o hibe edilen zatta kaim olmuştur.
    Bir şiir:
    Ne zorluğu olur yüce Allah'a;
    Sığdırırsa alemi bir varlığa...
    İnsan hilâfetinin sırrı burada tahakkuk etmektedir. Ki o hilâfet hakkında şu ayet-i kerime gelmiştir:
    "Gerçekten ben, yerde bir halife kılacağım..."(2/30)
    Ayrıca:
    "Allahu Teala, Adem'i kendi sureti üzerine yarattı" manasına gelen hadis-i şerifin hakikati dahi, vuzuha kavuşmuş olur.
    Burada:
    -Pek mukaddes Zat'tan bir örnek verilir, deyişim dahi, ibare meydanının darlığındandır. Halbuki, orada örnek mecali nereden olsun. Onun suretini ne zuhura getirebilir!.. Sonra orada suret mecali nasıl olsun!
    Şunun da bilinmesi yerinde olur ki,
    Anlatıldığı manada bir irfan sahibi, bir asırda müteaddid olmaz. O, uzun asırlardan sonra geldiğine göre, bir asırda onun müteaddid olması nasıl tasavvur edilir!.. Böyle bir devletin zuhuruna bir müddet tayin edecek olsak, onu tasdik edecek olan azdan daha azdır.
    Bir ayet-i kerime meali:
    "Rabbimiz, bize katından rahmet ver. Bizim için, işimizde muvaffakiyet hazırla..."(8/10)
    Şunun da bilinmesi yerinde olur:
    O zat ki, irfan sahibi onunla beka bulmak şerefine nail olmuştur; bu hibe edilen bir zat olup lâkeyfidir. İş bu zat, bütün vecihlerin ve itibarların ötesinde bulunmaktadır.
    O zat ki, kendisine lâkeyfi manadan bir nasip gelmiştir; lâkeyfi olan mücerred zata onun için bir sultani yol vardır. O hibe edilen zat ise, o irfan sahibinin künhüdür. Künh ise, bütün vecihlerin ve itibarların ötesinden ibarettir. Bu zat dahi, bütün itibarların ötesindedir.
    Diğer alem fertlerinin künhü yoktur. Onların bütün vücudları, vecihler ve itibarlardır, itibarların ötesinde onların zatı yoktur ki, onlara bir künh içni kail olunsun. Onların ki künhü yoktur; aslın künhünden yana nasıl nasipleri olur.
    O kimse ki, künhe yolu vardır; künh odur. Künh ile vechin ne münasebeti olabilir!.. Künh, künh ile aynı hizada gibidir. Vecih ise, künhten inhiraf etmiştir; künhe nasıl ulaşabilir!.. Bu durumda, onun hareketi ve seyri ne kadar çok olur ise... o kadar künhten uzak düşer...
    Bir şiir:
    Ey Arabi, yüce Kâ'be'ye varmadan kalırsın;
    Bu girdiğin yoldan ancak Türkistan'a varırsın... -Yukarıdaki cümlede geçen:
    -Künh, künh ile aynı hizada gibidir tabiri, ibare mecalinin darlığından söylenmiştir. Yoksa, o makamda, nasıl hiza tasavvur edilebilir.
    Ne var ki, hiza ıtlakı mecaz yolludur. Bu dahi, anlatılan o lâkeyfi manayı, misali keyfi surette temsil yollu anlatmak içindir:
    "Rabbimiz, unuttuk veya yanıldıysak, bizi muaheze eyleme."(2/286)
    Şimdi dinle...
    Bir araya gelen arazlardan ibaret olan, alem fertlerine o irfan sahibinin hib edilen zatı ile kıyam hasıl olduğuna göre; -ki bu daha önce de anlatıl
    di- onlara pek mukaddes şanı yüce Zat ile dahi bir bağlantı hasıl olur. Amma bu anlatılan irfan sahibinin tavassutu ile olacaktır. Ayrıca, anlatılan mana cihetinden, onlara o mukaddes mertebeden dahi bir nasip gelir. Zira onların zatı, bu irfan sahibinin zatının aynıdır. O zatların tavassutu ile, kendilerine lâkeyfi zat ile lâkeyfi bir irtibat hasıl olmuş gibidir. Bununla beraber, onların intisabı, o irfan sahibinin tavassutu ile pek mukaddes Zatadır. Zira, hakikatta, o zat irfan sahibinin zatıdır.
    Duyulmamış bir kelâmı dinle... Hemen helkesin, o pek mukaddes Zat'a bizatihi intisabı vardır. O mukaddes mertebeye dahi, lâkeyfi manada asaleten vusulü vardır. O mukaddes mertebeden feyizleri ve bereketleri almak için de, bir istiklâli vardır. Bu durumda, vasıtalar ve tavassut araya girmez. Ancak bu tavassut ve vasıtalar, o mukaddes mertebenin dışındadır. O münezzeh mertebeye vasıl olanlardan herkese dahi; asalet yollu, istidadı kadar nasip vardır.
    Bütünüyle işlerin hakikatlerini en iyi bilen Sübhan Allah'tır.
    Hüdaya ittiba edenlere selâm.
    ***

  11. #75
    Meryem - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    06-07-2006
    Yer
    İstanbul
    Yaş
    31
    Mesajlar
    7.644
    Adı geçen
    1 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @Meryem
    MEVZUU: a) Mevhube-i lâkeyfiye olan arifin zatının sırlan, b) Zat tecellisinin tahkiki.
    c) Uhrevi rüyet... (Ahirette Allahu Teala'yı görmek)
    Bu münasebetle bazı hususların beyanı.
    NOT: İmam-ı Rabbani Hz. bu mektubu, Hazret-i Mahdumzade Hace Muhammed Masum'a yazmıştır.
    ***
    İrfan sahibinin muamelesi, şuundan ve sıfatlardan yükselip yüce mukaddes Zat itibarları yüzlerini de geçerek, kendisinden:
    -Namazın hakikati diye anlattığımız makamdan dahi o muameleye bir üstünlük hasıl olur ise, orada teveccüh ve teveccüh eden bilâkeyf olur. Tıpkı kendisini teveccüh edilen zat gibi. Çünkü, keyfi için, lâkeyfiye yol yoktur.
    Bu teveccüh eden, o irfan sahibinin zatıdır. Amma kendisinden bütün yüzleri ve itibarları attıktan sonra.
    Künh: Bu mücerred zattan ibarettir. Ki o, marufunun zatına ve matlubunun kendi künhüne teveccüh etmektedir. Amma ne bir yüz, ne de bir itibar. Yukanda:
    -Künh, mücerred zattan ibarettir dedim. Bunu ancak şunun için dedim ki:
    -Bir şeyin künhü, o şeyin bütün yüzlerinin ve itibarlarının ötesindedir. Bir şeyin zatı dahi, o şeyin tüm yüzlerinin ve itibarlarının ötesindedir.
    Her ne zaman, bir şeyin yüzleri ve itibarları mülâhaza edilir ise, o şeyin zatı, bütün bunların ötesinde bulunur. Zat mertebesinde bir şeyin isbatına asla mecal yoktur. Her ne şey ki, orada sabit olur; o yüzlere ve itibarlara dahildir; zat bunun ötesindedir. O makamda, nefy ve selbden başka bir iş tasavvur edilemez.
    Şayet orada imtiyazlı bir ilim var ise, selb iledir. Eğer orada bir tabir ve tefsir var ise, selb iledir.
    Her ne şey ki, onda isbat mecali yoktur ve selb olmadan ondan tabir dahi mümkün değildir; o keyfiyeti meçhul bir şeydir v e onun için lâkeyfiden nasip vardır.
    O teveccüh ki, zat mertebelberinde isbat edilir; teveccüh edenin aynen zatıdır. Zatın yüzlerinden bir yüz olmadığı gibi, onun itibarlarından bir itibar da olmaz. Çünkü, bütün yüzler ve itibarlar ondan atılmıştın tek zattan başka bir şey de kalmamıştır.
    Mana böyle olunca, aynen zat olan bir teveccüh dahi, zaruri olarak lâkeyfiden bir nasip olur.
    Şimdi sağlama çıkan mana şu ki: Teveccüh, teveccüh eden orada bilâkeyf olmaktadırlar. Tıpkı kendisine teveccüh edilen gibi. İsterse, bir lâkeyfi ile diğer lâkeyfi arasında çok fark bulunsun.
    Toprak kim, Rabbü'l-erbab kim!.. İş bu manadan ötürüdür ki, teveccühte ve teveccüh edende, lâkeyfiden bir nasip isbat eyledik. Halbuki, hakiki lâkeyfi olan yalnız kendisine teveccüh edilendir.
    Bu mümkinin zatı ve künhü ki, keyfiyeti meçhul bulunmaktadır ve onda bir şeyin isbatı da mümkün değildin letafetin, tenezzühün, tekaddüsün kemalinde bulunan yüce Vacib Zat nasıl idrak edilir ve ondan bir şey nasıl elde edilin!..
    Bir şiir
    O ki, haberdar değildir, kendi zatından;
    Gücü yeter mi haber vere şundan bundan?..
    Merhametliler merhametlisi yüce Zat, tamamen keyfiyetle muttasıf olan mümkine merhametinin ve şefkatinin kemalinden ötürü lâkeyfiyeden bir nasip verdi. Şunun için ki: Kendisine hakiki lâkeyfiyeden bir zuhur ve şuur hasıl ola...
    Bir mısra:
    Yerin de vardır nasibi, büyüklerin kadehinden...
    Denmiştir ki:
    -Zatın künhünü bilmek muhaldir.
    Herhalde bunların:
    -Bilmek (marifet) demekten muradları, keyfi alemden bilinen şeylere dair bir bilmektir. Halbuki, bunların lâkeyfiye taalluku muhaldir. Amma lâkeyfi alemden bir iş, lâkeyfi ile lâkeyfi bir ittisal ile muttasıl olur ise, bu büyük devletten de büyük bir nailiyete erer ise, neden muhal olsun?
    Burada anlatılan duyulmamış bir marifet, incelik taşıyan bir meseledir. Keşif ve irfan sahiplerinden de pek az zuhur etmiştir.
    Lâkeyfiden nasibi olan bu mücerred zat ki, tafsilatı ile beyan ettim; marifeti tam bir irfan sahibine mahsustur. Sonra o, yüce mukaddes Hazret-i Zat'a dahi vasıl olmuştur. Ve bu yüksek derecede ona fena ve beka dahi hasıl olmuştur. Bu devlet dahi, o zati bekanın eseridir. Bu irfan sahibinin dışında kalan sair mümkinata gelince, zattan yana asla onların nasipleri yoktur. Kesin olarak, onların zatı yoktur ki; bu zatla kaim olan sıfatları da olsun. Elbette onların tüm varlıkları, isimlerin ve sıfatların zılâli, şuunun ve itibarların akisleridir. Bu zılâl ve akisler dahi, isimler ve sıfatlar olan asılları ile kaim bulunmaktadırlar. Kendisinden:
    -Zat... diye anlatılabilecek bir işle değil.
    Tüm mümkinatın ecmaı olan insan letaifine gelince, ister hafi, isterse ahfa olsun, cismani ve ruhani olarak sıfatların eserleri ve isimlerin de zılâlidir; yüce mukaddes Zat itibarlarıdır. Zatın kendisinden, onlara bir şey tevdi edilmediği gibi, onların kıyamı dahi zat ile olmamıştır.
    Burada şöyle bir şey sorulabilir:
    -İsimlerin ve sıfatların kendi başlarına kıyamı yoktur; bunların kıyamı da ancak yüce mukaddes Zat iledir. Gayrı olan nasıl onlarla kaim olabilir?
    Bunun için şu cevabı veririm:
    -Gayrı olan ancak şu halde onlarla kaim olamaz ki, mevcud olur ise. Amma onun sübutu ki, tevehhüm mertebesindedir. Neden onlarla kaim olamasın? Zira o, pek zayıftır.
    ***
    Hem söyledim; hem de yazdım:
    -Mümkinin zatı ademdir diye... Bu, şu sözümüz gibidir:
    -Mümkinin zatı yoktur.
    Onun zatının olmaması, zatının olması bir manayadır. İsterse, felsefi tahkik, bu iki mana arasında bir başkalık ortaya atsın; onun bir mefhumu yoktur. Hakikatta, her ikisin mercii ve meali birdir.
    Ademin kendisine bir faydası yoktur; başkası için ne yararı olabilir? Kendini tutmaya gücü yetmez. Başkasını tutmaya nasıl gücü yetsin?
    Bu bahsin tahkiki şu ki: İsimlerin ve sıfatların akisleri adem aynasında zuhura geldiği zaman, onların kıyamı zahiren aynada görülür. Onların kıyamı ayna ile olduğundan; ayna, onlara zat gibi tahaylül edilir. Hakikatta onların kıyamı asılları ile olup, aynı ile asla taalluku yoktur. Adem aynası ile tevehhüm dışında bir işleri de yoktur. Burada, aynanın cevheriyle ve zatiyeti için mecal nereden olsun? Halbuki ademin araz olmaya dahi kabiliyeti yoktur; nasıl cevher olabilir?
    Marifeti tam olan bu irfan sahibine gelince... Ki o, yüce mukaddes Zat mertebesine vasil olmuştur. Kendisine o zat ile beka hasıl olmuştur ki, onun hükmü anka-i mağrib hükmüne benzer. Hem de bütün vakitlerde. Ki onun vücudu bulunmaz bir şey olup, vukuu dahi enderdir.
    Fenadan ve bekadan sonra, ona bir zat verilir ki, isimlerin ve sıfatların zılâli ve akisleri -ki bunlar o irfan sahibinin hakikatidir- o zat ile kaimdir. Tıpkı onların asılları olan isimlerin ve sıfatların kıyamı Hazret-i Zat ile olduğu gibi; bu isimlerin ve sıfatların zılâli dahi o irfan sahibine verilen zat ile kaimdir.
    Mana üstte anlatıldığı gibi olunca, o irfan sahibi, cevherden ve arazdan mürekkeb olur. Sair mümkin fertleri ise, mücerred arazlar olup onlarda cevheriyet şaibesi yoktur.
    Sahibü'.-Fütuhat Muhyiddin b. Arabi'nin şu cümlesi ne kadar güzeldir:
    -Alem, tek zatta toplanıp kaim olan arazlardan ibarettir.
    Allah sırrının kudsiyetini artırsın.
    Ancak, Şeyh, burada iki inceliği seçmiştir. Söyle ki:
    a) Anlatılan ekmel manadaki irfan sahibini bu hükümden istisna etmemiştir.
    b) Alemin kıyamını zat-ı ehadle kılmıştır. Halbuki, onun kıyamı, aslı olan cema ve sıfat ile olup yüce Zat ile değildir. İsterse, isimlerin ve sıfatların kıyama zat ile olsun. Çünkü, Hazret-i Zatın alemden yana istiğnası vardır. Alemin o yüce derece ile kıyamı nasıl olsun? Alem ne oluyor ki; o zirve-i kusva ile kıyam hevesi kendisinde bulunsun.
    Bir şiir:
    Biz yetişmeye çalışırız kısa elle;
    Senin gibi ulu ağaca şöyle böyle...
    Bu irfan sahibinin muamelesi, alemin muamelesi dışındadır... Onun hükmü dahi, alemin hükümlerinden müstesnadır. Zira o:
    "İnsan sevdiği ile beraberdir..." hükmüne göre, zati mahabbetle maiyete (beraberliğe) nail olmuştur. Aslını gerek, aslın aslı ile bir olmuştur. Asılların aslında nefsini ifna etmiştir. Keremliler keremlisi:
    "İhsanın mükâfatı, ihsandan başka mıdır."(55/60) ayet-i kerimesinde-ki mana muktazasına göre, onun fenasına karşılık, bekasını ikram eyleyip fenasına erdiği şeyde baki kılar. Ve onu, isimlerine ve sıfatlarına mazhar eyler. Kendisini cami bir mir'at yapar.
    Bundan sonra, sair alem fertlerinin hükmü, bir aşık irfan sahibinin yanında, ummandenize nisbetle bir damla gibi olsa iyidir. Çünkü, isimlerin ve sıfatların Hazret-i Zat yanında bir kadri kıymeti yoktur. Halbuki, damlanın, umman denize nisbetle bir miktarı yardır.
    O irfan sahibinin, kavrayışı, idraki, marifeti ve ilmi diğerlerine nisbetle anlatılan mana ile kıyaslanmalıdır. Onun büyük sanı, derecesinin yüksekliği bu manadan anlaşılmalıdır.
    Bir ayet-i kerime meali:
    "Bu, Allah'ın fazlıdır; onu dilediğine verir. Ve, Allah büyük fazlın sahibidir."(62/4)
    Zati beka ile müşerref olan ve kendisine zat verilen bu irfan sahibinin sıfatlarının kıyamı ilim ve kudret gibi zat iledir. Nitekim daha evvel, sair alem fertleri gibi, asıdan ile kaimdi.
    Bu ekmel manada bekanın varlığı ile; o irfan sahibine:
    -Ene... (Ben...) kelimesinin ıtlakı avdet etmez. Zira, ondan zail olup gitmiştir. Zira, beka mertebelerinden hiçbir mertebeye:
    -Ene... (Ben...) ıtlakına güç yetmez. Çünkü ekmel manada beka, pek tamam olan fena üzerine yayılmıştır. Ki bu fena:
    -Ene... (Ben...) kelimesinin ıtlakından yana, ne nam bırakmıştır, ne nisan. Ne de öyle bir mecal kalmıştır.
    -Zail geri dönmez, kaziyesi meşhurdur. O ki, avdet edip geri döner; zail olmamıştır. Belki de, ağırlık altında kalıp mağlup ve mestur olmuştur. Sonra, arızalardan biri ile, kuvvetlenir ve galip gelir. Zira, mağlup, bazen galip olabilir.
    Şunun da bilinmesi yerinde olur ki: Yüce mukaddes Hazret-i Zat mertebesinden nasip bu irfan sahibine mahsustur. Zira o, sıfatların dahi onunla kaim olduğu Hazret-i Zat ile bakidir. Onun dışında kalanın; fena ve beka kısmından elde ettiği her ne olur ise, isimlerden ve sıfatlardan bir nasip olup zattan değildir. İsimlerde ve sıfatlarda zattan ayrılma durumu olmasa dahi zattan gelen nasip sıfatlardan gelen nasipten başkadır. Her ne kadar, sıfatların zattan ayrılma durumunun olmayışı, bir cemaatı sıfatlardan gelen nasibin; zattan gelen nasibin ayniyeti ve ittihadı tevehhümüne düşürmüş ise de, her birinin kendine has alâmetleri ve emareleri, ilimleri ve hususi manada maarifi vardır. Bu mana dahi, bu büyük devlete ulasan kimselere gizli değildir.
    Şu mana dahi, sana gizli kalmamalıdır ki, zati tecelli, yalnız anlatılan irfan sahibine mahsus değildir. Bu tecellinin, ondan başkasına da müyesser olması caizdir. Lâkin o başkasına, zatın kendisinden nasip yoktur. Çünkü, tecelli zıllıyetten bir şey ister. Zira o, ikinci mertebede bir zuhurdur. Zikri edilen zatın kendisine gelince zıllıyetten yana bir şaibeye tahammülü yoktur; tecellinin kendisinden kaçar. Keza zuhurdan da... Sıfatlardan herhangi biri ile, zatın zuhuru dahi, ikinci mertebede bir zuhurdur. Amma bu, zati tecelli de olmaz. Belki de, yüce mukaddes Zat itibarlarından bir itibar tecellisidir.
    Çünkü şanı yüce Zat, bütün itibarları camidir. Hatta, bütün itibarlardan münezzehtir. Dolayısı ile itibarlardan bir itibar, zati tecelli olamaz.
    ***
    Üstte anlatılan manalara bakılarak, şöyle bir soru sorulabilir;
    -Şeyh Muhyiddin b. Arabi -Allah sırrının kudsiyetini artırsın- ve ona tabi olanlara -sırlan mukaddes olsun- demişlerdir ki:
    -Tahayyün-ü evvel, zati taayyündür.
    Bu dahi, ilmi cümeli taayyün ile zatın zuhuru olup zat itibarlarından bir itibardır. İsterse, onun camiiyeti olsun.
    Bunun için şu cevabı veririm:
    -Bu derviş'in itikadı odur ki:
    -Taayyün-ü evvel diye tabir ettikleri ilmi cümeli zuhur, zati tecelli değildir. Zat şuunatından bir şandır. Zat ise, bütün şuunatı ve itibarları camidir. Hatta şuunatın ve itibarların da üstündedir.
    Burada ilmin itibarı, sair itibarlar gibidir ki, o mukaddes mertebenin zenginliğine eller ulaşmaktan yana kusurludur.
    ***
    Burada, bir başka soru da şöyle olabilir:
    -ikinci mertebede zuhur, ilme inhisar etmektedir. Zira, hariçte yüce Zat'ın kendisi vardır. Dolayısı ile onun zuhuru, ilim yeri olan ikinci mertebededir. Kaldı ki, bu zuhur ya ilimdedir; yahut hariçtedir. Üçüncüsü şık beyan edilmemiştir ki, onda zuhur sabit olsun.
    Bu soruya şöyle derim:
    -Zat itibarlarından bir itibar olan ilim şanında zuhura kadir olan; bazen ilim itibarının zuhuru olduğu yerde dahi zuhur etmeye kadirdir. Yani o cami zuhurdan bir zuhur olarak. Hatta, şöyle bir zuhur olduğu dahi olur ki orada, ne ilim itibarı, ne de sair itibarlara bir mecal buluna... Bu durumda, o cami zuhur mertebesi, hariç mertebesinin de, ilim mertebesinin de ötesinde olur. Yani hariç için bir zil, ilim mertebesinden daha yüksek.
    Zati tecelliyi, ilim tahayyünü ile mukayyed kılmak, umman denizi bir testiye sığdırmaya çalışmak kabilindendir; hatta, şarabı serapta aramak kabilindendir.
    Bir şair şöyle demiştir:
    Kim ki, sırça çanakta kavurma yapar;
    O bir muhal uğruna ömrünü harcar...
    ***
    Evet, ilim itibarı, zat itibarların tümden ecmaıdır. Yine bunda, zıt kemalâtının şümulü de vardır; ondan başka itibarlarda bu yoktur. Şayet, ilmi zuhur için:
    -Zat zuhurudur derlerse, amma mecaz yollu... Ve onun için, zati tecelli ıtlakını yaparlarsa... Bunun yeri vardır. İsterse.onların ıtlaklarından uzak ve zevklerine uymaz olsun.
    Nitekim, bu mana, onların kelâmlarına nazar edenlere gizil değildir.
    ***
    Burada, söyle bir soru sorulabilir:
    -Allah sırrının kudsiyetini artırsın; Şeyh Muhyiddin b. Arabi, demiştir ki:
    -Uhrevi rüyet; lâtif, cami ve misali bir surette olacaktır.
    Bu hususta sizin kanaatiniz nedir? - Bunun için şu cevabı veririm:
    -Anlatılan suret-i camia, Şübhan Hakkın rüyeti değildir; onun kemalât mazharlarından bir mazharın niyetidir. Böylece, misal aleminde hasıl olmuştur.
    Bir şiir:
    Müminler onu keyfiyetsiz görecekler;
    İdraksiz ve darb-ı meselsiz erecekler...
    Şübhan Hakkın rüyetine suret olarak kail olmak; hakikatta, Şüthan Hakkın rüyetini nefyetmektir.
    O suret ki, misal aleminde hasıl olmaktadır; isterse cami manada olsun, bu misal aleminin miktarına göredir. İsterse onun bir vüs'atı olsun. Ne var ki o, yüce Allah'ın yaratmış olduğu alemlerden biridir. Nasıl onda suret-i camianın yeri olsun!.. Böylece o, vücubi kemalâtın tümünü cami ola ve onun bütününü zaptede ve o mertebe-i mukaddeseye mir'at durumunu ala!.. Onun rüyeti dahi, Hak Taala'nın rüyeti ola!..
    Vücubiyet sıfatlarından bulunduğu, zati sıfatların dahi ecmaı olduğu halde; daha önce de anlatıldığı gibi, bütün sıfatları ve zati itibarları almaya kendisinde mecal olmayınca; mümkin ve mahluk olan misal alemi nasıl olur da kendisinde, bütün vücubi kemalâtı cami bir suret bulunur!
    O suretin cami olduğunu faraza kabul etmek dahi, o mertebenin zılâlinden bir zılâl olur ki, zillin rüyeti, hakikatta aslın rüyeti değildir.
    Muhbir-i Sadık Resulullah (sav) Efendimiz, uhrevi rüyeti, mehtabı görmeye benzetmiştir. Bunda gizli bir yan bırakmamıştır.
    Zilli görmek dahi, bir teşt içinde ayı görmek gibidir ki, üstün fıtrata sahib olanlar bunu kabul etmezler.
    Bu arada bilip anladığımız şudur:
    Bu mukaddes mertebe için, ilim yeri dışında bir zuhur hasıl olması mümkündür. Daha önce de anlatıldığı gibi, bu zuhur için, hariç mertebesi zıllında bir sübut meydana gelir.
    Anlatılan cami zuhur için dahi:
    -Tahayyün-ü evvel tabir ettikleri ilim yerinde cami bir zil meydana gelir.
    Bu cami zuhur için yine, misal aleminde bir başka cami zil olur ki, camii ilmi zılla bir ayna olur.
    Misal aleminde lâtif bir surette zuhura gelen misal alemine bağlı bu zili . ise, mahlukatın ecmaı olan insan suretinde olur. Mümkündür ki:
    "Allahu Teala, Ademi kendi sureti üzerine yarattı..." manasında buyurulan hadis-i şerif bu itibara göre varid ola. Lâkin, Şübhan Hakkın rüyeti, zuhuratın ve suretlerin ötesinde lâkeyfi ve lâmisli alemden gelecektir.
    Uhrevi rüyete iman etmek gerek. Amma onun keyfiyeti, kemmiyeti, limmiyeti ile meşgul olmadan.
    Ahiretin yaratılışı ile, dünyanın yaratılışının ve vücudunun asla bir münasebeti yoktur ki, birinin hükümleri, diğerinin hükümleri ile kıyas edile...
    Oradaki göz, buradaki gözden başkadır.
    Oradaki anlayış ve idrak dahi, buranın anlayış ve idrakinden başkadır. Onun için devam ve ebedilik vardır; bunun için fena ve zeval vardır.
    Onun için, kemal manada letafet ve nezafet vardır; bunun için ise, gayet habaset ve son derecede kesafet vardır.
    Allah sırrının kudsiyetini artırsın; Şeyh (Muhyiddin b. Arabi) yüce Hak için, ilim yeri dışında bir zuhur isbat eylemiyor. Tecelligâh ve zuhur yerleri dışında dahi; bir şuhuda, bir müşahadeye ve bir rüyete cevaz vermiyor.
    Bir mısra:
    İşte görüşüm, onların görüşünden başka...
    Ne yapabiliriz ki? Bu meydanda Şeyhten başkası yok. Sırrı mukaddes olsun. Onunla da, bazen muharebe ediyoruz; bazen da musaleha.
    Marifet ve irfan kelâmını kuran, şerh edip yayan odur.
    Tafsilatı ile tevhid ve ittihad kelâmını eden de odur.
    Taaddüd ve tekessür menşeini de beyan eden odur.
    Küliiyeti ile vücudu Hakka veren odur. Bu alemi dahi, mevhum ve yal kılan odur.
    Vücud için tenezzülat isbat eyleyen, onlardan her birinin hükümlerini diğerinden ayırd eyleyen odur.
    Alemi yüce Hakkın aynı bilen ve:
    -Hepsi odur diyen odur. Bununla beraber, yüce Hakkın tenzih mertebesini, alemin ötesinin de ötesinde bulan ve Sübhan Hakkı, görmekten ve idrak etmekten münezzeh ve müberra bilen de odur.
    Şeyh'ten (Muhyiddin b. Arabi'den k.s.) evvel gelen meşayih, bu babda konuşacakları zaman, işaret ve rumuzla konuşurlardı. Şerhi ve tafsilatı ile meşgul olmazlardı,
    O kimseler ki, Şeyh'ten sonra geldiler. Yani bu taifeden... Onların pek çoğu, Şeyh'i taklid etmeyi tercih etti. Onun ıstılahına uyarak kelâm yürüttüler.
    Biz sonradan gelen aclere gelince, onun bereketlerinden feyz aldık (yani Muhyiddin b. Arabi'nin). Onun ilimlerinden ve maarifinden dahi bolca hazza nail olduk. Allahu Teala onu bizden yana bolca mükâfatlandırsın.
    Bu babda netice mana şu ki:
    Beşeriyet hükmüne göre, hata zannı ile sevap mecali birbirine karışıktır. Dolayısı ile insan bazan hata eder; bazen da sevap işler. Mana böyle olunca, hiç şüphe edilmeye ki, ehl-i Hak olan süvad-ı azama muvafaakat eylemek gerek. Bunlara uymak, savap alâmeti olsun. Söylenen de ne olursa olsun. Bundandır ki, Muhbir-i Sadık Resulullah (sav) Efendimiz şöyle buyurdu:
    "Süvad-ı Azama tabi olmalısınız..."
    Şu mana dahi, mukarrerdir ki, san'atın tekmili fikirlerin katılmasına bağlıdır; bir de değişik görüşlerin serd edilmesine. İsterse:
    -Nahiv ilminin banisi Sibeveyh'tir, denebilsin.
    Lâkin, nahiv ilmi, son gelenlerin fikirlerinin katılması ve onlardan değişik
    görüşlerin girmesi ile kemalini bulmuştur. Ona bir başka şeylerin girmesi de, onda bir başka güzellik peyda olmuştur. Hatta denebilir ki:
    -Bu, bir başka çeşittir; ona tek başına başka hükümler arız olmuştur.
    Bir ayet-i kerime meali:
    "Rabbimiz, bize katından rahmet ver... İşimizde bizim için muvaffakiyet hazırla..."(18/10)
    ***

  12. #76
    Meryem - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    06-07-2006
    Yer
    İstanbul
    Yaş
    31
    Mesajlar
    7.644
    Adı geçen
    1 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @Meryem
    MEVZUU: Asker semerelerinin zikri ile, onlara şefkat ve onlara iştiyak.
    NOT: İmam-ı Rabbani Hz. bu mektubu, Hazret-i Mahdumzade Hace Muhammed Said ve Hace Muhammed Masum'a yazmıştır.
    ***
    Allah'a hamd olsun; salât ve selâm dahi Allah'ın Resulüne.
    Evelâd-ı kiram, bize müştak ve bizimle olacak sohbetin devamını istemekte iseler; bize dahi onların hazır olmalarını ve mülakatını temenni etmekteyiz. Ne yapabiliriz ki, bütün temenniler husule gelmiyor.
    Bir mısra:
    Rüzgâr götürür; gemiler istemese de...
    ***
    Asker'de, ihtiyarsız ve rağbetsiz olarak kalmamı bir ganimet görmekteyim. Bu yerde bir saat kalmayı, sair yerlerde çok saatler kalmaktan daha faziletli bilmekteyim.
    Burada öyle şeyler müyesser oldu ki; başka yerlerde onun misli müyesser olur mu bilinmez.
    Bu yerin maarifi dahi, sair maariften ayrıdır, mümtaz bir manası vardır. Bu toplumun halleri ve makamları, her irfan sahibinin nail olacağı cinsten değildir.
    Sultan tarafından varid olan engele gelince, aziz şan Mevtanın rızasına açılan bir pencere görmekteyim. Saadetimi dahi, bu hapiste görmekteyim. Bilhassa, bu çekişmeli günlerde; bu işler ve muameleler acayiptir. Bu tefrika günlerinde, bunlar bir nazdır, işvedir, mülatafedir.
    Lâkin gün gün, yeni hayretseza devlet husule gelirken; evlâd hatıra düşmekte ve mülakat nailiyetinin olmayışı ile uzaklık ve hicran eleminden gönül mustarib olmaktadır.
    Sanıyorum ki, benim şevkim, sizin şevkinizden daha ziyade, daha çok ve daha üstündür.
    Şu makarrer bir manadır ki, babanın çocuğunu istediği kadar çocuk babasını isteyemez. İsterse, asalet ve fer'iyet kaziyesi bu mananın aksine olsun. Zira aslın ona ihtiyacı yoktur; fer'in ise, ona ihtiyacı vardır. Baştan sona durum budur. Lâkin muamele böyle cereyan etmiş; şevkin şiddetlisi asıl için sabit olmuştur.
    Ölüm gibidir, bir yerde kalmak kethüda ile...
    Dehli civarınızdadır; Egre dahi size yakındır.
    Vesselam...
    ***

  13. #77
    Meryem - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    06-07-2006
    Yer
    İstanbul
    Yaş
    31
    Mesajlar
    7.644
    Adı geçen
    1 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @Meryem
    MEVZUU: a) Kur'an-ı Mecid'in sırları.
    b) Aczin ve marifetin inceliklerini beyan. .
    c) Namazın hakikati.
    d) Kelime-i tayyibe.
    NOT: İmam-ı Rabbani Hz. bu mektubu, Hazret-i Mahdumzade, Hace Muhammed Said'e yazmıştır.
    ***
    Bir ayet-i kerime meali:
    "Allah'a hamd olsun ki; bunu bize hidayet eyledi. Allah bize hidayet eylemeseydi; kendiliğimizden bunun yolunu bulamazdık. Rabbimizin resulleri gerçeği getirdi..."(7/43)
    Sırf nur mertebesinden sonra, Fakir'in bulup da beyan ettiği Hakikat-ı
    Kabe, cidden yüksek bir mertebe olup, Kur'an-ı Mecid-i Sübhani'nin hakikatidir.
    Kâbe-i Muazzama, ancak afakin kıblesidir... Her şey için secde edilme makamı olma devletinin şerefine, Kur'an-ı Mecid hükmü ile ermiştir.
    İmam, Kur'an'dır. Memum-u evvel Kâbe-i Muazzama'dır.
    Bu mertebe, Hazret-i Zat-ı Lâkeyfiye vüs'atında bir mebledir. Yine o Hazret-i Zat-ı Lâkeyfi ve Lâmisli imtiyazına dahi bir mebdedir.
    O mukaddes derecede bulunan bu yüce vasi imtiyaz mebdei derecesi, en ve uzunluk ölçüsüne göre değildir. Çünkü böyle bir şey, noksan ve imkân nişanlarındandır. Bu, öyle bir iştir ki, tatmayan bilemez. Keza, bu mukaddes mertebeki imtiyaz, bir müzayelet ve mübayenet dahi değildir. (Bir manaya göre: Ayrılma ve uzaklaşma, kayma) Zira, böyle bir şey, cismin ve cismani olmanın levazimi olan, bölünme ve parçalanmayı gerektirir. Allahu Teala, böyle bir manadan yana yüceliğe sahiptir. Kaldı ki, bu yerde bir şeyi, bir şeyin gayrı farzetmek tasavvur edilemez. Zira, başkalık, ikilik haberini getirir. Farz-ı muhal kabilinden olduğu için, öyle bir farzın da yeri yoktur. Tatmayan bilemez.
    Bir şiir:
    Kuşumdan nasıl bir alâmet bildireyim;
    -Anka veya hame gibidir;
    Diyeyim...
    Ankanın ismi vardır nas arasında;
    Kuşumun ismi yoktur ki söyleyeyim...
    Bu yerde her şey farz (takdir) olunur. İsterse farz-ı muhal olsun. Ve o şeyde de nazar derinleştirilir; onda, mukayyed bir şeyle hususiyeti olan bir iş zuhura gelmez. Başka bir şeyde, farz (takdir) olunan bir şey de bulunmaz.
    Durum, anlatıldığı gibi olmasına rağmen; farz olunan iki şey arasında imtiyaz, açıkça bulunmaktadır. O iki şeyden her birinin hükümleri dahi, diğerinin hükümlerinden ayrıdır.
    O yüce Zat Sübhandır ki, bilinmesinden yana halka, aczden başka yol yaratmadı. Marifetten yana acz, büyük velilerin nasibidir.
    Marifetin olmayışı, marifetten yana aczden başkadır. Meselâ, O yerde imtiyazın olmadığına hükümdür; zati kemalin her birini, diğerinin aynı bulmaktır. Nitekim, bu manada şöyle demişlerdir:
    -İlim, aynı kudrettin; kudret dahi, aynı ilimdir.
    O yerin imtiyazına karşı marifet sahibi olmamak, o yerin imtiyazına hüküm vermek, o yerin imtiyazının künhünü bulamamayı itiraf etmek; o yerin imtiyazına karşı marifetten yana aczdir.
    Marifetin olmayışı cehalettir. Marifetten yana acz ise, ilimdir. Belki acz iki ilmi de tazammun etmektedir:
    a) Bir şeyi bilmeyi,
    b) Bir şeyi gayet azametli ve büyük oluşundan ötürü, künhünü bulup bilememeyi.
    Bu arada, üçüncü bir ilmi dere eylesek de yeri vardır. Bu da, insanın aczini ve kusurunu bilmesidir. Bu da, onun abdiyet ve ubudiyet makamını teyid etmektedir.
    Cehalet sayılan marifetin olmayışı, çok kere cehl-i mürekkeb olur. Bu da, nefsinin cehaletini bilmemektir; hatta bunu, ilim sanmaktır.
    Marifetten yana aczde, anlatılan marazdan tam necat vardır. Hatta, böyle bir marazın orada yeri de yoktur. Zira, aczini itiraf etmektedir.
    Şayet marifetin bulunmayışı ile marifetten yana acz, müsavi olsaydı; bütün cahiller irfan sahipleri olurlardı. Cehaletleri dahi, kemallerine sebep olurdu. Hatta, bu manaya göre; her kim daha çok cahil ise, o daha fazla arif olurdu. Zira, marifet, orada marufu bulmanın olmayışıdır.
    Yukarıda, marifetten yana acz için yapılan mukaddime doğrudur. Her kim, marifetten yana daha çok aciz durumda ise, marifetlere dair işlere daha fazla irfan sahibidir.
    Marifetten yana acz, zemme benzeyen medihtir.
    Marifetin olmayışı ise, sırf zemdir; bunda medih kokusu yoktur.
    Rabbim, marifetinden yana aczin kemali ile ilmini artır; sübhansın.
    Şeyh, Allah sırrının kudsiyetini artırsın; Şeyh Muhyiddin b. Arabi, bu Fa-kir'in bulduğu farkı mülâhaza etmiş olsaydı; marifetten yana aczi:
    -Cehl... diye asla anlatmazdı.
    Kesin olarak, onu ilmin olmayışı saymazdı. Şöyle demiştir:
    -Bizden alim olan da vardır; bizden cahil olan da şöyle demiştir:
    -İdrak etmekten yana acizlik, idraktir.
    Bundan sonra, birinci şıkkın ilimlerini beyan etmiştir. Bunlarla bir övünme payı çıkarıp onları kendi nefsinden bilmiştir. Bunun için de şöyle demiştir:
    -Hatemü'l-enbiya, bu ilimleri Hatemü'l-velâyetten alır.
    Burada, Hatemü'l-velhayet-i Muhammediye'den de, kendisini kasd etmiştir. Bu manadan ötürü de, taana uğramıştır. Bu kelâmın tevili için, Füsus serihleri gayretleri sarf etmiştir.
    Fakir katında şöyle demek mümkündür:
    -Bu kelâm, hakikatta, o acz manasından daha alttır. Hatta, onunla bir münasebeti de yoktur; çünkü, zılâle bağlıdır. Aciz ise, asıl yerindedir.
    Sübhanellah... Bu sözün diyeni Hazret-i Sıddık'tır. Allah ondan razı olsun. Nitekim, bunu böyle anlatmışlardır. O, irfan sahiplerinin başı olup sıddıkların da reisidir. Hangi ilim, o aczi geçebilir!.. Hangi güçlüdür ki; o acizden daha önde bir basamağa varmıştır!..
    Evet, Sıddık'ın üstazı hakkında, yani Resulullah (sav) Efendimiz hakkında dediğini dedikten sonra: Hazret-i Sıddık hakkında neden öyle demesin?
    Şaşılacak iştir ki, Şeyh bu kıyl ü kal ile, bu şathiyat sözleri ile nazarda makbullerden zahir olur; evliya-ı mükerremin arasında müşahede edilir.
    Bir mısra:
    Ne zorluğu işte, olunca keremlilerle...
    Evet, çok kere duadan eziyet hasıl olur. Çok kere, şetm ve ezadan dahi, sürür ve sevinç husule gelir.
    Onlar ki, Şeyh'i reddederler; tehlikededirler.
    Onlar ki, Şeyh'i kabul ederler; bunlar dahi aynı şekilde tehlike içindedirler.
    Yerinde olur ki, Şeyh kabul edile; amma bu muhalefet sözleri kabul edilmeye. Orta yol budur. Yani Şeyh'in (Muhyiddin b. Arabi'nin k.s.) kabul edilmesinde ve edilmemesinde. Bu Fakir'in seçtiği yol da budur.
    Hakikat-ı hali en iyi bilen Sübhan Allah'tır.
    ***
    Biz, yine esas kelâma dönelim. Deriz ki:
    -Hakikat-ı Kur'an diye anlattığımız mukaddes mertebeye, nur ıtlakının dahi yeri yoktur.
    Bu manada, nur dahi, sair zati kemalât gibi yolda kalır. Orada; vüs'at-ı lâkeyfiye ve imtiyaz-ı lâmisliden başka bir şey asla bulunmaz. Allahu Taala'nın:
    "Allah'tan size nur geldi..."(5/15) buyurduğu, nurdan murad, Kur'an nuru olsa dahi, mümkündür ki bu, inzal ve tenzil itibarı ile ola... Nitekim bu mana:
    "Size geldi.."(5/15) kelimesi ile ima edilmektedir.
    Üstte anlatılan mukaddes mertebenin üstünde bir mertebe vardır ki; cidden yüksektir. Bu dahi, namazın hakikati olup onun sureti; nihayet erbabından namaz kılanlarla kaimdir. Herhalde, Resulullah (sav) Efendimizin miraç kıssasından:
    "Dur ya Muhammedi Allah namaz kılıyor..." hikâyesi, namazın haki-katına ima etmektedir.
    Evet, o ibadet ki, tenezzüh ve tecerrüd mertebesine lâyıktır; herhalde onun, kıdem tavırlarından zuhur etmesi ve vücub mertebelerinden sadır olması lâzım gelir.
    Yüce mukaddes Hakkın zatına lâyık olan ibadet dahi, vücup mertebelerinden sadir olmaktadır; başka değil Abid, mabud odur.
    Bu mukaddes merteede, vüs'at-ı lâkeyfiyenin kemali veimtiyaz-ı lâmisli vardır. Kabe'nin hakikati ve Kur'an'ın hakikati onun iki parçasıdır. Namaz dahi aslı üzere bulunmaktadır. Zira, mabudiyet, orada tahakkuk etmektedir.
    Bütün ibadetleri cami olan namazın hakikati, bu mertebede; kendinden üstün olan mukaddes mertebe için bir ibadettir. Mabudiyet istihkakı dahi, orası için sabittir. Zira o, her şeyin aslı ve cümlenin sığınağıdır. Bu yere göre vüs'at kusur kalır; imtiyaz dahi, yolda bırakılır. İsterse lâkeyfi ve lâmisli olsun.
    Enbiyadan pek kâmillerin en büyük velilerin basamakları; bütün ibadetlerin nihayeti olan namazın hakikati makamının nihayetine kadardır. Evvel âhir onlara salâtlar ve selâmlar olsun.
    Bu makamın üstünde, sırf mabudiyet makamı vardır; hiçbir şekilde o makama kimsenin ortaklığı yoktur ki, onun yukarısına kadem bassın.
    Hangi makam ki, orada âbid ve mabud şaibesi vardır; orada nazar gibi kadem mecali vardır. Amma, muamele ki, sırf mabudiyete düştü; kadem kusur kalır, seyir tamam olur. Lâkin, Sübhan Allah'a hamd olsun; oraya nazar men olunmaz. Hatta orada, bu manada istidad kadar bir mecal vardır.
    Bir mısra:
    Bu da olmayınca, cihet olur belâ...
    Şu mana dahi mümkündür ki:
    "Dur ya Muhammed.." emrinde, kademin kusuruna işaret buluna. Bu manada verilen emir şudur:
    -Ya Muhammed, dur ve kademini bunun üstüne atma. Zira, salât mertebesinin üstünde kadem mecali yoktur.
    Namaz, vücup mertebesinden sadir olmaktadır. Yüce mukaddes Haz-ret-i Zat mertebesinin tenezzühü ve teceddüdüdür.
    -LA İLAHE İLLALLAH (Allah'tan başka ilâh yoktur) kelime-i tayyibesinin hakikati dahi, tenezzühü ve tecerrüdüdür.
    İbadete müstahak olmayan ilâhların nefyi bu yerde tasavvur edilir.
    Kendisinden başka ibadete müstahak olmayan hakiki mabudun isbatı dahi, bu makamda hasıl olur.
    Abidle mabud arasındaki imtiyaz kemali dahi burada zahir olur. Abid, mabuddan orada ayırd edilir. Yani nasıl ayırd edilmesi uygunsa öyle...
    Yine bilinir ki:
    -LA İLAHE İLLALLAH kelime-i tayyibesinin manası, müntehilere göre şu demektir:
    -Allah'tan başka mabud yoktur.
    Şeriatta takarrür ettiği gibi, bu kelimenin manası odur.
    -Maksud ve mevcud yoktur manaları, iptida ve orta hallere münasiptir.
    -La maksude (maksud yoktur) manası, burada:
    -La mevcude... (mevcud yoktur) manasından daha yukarıdır. Zira o burada:
    -Allah'tan başka mabud yoktur. (La mabude illallah..." manasına, açılan bir penceredir.
    Şunun da bilinmesi yerinde olur ki:
    Bu yerde nazardaki terakki ve oradaki keskin nazar müntehilerin vazifesi olan namaza bağlıdır. Herhalde sair ibadetler; namazın tekmiline ve noksanının telâfisine yardımadır. İhtimal ki, bu manadan olarak; namaz hakkında şöyle demişlerdir.
    -O, iman gibi zaten güzeldir. Amma sair ibadetler zaten güzel değildir.
    ***

  14. #78
    Meryem - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    06-07-2006
    Yer
    İstanbul
    Yaş
    31
    Mesajlar
    7.644
    Adı geçen
    1 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @Meryem
    MEVZUU: İlim (makamı...) şanı,
    -Sırf Nur olarak, tabir edilen mukaddes mertebe onun üstündedir.
    NOT: İmam-ı Rabbani Hz. bu mektubu, Mahdumzade Hace Muhammed Masum'a yazmıştır.
    ***
    Bilesin ki, İlim şanı, ne kadar hayat şanına tabi olsa dahi; lâkin ilmin, sıfat ve şuun itibarlarının sükutundan sonra, yüce mukaddes Hazret-i Zat mertebesinden bir şanı vardır ki, bu diğer sıfatlar ve şuun şöyle dursun, hayat için dahi yoktur.
    Bütün nisbetlerden tecerrüd makamında bir mertebe vardır ki; kendisine:
    -Nur ıtlakından başkasına cevaz vermez. Sanırım ki, ilmin dahi, orada bir mecali vardır. Amma bu mecal, kendisine:
    -Huzuri ve huzuli diye ad verilen ilim için değildir.
    Zira bu ilim, her iki kısmı ile, hayata tabidir. Amma, asıl anlatılan ilim, keyfiyeti ve misli yoktur; yüce mukaddes Hazret-i Zat gibi... Onun bütünü, keyfiyeti olmayan bir manada şuurdur. Hem de, alim ve malum itibarı olmadan.
    Ancak, anlatılan mertebenin üstünde bir mertebe vardır ki; sair şuun gibi, orada ilmin yen yoktur. Orada, anlatılan keyfiyeti ve misli olmayan o şuurun aslı nurun gayrı bulunmaz.
    O nurun zilli (gölgesi) ki, keyfiyeti ve misli yoktur; aslı o nurun aynı olan keyfiyeti olmayan için ne diyebiliriz?.. Hem ne demeye gücümüz yeter? Vücubi olsun, imkâni olsun; bütün kemalât ve nurun zılâlidir ve o nurla kaimdir. Her şeyin vücudu dahi, bir vücud ve eserlere mebde olarak bu nurdan gelmedir.
    Birinci mertebede, sırf nur olan Hazret-i Zat mertebesinden gelen bir inhitat rayihası olduğundan, şuurun camii dahi o nur olduğundan; Muhbir-i Sadık Resulullah (sav) Efendimiz onun hakkında şöyle buyurdu:
    "O mahluktur..."
    Bazen dahi, ondan:
    "Akıl..." tabir etti ve şöyle buyurdu:
    "Allahu Teala, ilk olarak aklı yarattı..."
    Bazen da, şöyle buyurdu:
    "Allah'ın ilk yarattığı nurumdur."
    Her ikisi de, aynı şeydir. Zira o; hem akıl, hem nur, hem de şuurdur.
    Resulullah (sav) Efendimiz, onu kendisine nisbet edip:
    "Nurum..." buyurduğundan, şöyle dememiz mümkündür:
    -Bu mertebe, Hakikat-ı Muhammediye'dir, taayyün-ü evveldir.
    Amma bilinen hakikat ve taayyün değildir. Hatta, o taayyün, bu taayyünün zilli olsa dahi, bir ganimettir. Nitekim, burada anlatılan akıl dahi, felsefecilerin kail oldukları akıl değildir. Bunların dediğine göre bu akıl, icab yolu ile Vacib Teala'dan ilk sudur edendir. Ve bunu, birçok sudur eden şeylerin sudur yeri yapmışlardır.
    Sunun da bilinmesi yerinde olur ki,
    Her nerede taayyün var ise, orada imkândan bir koku olup onda ademden dahi, bir şaibe vardır. İş bu adem dahi, vücud tahayyününe ve temeyyüzüne sebeptir. Eşya dahi, zıddı ile tebeyyün eder.
    Sanı yüce Vacib sıfatları ise, kendilerine taayyün ve temeyyüz arız olduğundan ötürü, kendilerinde kıdem olmasına rağmen, zatları için vacip olmayıp Vacib Teala'nın zatı için vaciptir.
    Bu mananın hasılı şu ki: Vücubu başkası ile olan, mümkin kısımlarındandır. İsterse, kadim sıfatlar hakkında:
    -İmkân lâfızını ıtlak etmekten sakınmak lâzım olsun; zira, böyle bir lâfzı ıtlak etmek, hüdus vehmini verir. Burada münasip olan, Vacib Teala'dan gelişi dolayısı ile ona vücub ıtlak etmektir.
    Lâkin, hakikatta, imkân için onlarda yer vardır. Bu da, başkalarına zatları için, vücubun bulunmayışındandır.
    Her ne kadar, gayriyete kail olmamışlarsa, bundan muradları ıstılahta kul|anılan gayriyet değildir. Lâkin ikilik, gayriyeti iktiza eder. Bu manada:
    -İkilik, birbirinin gayrıdır hükmü, erbab-ı akıl kaziyelerinden mukarrer bir kaziyedir.
    Tuhaftır; Şeyh (Muhyiddin b. Arabi k.s.) taayyünatın ikisi için:
    -Vücubi taayyün demiştir. Üçüncüsü için de:
    -İmkâni tabirini kullanmıştır.
    Halbuki, hakikatta, taayyünlerin hepsinde zıllıyet nişanı ve imkân kokusu vardır. İsterse, bir mümkin ile diğer mümkin arasında çok fark olsun. Biri kadimdir, diğeri de bir hadis... Lâkin hepsi de, imkân dairesinden hariç değildir. Hepsinde de, adem kokusu vardır.
    Sakın ha!.. Olmaya ki, sırf nur olan ikinci mertebeyi, lâtaayyün ile mütaayyin olanı; mücerred zat-ı baht vahidiyet olarak tahayyül edesin... Yani öbürleri gibi!.. Zira o dahi, nurlu hicaplardan bir hicaptır. Burada:
    "Allahu Taala'nın nurdan ve zulmetten yetmiş bin hicabı vardır" manası açıktır.
    O, taayyün olmasa dahi, hakiki matlubun hicabıdır. İsterse, hicapların sonu olsun. Halbuki, Allahu Teala, ötelerin de ötesindedir.
    Bu sırf nur, taayyün dairesine dahil olmadığından; adem zulmetinden münezzeh ve müberradır.
    "Vasıfların en yücesi Allah'ındır..."(16/60)
    Anlatılan nurun misali, güneşin nurunun şaşaası gibi olup güneşin kendisine perdedir. Güneşin kendisinden intişar etmiştir ve ona hicab olmuştur. Bir hadis-i şerifte:
    "Onun hicabı nurdur" manası gelmiştir.
    Bu büyük mertebe, zati tecellilerin fevkindedir. Sıfat ve efal tecellileri
    şöyle dursun... Zira, taayyün şaibesi olmayan tecelli tasavvur edilemez.
    Halbuki, bu tecelli, bütün tecellilerin üstündedir. Lâkin, zati tecelli menşeide, bu sırf nurdur. Tecelli, ancak bunun vasıtası ile tasavvur edilebilir. Bu olmaz ise, tecelli de hasıl olmaz.
    Zannediyorum ki, Kâbe-i Rabbaniyenin hakikati bu nur olup bütünün secde makamıdır cümle taayyünatın dahi aslıdır.
    Bütün tecelliyatın merkezi, iltica yeri o nur olduğuna göre; onun medhinde diğerlerin secde makamı oluşu ne artırır!..
    Sübhan Allah fazlının kemali ise, binler arasından bir irfan sahibini bu devlete ulaşmak şerefine nail eyledikten sonra onu fena ve beka ile bu
    yerde has kılar ise, mümkündür ki, bu nurun bekasına nail ola... Üstten ve üstün dahi üstünden bolca hazza nail olarak, nurdan nura geçe ve nurun aslına ulaşa...
    "Bu, Allah'ın fazlıdır; onu dilediğine verir. Ve Allah, büyük fazlın sahibidir."(62/4)
    Üstte anlatılan marifetler; fikrin ve nazarın tavrı dışında olduğu gibi, keşfin ve şühudun dahi tavrı dışındadır. Keşif ve şühud erbabı; bu ilimleri fehmetmek babında ilim ve akıl erbabı gibidir. Bu hakikatların idrakine ermek babında nübüvvet feraseti nurundan almak için, mutlaka enbiyaya mütabaata ihtiyaçları vardır.
    Şunun da bilinmesi yerinde olur:
    -Hâşâ ki, bu nur, kendisinde imkân şaibesi olan bir nur, cevher veya araz cinsi bir şey ola... O, öyle bir mertebedir ki:
    Nur ıtlakından başka bir şeyi ona vermek mümkün olmaz.
    İsterse burada anlatılan başka, vücud vücubu olsun. Zira vücub ondan alttır.
    ***
    BİR TEMBİH
    Hiç kimse tevehhüm etmeye ki, yukarıda anlatılan manaya göre, bu nur, bütün hicapların sonu olduğundan; yüce mukaddes Zattan bütün hicapların açılması bu irfan sahibi için tahakkuk etmiştir. Zira, böyle bir şeyin olması, anlattıkları şu hadis-i şerife göre mümtenidir:
    "Allahu Teala'nın nurdan ve zulmetten yetmiş bin hicabı vardır. Şayet açılmış olsa... yüzünün nurları, gözünün aldığı yere kadar halkından ne varsa yakar..."
    Çünkü, burada hicaplarla beka vardır ki birinden diğerine geçilir; hicapların açılması yoktur. Anlatılmak istenenle, bunun arasında çok fark vardır.
    "Rabbimiz, katından bize rahmet hibe eyle... İşimizde, bizim için muvaffakiyet hazırla..."(18/10)
    Hüdaya ittiba edenlere selâm.
    ***

  15. #79
    Meryem - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    06-07-2006
    Yer
    İstanbul
    Yaş
    31
    Mesajlar
    7.644
    Adı geçen
    1 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @Meryem
    MEVZU: Yüce Sübhan Allah'ın ef'al tecellisi, sıfat tecellisi, zat tecellisinin beyanı.
    (Bu mektup, bundan önceki mektubun devamı ve tamamlayıcısı gibidir)
    NOT: İmam-ı Rabbani Hz. bu mektubu, bu Hakir Muhammed Haşim Kişemi'ye azmıştır.
    ***
    Kardeşim Hace Muhammed Haşim Kişemi'nin malumu olsun ki,
    Tecelli-i ef'al; Sübhan Hakkın, salike fiilinin zuhurundan ibarettir. O şekilde ki, kulların fiillerini, o fiilin zılâli görür. Yine o fiili, diğer fiillerin aslı olarak bulur. Yine itikad eder ki, o fiillerin kıyamı bu tek fiil iledir.
    Üstte anlatılan tecellinin kemaline gelince, o zılâl salik nazarından tamamı ile gizlenip aslına katılmış olur. Bu fiillerin failini dahi, hissiz ve hareketsiz cemadat gibi görür.
    Tevhid erbabının ayniyete kail olup:
    -Hepsi odur dedikleri mana işte bu yerdedir. Şunun için ki: Kullardan sadir olan çeşitli fiilleri, şanı büyük Vahid Zat'tan görürler.
    Burada, fiillerin yapanlara bağlanmasının gizlenip de; tek faile bağlanmasının ortaya çıkması; fiillerin kendi gizlenişi ve aslına katılışı değildir. İki mana arasında çok fark vardır. İsterse, bu gizleme durumu, bazılara gelir ' gibi olsun.
    Gelelim sıfat tecellilierine:
    Sıfat tecellisi, salike; Sübhan Hakkın sıfatlarının zuhurundan ibarettir. O şekilde ki, kulların sıfatlarını, yüce Sultan Vacib Zat'ın sıfatlarının zılâli olarak görür. Onların kıyamını dahi, asılları ile bulur.
    Meselâ, mümkinin ilmini, Vacib Zat'ın ilminin zilli ve onunla kaim bulur. Aynı şekilde onun kudretini dahi, yüce Zat'ın kudret zilli ve onunla kaim bulur.
    Bu tecellinin kemaline gelince, o sıfatların zılâliyeti, salikin nazarında gizlenmiştir. Hem de tamamı ile... Sonra da, asıllarına katılmasıdır. Salik dahi, bu sıfatlarla mevsuf olan nefsini, boş bulur... Tıpkı bir cemad gibi. Ne ilim vardır; ne de hayat. Kendi nefsinde, vücuddan yana bir eser bulamaz. Hatta, vücud kemalâtını ve tevabiini de bulamaz. O kadar ki, orada zikir, teveccüh, hazır ve şühud dahi olmaz.
    Şayet asla iltihak ettikten sonra bir teveccüh olur ise o, nefsinden nefsine teveccüh etmektedir. Eğer huzur var ise, nefsini nefsi ile hazır etmektedir.
    Bu makamdan salikin nasibi, fena hakikatinin husulüdür; izmihlaldir. Kendi zannınca nefsine bağladığı kemalâtın yok olmasıdır. Yalan ve töhmet olarak, kendi nefsinden zannettiği emaneti de sahibine verir.
    -Ene... (Ben...) kelimesinin uğrak yeri dahi zail olup gider. O şekilde ki; beka ile müşerref olsa dahi:
    -Ene... (Ben...) kelimesinin uğrak yeri olamaz. Kendisini anlatırken:
    -Ene... (Ben...) tabiri ile anlatmaya güç yetiremez. Kendisini, aslının aynı bulsa dahi, yine de:
    -Ene... (Ben...) lâfzını o asla ıtlak etme mecalini bulamaz. Onun aynı olduğunu söylemeye de gücü yetmez. Çünkü, enaniyet ondan zail olup gitmiştir.
    -Enel-Hak... (Hak ben...) sözü, üstte anlatılan nisbetin husul bulmayışındandır.
    -Sübhani manasının dile gelmesi, bu devlete vusul bulmayıştandır. Lâkin, şu mana yerinde olur ki; büyüklerden bu gibi lâfızların süduru, orta hallerine yorula... Onların kemali dahi, bu gibi sözlerin ötesinde biline...
    Mahvin ve izmihlalin hakikati olan fena, her ne kadar sıfat tecellisinin müntehası olsa dahi, lâkin onun husulü, zat tecellisinin, şualarından sayılır. Zat tecellisi olmayınca, fena devleti müyesser olmaz. Hatta, sıfat tecellisi tam olmaz. Bulunmadıkça kurtuluş yoktur.
    Zat tecellisi iledir ki, irfan sahibinin bakiyesi zail olur. Bu bakiye de, kendisini cemad gibi görmesidir. Yine bu bakiye odur ki, bütün mümkinatın aslı bulunmaktadır. Amma onun için, yüce mukaddes Hazret-i Vacib sıfatlarından bir in'ikâs husule gelmiştir. Böylece, bir imtiyaz bulup şahsiyet peyda etmiştir. Burada bir ayna olma durumu elde etmiştir ki, bununla diğer ademlerden mümtaz bir durum kazanmıştır.
    Vakta ki, bu in'ikâs eden zılâl; aslına katılır; o ademler arasında bulunan imtiyaz da kalmaz olur. Böylelikle bu has adem dahi, mutlak ademe katılır. İşte o zaman o irfan sahibinden yana ne nam kalır; ne de nişan.
    Bu manada, bir ayet-i kerime meali:
    "Ne bırakın ne de vazgeçer..."(74/28)
    Tıpkı vücud ve tevabiinin onu bırakıp gittiği gibi; bu adem dahi ondan ayrılır. Aslına katılıp rahata erer.
    Şunun bilinmesi yerinde olur ki,
    Bu ademin, diğer ademlerden ayn olarak imtiyaz bulması; -ki bu imtiyazı, sıfat zılâlinin kendisine husulü sebebi ile bulmuştur-, tevehhüm itibarı iledir. Hakikatta, asla onda bir zil yoktur. Yani diğer aynalar gibi... Zira, onlarda dahi, suretlerin husulü tevehhüm itibarı iledir. Şayet onlarda zılâl husulü var ise, tevehhüm itibarı iledir. Böylelikle onun imtiyazı dahi tevehhüm itiban iledir.
    Mümkinin vücudu tevehhüm itibarı ile olduğu gibi; onun adamı dahi tevehhüm itibarı iledir. Onun için, vehim dairesi dışında bir basamak yeri verilmemiştir. Zira, vücud ve adem, kendi mutlak karafetleri üzeredirler. Ne onun için bir tenezzül arazı gelmiştir; ne de öbürü için terakki hasıl olmuştur.
    Yüce Yaratıcının kudretinin kemalindendir ki, alemi şöyle veya böyle vehim mertebesinde yarattı. Sonra ona sağlamlık verdi. Ebedi muameleyi, sonsuz mücazatı dahi ona bağlı bıraktı. Bu manada, bir ayet-i kerime meali:
    "Bu, Allah'a göre güç bir şey değildir."(14/20)
    ***
    Yukarıda şöyle bir cümle kullanmıştım:
    -Fena devletinin husulü, zat tecellisi nurlarından sayılır.
    Bunun asıl manası şudur: Zat tecellisinin husulü, fena devletinin husulünden sonradır. Halis olmayan bulamaz.
    Tecellinin şuaları ile, tecellinin kendisi arasındaki fark; sabaha doğru açılan aydınlıkla, güneşin doğusundaki aydınlık gibidir. Çünkü sabaha doğru açılan aydınlık, güneş tecellisinin şuaları ile, tecellinin kendisi arasındaki fark; sabaha doğru açılan aydınlıkla, güneşin doğusundaki aydınlık gibidir. Çünkü sabaha doğru açılan aydınlık, güneş tecellisinin şualarının zuhurudur. Güneş doğduktan sonra da, güneş tecellisinin kendisi vardır.
    Bazıları, tecelli şualarına ermekle beraber; tecellinin kendisi ile müşerref olamazlar. Arız olan bazı şeyler sebebi ile o büyük devlete ulaşamazlar. Tıpkı semavi ve arzi bir arıza sebebi ile, sabaha yakın aydınlığa erildiği, fakat güneşin doğuşuna erilmediği gibi...
    Sonra, sabah aydınlığının müşahedesinde; görme kuvvetinin kemal derecede olmasına hacet yoktur. Amma güneşin müşahedesi, görme kuvveti ve keskin nazar ister. Yarasa kurşunu görmez misin sabah aydınlığına idrak eder; amma gündüz güneşe bakmaya gücü yetmez. Bu hususta acizdir. Güneş görmek, bir başka göz elde etmeyi gerektirir.
    Çok kere, salikte de, tecellinin şualarına istidad vardır; amma onda, tecellinin kendisine istidadı yoktur.
    Yarasa kuşunda dahi, güneşin şunları tecellisine karşı istidad vardın amma güneşin kendi tecellisine karşı istidad yoktur.
    İşte ben, üstün kelâm etmekteyim. Herhalde faydası yoktur.

  16. #80
    Meryem - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    06-07-2006
    Yer
    İstanbul
    Yaş
    31
    Mesajlar
    7.644
    Adı geçen
    1 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @Meryem
    MEVZUU : a) Sahib'ül-Füsııs'un (Muhyiddin b. Arabi'nin) zat tecellisi beyanındaki kelâma şerh..
    b) Hazret-i Şeyhimize has görüşün tahkiki.. (Bu mektup. Arabi üslupla yazılmış amma, tam değildir; bundan sonraki mektupla tamam olacaktır.)
    ***
    NOT : İMAM-I RABBANİ Hz. bu mektubu, Hazret-i Mahdumzade Hace Muhammed Masum'a yazmıştır.
    ***
    Allah'a hamd olsun.. Onun seçmiş olduğu kullarına da selâm..
    ***
    Sırrı mukaddes olsun; Şeyh Muhyiddin b. Arabî şöyle dedi:
    ? Zattan gelen tecelli, ancak kendisine tecelli olanın suretinde olur.. Kendisine tecelli gelen dahi, hakkın aynasında kendi suretinden başkasını görmemiştir.. Hakkı göremez; görmesi de mümkün değildir..
    Burada:
    ? Zatın (hakkın) aynası..
    Tabirinden murad, o zatî şandır ki; onun zilli zaid isim olup kendisine tecelli olunanın taayyün mebdeidir.
    Zira, zaid isimlerden her birine, mahlukat taayyünlerinden bir taayyün için zat mertebesinde bir asıl vardır. Bu da, öyle bir sandır ki; zatta mücerred itibar olup birçok yerde bunun tahkikini yaptım.
    Burada anlatılan:
    ? Zat..
    Tabirinden murad, mutlak zat değildir. Zira, mutlak olan, mukayyede ayna olamaz..
    Kendisinde bulunan suret gibi, ayna dahi mukayyed ve o suretin aslına dahi bir asıl olduğuna göre; kendisine tecelli olanın nazarında ayna, kendisinde bulunan suretle tecelli eder.. Ne noksan, ne de ziyade..
    Zira, şan tecellisi ve vaki olduğu bu mertebede zuhuru; ancak bu suretle olur ki: Kendisine tecelli gelen dahi o suret üzeredir..
    Ancak.. fenası, bu suretle zuhuruna, âleme taallukunun olmayışı, şarttır. Bu da, kendisine tecelli gelenin suret taayyününe mebde olan zilli ismin tavassutu ile olacaktır.
    Sonra..
    Bu mukaddes ayna, diğer aynalardan ayrıdır. Çünkü, suretin o aynalarda zuhuru; köşelerinden bir köşede bulunmaktadır. Görülenler dahi, hulul ettikleri suretlerin ayniyle zuhur etmezler; zira aralarında mübayenet vardır..
    Amma bu mukaddes ayna böyle değildir. Zira, suret oraya hulul etmediği gibi, onun zaviyelerinden bir zaviye dahi hasıl olmamıştır. Çünkü o makamda, haliyet ve mahalliyet yoktur.. (Yani: Hulul etmek ve hulul edilecek yer..) İsterse hissî manada olsun. O mukaddes mertebede bölünme ve parçalanma da yoktur; isterse vehmî manada olsun.. O kadar ki: O mukaddes ayna, külliyeti ile, kendisine tecelli olanın suretini zuhur ettirir.. Mana böyle olunca, o: Hem ayna hem de suret olur.. Kendisine tecelli gelen dahi, hakkın aynasında, kendi suretinden başka görmez.. Bu dahi, zat şanıdır ki: Kendisine tecelli gelenin sureti ile zuhur etmiştir. Ne var ki: Takdisi çeşitte ve tenzihi usulde mutlak hakkı ve has şanı görmemiştir.. Onu öyle görmesi de mümkün değildir.
    Üstte anlatılan mana Şeyh'in (Muhyiddin b. Arabi'nin Ks.) görüşüne göredir. Tenzihi rüyetin nefyi; misal ve temessül yolu ile latif, cami ve teşhibe dayalı zuhuratta rüyetin isbatı hakkındadır.. Bu mana da, görüleceği gibi, Allah çalışmalarını şükrana lâyık eylesin; ehl-i sünnet ulemasının ittifak ettiği manaya muhaliftir.. Onların bu babda ittifakları şöyledir:
    ? Allah-ü Taâlâ'yı dünyada görmek caizdir; amma vaki değildir. Âhirette keyfiyetsiz olarak vardır. Temessül ve misal ile de olmaz..
    Bir şiir:
    Müminler onu keyfiyetsiz görecekler; İdraksiz ve darb-ı meselsiz erecekler..
    Zira, temessül niyeti, keyfiyet rüyetidir.. Sonra..
    Rüyet, Yüce Allah için değildir. Elbet rüyet mahlukun rüyeti olup onu; temessül tariki ile icad ve izhar eylemiştir.. Halbuki, Allah-ü Taâlâ, misalin ve temessülün, tevehhümün ve hayalin ötesindedir. Bütün bunlar, Yüce Hakkın mahlukudur.
    Asıl şaşılacak durum, büyük irfan sahiplerinden gelmektedir ki: Onlar, tenzihi bırakıp teşbihle, kadimi bırakıp hadisle teselli bulmuşlardır. Bu da, misalle iktifa edip timsale girince olmuştur.
    Zannım o ki: Bu maraz tevhide ve ittihada kail olmaları dolayısı kendilerine gelmiştir. Bir de:
    ? Âlem, Sübhan Hak'tır..
    Diye vardıkları kusurlu hüküm ısrarlarından olmuştur.
    Üstte anlatılan manadan dolayı, âlem fertlerinden hangi ferdi görmek olursa olsun; onlar katında Yüce Hakkı görmektir. Buna da, aradaki ittihad dolayısı ile kail olurlar.. Bu mana icabı olarak, bazıları şöyle demiştir:
    Cemalin, bugün perdesiz zahir olduğu için; Hayretteyim, ferdaya bırakma vadi niçin!.
    Meğer ki Şeyh (Muhyiddin b. Arabî Ks.) bu fertler arasından.. has cami bir ferd ola ve anlatılan manayı temessül yolu ile elde etmiş buluna.. Amma, bunun da bir faydası yoktur.
    Sırrının kudsiyeti artsın; Şeyh, Kur'an ve hadisi, ulemanın kavillerini çok iyi bildiğinden, rüyet ıtlakına kail olmanın şenaatini anlamıştır. Zira, onların rüyetlerine mutlak manada hüküm vermek, Sübhan Hak için bir rüyettir.
    Mana üstte anlatıldığı gibi olmasına rağmen; sekrin ağır basması, tevhid halinin kuvveti dolayısı ile mutlak teşbih darlığından kurtulamamıştır. Tenzih kemalâtının tahsili için de, fariğ bir ferd haline gelememiştir O kadar ki: Sırf tenzih erbabını, kusurlu ve noksan sanıp teşbihciler gibi, Yüce'Hakka hudud çizenler saymıştır. Dolayısı ile sırf tenzihten kaçmıştır. Böylece karar vermiştir ki:
    ? Kemal, teşbihle tenzih arasını cem etmektir. Birini, diğerinin aynı olduğuna hükmetmek dahi, tahdidi ve takyidi kaldırır.
    Şu da sana gizli kalmamalıdır ki; ona göre: Teşbih hariçte yoktur. Ancak, hariçte mevcud olan sırf tenzihtir. Bunlardan biri de, diğerini tahdid etmez; kayd altına almaz. Tıpkı: Haricî olan varlık ve yokluk gibi.. Çünkü: Yokluk, varlığı tahdid etmeyeceği gibi, aksi de olmaz.. Vücud, kendi itlakı ile, ademle beraber olup adem dahi, kendi itlakı ile vücudla beraberdir. Bunlardan biri, diğerini kayd altına almaz..
    Şayet adem, vücudu tahdid etseydi; elbette yerinde olurdu ki:
    ? Kemal, vücudla adem arasını cem etmektedir.. Diye hükmedile.. Biri dahi, diğerinin aynı ola.. Böyle bir şey, açık safsatadır.
    Sırf tenzihe kail olmak, Yüce Hakkı sınırlamak olmaz. Anlatılan manada cem dahi, kemal değildir. O kadar ki: Böyle bir şey noksan olup nakısı kâmile ilhak etmektir. Şu husus malumdur ki: Kâmil ve nakıstan terekküb eden, nakıstır.
    Gelelim:
    ? Ayan-ı sabite..
    İsmi verilen suretlere.. Bu da, ona göre, ilimde sabittir. Böyle bir şey dahi, haricî mevcudu tahdid etmez ki:
    ? Ayan-ı sabite ile ilim arasında ittihad ve ayniyet vardır.. Diye bir hükme vanla.. Ancak haricî mevcudu, kendisi gibi bir haricî mevcud tahdid edebilir.. İlmî mevcud ise., haricî mevcudu tahdid edemez; onu sıkıştıramaz.. Zira iki mertebe arasında tebayün vardır
    Görmez misin ki., muhal oluşuna hükmetmek için, Yüce Yaratıcının şerikini tasavvur edip ilimde sabit bilmek; o Yüce Yaratıcıya sıkıntı vermeyeceği gibi, haricî mevcud dahi onu ne tahdid eder, ne de kayd altına alır.. Böyle bir şey olmaz ki:
    ? Onlar birbirinin aynıdır..
    Diye vaki olmayan bir hile yoluna sapılıp definde çare arana..
    ***
    Biz, Şeyh'in (Muhyiddin b. Arabi'nin Ks.) zatî tecelli üzerindeki kelâmına dönelim. Şeyh'in bu tecelliyi anlattıktan sonra, hâsıl-ı kelâmım şöyle anlatabiliriz:
    ? Bu tecelli, tecellilerin nihayetidir; urucların da sonudur. Bundan sonra, sırf adem vardır. Bunun yukarısına çıkmayı elde etmek ve ötesine ulaşmak için kendini yorma.. Zira, zatî tecellide, bundan daha yüksek derece yoktur..
    ***
    (Bu mektubun devamı ve tamamı bundan sonra gelen 487. mektuptur.)
    ***

Sayfa 5/41 İlk 1234567891015 ... Son

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 2 kullanıcı var. (0 üye ve 2 konuk)

Benzer Konular

  1. Mektubat-ı rabbani 349. Mektup
    By ihvan23 in forum DİNİ SORULARINIZ
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 23-09-2014, 10:28
  2. Mektubat-ı rabbani 349. Mektup
    By ihvan23 in forum DİNİ SORULARINIZ
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 23-09-2014, 10:26
  3. Mektubat-ı Rabbani
    By Kadir Razlık in forum TANIŞMA, KUTLAMA VE TAZİYE
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 21-08-2014, 14:34
  4. Mektubat-ı Rabbani'den tavsiyeler
    By lafons7275 in forum TASAVVUF
    Cevaplar: 69
    Son Mesaj: 15-04-2014, 19:42
  5. Mektubat-ı Rabbani
    By cüneytkaya in forum ŞİİRLERİNİZ
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 01-12-2013, 15:08

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

Giriş

Facebook platformu Giriş