Etiketlenen üyelerin listesi

http://img230.imageshack.us/img230/7806/32146mf3.jpg Tasavvuf'un Gâyesi Bilmiş ol ki, Tasavvuf mertebelerinde mesafe kat etmekten gaye, nefsin huzur bulmasıyla alakalı olan gerçek imanı yakalamaktır. Nefis, mutmainne (huzura eren) olmadıktan sonra, kurtuluş düşünülemez. Nefsin mutmainn olabilmesi için de, kalbin onu kontrol ve idare etmesi gerek. Kalbin onu kontrol edebilmesi ise, kalbin nefisten gelebilecek bütün her şeyden boş olup Hak Teâlâ'dan gayrı şeylerle alaka kurmaktan

Bu konu 399961 kez görüntülendi 643 yorum aldı ...
Mektûbât-ı Rabbânî Köşesi... 399961 Reviews

    Konuyu değerlendir: Mektûbât-ı Rabbânî Köşesi...

    5 üzerinden | Toplam: 0 kişi oyladı ve 399961 kez incelendi.

Sayfa 4/41 İlk 12345678914 ... Son
Ağaç Şeklinde Aç3Beğeni

Konu: Mektûbât-ı Rabbânî Köşesi...

  1. #49
    Meryem - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    06-07-2006
    Yer
    İstanbul
    Yaş
    31
    Mesajlar
    7.644
    Adı geçen
    1 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @Meryem
    MEVZUU: a) Hallerinden beyanla yazılan mektuba cevap.
    b) Sünnet-i seniyeyi ihya etmeye teşvik.
    c) Bid'at irtikâbından çekindirmek.
    NOT: İmam-ı Rabbani Hz. bu mektubu, Şeyh Hasan Berki'ye yazmıştır.
    ***
    Allah'a hamd olsun. Selâm onun seçilmiş kullarına.
    Pek aziz kardeşimin mektubunun gelmesi ile sürür verdi. Allah halini iyi etsin.
    O mektuba, ilimler ve maarif derc edilmiş. Onu mütalaa etmek, ferah üstüne ferah artırdı. Sübhan Allah'a hamd olsun.
    Onların hepsi, sahih ilimlerdir; doğru marifetlerdir. Kur'an'a ve hadise mutabıktır. Fırka-i Naciye itikadına dahi muvafıktır.
    Sübhan Allah istikamet nasıp eylesin. Üstün maksutların müntehasına erdirsin.
    Bid'atlan kaldırmaktan yana bir parça yazmışsın. Bu ne büyük bir nimettir ki, bir şahıs, böyle bid'at zulmetlerin teraküm ettiği vakitte bid'atlardan bir bid'atı kaldırmaya, sünnetlerden bir sünneti de ihya etmeye muvaffak oluyor. Bu manada bir hadis-i şerif şöyle geldi:
    "Bir kimse, ölü bir sünneti canlandırırsa, onun için yüz şehit sevabı vardır."
    O amelin derecesi bundan bilinmelidir.
    Ne var ki, bir inceliğe de dikkat edilmelidir. Bu da işin fitne uyandırmaya müncer olmamasıdır. Bir iyilik dahi, birçok kötülüklere sebep olmamalıdır. Zira zaman, ahir zamandır, İslâm'ın ve imanın zaaf zamanıdır.
    Gönderdiğin risalenin mütalaasından dahi, ferah ve sürür hasıl oldu. Sübhan Allah'a hamd olsun. Bu Fakir'e, ilimlerde muvafakat çoktur; keşifte dahi mutabakat vardır. Görüşler dahi yüksektir.
    ***
    Halleri, ilimleri, sorulan tazammun eden senin mektubu kendisinde durması için kardeşim Muhammed Haşim Keşemi'ye bırakmıştım. Tamamen zay etti. Bunun için cevapların tafsilinde bir duraklama oldu. Ondan hatırda kalanların cevabını yazdım.
    Mücmel olarak onlar, güzel hallerdir. Sağlam ilimlerdir.
    ***
    Sizin için gerekli olan merhum mağfur Mevlâna Ahmed'in çocuklarının talim ve terbiyesine tam manası ile çalışmaktır. Zahir ve batın edeplere ermelerine dikkat edilsin.
    Sair derviş arkadaşlara, hatta orada bulunan ehl-i İslâm'a şeriat üzere olmalarına, sünnete iltizam etmelerine delil olmalısınız. Bid'at irtikabından da, sakınmaları için onlan korkutup sakındırmalısınız.
    Başarı ihsan eden Sübhan Allah'tır.
    ***
    Hace Muhammed Haşim, size üçüncü cilt mektuplarından bazı suretleri yolladı. Allahu Teala onlardan size faydalar versin.
    Fakir'in vakitleri çeşitli şekilde geçmektedir. Bazan, bilâihtiyar, ilimlerin ve maarifin müsveddelerine rağbet zuhur ediyor. Bazan da, yazmaktan nefret zuhur ediyor. Hem de, garip sırların feyiz yollu gelmesine rağmen. O kadar ki, ele kalem almaya güç yetmiyor. Bunun için de, gelen mektubunuzun cevabında bir fütur geldi. Zorla da olsa, bir şey yazmaya gücüm yetmiyor.
    ***
    Kalan haller hamdi muciptir.
    Allah'ın inayeti ile asker refakatından halâs müyesser oldu.
    Allahu Teala, bizim için istikameti devam ettirsin.
    Orada bulunan bütün arkadaşlara mahsus dualar ederim.
    Vesselam...
    ***

  2. #50
    Meryem - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    06-07-2006
    Yer
    İstanbul
    Yaş
    31
    Mesajlar
    7.644
    Adı geçen
    1 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @Meryem
    MEVZUU: İmam-ı Masum Hz.nin bazı mertebelere erdiğinin müjdeli haberi.
    NOT: İmam-ı Rabbani Hz. bu mektubu, Zevilberekhat Mahdumzade Hace Muhammed Masum Hazretlerine yazmıştır.
    ***
    Allah'a hamd olsun. Selâm onun seçilmiş kullarına.
    Bir müddetten beri, evlâd-ı kiram, hallerinden bir şey yazmadılar. Ne zahir, ne de batın hallerinden. Bunun sebebi, ayrılık günlerinin uzaması dolayısı ile, uzaktakilerin halini unutmak ve onlardan geçmek olmalı. Bizim
    için de merhametliler merhametlisi vardır.
    "Allah kuluna kâfi değil mi?"(39/36) manasındaki ayet-i kerime mahrum gariplere teselli vermektedir.
    Sizin bu iltifatsızlığınıza rağmen; gönül bütünüyle daima sizin hallerinize müteveccih olup sizin kemalinizi istemektedir.
    ***
    Dün sabah namazından sonra, bir sülük veya (sükût) meclisi akdettim. Şu zuhur oldu: Bende bulunan hil'at ayrılıp gitti. Onun yerine bana, bir başka hil'at teveccüh etti. Hatıra şöyle geldi: O giden hil'at acaba bir başka şahsa verildi mi yoksa verilmedi mi? Temenni ettim ki, o, pek reşid oğlum Muhammed Masum'a verile... Bir an sonra gördüm ki, o oğluma verilmiş ve onu tamamı ile giymiş.
    O giden hil'at, kayyumiyet muamelesinden ibaretti ki, terbiye ve tekmile taalluku vardır. Bu dahi, bu toplanılan meydanda, irtibat sebebidir. Bu yeni hil'atın muamelesi de sona erip tekrar giyilmeye hak kazanırsa, kerem kemalinden diliyoruz ki, pek aziz oğlum Muhammed Said'e verile... Bu Fakir, devamlı olarak, onu tazarru etmektedir. İcabet eserini de anlıyor. Oğlum da bu devlete müstahak bulmaktadır.
    Bir mısra:
    Ne zorluğu o işte olunca keremlilerle...
    Sonra istidad dahi, yüce Sübhan'ın bir ihsanıdır.
    Bir şiir:
    Bir şey getirmedim başka baba ocağından;
    İhsanın bana bendeki, bir parçayım ondan...
    ***
    Allahu Teala şöyle buyurdu:
    "Ey Al-i Davud, şükrediniz; şükreden kullanırı azdır."(34/13)
    Bilesiniz ki,
    Şükrün manası: Kulun, Allah tarafından kendisine verilen zahir ve batın nimetleri, tümden niçin yarattıysa, ne sebeple verdiyse, ona sarf etmektir. Böyle olmadığı takdirde şükür de olmaz.
    Basan ihsan eden Sübhan Allah'tır.
    Bu gibi ilimler, gizli sırlardandır. Bunu açıkça söylüyoruz; amma onların gizli tutulması gerekir ki, insanlar fitneye düşmeye...
    ***
    Sonra,
    Bende bunların o müşkülü var ya... Ki o muamele herhalde misal aleminde idi; bu günlerde çözüldü. Onda asla bir gizli yan kalmadı.
    Herhalde Hace Muinüddin'in ruhaniyetinin, bu manada dahli vardır. O müşkil, Hace Muhammed Masum'un hatırında kalma ihtimali vardır.
    ***

  3. #51
    Meryem - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    06-07-2006
    Yer
    İstanbul
    Yaş
    31
    Mesajlar
    7.644
    Adı geçen
    1 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @Meryem
    MEZVZUU: a) hallerin kusurlu oluşundan çekindirmek.
    b) Tekmil ve kemal tahsiline teşvik.
    NOT: İmam-ı Rabbani Hz. bu mektubu, Şeyh Hamid Ahmedi'ye yazmıştır.
    ***
    Allah'a hamd olsun. Onun seçilmiş kullarına selâm.
    Pek aziz kardeş Şeyh Hamid'in mektubu gelmekte sürür verdi.
    O ne büyük nimettir ki, yüce mukaddes Hakkın zatına rağbet hasıl olur; onun zatından başkasına da soğukluk husule gelir. Hem de fitnelerle dolu bir zamanda, bir cemaat için bir şahsın sohbetinde. Durum böyle iken, o kardeş, bu devletle gurura kapılmaz; vazifesinden geri kalmaz.
    -Henüz Dehli uzaktır, darb-ı meseli meşhurdur. Bilinmiyor; daha yüzde biri tamam oldu mu, olmadı mı?..
    işin başında taliplere hasıl olan haller, onlara getirdiği zevk ve lezzet; çocukların ELİFBA talimindeki temrin kabilindendir. Asıl iş, tehecciden geçip mevleviyet mertebesine ermektir. Zevklerden ve lezzetlerden uzaklaşıp velâyet-i hassaya dahil olmaktır.
    Bir şiir:
    Ötelerdedir henüz istiğna sarayı;
    Olmaya ki, akla koyasın simden orayı...
    ***
    Vakitleri mamur eylemelisiniz. Zahir ve batın olarak, şeriatla da bezenmelisiniz.
    Bilesin ki,
    Başkalarını kemala erdirmek, insanın kemalinin bir parçasıdır. Ve bu, velâyet-i hassa derecesidir. Şayet, sohbette bir rüşt taliplerde zahir olursa, kendilerine haller ve vecidler husule gelir ise, bu dahi bir ganimettir, isterse fena ve beka haddine ulaşmasınlar. Böyle bir şeyin hükmü, bu vakitte kibrit-i ahmer hükmüdür. Şayet bu yapılır ise...
    Ne var ki, tarikat talimi kimin için olursa olsun; istiharelerden ve teveccühlerden sonra olmalıdır. Bu, uygundur; hatta lâzımdır.
    Bilhassa korku ve haşyet üzere olmalısınız. Yani yapılan işte. Ta ki, bu cihetten, şeytanın tasallutundan korunasınız. Allah bizi onun şerrinden korusun.
    Size emredilen adedi tamamladıktan sonra, kat katını yapmakla meşgul olunuz. Bundan sonrasını bana haber veriniz ki, hale münasip talimat sudur ede...
    Yanınızda bulunan arkadaşlara bizden selâm ediniz.
    ***
    Seyyid Yahya'nın yazdığı mektup da ulaştı.
    İnsanların kalbleri, Sübhan Hak Hazretlerine incizab ettiğinden Allah'a hamd olsun. Bir de, onlar, o yüce Sultan Cenab-ı Akdes'e bu kıyamete tam yakın bir zamanda müştak ve hayran oldukları için. Bir haberde şöyle varid olmuştur:
    "Kıyamet insanların şerlileri üzerine kopacaktır."
    Dostlara düşen; gıyaben, son nefesin selâmetle kapanmasına yapılacak duadır...
    Dua makamında bir ayet-i kerime meali:
    "Rabbimiz, nurumuzu tamamla; bizi bağışla... Sen her şeye kadirsin."(66/6)
    Evel ahir selâm...
    ***

  4. #52
    Meryem - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    06-07-2006
    Yer
    İstanbul
    Yaş
    31
    Mesajlar
    7.644
    Adı geçen
    1 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @Meryem
    MEVZUU: a) mücahede ve inzivaya teşvik.
    b) Yüce Hak taliplerinin terbiyesi.
    NOT: İmam-ı Rabbani Hz. bu mektubu, Mir Muhammed Nu'man cenaplarına yazmıştır.
    ***
    Allah'a hamd olsun. Onun seçmiş olduğu kullarına selâm.
    Bilesin ki,
    Bu tarafların hal ve vaziyetleri, Sübhan Allah'a hamd etmeyi muciptir.
    Daima ve her halde hamd ü şükürler olsun.
    Bir müddettir; hallerinize muttali olamadım. Her halde siz bu yaprağı kabul edip tenbelliği amele tebdil edersiniz. Boş kalmaktan çıkar; mücahedeye teveccüh edersiniz. Çünkü vakit, amel vaktidir. Uyumak ve yemek mevsimi değildir.
    Yerinde olur ki, gecenin yarısı uykuya, diğer yarısı da taata ve ibadete hazırlana... Bu himmete güç yetmez ise, gecenin üçte birine devam edile ki bu, altıda bir kadardır. Çalışmak gerektir ki, bu devletin devamına bir fütur gelmeye...
    Yerinde olur ki, insanlar arasına girmek; onların zaruri haklarını eda edecek kadar olsa... O ne kadarsa, o kadarını yapasın. ihtiyaç fazlası olarak, insanlara açılmak, fuzuli olur ki, malâyaniye dahildir. Böyle bir şeyden çok kere nice mazarratlar çıkar ki, şeriat ve tarikat mahzurlarına dahildir. O şeyh ki, müridlere açılmakta ifrata varır; onları zaruri olarak müridlikten çıkarmış olur. Onların taleplerine fütur getirir. Böyle bir şeyden Allah'a sığınmak gerek. Bu mananın çirkinliği idrak edilmelidir. Talipleri öyle bir yola koymalı ki, onların üns ve ülfetlerine sebep ola; onların inkârlarına ve nefretlerine değil.
    Halktan inziva etmek zaruridir. Onların arasına davetsiz ve ihtiyaçsız karışıp onlarla ülfete yönelmek, öldürücü zehirdir. Bu mana, Allah'ın tevfikı ile size müyesser olmuştur. İptilâ erbabına ne yapılabilir ki? Onlar daima tefrika erbabı ile meşgul olmaktadırlar. Siz bu nimetin kadrini bilmeli ve ona göre amel etmelisiniz.
    Taliplerin halinden haberdar olmalı ve onların terbiyesine yönelmelisiniz; hem zahir, hem batın.
    Bundan ziyade ne yazayım?
    ***

  5. #53
    Meryem - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    06-07-2006
    Yer
    İstanbul
    Yaş
    31
    Mesajlar
    7.644
    Adı geçen
    1 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @Meryem
    MEVZUU: Felsefecilerin zevklerine göre Kur'an tefsiri ve tevili yapmanın men'i.
    NOT: İmam-ı Rabbani Hz.leri bu mektubu, Şeyh Abdullah'a yazmıştır.
    ***
    Allahu Teala, beliyyelerden yana size selâmet ve afiyet ihsan eylesin...
    Göndermiş olduğunuz TABSİRAT-I RAHMAN kitabını yolluyorum.
    Onun bazı yerlerini mütalaa ettim. Onun musannifinde felsefecilerin yollarına karşı, büyük bir meyli buldum. Neredeyse, hükemayı enbiya ile müsavi kılacak. Onlara salât ve selâm olsun.
    Hud suresinde gecen bir ayet-i kerimeye nazar ilişti. Onu, enbiya tavrı hilâfına, hükema tarzına göre tefsir etmiş; hükema kavli ile enbiya kavlini aynı seviyede bilmiş.
    O ayet-i kerimeyi şöyle tefsir etmiştir:
    "Bunlar o kimselerdir ki, kendilerine bir şey yoktur."(11/16)
    Enbiyanın ve hükemanın ittifakı ile...
    Ancak ateş vardır."(11/16) hissi veya akli...
    Böyle devam ediyor. Enbiyanın icmaı ile hükemanın ittifakı mecali nasıl olur? Uhrevi azapta onların kavlinin ne itibarı olabilir? Bilhassa, enbiyanın kavline muhalif olur ise. Onlara salât ve selâm olsun.
    Felsefecilerin akli azabı isbattan maksadları, hissi azabı kaldırmaktır. Kaldı ki, bu hissi azab üzerine enbiyanın icmaı vardır. Yani onun sübutu üzerine... Bir başka yerde, Kur'an ayetlerini de, hükemanın zevkine göre beyan etmiştir. Mezheb-i mübine muhalif olmasa dahi, bu kitabı mütalaa etmek, gizli mazarattan hali değildir.
    Bu mananın izharını gerekli bildik; o hususta birkaç kelime yazdık. Her ne kadar baş ağrıtmak olsa da...
    Vesselam...
    ***

  6. #54
    Meryem - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    06-07-2006
    Yer
    İstanbul
    Yaş
    31
    Mesajlar
    7.644
    Adı geçen
    1 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @Meryem
    MEVZUU: Yakup peygamberin as Yusuf peygambere mahabbet sırrının keşfi.
    Bu arada, bazı acayip sırlar ve garip ilimler.
    NOT: İmam-ı Rabbani Hz. bu mektubu, Şeyh Nurhak'a yazmıştır.
    ***
    Allah'a hamd olsun. Onun seçmiş olduğu kullarına da selâm.
    Pek değerli kardeşim Şeyh Nurhak; Yakub'un, Yusüf'e olan mahabbetinden sormuş. Resulullah Efendimize ve onlara salâtlar ve selâmlar. Hem de ihtimamla ve şevkle...
    Bu mananın inkişafı babında şevk; bir müddetten beri bu Fakir'de dahi var.
    Onun şevki de, bu Fakir'in şevkine ilâve edilince; külliyetimle, o inceliğin keşfine yöneldim. Hem de ihtiyarsız olarak...
    Bunun üzerine ilk nazarda zahir olan şu oldu ki, onun yaratılışı, hüsnü ve cemali, bu dünya hayatı yaratılışı cinsinden değildir. Keza, dünyanın hüsnü ve cemali cinsinden de değildir. Elbett onun cemali, cennet ahli cemali cinsindendir.
    Şu dahi, müşahede edilmiştir ki, onun güzelliği, bu dünya hayatında olmasına rağmen, huri gılman güzelliği ile bir müşabeheti vardır.
    Sonra,
    Bu babda, Allahu Teala'nın fazlı keremi ile feyiz yollu gelenleri, tafsilatı ile yazıp size gönderdim.
    Bir ayet-i kerime meali:
    "Sübhansın Allahım, senin bize öğrettiğinden başka ilmimiz yoktur."(62/32)
    Bir şiir:
    Tuttular beni aynaya sanki kuşlarıyım;
    Kavlini ezeli ustanın konuşmayalım...
    Burada, şöyle bir sûru sorulabilir:
    -Yakup peygamberin, Yusuf peygambere ifrat derecedeki mahabbetinin manası nedir? Onlara salât ve selâm olsun. Halbuki. Allahu Teala, onun hakkında ve ecdad-ı kiramı hakkında şöyle buyurdu:
    "Kuvvetler ve basiretler sahibi kullarımız İbrahim, İshak ve Yakub'un."(38/45)
    "Çünkü, biz onları katkısız, (şaibesiz), bir hasletle -ki (bu daima) yurdlarını hatırlama (ları ve onun için çalışmalaradır- halis insanlar yaptık."(38/47)
    "Çünkü, onlar, katımızda; cidden seçkinlerden, hayırlardandır."(38/47)
    Onların durumu böyle olunca; nasıl olur da, yüce Hak'tan başkasına taalluk, enbiyanın şanına yakıştırılır? Hem de kuvvetler ve basiretler sahibi olaraktan... Sonra, seçkin halislere, nasıl mahlukların mahabbeti, yerinde olur... Kaldı ki bunun için:
    -Hakkın başkasına taalluk değildir, denemez.
    Çünkü mahluklar, ancak, yüce Hakkın hüsnüne ve cemaline bir aynadır. Nitekim, sofiye bu manaya kail olmuştur. Vahdet şühudu için de, kesrette müşahedesinde cevaz vermişlerdir. Mümkinat suretlerinin tecelli ve zuhur yerlerinde müşahedeleri ve mükâşefeleri isbat eylemişlerdir. Yani bu dünya hayatında... Amma uhrevi rüyet hariç. Zira, bu gibi keşifler ve müşahedeler, saliklere bu fani dünya hayatında zuhur eden şeylerdendir. Yani tevhidin ağır basması vaktinde. Halbuki, ümmetin havassı, bundan is-tinkâf edip sakınırlar. Ümmetin havassının durumu anlatıldığı gibi olunca; bu hallerin sübutuna enbiya hakkında nasıl ihtimal verilir? Hem de, seçkin ve hayırlı oldukları halde... Hatta, böyle bir şeyin, onlar hakkında tasavvuru dahi, aynen vebaldir.
    Bunun için şu cevabı veririm:
    -Bu sualin cevabı, bir mukaddimeye binaen anlatılacaktır. Şöyle ki:
    Ahiretin hüsnü ve cemali, aynı şekilde, oranın nimetleri ve lezzetleri dünyanın hüsnü ve cemali gibi değildir. Keza, dünyanın lezzetleri ve nimetleri gibi de değildir. Zira, oranın hüsnü ve cemali, hayır içinde hayırdır. O nimetler ve lezzetler dahi, şanı yüce Mevlâ katında beğenilmiştir; makbuldür. Buranın bütün hüsnü ve cemali ise, serdir; noksanlıktır. Bütün bu nimetler ve lezzetler dahi, makbul değildir; makbul olmadığı gibi, iyi de görülmemektedir.
    Anlatılan mana icabı olarak, dünya yüce Mevlâ'nın gazap yeri, ahiret ise, onun rıza yeri olmuştur.
    Şöyle sorulabilir:
    -Mümkünün hüsnü ve cemali, yüce mukaddes Hazret-i Vücup mertebesinden müstear olunca, mümkin dahi, o hüsne ve cemale bir tecelligâh ve bir zuhur yeri olmaktan başka bir şey olmaz. Zira, mümkinin kendisi için olan bir şey yoktur. Kendisinde her ne var ise, hepsi Hazret-i Vücubdan müsteardır.
    Mana üstte anlatıldığı gibi olunca, iki yerdeki değişiklik nereden geliyor? Biri, razı olunan ve makbul oluyor, diğeri de makbul ve iyi olmuyor!..
    Bunun için derim ki:
    -Bu soruların cevabı dahi, birkaç mukaddimeye mebnidir. Şöyle ki:
    BİRİNCİ MUKADDİME
    Tamamı ile alem, şanı büyük Vacib Zat'ın sıfatlarının mazharları ve isimlerinin tecelligâhlarıdır. Esma ve sıfat kemalâtının dahi, aynalarıdır.
    İKİNCİ MUKADDİME
    Vacib sıfatları, her ne kadar vücup dairesine dahil ise de, lâkin onlara vücudda ve kıyamda Hazret-i Zat'a ihtiyaç sabit olunca, kendilerinde imkândan bir rayiha bulunmuştur. Zati vücup onlar için kafi değildir. Zira onların vücubu, kendileri için değildir; Vacib Zat içindir. Onlara:
    -Zatın gayrıdır, denmesi dahi, gayriyet lâzımdır. Çünkü, aralarında ikilik vardır.
    -İkilik iki mütegayirdir (yani başka başka şeylerdir) kaziyesi, akıl erbabı katında mukarrerdir.
    Mana üstte anlatıldığı gibi olmasına rağmen; onlar hakkında imkân ıtlakı yerinde olmaz. Zira, böyle bir şey hüdus vehmini verir. Zira, onlar katında her mümkin hadistir.
    Kaldı ki, gayr olan bir şey için, vücup cevazı vermek dahi yerinde olmaz. Yani o makamda... Zira, böyle bir şey, onların yüce mukaddes Hazret-i Zat'tan ayrıldıkları vehmini verir.
    ÜÇÜNCÜ MUKADDİME
    Her ne şey ki onda imkân rayihası vardır; haddizatında onda adem mecali vardır, isterse, böyle bir ademin husulü muhal olsun. Çünkü, bunun muhal oluşu, kendi özünden değil; bir başka mahalden gelmektedir.
    DÖRDÜNCÜ MUKADDİME
    Vacib Teala'nın isim ve sıfatlarının; vücud canibinde hüsnü ve cemali nasıl var ise, adem ihtimali canibinde dahi, bir hüsnü ve cemali vardır. İsterse, bu hüsnün sübutu vehim ve his mertebesinde olsun, ademe münasip ve komşudan emanet olsun... Zira, adem haddizatında serden ve noksandan başka nasibi olmayan bir şeydir. Vücud ise, bütünüyle hayır ve kemal, tamamı ile hüsn ve cemaldir.
    Şunun bilinmesi yerinde olur ki, ademde hissedilen hüsn; hanzale gibidir. Üstü şekerle kaplanmış olup tatlı olduğu vehmini verir.
    BEŞİNCİ MUKADDİME
    Yüce Allah'ın keremi sayesinde, keşfi nazarla açığa çıktı ki, mümkinin adem canibinde, kendisi için bu dünya hayatında kemal-i iktidarla terbiye hasıl olmuştur. Sun'u kâmil ise, his ve vehim mertebesinde onun için sebat ve istikrar sabit olmuştur. Adem ihtimali canibinde bulunan sıfatların hüsnüne ve cemaline mazhar kılınmıştır.
    Şu dahi vuzuha kavuştu ki, ahiret hayatında, mümkinin vücud canibi ağır gelecek ve onların vücudu canibinde bulunan hüsne ve güzelliğe de mazhar kılınır.
    Üstte anlatılan beş mukaddimeyi bildikten sonra; bu dünya hayatının hüsnü ve cemali ile, öbür hayatın hüsnü ve cemali arasındaki fark vuzuha kavuşur, iki hayattan birinin güzelliği ile, öbürünün çirkinliği açığa çıkar. Rıza olunanla, razı olunmayan ayırd edilir.
    Yapılan bu tahkikattan, bu sual çözülmüş oldu. Birinci sual üzerine mebni olan mukaddime dahi açıklandı. Ki bu mana, anlayışlı ve düşünceli kimseye gizli değildir.
    Bu mukaddimeyi izah ettikten sonra, birinci sualin cevabında şanı büyük Allah'ın fazlı ile derim ki:
    -Sarih keşifle malum oldu ki, Yusuf (as) peygamberin vücudu, her ne kadar bu dünya hayatında zuhura gelmiş ise de; lâkin, onun vücudu, uhrevi hayattandır. Bu dünyada bulunan sair mevcudatın vücudu aksine durum budur.
    Onun vücud tarafı ağır basmış; isimlerin ve sıfatların vücuduna taalluk eden hüsne ve cemale mazhar kılınmıştır. Nefsi ile veya aslı ile ondan, ademe taalluk şaibesi atılmıştır.
    Böylece, kendisi ve aslı, bütün çirkinliğin ve noksanın aslı olan ademden temiz kılınmış, vücud canibi nurunun istilâsından başka bir şey bırakılmamıştır. Bu dahi, cennet ehlinin nasibidir.
    Bu durumda, onun hüsnü ve cemali ile taalluk, cennet hüsnü ve cemali ile taalluktur. Zaruri olarak, cennet ehlinin hüsnü ve cemali beğenilir ve kâmillerin nasibi olmuş olur. (Yahut ona taalluk, herkesin nasibi olur)
    Çünkü, o hayatın taalluku ve mahabbeti; o hayatın sahibine taalluk edip mahabbet etmenin aynıdır. Zira o hayat, onun hikmet tılsımından ve cemal nikahından başka bir şey değildir. Yani kibriya nidası gibi... Bu manada:
    "Allah selâm evine davet eder."(10/25) mealine gelen ayet-i kerime nass-ı kafidir. Ayrıca bu mana için, şu ayet-i kerime yazılı bir hüccettir:
    "Allah ahireti murad eder."(8/67)
    O kimse ki; ahiretle taalluku, dünyaya taalluku gibi kötü bulur ve onu, şanı yüce Mevlâ taallukuna mugayir sayar, hiç şüphe edilmeye ki o, ahiretin hakikatini olduğu gibi bilmemektedir. Gaibi, şahide kıyas etmiştir. Hem de, arada açık fark bulunmamasına rağmen...
    Şayet Rabia-i Miskine cennetin hakikatına olduğu gibi, muttali olsaydı; cenneti yakma fikrinde olmazdı. Onunla taalluku dahi, Mevlasına taalluk için mugayir bulmazdı.
    Bir başka kimse ise:
    "Sizden bazıları dünyayı ister; sizden bazıları da ahireti ister"(3/152) mealine gelen ayet-i kerimede anlatılan her iki taifeden şikâyet etmiştir.
    Allahu Teala, onlara insaf versin. Şöyle bir şey nasıl tasavvur edilir ki: Allahu Teala, cennete davet etsin; sonra da, bu davetine icabet edenlerden şikâyet eylesin.
    Şayet o mukaddes yerle taalluk mezmun olsaydı; yahut onda zem şaibesi olmuş olsaydı, cennet rıza yeri olmazdı. Rıza ise, öyle bir şeydir ki, makbul mertebelerin nihayetidir.
    Elbette dünya gibi olan gazaba uğramıştır. Gazap sebebi ve zem illeti ise, o ademdir ki, her kabahatin ve noksanı naslıdır. O, dünyanın nasibi olmuş; dolayısı ile, mel'un olmasına da sebep olmuştur. Ademden teberri hasıl olduğu zaman; zem ve kabahat şaibesi dahi zail olur.
    Rızanın olmayışı, makbuliyetin bulunmayışı da; düşmanların nasibidir.
    Artık orada rıza, kabul, vücud, nar, vasi ve vusul, rahat ve sürurdan başka bir şey asla kalmaz.
    Muhbir-i Sadık Resulullah (sav) Efendimiz cennet için şöyle buyurdu:
    "Cennet yabandın oranın ağaçları:
    -"Sübhanellah ve'l-hamdülillah ve la ilahe illallahü vallahü ekber..."
    diye okuyacağın tesbihtir."(Allah Sübhandır, Allah'a hamd olsun. Allah'tan başka ilâh yoktur. Allah en büyüktür.)
    Burada, harflerin ve kelimelerin suretinde temessül eden tenzihi mana; orada ağaç suretine girecektir. O ağaca taalluk, onunla lezzet almak, tenzihi manaya taallukun ve onunla lezzet almanın aynıdır. Bu kıyas devam edip gider.
    Anlatılan manada, sofiye-i aliyyenin beyan ettiği tevhid ve ittihad sırlarına gelince, ki onlar, bu dünya hayatında bulunan güzel mazharlara inip onlara aşık olmuşlardır. Onların zımnında, şühud ve müşahede isbat eylemişlerdir. O mazharların hüsnünü ve cemalini yüce Mevlânın aynen hüsnü ve cemali bilmişlerdir. Hatta bazısı şöyle demiştir:
    -Her lezzetli yemekte senin zevkini aldım...
    Bazıları dahi şöyle demiştir:
    Cemalin, bugün perdesiz zahir olduğu için;
    Hayretteyim, feryada bırakma vaadi niçin!..
    Üçüncü bir zat ise şöyle demiştir:
    Onlar bir kavm, susuzluktan değil su içmeleri;
    Ancak sebeptir kadehte maksudu görmeleri...
    Bu cümlelerin doğruluğu, bu Fakir'in fehminden uzaktır. Keza vicdanından da... Yani bu dünya hayatında...
    Onda, bu inceliklere tahammül takatini bulamıyorum. Bu devletin kabulü için onda kabiliyet de görmüyorum. Şayet onda bir kabiliyet ve takat olsaydı; kendisine gazab edilmiş olmazdı. Bu manada, Resulullah (sav) Efendimiz şöyle buyurdu:
    "Dünya mel'undur."
    Keremlere lâyık olan, bu makamlara kabiliyeti bulunan cennettir. Bu arada:
    -Her lezzetli yemekte, senin zevkini aldım manası, cennet taamı için doğrudur; dünya taamı için değil... Zira, dünya taamı, adem suyu ile zehirlenmiştir. Dolayısı ile, öyle bir şeyin irtikâbı iyi bulunmaz.
    ***
    Bu Fakir'in katında, her şahsın cenneti bir ism-i İlâhi'nin zuhurundan ibarettir. Bu ism-i ilâhi dahi, o şahsın taayyün mebdeidir.
    Bu isim, ağaçlar ve ırmaklar suretinde zuhur eder. Keza, huriler, köşkler, vildan, ğılman olaraktan da zuhur eder.
    ilâhi isimlerde alçaklık ve yükseklik itiban ile, camiiyetin bulunması ve bulunmaması itiban ile değişik olduğu gibi; cennetlerde dahi o miktar değişik farklar vardır.
    Şayet şühud ve müşahede bu zuhur zımnında sabit olur ise, iyidir; güzeldir. Bir şeyi yerinde vaz etmektir. Amma o gibi kelimeleri yerinde olmayan manaya ıtlak etmek, bir cür'ettir; bir şeyi yerine vaz etmemektir.
    Sofiye, matluba olan mahabbetlerinin taşkınlığından; ona karşı tam iştiyaklarındar ruh burunlarına ulaşan bir şeyi bir ganimet bilmişlerdir. Yani matluptan bir rayiha olarak... Onu, mahabbet sarhoşluğunun istilâsından, matlubun ve maksudun aynı zannetmişlerdir. Onunla, matlubun kendisine lâyık bir şekilde, aşık muamelesi etmişler ve ondan çokça haz almışlardır. Böylece, müşahedeyi ve mükâşefeyi dahi sabit görmüşlerdir.
    Bir şiir:
    Gelince ayak sesi herhangi bir yandan;
    Alırım kokunu da geçerim o dem candan.
    Evet,
    Bu gibi muameleler, aşıklık halinde caizdir. Kararın ve istirahatın olmayışı, mahabbetin ağır basmasındandır. Hatta güzeldir; zira, yüce Sübhan Allah içindir. Tek matlubun lika şevkinden neş'et etmektedir. Elbet bunların hataları, sevap hükmünde olup sekir halleri dahi sahiv sayılır. Bir haberde anlatıldığına göre, Bilâl'in (ra) (SİN) harfi, Allah katında (SİN) harfi yerindedir.
    Bir mısra:
    Senin EŞHEDÜ'nden, daha yerindedir Bilâl'in EŞHEDÜ'sü...
    ***
    Şunun da bilinmesi yerinde olur ki:
    Cennetlik her şahsın cennete rüyeti; kendi taayyünü ve taşahhusunun mebdei olan ve ilâhi isim miktarına göredir. Ve o isim; ağaçlar, ırmaklar, huri ve gılman kisvesi ile zuhur eder.
    Şu manaya ki, o ağaçlar, ırmaklar ve o mukaddes ismin mazharları bulunan diğer şeylerin hükmü, yüce Allah'ın keremi ile bir zaman göz hükmüne girer. Keyfiyeti, belli olmayan bir şekilde o şahsın rüyetine vesile olur. Daha sonra, asli haletine döner. Ve onu, kendileri ile meşgul etmeye başlarlar. Bu iş, taa sonsuzlara kadar sürüp gider. O tecelli-i berki gibi ki, onu bu dünya hayatında isbat etmişlerdir. Çünkü isimlerin ve sıfatların hicaplarındaki zat tecellisi, bu devlete istidadı olanlar hakkında daimidir.
    Bir müddet sonra, isimlerin ve sıfatların hicapları kalkar. Hazret-i Zat, isimlerin ve sıfatların hicapları olmadan tecelli eder.
    Anlatılan ilâhi isim, yüce Zat itibarlarından bir itibar olduğundan; her şahsın rüyetine taalluk eden, o zati itibar olur. Bu dahi, zaruri olarak, o 'şahsın terbiyesine gelendir.
    Burada, parçalanma ve bölünme tevehhüm edilmeye... Çünkü, yüce Zat, tamamı ile o itibardır. Bazısı bu itibar, bazısı da bir başka itibar demek değildir. Zira, böyle bir şey, hüdus ve noksan alâmetidir. Allahu Teala, böyle bir manadan yana yüceliğe sahiptir.
    Demişlerdir ki:
    -Yüce Allah'ın zatı, tamamen ilimdir; tamamen kudrettir; tamamen İradedir.
    Her itibar, her ne kadar zatın tamamı ise de; lâkin, görülen o bir itibardır. Başka itibarlar değildir. Bu manadan olarak, yerinde olur ki; şu ayet-i kerimenin sırrı talep edile:
    "Gözler onu kavrayamaz."(6/103)
    Burada, şöyle bir şey denemez:
    -Zatlar arasında bir ayırd etme olmayınca; onlardan her biri zatın aynı olunca; birçok itibarlar arasında, rüyetin taallukunu bir itibara vermenin manası nedir?
    Çünkü şöyle deriz:
    -Bu itibarlar, her ne kadar zatın aynı ve onlardan her biri dahi diğerinin aynı olsa ve aralarında keyfiyeti! olan bir temyiz ve imtiyaz bulunması dahi; yani keyfi aleme esir olmuşlar katında muteber olduğu şekilde... Lâkin aralarında lâkeyfi manada bir imtiyaz vardır.
    O kimseler ki, bu keyfi alemden halâs olup, lâkeyfi bir ittisal ile lâkeyfi alemle ittisal etmişlerdir, iş bu lâkeyfi imtiyaz onlara gizli değildir. Hatta onlara bu imtiyaz, açık bir şekilde belli olur. Tıpkı kulağın, gözden ayırd edildiği gibi. Yani o imtiyazı bu kadar açık bulurlar.
    Evet, bir kimsenin nasibi ki, ism-i cami olmuştur; itidal üzere, değişik derecelerine göre onun bütün yüce mukaddes Zat itibarlarından nasibi olur. İsterse icma yollu olsun. Onun rüyeti dahi, onların bütününe taalluk eder. Lâkin, icmal camiiyeti dar olduğundan; ki bu, onun nasibidir ve daima ona lâzımdır, dolayısı ile idrak ve ihata onun hakkında yoktur. Ve:
    "Gözler, onu idrak edemez"(6/103) manası doğru ve yerinde olur. Kaldı ki, şu ayet-i kerime de sarihtir:
    "Söz itibarı ile Allah'tan daha doğrusu kimdir?"(4/87)
    ***
    Şunun da bilinmesi yerindedir:
    Âllahu Teala, pek tamam bir şekilde, bir kulunu, keremi ile fena devleti ile müşerref eyler ise, kendi mahiyeti olan ademden dahi halâs edip ondan yana ayn ve eser olarak bir şey bırakmaz ise, bundan sonra ona, bu fena misli bir vücud verir ki, ahiret hayatı vücuduna benzer. Bunun ayrıca, mümkinin vücud canibi ağırlığına da taalluku vardır. Yani o İlâhi isimler ve sıfatlar canibi vücudunun kemalâtına dahi mazhar olur.
    Üstte anlatılan mananın tahkiki, daha önce de geçti.
    Yusuf (as) peygamber, bu devletle, ilk vücudunda müşerref olmuştur. Bu anlatılan irfan sahibi ise, ikinci doğumu ile meydana gelen ikinci vücudu ile müşerref olmaktadır.
    Anlatılan mana, onun yaratılışında olduğundan; Âllahu Teala ona zahir güzelliği de ihsan eyledi. O irfan sahibi ise, elde ettiğini çalışma zahmeti ile elde ettiğinden; onun için batın nuru ile iktifa edilip kendisi için zahiri güzelliği ahirete bırakılmıştır.
    Anlatılan manadaki irfan sahibi, her ne kadar peygamber olmasa dahi; Ihakin, enbiyaya tebaiyetle, enbiyaya has bu devlette onların ortaklığı vardır. Onlara salât ve selâm olsun.
    O, her ne kadar uydu olsa dahi, lâkin, onların nimet sofralarına oturmuştur. Her ne kadar hizmetçi ise de, lâkin, hizmeti görülenlerle oturma durumu vardır. Her ne kadar tabi olsa da tabi olunan zatlarla arkadaşlığı vardır. Hatta, buna çok kere öyle sırların ihsanı yapılır ki; enbiya dahi onlara imrenir. Nitekim, bu manayı, Muhbir-i Sadık Resulullah (sav) Efendimiz haber vermiştir.
    Ancak, böyle bir muamele cüz'i fazla dahildir. Külli manada fazilet, ancak enbiyaya mahsustur. Onlara salât ve selâm olsun. Bu fazilet dahi, enbiyaya mütabaatı sebebi ile müyesser olduğundan; onlardan sayılır. Ve bu hali anlatılan irfan sahibi, onların emanetlerini taşıyandan başkası değildir.
    O peygamber hakkında şöyle gelmiştir:
    "Andolsun, peygamber olarak gönderdiğimiz kullarımız hakkında bizim geçmişe sözümüz vardır."(37/171)
    "Muhakkak onlar, mansur olacaklardır?"(37/172)
    Bu mana Nass-ı Kur'ani'dir. Bu büyüklerin, şanının büyüklüğü; başkalarının şanı üstündedir. Böylece, her şeye karşı onlara yardım gelmiş; kendilerini galiplerden eylemişlerdir.
    Burada şöyle bir şey sorulabilir:
    -Tam manası ile fenadan sonra, kendisine böyle bir vücud verilen irfan sahibi; aynı şekilde bu verilen vücud ile his ve vehim mertebesinde mevcut olur mu? Yani bu dünya hayatında, sair mevcudat gibi. Yoksa bu mertebeden çıkar mı? Çıktığı takdirde, kendisine harici bir vücud arız olur mu, yoksa olmaz mı? Evliya katında mukarrer mana şu ki: Hariçte yüce Sübhan Hak'tan başka mevcud yoktur.
    Bunun için şu cevabı veririm:
    -İşin sonunda malum olan şu ki, onun çıkacağı ve işin özüne bağlanacağıdır. Vehim mertebesi hükmü, işin özü hükmü gibidir (yani nefs-i emr hükmü). Amma sebat ve tekarrür itibarı ile... Lâkin o, hakikatta işin özü değildir. Zira işin özü, bu mertebenin de ötesindedir. Bu mertebe, vehim ile hariç arasında bir berzah gibidir.
    Uhrevi hayat mevcudatına gelince, onların tamamı, işin özü mertebesindedir. Hatta, sekiz sıfat dışında kalan, vacibiyet sıfatları dahi, tamamen o mertebede bulunmaktadır. Hariç mertebede ise, Zat-ı Akdes'ten ve onun sekiz sıfatından başkası yoktur.
    Şimdi, bu durumda, mevcudat için, üç mertebe zuhura gelmiştir. Şöyle ki:
    a) Vehim mertebesi. Bu mertebe, bu dünya hayatında bulunan pek çoklarının nasibidir. Enbiya, bütünüyle, bu mertebeden hariç bulunmaktadır. Keza, melâike-i kiram dahi onlar gibidir; zira bunların vücudu, uhrevi hayat vücuduna münasiptir. Evliya-ı izamdan dahi, pek azı bu devletle müşerref olmuşlardır. Ve vehim mertebesinden kurtulup işin özüne mülhak olmuşlardır.
    b) Nefs-i emir (işin özü veya aslı) mertebesidir. Bu mertebede, yüce Vacibiyet sıfatları ve ef'ali vardır. Melâike-i kiram dahi, bu mertebede mevcut olmuşlardır. Uhrevi hayat vücudu dahi, bu mertebede sabittir. Keza enbiya ve evliyadan pek azı bu mertebeye çıkarlar. Ancak fark şu ki: Şanı yüce Vacib sıfatları bu makamın merkezinde bulunmaktadır. Ki bu, oranın en şerefli parçasıdır. Sair mevcudat dahi, bu merkezin etrafında ve civarında bulunmaktadırlar. Yani istidadlarına göre.
    c) Hariç mertebedir. Burada mevcut olan zattır ve sekiz vacibiyet sıfatıdır. Şayet bir fark var ise, o da merkez ve merkezin gayrı itibarına göredir. Zira, en şerefli olan, Zat-ı Akdes'e bağlanandır.
    Burada şöyle bir soru sorulabilir:
    -Vehim mertebesinde çıkıp nefs-i emre (işini özüne) girmenin meziyeti nedir? Ve hangi yakınlık buna bağlıdır?
    Bunun için şu cevabı veririm:
    -Her hayrın ve kemalin, hüsnün ve cemalin menşei o vücuddur. Vücud için, her ne miktar kuvvet ve istikrar ziyade hasıl olur ise, o sıfatlar o nisbette daha ekmel olur.
    Hiç şüphe edilmeye ki, nefs-i emri olan vücud, vehmi olan vücuddan daha kuvvetli ve daha sabittir. Dolayısı ile, zaruri olarak ondaki hayır ve kemal dahi daha tamam ve daha kemalli olur.
    O kimsenin yakınlığı hakkında nasıl bir kelâm olabilir ki? O yüce Zat'ın sıfat ve efalinde mevcut olmuştur. Kendisi için, halikıyet ve razikıyet ve bunlardan başka sıfatlarda bir komşuluk hasıl olmuştur.
    Şunun bilinmesi yerinde olur ki, adem sübutu; keza kendisinde adem şaibesi mülâhaza edilen kemalât sübutu tamamen his ve vehim mertebesinde bulunmaktadır, isterse bu kemalât, sıfatlara bağlı kemalâttan olsun. Zira, ademden tamamı ile teberri hasıl olmadıktan sonra; kendisinden ademin aynı ve eseri zail olmayınca, nefs-i emr (işin aslı veya özü) mertebesinde vâsıl olmaya lâyık değildir. İsterse vehmi sübutta, kuvvet ve zaaf itibarı ile dereceler bulunsun.
    Çünkü adem, her ne miktar kuvvetli olur ise, vehim mertebesine taalluk dahi, o miktar çokça olur, Zaaf bulunca da, oldukça azalır.
    Evliyadan çoğu, adem mertebesini geçmişlerdir. Ademden yana, kendilerinde.eserden başka bir şey kalmamıştır. Madem ki bu eser onlarda baki kalmıştır; nefs-i emr (işin özü-aslı) mertebesine giremezler. Lâkin, vehim mertebesini geçip onun son noktasına ulaşırlar. Bu nefs-i emr mertebesine bakanlardan olurlar; kendilerine bu makamdan bir nasip gelir Hisse gelen bir mana şu ki: Enbiya-ı kiram ve melâike-i izam; keza enbiyaya tabi olanlardan bazıları -bunlar her ne kadar az ise de- nesf-i emr (işin özü) mertebesine vâsıl olmuşlardır. Bunlardan her birinin orada has bir yeri, -kendine göre bir makamı vardır. Ve bu durum, onların değişik derecelerine göre olmaktadır.
    Kur'an harfleri ve kelimeleri dahi, orada müşahede edilmektedir. Ve bunların makamları, enbiyanın makamından yukarıda görülmektedir. Onlara salât ve selâm. Sanki onlar bu makamdan çıkmış; bu makamla, kendisine vusulden evvel daha yukarısı ün bir berzah olmuşlardır. Ve orada kalmayı tercih etmişlerdir. Zira, fevkani makam, Vacib Teala'nın zatına ve sıfatına mahsustur. Hariçte, yüce Sübhan'dan gayrı mevcüd yoktur. Bu harflerde ve kelimelerde de, hüdus damgaları bulunduğundan; o makamın vusul kabiliyeti kendilerinde yoktur. Lâkin, kıdem itibarı ile o mertebesi cümle mevcudatınkinden ileridir. Ve o mertebenin medlûlatı eteklerine dahi, bunlar için temessük vardır.
    Nefs-i emr (işin aslı-özü-asıl makam) müntehasında ikamet eden büyüklere gelince, bunların nazarları, fevkani mertebeyedir; Bunlar, bütün külliyetleri ile, göz olmuşlardır. Bu dahi, o makama böyle daimaları kemal-i şevklerinden ileri gelmektedir.
    Asıl şaşılacak mana şu ki: Kendileri için, böyle bir yerleşmenin ve ikametin mevcudiyetine rağmen:
    "İnsan, sevdiği ile beraberdir" mana hükmüne göre; onların mahsupları ile, keyfiyeti meçhul olan bir manada beraberlikleri vardır.
    Bunlar, onunla beraberdirler; amma nefisleri olmadan. Onunla ünsiyet ve ülfet halleridir; amma ikilik ittihadı olmadan.
    Bu esnada o mukaddes mertebe ile, Kur'an kelimelerinin ve harflerinin maiyeti mülâhaza edilince, malum oldu ki, bu maiyetin başka maiyetlerle hiçbir nisbeti yoktur. Ve o, cidden yüksektir; idraki de mümkün değildir. Şunun için ki o, batınlar batınına bağlıdır. Orayı anlamak için, mahlukun fehminin ne mecali olsun.
    Bu mukaddes kelimelerin ve harflerin üstün şanındandır ki:
    -Kur'an Allah kelâmı olup, mahluk değildir manası varid oldu. Şu dahi malum oldu ki:
    -Kelâm-ı nefsi olarak beyan edilen, bu harfler ve kelimelerdir. Nitekim şu manayı, Kazi Adud tahkik etmiştir. Dolayısı ile demiştir ki:
    -Bu harfler ve kelimeler, kelâm-ı kadim-i nefsidir. Hem de bir takdim ve tehir olmadan.
    Bu arada takdim ve tehiri dahi, sonradan meydana gelen âletlerin kusurlarına ait kılmıştır.
    Bu arada şöyle bir soru sorulabilir:
    -Bu harfler ve kelimeler nefsi kelâm olunca gerekir ki, hariç mertebesine dahil ola... Amma daha önce de geçti ki:
    -Bunlar o makama dahil değildir.
    Bunun için şu cevabı veririm:
    -Bu harfler ve kelimeler, zihinlere takdim ve tehirle yerleştiğinden; bu mülâhaza ile; keşfi nazarda, zaruri olarak onun hariç mertebeye duhul etmediği zahir oldu. Amma ikinci kere, takdim ve tehir mülâhazası olmadan mülâhaza edildiği zaman, oraya dahil ve aslına katılmak olarak müşahede edilir. Hatta onunla müttahid olarak görülür. Başkalarının maiyeti ile, bunun maiyetinin ne gibi bir nisbeti olabilir? Çünkü, bunda ittihad vardır; halbuki başkalarının maiyetinde ittihad mecali yoktur.
    Sübhanellah...
    Bu Kur'an harfleri ve kelimeleri, Kelâm-ı Kadim-i Sübhani'nin nefsi olunca, (yani kendisi) onun zuhuru dahi, diğer kadim sıfatların hilâfına binefsihi zuhur eder. Bu takdire göre harfler ve kelimeler onun nefsidir; takdim ve tehir dahi, onun için bir nikaptan başka değildir. Bunlar dahi arızi olup tekellüm âletinin kusuru cihetindedir.
    Yüce mukaddes Hakkın zatına eşyanın en yakını, Kur'an-ı Mecid'dir. Zılâl aleminde, aslı ile tecelli ettirip izhar eylemiştir. Hem de, zıllıyet tozu ona bulaşmadan. Takdim ve tehiri dahi, mahcupların gözlerine perde kılmıştır.
    Anlatılan mana icabı olarak, ibadetlerin en faziletlisi, Kur'an-ı Mecid tilâvetidir. Onun şefaati dahi, başkalarının şefaatından daha çabuk kabul görür. Bu başkaları, ister mukarreb melek, isterse mürsel peygamber olsun.
    Kur'an tilâveti üzerine tertip edilen iyi neticelerin ve semerelerinin tafsil edilip anlatılması mümkün değildir. Bu tilâvet, Kur'an okuyanı, öyle bir mahalle ulaştırırki, oraya girmeye bir zerrenin dahi mecali yoktur.
    Burada şöyle bir şey sorulabilir:
    -Bu anlatılan devlet, yalnız Kur'an kelimelerine ve harflerine mi mahsus olmuştur; yoksa, sair inzal buyurulan kitapların ve harflerin bunda onunla bir iştiraki var mıdır? Onlar da bunun gibi, Kelâm-ı Kadim-i Nefsi midir?
    Bunun için şu cevabı veririm:
    -Hepsinin bu devlette iştiraki vardır. Aradaki fark keşfi nazarda şöyle temessül eder: Kur'an-ı Mecid, dairenin merkezi olup, inzal olunan sair kitaplar, hatta ezelden ebede kadar tekellüm edilenler dahi, c dairenin çevresi gibidir. Böylece Kur'an, hepsinin aslı olur. Bütün kitapların en şereflisidir. Çünkü merkez, daire cüzlerinin en şereflisidir. Daire noktalarının aslıdır. Sair noktalar dahi onun tafsili gibidir; bu da icmali...
    Bu manada, Allahu Teala şöyle buyurdu:
    "Şüphesiz, Kur'an daha öncekilerin kitaplarında da vardır."(26/196)
    ***
    Burada şöyle bir soru sorulabilir:
    -Üstteki tahkikten de anlaşıldığı üzere; başkalarının dedikleri gibi şühud ve müşahede, güzel mazharlar zımnında vaki değildir. Yani bu dünya hayatında... O mukaddes mertebeye mazhariyet için, bunlarda kabiliyet yoktur. Bu mazharların dışında, bu hayatta onlar için bir tahakkuk olur mu, yoksa olmaz mı?
    Bunun için şöyle derim:
    -Bu Fakir'in inancı odur ki; bu hayatın nasibi yalnız ikandır. Gözle görmek ve kalbi rüyetten ibaret olan müşahede -ki bu, değişik derecelere göre olup o ikanın neticesi ve semereleridir- ahirete bağlı bir iştir.
    Bu Taife-i Aliyye'nin büyüklerinden olan TAARRUF kitabının yazarı bu babda mesayihin olduğunu anlattı ve söyle dedi:
    -İcma ile karar verdiler ki, yüce Allah bu dünyada kalb ve baş gözleri ile görülemez. Ancak ikan cihetinden olması müstesna.
    ***
    Şöyle bir soru sorulabilir:
    -Ebu Taife-i Aliyye katında mukarrer olan şu ki, yakin mertebesi üçtür:
    a) İlme'l-yakin,
    a) Hakka'l-yakin,
    c) Ayne'l-yakin.
    Bu manadan olarak dediler ki:
    -İlme'l-yakin; eserden müessire istidlalden ibarettir. Bu da, dumanın varlığını bilmekle, istidlal yollu ateşin varlığına yakin hasıl olması gibi.
    Ayne'l-yakin ise, bizzat ateşin kendisini görmektir.
    Hakka'l-yakin ise, ateşte tahakkuktan ibarettir.
    Mana üstte anlatıldığı gibi olunca ve kalbi rüyet dahi yitirilince, ayne'l-yakin nasıl tahakkuk edecektir? Mutlak olarak, görmemek üzerine meydana gelen mesayihin icmaı nasıl doğruluk kazanır?
    Herhalde bu zatın:
    -İcma... demekten muradı, mütekaddim mesayihin icmaldir. Halbuki, mütaahhir meşayih, bunun aksine hükmetmişlerdir; kalbi rüyete cevaz vermişlerdir.
    Anlatılan hüküm, Fakir'e göre müsbet değildir. Onlann beyan ettikleri bu üç derecenin hepsi de, ilme'l-yakin sınıfına dahildir. Henüz istidlalden çıkılmamış ve ilim, ayne tahavvül etmemiştir.
    Ayne'l-yakine misal olarak:
    -Ateşi görmek... diye anlattıkları, ateşi görmek değildir. Belki de, ateşin varlığına hükmettikleri dumanı görmektir.
    İlme'l-yakinde, ilim yolundan, ateşin varlığına dumanın varlığı istidlal olduğu gibi; aynı şekilde bu makamda, dumanı görmek yolundan, ateşin varlığına da istidlal vardır. Bu ikinci olarak anlatılan yakin; birinci yakinden daha kuvvetlidir. Bu da, delilinin kuvvetinden ileri gelmektedir. Çünkü orada, delili bilmek vardır; burada ise, delili görmek.
    Aynı şekilde, hakka'l-yakin manasında dahi, dumanla tahakkuk vardır; ateşle değil. Ve onunla da ateşe isdidlâl. Bu yakin ise, üstte anlatılan iki yakinden daha tamam ve daha kemallidir. Çünkü bu, dumanın olanın kendisi ile ateşin varlığına istidlaldir.
    Üstte anlatılanlardan enfüs ve afak misalleri çıkar ki; ikisi arasında çok açık fark var. Bu manalarda gelen ayet-i kerimeler şöyledir:
    "Afakta ve kendi nefislerinde ayetlerimizi onlara göstereceğiz. Ta ki, onun hak olduğu kendilerine tebeyyün etsin."(41/53)
    Küre-i arzda ikan sahiplerine ayetler vardır. Keza, kendi nefislerinizde de göremiyor musunuz?"(51/21)
    Afakta ve enfüste görülen matlubun alâmetleri, matlubun kendisi değildir. Afakta ve enfüste görülen duman gibidir ki; ateşin kendisi değil; alâmetidir. Bu durumda, afakta ve enfüste muamele; ilme'l-yakinin hakikati olan istidlaldir. Hakka'l-yakine gelince, bunu afakin ve enfüsün ötesinde teşhis etmek gerek.
    Sübhanellah... O büyükler matlubu bulmayı nasıl enfüste bulmak söylemiş ve enfüs haricini de bir şeyden saymamışlardır. Onlardan biri şöyle demiştir:
    Her şeye koşup durma âmâ gibi... Hemen hepsi sendedir aba gibi...
    Bir başka zat ise şöyle demiştir:
    Bu cemal tecellisi olmayınca senden uzak;
    Ayağı etek, başı yaka altı etmeye bak...
    Sahib-i Füsus (Muhyiddin b. Arabi k.s.) dahi demiştir:
    -Zattan geien tecelli, ancak kendisine tecelli gelenin suretinde olur.
    Ondan başka büyüklerden biri de şöyle demiştir:
    -Ehlüllah, fenadan ve bekadan yana her ne görürlerse, onu kendi nefislerinde görürler. Her neye irfan sahibi olurlarsa, yine kendi nefislerinde olurlar. Onların hayreti, kendi nefislerinin varlığındadır. Başta şu mana vardır:
    "Nefislerinizde... göremiyor musunuz?"(51/21)
    Halbuki bu Fakir'e göre enfüs dahi afak gibi olup, onda hasıl olan bir şey yoktur. Orada matlubu aramak boşunadır. Böyle bir şeyden yana onun bir nasibi yoktur. O şey ki, enfüste ve afakta vardır; ancak matluba istidlaldir. Esas maksuda delâlet, matluba vusul, afakin ve enfüsün ötesine bağlıdır. Sülûkün ve cezbenin gayrına kalmıştır.
    Çünkü sülük, afaki şeyler olup cezbe dahi enfüsi seyirdir.
    Mana anlatıldığı gibi olunca; sülük, cezbe, afaki ve enfüsi seyir tamamen seyr-i ilellaha dahildir. Onlar demişlerdir ki:
    -Sülük ve afaki seyir, seyr-i ilellaha dahildir. Cezbe ve seyr-i enfüsi ise, seyr-i fillaha dahildir.
    Ne yapabiliriz ki, onlara öyle zuhur etmiştir; bana da böyle zahir olmuştur.
    "Sübhansın, bize öğrettiğinden başka bildiğimiz yoktur."(2/32)
    Onların artığı ile geçinen benim gibi miskinde ne güç vardır ki, onların zevki hilâfına konuşa... Lâkin, muamele uyduluktan çıkınca; nail olduğunu söyler. O büyüklere uygun düşer veya düşmez.
    Tabi olma durumundan terakki ettikten sonra; Ebu Yusuf'un Ebu Hanife'ye muvafakati, -üstazı olduğu halde- hatadır.
    "Rabbimiz, unuttuk veya yanıldıysak, bizi muaheze eyleme."(2/286)
    ***
    Burada şöyle bir soru sorulabilir:
    -Yakin manasında anlatılan bu üç derece, ilme'l-yakine dahil olduğuna göre; ayne'l-yakin senin indinde nedir?
    Bunun için şöyle derim:
    -Ayne'l-yakin, o haletten ibarettir ki; ateşle dumanın durumu içindir.
    Amma delil arayan, duman olan delilin müntehasına ulaştığı zaman; onun için dahi, ateşle dumana sabit olan bir halet meydana çıkar. Bu Fakir'in indinde, iş bu haletten:
    -Ayne'l-yakin... olarak tabir edilir. Çünkü bu, istidlal ilminin üstünde ve afakin, enfüsün ötesindedir. İlim mertebesinin nihayeti olan aradan istidlal perdesi kalkınca; zaruri olarak iş, ilimden çıkar. Gaybden sehadete ve huzura müncer olur.
    Şunun da bilinmesi yerinde olur ki,
    Şühud ve huzur, rüyetten ve ihsasdan başkadır. Görmez misin ki, gözü zaif olanlara, açılıp yayıldığı zaman güneşin şuası görmek hilâfına zuhur eder. O durumda, böyle bir şey tahakkuk etmemiştir.
    BİR TENBİH
    Duman ile tahakkuk iki derecededir. Ve bu, hem ilme'l-yakine, hem de ayne'l-yakine şamildir. Bu mana, anlattığımız tahkike göredir. Şöyle ki:
    Onunla tahakkukta, dumanın bütün noktaları aşılıp da son noktaya varılmadıkça; o ilme'l-yakindir. Zira, kalan her nokta, istidlali gerektiren bir hicaptır. Bütün noktalarda tahukkuk edilip de, son noktada nihayet bulduğu zaman, istidlalden çıkılır. Çünkü, bütün hicaplar kalkar; o kimse için ayne'l-yakin sabit olur. Tıpkı dumanın kendisi gibi.
    Bu manayı anla...
    Hakka'l-yakin üzerine ne yazayım ki? Zira onunla, kemali ile tahakkuk, uhrevi hayata bağlıdır. Şayet ondan yana, dünyada bir nasip var ise, bu hasın hası kullara mahsustur. Buna göre enfüsi seyir, hakka'l-yakine benzer; onun indinde ilme'l-yakine dahildir. Enfüs dahi, onun önünde afak hükmündedir. Enfüse mütaallik huzuri ilim dahi, husuli ilimdir. Bunun için eyne'l-yakin, afakin ve enfüsün ötesindedir. Ne var ki, böyleleri azdır.
    ***
    HATİME-İ KASENE
    Hüsn-ü Cemal-i Muhammedi beyanındadır. Onların sahibine salât ve selâm olsun. Ki bunlar, alemlerin Rabbinin mahabbetine mütealliktir. Resulullah Efendimiz, şanı yüce alemlerin Rabbinin mahsubu olmaya bu cemal ile ermiştir.
    Bilesin ki,
    Yusuf (as) peygamber kendisinde bulunan sabahat ile Yakup (as) peygamberin mahbubu olmuş ise de; lâkin, Hatemü'r-rüsül Resulullah (sav) Efendimiz kendisindeki melâhatı ile, yerin ve semaların halikının mahbubu olmuştur. Daha önce de anlatıldığı gibi, Allahu Teala, onun şerefine yeri ve semayı yaratmıştır.
    Şunun bilinmesi yerinde olur ki,
    Resulullah (sav) Efendimizin yaratılışı, sair insan fertlerinin yaratılışına benzemez. Hatta, onun alem fertlerinden herhangi birinin yaratılışı ile de münasebeti yoktur.
    Resulullah (sav) Efendimizde, unsuriyet yaşantısı olmasına rağmen; kendisi yüce Hakkın nurundan yaratılmıştır. Bu devlet, ondan başkasına müyesser değildir. Nitekim, Resulullah (sav) Efendimiz, bu manada şöyle buyurdu:
    "Allah'ın nurundan yaratıldım."
    bu inceliğin beyanı, daha önce de, anlatıldığı gibi şöyledir:
    Sekiz hakiki vacibiyet sıfatları, her ne kadar vücup dairesine dahil olsa
    dahi; lâkin, Hazret-i Zat'a ihtiyacı bulunduğundan, kendisinde imkân rayihası vardır.
    Hakiki kadim sıfatlarda imkân rayihası mecali olduğuna göre; izafi olan vacibiyet sıfatlarında imkân sübutu bulunması evlâ yoldan olur. Onun kıdeminin olmayışı, onun imkâna bağlı olduğuna ilk delildir.
    Açık keşifle şu malum oldu ki: Resulullah (sav) Efendimizin hilkatinin neş'et ettiği imkân, vacibiyet sıfatlarına mütaalliktir. Diğer alem fertlerinde bulunan, bu imkân değildir. Dikkatli bir nazarla, mümkinat alemi sahifesi mütalaa edildiği zaman; Resulullah (sav) Efendimiz vücudu, orada müşahede edilmemektedir. Zira, Resulullah (sav) Efendimizin hilkat menşei ve imkânı mümkinat aleminde deği bu alemin fevkindedir. Bunun için, onun gölgesi yoktur. Çünkü, şehadet aleminde bulunan her şahsın gölgesi, kendisinden daha lâtiftir. Alemde, Resulullah (sav) Efendimizden daha lâtifi olmayınca, onun için gölge nasıl tasavvur edilir?
    ***
    Şimdi dinle,
    İlim sıfatı, hakiki sıfatlardan olup harici mevcut dairesine dahildir. Ona izafet arız olup da icmali ilim ve tafsili ilim üzerine bölünür ise, meselâ bu bölümler, izafi sıfatlardan olup nefsi emr (işin özü) mertebesine dahildir. Bu dahi, izafi sıfatların karargâhıdır.
    Bu durumda müşahede edilen izafi şifalardan olan icmali ilim, bir nur olduğudur; bu unsuri hayatta zuhura gelmiştir. Amma sulplerden akıp müteaddid rahimlere geldikten sonra... Böyle olması, bazı hikmetler ve maslahatlar iktizasıdır. Hem de, en güzel kıvamda olan insan suretinde.
    -MUHAMMED ve AHMED... olaraktan da isimlendirilmiştir.
    Şimdi anlatılacakları iyi dinlemek gerek:
    İcmal babında anlatılan kayd, her ne kadar mutlak ilmi mukayyed kılar; onu hakikattan izafete çıkarırsa da, lâkin, bu bölünmeden dolayı onda bir ziyadelik asla hasıl olmaz. Kesin olarak, onu hiçbir şey kayd altına da almaz.
    Çünkü, ilmin icmali, ilmin kendisidir; ondan başkaca fazladan bir şey değildir. Yani ilme munzam olaraktan... Fakat, ilmin tafsili böyle değildir. Zira, böyle bir şey, çokça cüz'iyatı iktiza eder ki, tafsil tasavvur edile..
    Şu kayda şaşılır ki, ıtlaka mazhar olmuştur.
    Şu mukayyede de şaşılır ki, mutlakın kendisi olmuştur.
    Bu gibi letafetin, mutlak ilimde mülâhaza edilmesi yerinde olur. Yani zata nisbetle... Zira bu durumda mümkündür ki, ilim, alimin ve malumun kendisi durumunda buluna... Tıpkı huzuri ilimde olduğu gibi.
    Ancak, diğer sıfatlar böyle değildir. Zira, onlarda böyle bir kabiliyet yoktur. Zira kudret, kadirin ve makdurun aynı olmaz. İrade dahi, aynı şekilde müridin ve muradın kendisi olmaz.
    ilmin, alimin zatı ile ittihadı ve onda izmihlali vardır. Böyle bir şey, ondan başkasına yoktur.
    İşte, yukarıda anlatılan manadan; AHMED'in EHAD'e yakınlığı idrak edilmelidir. Zira, bunlar arasında vasıta, ilim sıfatıdır. Bu ilim dahi, onun matlub ile ittihadıdır. Böyle olunca, onda hicab olma durumu nasıl bulunsun!..
    Daha ilerisi, ilimde hüsn-ü zati vardır; bu zati hüsün, başkasında yoktur. Yani sıfatlar arasında.
    Üstte anlatılan mana icabı olarak; bu Fakir'in kanaatına göre; yüce Hak katında, sıfatların en sevileni ilim sıfatıdır.
    Onun hüsnünde, (yani ilmin lâkeyfiyet şaibesi olduğundan; his onu idrakten yana kusurludur. Bu hüsnün, tam yüzü ile idrak edilmesi, ahiret hayatına bağlıdır. Ayrıca orası rüyet yeridir.
    Âllahu Teala'yı gördükleri zaman; MUHAMMED'in cemalini de idrak ederler. Ona salât ve selâm olsun.
    Bu dünya hayatında, Yusuf (as) peygambere güzelliğin her ne kadar üçte ikisi verilip kalanı herkese dağıtılmış ise de; lâkin, ahiret hayatında güzellik, o Hüsn-ü Muhammedi'dir, cemal, o cemal-i Muhammedi'dir. Ona salât ve selâm olsun.
    Çünkü o, yüce Sultan Hakkın mahbubudur (yani sevmiş olduğu zattır)
    Sonra.
    Başkalarının hüsnü için; ilim sıfatının (yani Resulullah (sav) Efendimizin) hüsnü ile nasıl bir ortaklık olabilir!.. Zira, matlupla ittihadı vasıtası ile; onun hüsnü aynen matlubun hüsnüdür. O sıfattan başkasına böyle bir ittihad olmayınca, bu hüsün de onda yoktur.
    Hilkat-ı Muhammediye; hüdus varlığına rağmen, yüce Zat kıdemine is-tinad etmektedir. Onun hükümleri dahi, zat vücubunda nihayet bulmaktadır. Onun hüsnü dahi, zat hüsnüdür. Şu cihetten ki: Onda hüsnün dışında bir şaibe yoktur. Mana böyle olunca, mahabbetin taalluk ettiği Mutlak Cemil olduğuna göre, o Sübhan Zat'ın mahbubu oldu. (Bunun bulunduğu mana şudur);
    Allah cemildir; cemali sever."
    ***
    Burada şöyle bir soru çıkabilir:
    "...onları sever..."(5/54) mealine gelen ayet-i kerime manasına göre, Sübhan Hakkın mahabbeti, Resulullah (sav) Efendimizden başkasına da taalluk eder. Başkaları da, aynı şekilde, yüce Sübhan Zat'ın mahbuplarıdır. Mana bu olunca, başkaları hakkında dahi mevcut iken; mahabbetin Resulullah (sav) Efendimize tahsis edilmesinin manası nedir? Bu sorunun cevabında şöyle derim:
    -Mahabbet iki kısımdır. Şöyle ki:
    a) Sevenin zatına taalluku olan mahabbet (yani muhibbin).
    b) Bir başka kısmı ise, onun zatından gayrına taalluk eder.
    Anlatılan birinci kısım, zati mahabbettir. Ve bu, mahabbet kısımlarının en alâsıdır. Çünkü o, hiçbir şeyi, kendi nefsi kadar sevemez. Aynı şekilde, mahabbetten bu kısım, en muhkem ve en sağlam olandır. Sonra bu mahabbet, arızaların herhangi birinin gelmesi ile de zail olmaz.
    Yine bu anlatılan kısmın taalluk ettiği, sırf mahbubdur. Bunda, muhibbiyet şaibesi yoktur.
    Amma ikinci kısım, üstte anlatılan manada değildir. Zira, bu arızidir. Zeval de kabul eder. Bunun taalluk ettiği, bir yüzü ile her ne kadar mahbub olsa da; lâkin onda, müteaddid yüzlerden muhibbiyet vardır.
    Resulullah (sav) Efendimizin hüsnü ve cemali; Hazret-i Zat hüsnüne istinad ettiklerinden, -bu mana daha önce de anlatıldı- zata taalluk eden birinci kısım, zaruri olarak, Resulullah (sav) Efendimize de taalluk eden birinci kısım, zaruri olarak, Resulullah (sav) Efendimize de taalluk etmektedir. Böylece Resulullah (sav) Efendimiz, mahabbet taalluku ile, zat gibi sırf mahbub olmaktadır.
    Anlatılan devlet, Resulullah (sav) Efendimizden başkasına müyesser olmadığından; zati hüsnünden yana nasipleri azaldığından, kendilerine ikinci kısım mahabbet taalluk etti. Kendilerini bir yönü ile mahbub eyledi.
    Mutlak mahbub Resulullah (sav) Efendimizdir. Zira o, muhibbin zatı gibi, daima mahbubdur.
    Hissedilen mana şu ki:
    Musa'da (as) Sübhan Hak için, mahabbetin ağır basması vardı ve bu mahabbet sebebi ile de, reis-i muhibbin (sevenlerin başı) olmuştu. İşte, sübhan Hakkın Hatemü'r-rüsül Resulullah (sav) Efendimize olan mahabbetinin misali de budur.
    Bu Fakir, iki mahabbet denizine her ne zaman dalsa; ikisi arasında kuvvet ve zaaf itibarı ile değişklik görmektedir. Yaratandaki mahabbeti, yaratılandaki mahabbetten daha şiddetli bulmaktadır.
    "Muhakkak, Allah hizbi galip olanlardır."(5/56) mana hükmü de geçerli olup asla bir değişiklik zuhur etmez. Her iki mahabbet, adalet nizamında tartışılmış gibidir. İkisi de eşit gelmektedir. Aralarında kıl kadar ziyadelik ve noksanlık vaki olmamıştır.
    ***
    Burada şöyle bir soru sorulabilir:
    -Sofiye-i aliyye, hükmetmişlerdir ki; alem fertlerinin tamamı, ilâhi isimlerin mazharian ve tecelligâhlarıdır. Eşyanın hakikatlerinin dahi, o isimlerin aynı bulmuşlardır. İtikad etmişlerdir ki, eşya, isimlerin zılâlidir. Böylece alemin tamamını ilâhi isimlerin zuhuru kılmışlardır.
    Mana üstte anlatıldığ gibi olunca; bazı isimlerin zuhurunu, Resulullah (sav) Efendimizin yaratılışına tahsis etmenin manası nedir? Ki bu, yukarıda anlatıldı.
    Bunun için şöyle derim:
    -Sofiye katında eşyanın hakikatları, ilâhi isimlere ilmi suretlerden ibaret olan ayan-ı sabitedir. İlâhi isimlerin kendileri değildir. Bunun için demişlerdir ki:
    -Bu alem, o ilmi suretlerin zuhurudur.
    İsterse mecaz yollu:
    -O, isimlerin zuhurudur, demiş olsunlar.
    Hatta, onlara göre, bir şeyin ilmi sureti, o şeyin aynıdır, o şeyin benzeri ve misali değildir. Bu Fakir'in Resulullah (sav) Efendimizin yaratılışı hakkında demiş olduğu:
    -İsm-i ilâhinin kendi zuhurudur, cümlesi:
    -O ismin, ilmi suretinin zuhurudur manısa gelmez. Bir şeyin kendisi ile, ilmi sureti arasında çok fark vardır.
    Görmez misin; bir ateş zihinlerde tasavvur edildiği zaman; onun aydınlatması nerede? Onun ışığı nerede? Ateşin kemal üzere olması, onun ışık verip aydınlatmasıdır. Onun ilmi suretinde, benzerinden ve misalinden başka bir şey yoktur. Akıl erbabı bu manayı ister kabul etsin; isterse etmesin. Hatta:
    -O, ateşin aynıdır, demişlerdir.
    Lâkin, bizim sarih keşfimizde, aynı olmaya kail olmanın yalana çıktığı vardır. Ateşin ilmi sureti de, hariçte mevcut olanın benzerinden başka değildir.
    Şu mana dahi hissen bilinir ki, her ne ki isimlerin ilmi suret zuhurudur; onun imkânı ve vücudu, alemin imkânı ve vücudu kabilindendir; o vücud için yüce Allah'ın san'atı ile vehim mertebesinde bir tahakkuk ve sebat tahakkuk etmiştir.
    Daha önce anlatıldığı şekilde; Resulullah (sav) Efendimizin yaratılışındaki ilâhi ismin zuhur imkânı, izafi sıfatlar imkânı kabilindendir. Onun vücudu dahi, işin özünde, o sıfatların vücudu gibidir.
    Resulullah (sav) Efendimiziden başka hiç kimseye nazar ilişmedi ki, İlâhi isme zuhur yeri olsun. Ancak Kur'an-ı Mecid müstesna. Zira o İlâhi ismin kendi zuhurudur. Nitekim bu manadan, daha önce bir nebze anlattım.
    Bu babda netice mana şudur:
    Kur'an-ı Mecid'e ait zuhur menşei safat-ı hakikiyedendir.
    Zuhur-u Muhammedi menşei ise, sıfat-ı izafiyedendir.
    Üstte anlatılan mana icabı olarak, Kur'an-ı Mecid için:
    -Kadimdir, mahluk değildir, dediler. Resulullah (sav) Efendimiz için de:
    -Hadis ve mahluk diye anlattılar.
    Kâbe-i Rabbaniye'nin muamelesi ise, anlatılan iki ismi zuhurdan daha hayret vericidir. Çünkü orada, tenzihi mana zuhuru vardır. Hem de, suretlerin ve şekillerin kisvesi olmadan.
    Cümle yaratılmışlar tarafından kendisine secde edilen Kâ'be; taştan ve topraktan ibaret değildir. Ve o, bir tavan ve bir duvar da değildir. Faraza böyle bir durum olmasa dahi, yine Kâ'be Kâ'be olarak hali üzere kalır ve kendisine secde edilir. Orada bir zuhur vardır; amma asla bir suret yoktur. Ve bu mana, acayipler acayibi bir şeydir.
    Dinle, dinle...
    Her ne kadar, Muhammediyete has devlete hiç kimsenin iştiraki yok ise de; lâkin şu kadarına eritir. Şöyle ki:
    O devletten bir bakiye kalmıştır ki bu, yaratılıp tekmil edildikten sonradır; kendisine hastır. Ona ve âline salât ve selâm olsun. Ta ki, keremli zatların
    sofrasında bulunanlardan arta kalan, hizmetçilere bir nasip ve hisse ola... Bu dahi, onun ümmetinden birine verile... Onun yuğurulan çamurundan kılına... Ve tebaiyeti, verasesi ile; ona has olan devlete ortak edile... Ona ve âline salât ve selâm olsun.
    Bir mısra:
    Ne zorluğu o işte, olunca keremlilerle...
    Üstte anlatılan bakiye, Adem'in (as) çamurundan kalan bir bakiye olup hurmanın yaratılması içindir. Nitekim, bu manadan, Resulullah (sav) Efendimiz şöyle buyurdu:
    "Ammeniz (halanız) hurmaya ikram ediniz; zira o, Adem'in bakiye çamurundan yaratıldı."
    Bir mısra:
    Yerin ne nasibi var, keremlilerin kadehinden...
    ***
    Burada şöyle bir şey sorulabilir:
    -Şeyh Muhyiddin b. Arabi k.s. ve ona tabi olanlar, Hakikat-ı Muhammediye'yi, hazret-i ilim icmalinden kılıp onun için demişlerdir ki:
    -Taayyün-ü evvel ve tecelli-i zatidir.
    Bunun üstünü dahi, lâtaayyün olan Hazret-i Zat-ı Baht olarak bilmişlerdir. Halbuki sen onu, ilimden bir kısım kılıp izafi sıfatlara dahil ettin. Ki o, izafi hakiki sıfatlardan alttır. Bunun tevil yönü nedir?
    Bunun için şu cevabı veririm:
    -Şeyh Muhyiddin b. Arabi k.s. hariçte bir mevcudun vücuduna kail olmamaktadır. Yani mücerred Zat-ı Ehadiyet dışında... Hakiki olsa dahi, ilim dışında sıfat vücudunu sabit görmemektedir. Böyle olunca, zaruri olarak ona göre taayyün-ü evvel, icmali ilim olmaktadır. Sıfatların sübutunu da bundan sonra tasavvur eder. Zira, onların sübutu, ilim sıfatının teferruatı arasında sabittir. Bu durumda, ilim dışında onlann sübutuna kail olmaz. Böylelikle, ilim her şeyden daha önde olur; bütün kemalâtı dahi cami bulunur.
    Fakir'in indinde keşfolunana gelince, durum şudur:
    Sekiz hakiki sıfat, zat gibi olup hariçte mevcuttur. Değişik olma durumu, ancak merkeziyetin oluşu ve olmayışına göredir. Nitekim bu mana daha önce de geçti. Bu manaya kail olmak, ehl-i sünnet ve'l-cemaat görüşüne de uygundur. Allah onların çalışmalarını şükrana lâyık eylesin. Onlar demişlerdir ki:
    -Sıfatların vücudu, zatın vücudu üzerine zaiddir.
    Mana üstte anlatıldığı gibi olunca; taayyün-ü evveli, icmali ilimden ibaret kılmanın manası yoktur. Hatta taayyün ıtlakının dahi mecali yoktur.
    Bütün sıfatların en önce olanı, hayat sıfatıdır; ilim sıfatı ona tabidir. İlim sıfatını onun üzerine takdim etmek tasavvur edilemez. Bilhassa, ilme bir kayd munzam olur ise... Zira, böyle bir durum, mutlak ilimden daha dün olup izafeyete dahildir. Nitekim, bu mana daha önce de anlatıldı.
    Şayet şöyle derlerse:
    -İcmali ilim, taayyün-ü evveldir.
    Kabul edilir yeri yoktur. O zaman bunun taayyün-ü sanisi dahi tafsili ilim olur.
    ***
    Bir başka soru da şöyle olabilir:
    -Şeyh Muhyiddin b. Arabi k.s. demiştir ki:
    -İcmali ilim, Hakikat-ı Muhammediye'dir.
    Onun zuhuru içinde, bu dünya hayatında olacağına inanmıştır. Onun bu zuhurdan muradı, ismin kendi zuhuru mudur? Yani senin de kail olduğun gibi. Yoksa o ismin suret zuhuru mudur? Yani sair mümkinatta olduğu gibi.
    Bunun için şu cevabı veririm:
    -Onun muradı, ismin suret zuhurudur. Zira, onun indinde taayyün-ü evvel, taayyün-ü ilimdir. Allah sırrının kudsiyetini artırsın.
    Sonra o, iki taayyün için
    -Taayyün-ü ilmi demiştir. Kalan üç taayyün için de:
    -Harici taayyün demiştir. Taayyün-ü ilmi o ilim sureti şanıdır ki, bunun için zatın aynı olduğuna kail olmuştur. Yani hariçte.
    Bunun suretini dahi ilimde isbat eylemiştir. Bu ilmi suret dahi, Hakikat-ı Muhammediye olup bu dünya hayatında zuhur etmiştir. Yani İnsaniyet-i Muhammediye suretinde...
    Hulâsa, her makamda bir zuhur vardır ki, bu zuhur, Şeyh Muhyiddin b. Arabi k.s. katında ilmi suret zuhurudur; isterse, şanı yüce Vacib Zat'ın sıfatları olsun. Halbuki, ona göre, sıfatların ilim dışında vücudu yoktur. Yine ona göre hariçte, Zat-ı Baht'tan başka mevcut yoktur.
    ***
    Şöyle sorulabilir:
    -O mertebede; ilmin, alimin ve malumun ittihadı vardır. Bunun hâsılı ise, huzuri ilimdir. Orada, ismin suretine mecal yoktur. Çünkü suret husulü, ancak husuli ilimdedir. Huzuri ilimde ise, hazır olan malumun kendisi olup sureti değildir.
    Bunun için şöyle derim:
    -O mertebe, ZAT-I BAHT mertebesi değildir. Bu sebeple onun için:
    -Taayyün-ü evvel, tenezzül demiştir. Yani hariçte mevcud olamayınca, onun için ilmi sübut mutlak gerekli olur. Bu manadan ötürü de:
    -İlmi taayyün demiştir, ilmi sübut için de, malumun sureti gereklidir.
    Üstteki beyandan da anlaşılacaktır ki, huzuri ilimde dahi, aynı şekilde, malum için bir suret vardır; hem de malumun kendisi mevcut olması ile... Zira hazır, halis malum olan değildir. Elbette ona itibar düşmüş ve kendi olmaktan çıkarıp surete getirmiştir.
    Üstte anlatılan inceliği herkesin fehmi kavrayamaz. Lâkeyfi manada bir vusul ile, ZAT-I BAHT'e ulaşmayan, bu inceliği idrak edemez.
    Sübhanellah... Benim gibi son gelen aciz Fakir'in ne gücü ve kudreti vardır ki, büyük Ulü'l-Azam enbiyanın maarifinden kelâm etsin. Hem de,
    Hatemü'r-rüsül Resulullah (sav) Efendimizin bi'seti üzerinden bin sene geçtikten sonra. Maadın üstünlüğünde, mebde kemalâtı inceliklerinden beyanda bulundu.
    Bir şiir:
    Amma şahım yüceltti, makamımı yerden;
    Onunla ayda, yıldızda ayıldım birden...
    Şiirin devamı:
    Ben bir bahçe gibiyim, oraya bahar;
    Bulutlarından zülâl yağmurlar yağar;
    Bin tane dilim olsa senaya dursam;
    Ona infialden başka neyim artar?..
    ***
    Bir ayet-i kerime meali:
    "Allah'a hamd olsun ki; bunu bize hidayet eyledi. Allah bize hidayet etmeseydi; kendiliğimizden bunun yolunu bulamazdık. Rabbimizin resulleri gerçeği getirdi."(7/43)
    ***
    Hatırımda idi ki, hadis-i şerifte gelen SABAHAT ve MELAHAT üzerine bir şeyler yazayım. Bu manada Resulullah (sav) Efendimiz şöyle buyurdu:
    "Kardaşem Yusuf pek SAHİB hem de pek MELİH'im..."
    Ve bu babda, remz ve işaretle kelâm edeyim. Lâkin, gördüm ki, remz ve işaret esas maksadı anlatmaktan yana kusurludur. Dinleyenler dahi, onu idrakten yana acizdir.
    Kur'an-ı Kerim'in mukattaat harfleri bütünüyle remizler ve işaretlerdir. Yani muhib ile mahbub arasında bulunan ince sırlara ve hakiki hallere... Lâkin, onları anlayan kim, idrak eden kim?
    Rasihun ulemanın hükmü, Habib-i Rabbi'l-aleminin hizmetçileri ve köleleri hükmüdür. Haddizatında bunların o manalara bir ittılaı vardır. Amma hizmet edenlerin, hizmetini gördüklerine dair gizli sırların ne kadarına muttali olmaları caiz ise o kadar. Hatta, hizmeti görülene tebaiyet yolu ile hadim ile mahdum arasında bir muamele dahi olabilir. Hatta onun uyduluğu ile kendine has devlete hizmet edenin bir iştiraki dahi olur. Ne var ki, bu beyandan yana bir nebze anlatacak olsalar; hainlerden olurlar ve kendilerini helake götürürler. Bu durumda, onlar hakkında, Ebu Hüreyre'nin (ra) dediği manada:
    -Kat'ı bel'um... (boğaz kesilmesi) doğru olur. Burada şu mana geliyor:
    "Sinem daralıyor; dilim dönmüyor."(26/13)
    ***
    Dua makamında bir ayet-i kerime meali:
    "Rabbimiz, bizim işimizdeki taşkınlığımızı ve günahlarımızı bağışla; ayaklarımıza sebat ver. Kâfirler kavmine karşı bize yardım eyle."(3/147)
    Selâm size hüdaya ittiba eden diğerlerine. Mütabaat-ı Mustafa'ya "tutunanlara.
    Ona, âline ve ebrar muttaki ashabına salâtlar.
    ***

  7. #55
    Meryem - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    06-07-2006
    Yer
    İstanbul
    Yaş
    31
    Mesajlar
    7.644
    Adı geçen
    1 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @Meryem
    MEVZUU: Maveraünnehir büyüklerinin bereketlerinden feyiz yollu gelen zahir ve batın nimetlerine şükür izharı.
    NOT: İmam-ı Rabbani Hz. bu mektubu, Seyyid Mir Mümin Belhi cenaplarına yazmıştır.
    ***
    Allah'a hamd olsun. Selâm, onun seçmiş olduğu kullarına.
    İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah'a da şükretmemiş olur.
    Maveraünnehir ulamasının ve meşayihinin hakları üzerimizdedir. Yani bizim gibi acizlerin... Hatta, Hind beldelerinde bulunan bütün ehl-i İslâm'ın üzerinedir. O kadar ki, onları beyan etmek takrirle olmaz, yazmakla anlatılamaz. Allah onların çalışmalarını şükrana lâyık eylesin.
    Bizler, ehl-i sünnet -Allah şehirlerde emsallerini artırsın- görüşlerine uygun biçimde sahih itikadı, o büyüklerin tahkikleri ile kazandık.
    Hanefi ulemasının -Allah onlardan razı olsun- Kavillerine göre sahih amelin bize hasıl olması; bunların tetkikleri sonunda oldu. Allah sırlarının kudsiyetini artırsın; sofiye-i aliyye tarikatına sülük, bu diyarda, o mübarek toprağın bereketlerinden istifade yollu gelmiştir.
    Cezbe makamının tahkiki, sülük, fena, beka, seyr.i ilellah, seyr-i fillah ki, bunların hepsi has velayet mertebesine bağlıdır; hemen hepsi o bereketli arsanın büyüklerine ait feyizlerin eseridir.
    Hulâsa, zahirin salâhı, batının felahı her ne ise, oradan alınmıştır.
    Bir şiir:
    Feyz şükrünü nasıl ödesin çimen, ey ebr bahar;
    Hepsi nimetinle perverde ister gül ister har...
    Allahu Teala, orayı ve oranın ahalisini, afatlardan ve beliyyelerden korusun... Seyyidü's-sadat hürmetine... Ona ve âline salâtlar ve selâmlar.
    O ulvi diyardan bu süfli diyara bazı rakadaşlar gelmektedirler. Onların bu gelişleri, herhangi bir hacete mebnidir. Orada bulunan, bereket sahibi zatların iütuflarına izhar ederler. Yani bu Fatör için... Bilhassa, Maden-i irsad ve'i-hidayet Menba-ı ifade Ve'l-İfaza Hazretlerinin mülazimlerine olan şefkatlarını açıklarlar. Bu arada derler ki:
    -O Cenab-ı Ali'nin size hüsn-ü zannı vardır. Yazılan bazı ilimlerini ve maarifini mütalaa eder, onları güzel bulur.
    Büyüklerden gelen bu gibi müjdeler, bazı zevklerin yazılmasına cür'et ve cesaret ebebi olmaktadır.
    ***
    Bugünlerde, Şeyh Ebü'l-mekârim Sofi geldi; çeşitli lütuflarınızı şefkatlarınızı açıkladı. Bunun için kereminize itimad ederek, bazı kelimelerle başınızı ağrıtmak cür'etinde bulunduk.
    ***
    Kardeş Muhammed Haşim, ihlâs sahibi ahbab arasındadır. Yukarda adı geçen sofi ile bu Fakir'in bazı müsvedde nakillerini yolladı: Onunla iktifa ediyoruz; bu Taife-i Aliyye ilimlerinden ve maarifinden bu sayfaya bir harf bile derc etmiyoruz.
    Hazret'in inayetinden ve şefkatından beklediğimiz o ki, son nefesin selâmeti babında bizi duadan unutulmuş eylemeye...
    Dua makamında bir ayet-i kerime meali:
    "Rabbimiz, bize katından rahmet ver; bizim için işimizde muvaffakiyet hazırla."(18/10)
    Bahusus şu Hazretlerin her birinden dua talep etmekteyiz: Cenab-ı Na-kib Necib Melâz-ı Ehlüllah Seyyid Mirik Şah, Cenab-ı Alâmetü'l-Vera Mevlâna Hasan, Cenab-ı Nasır-ı şeriat ve Hafızı'l-millet Kadı Tulek... Allahu Teala, onların bereketlerini devamlı kılsın.
    Fakir'in evlâdı dahi, mahdum-u kiramlarımıza selâmlar edip onlardan dua talebinde bulunurlar.
    ***

  8. #56
    Meryem - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    06-07-2006
    Yer
    İstanbul
    Yaş
    31
    Mesajlar
    7.644
    Adı geçen
    1 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @Meryem
    MEVZUU: Suri güzellikten lezzet almanın zararı.
    NOT: İmam-ı Rabbani Hz. bu mektubu, Hacı Abdüllatif Harzemi'ye yazmıştır.
    ***
    Bilesin ki,
    Hayırdan, kemalden, hüsünden ve cemalden her biri; hangi mekânda olursa olsun, sırf hayır olan vücudun eseri olup yüce Sultan Vacibü'l-vücud'a mahsustur.
    Mümkinde vücud, zıllıyet yolu ile o yüce Makamdan in'ikâs ettiği gibi; güzellik ve cemal dahi zıllıyet yolu ile o mertebeden gelmektedir.
    Mümkinin zatı, zati ademi sebebi ile sırf şer, çirkinlik ve noksandır.
    Lâkin, mümkinde müşahede edilen bu güzellik ve cemal, her ne kadar vücuddan gelmekte ise de; adem mir'atından zuhur ettiklerinden, mir'at hükmünü almışlardır. Çirkinlikten bir nasibe nail olmuşlardır. Kendilerine noksan arız olmuştur.
    Mümkinde zati çirkinlik olduğundan; bu güzellikten aldığı kadar halis güzellikten lezzet almaz. Halbuki o, bunun mebdeidir. Şunun için ki, bununla münasebeti daha ziyadedir. Bu çöpçü gibi ki; kötü kokulardan lezzet alır. Çünkü onunla ünsiyeti ve ülfeti vardır; sebep budur. Amma böyle bir lezzeti, güzel kokudan alamaz. Nitekim, bu mana meşhur bir kıssada anlatılmıştır.
    -Bir çöpçü bir defasında attar dükkânına uğramış; güzel kokuların fazlalığından düşüp bayılmış. Bu arada, büyüklerden biri, onun yanına gelmiş, durumuna muttali olunca, burnuna bir parça pislik komalarını emretmiş. Bu emrini yerine getirmişler; hemen ayılıp kalkmış yoluna gitmiş.
    ***

  9. #57
    Meryem - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    06-07-2006
    Yer
    İstanbul
    Yaş
    31
    Mesajlar
    7.644
    Adı geçen
    1 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @Meryem
    MEVZU: Alemin mevhum olduğunun sırrı..
    ***
    NOT : İMAM-I RABBANİ Hz. bu mektubu, Sof î Kurban Cedide yazmıştır.
    ***
    Sofiye demiştir ki:
    ? Âlem, mevhumdur..
    Bu, şu manaya değildir: Bu âlem, sırf vehmin yapması ve yontmasıdır.. Zira, böyle bir şeye kail olmak, ahmak sofestaî yoludur. Elbette onun mevhum olduğu şu manayadır:
    ? O, Sübhan Allah'ın yaratması ile yaratılmıştır. Amma vehim mertebesinde.. Sübhan Hakkın san'atı ile, onun için vehim mertebe sinde bir sübut ve istikrar hâsıl olmuştur.
    Lâkin, onda bulunan hayır ve kemal, Yüce Mukaddes Hazret-i Vücud'dan emanettir ve o Pek Mukaddes Mertebe zılâlinden bir zildir. Onda bulunan şer ve noksan ise., ademden gelmedir. Bütün şerrin ve noksanın menşei olan o ademde saklı serlerin ve noksanların zılâlinden bir zildir. Mesleklere istidadlı salik, o Yüce Zat'ın terbiye hükmüne göre emaneti ehline verir ise.. Yani Safın terbiye hükmüne göre emaneti ehline verir ise.. Yani: Hayrı ve kemali ehli olanlara reddedip şerri dahi sahibine havale eder ise.. zarurî olarak, fena devleti ile tahakkuk etmiş olur..
    Artık ondan yana bir nişan kalmaz.. Kendisinde hayırdan yana bir eser de kalmaz.. Kendisine, serden yana bir zarar da gelmez..
    Çünkü kendisinde bulunan hayır ve şer vucuddan ve ademden gelen emanettir. Kendisi, babasının evinden bir şey getirmemiştir. Kendisinin ameli, emaneti taşımaktan başka değildir. Emanetleri de tamamen ehline verdikten sonra, hiç şüphe edilmeye ki:
    ? Ben ve biz (Ene ve n a h n ü) ..
    Zahmetinden kurtulur; fenaya ve ademe mülhak olur..
    ***

  10. #58
    Meryem - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    06-07-2006
    Yer
    İstanbul
    Yaş
    31
    Mesajlar
    7.644
    Adı geçen
    1 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @Meryem
    MEVZUU: Resulullah (sav) Efendimizin iki ismine taalluk eden sırtar beyanındadır.
    NOT: İmam-ı Rabbani Hz. bu mektubu, Fakir Haşim Kişemi'ye yazmıştır.
    ***
    Bilesin ki,
    Resulullah (sav) Efendimiz, iki isimle müsemmadır. Bu iki isimden her biri Kur'an-ı Mecid'de anlatılmıştır.
    Allahu Teala, şöyle buyurdu:
    "Muhammed, Allah'ın Resulüdür..."(48/29)
    Yine Sübhan Allah, Ruhuilah'ın müjdesini hikâye ederek, şöyle buyurdu:
    "Onun ismi Ahmed'dir..."(61/6)
    Bu iki mübarek isimden her biri için, kendi başına bir velayet vardır.
    Velâyet-i Muhammediye, her ne kadar Resulullah (sav) Efendimizin mahbubiyetinden neş'et etmiş ise de; orada sırf mahbubiyet yoktur. Aynı zamanda, ona muhibbiyet keyfiyeti de karışmıştır, isterse bu karışma, Resulullah (sav) Efendimize asaleten sabit olmasın. Böyle olsa dahi, onun sırf mahbubiyetine manidir.
    Ve ayet-i Ahmediye'ye gelince bu, sırf mahbubiyetten neş'et etmiştir. Orada, muhibbiyet şaibesi yoktur.
    Bu ikinci anlatılan velayet; bir kadem, önceki velayetten daha ileri olup bir merhale, matluba ondan daha da yakındır. Muhibbin rağbeti onda daha fazladır.
    Çünkü mahbub, mahbubiyette her ne kadar daha tamam olur ise, mahbubun nazarında, istiğnası ve dilâli daha güzel ve daha melih olur. Muhibbi kendine cezbetmesi ve onu kendisine dalgın ve hayran bırakması o kadar çok ve ziyade olur.
    Bir şiir:
    İftinanım hiç değil onun yalnız cemalinden;
    Olmaktadır, hepsi onun nazından işvesinden...
    Burada
    -iftinan... tabirinden murad, aşkın matlubuna olan aşkın ifratıdır.
    Sübhanellah... Ahmed ismi, acayip yüksek bir isimdir. Kelime-i mukaddes EHAD isminden ve MİM halkasından terkib edilmiştir. Bu MİM harfi de, lâkeyfi alemde, incelik taşıyan ilâhi sırlardan sayılır. Bu keyfi alemde dahi, o saklı sırdan tabir edip anlatmak mümkün değildir. Yani MİM harfi halkası olmadan... Şayet öyle bir imkân olur ise, onu, Sübhan Hak tabir buyurur.
    EHAD, şeriki olmayan o EHAD'dir. MİM harfi halkası dahi, o ubudiyet tokudur ki, (tok halkadır); kulu Mevlâ'dan ayırd eder.
    Kul MİM'in halkasıdır. EHAD lâfzı ise, ancak onun tazimi ve hususiyetini izhar için gelmiştir. Yani Resulullah Efendimizin... Ona ve âline salât ve selâm olsun.
    Bir şiir:
    Olunca, bir kimseye sahi bu isim;
    Olur müsemması pek aziz, pek kerim...
    Aradan bin sene geçtikten sonra; o velayet, bu velayete müncer oldu. Velâyet-i Muhammediye dahi, Velâyet-i Ahmediye'de nihayet buldu, iki ubudiyet toku, bir tokta baki kaldı. Tok-u evvelin (yani birinci MİM'in halkası) yerine de ELİF harfi yerleşti. Bu ELİF Resulullah (sav) Efendimizin Rabbına işarettir. Böylece, MUHAMMED ismi, AHMED oldu. Ona ve âline salât ve selâm.
    Geçen bin senenin, büyük işlerin değişmesinde tesiri vardır.
    Üstte anlatılan mananın beyanı şöyledir:
    iki ubudiyet toku, (halkası) mübarek MUHAMMED ismine derce edilen iki mimin iki halkasından ibarettir. Yine mümkündür ki, bu iki tok, Resulullah (sav) Efendimizin iki taayyününe işaret ola... Yani:
    a) Beşeri cesedi,
    b) Ruhi meleki taayyünlerine... Mevt arazları sebebi ile cesedi taayyüne fütur gelip ruhi taayyünü kuvvet bulmuş ise de; lâkin o taayyünün eseri baki kalmıştır. Bundan lâzım eldi ki, bin sene geçtikten sonra, o eser dahi zail ola... O taayyünden bir nişan kalmaya...
    Bin sene geçtikten sonra, o taayyünden eser kalmadı. Ubudiyetin iki tokundan bir toku da koptu. Ona zeval ve fena arız oldu. Üluhiyet ELİF'İ de onun yerine oturdu. Onun için şöyle demek mümkündür:
    -O bekabillah gibidir...
    Böylece, zaruri olarak MUHAMMED ismi, AHMED o Idu. Velâyet-i Muhammediye dahi, Velâyet-i Ahmediye'ye intikal etti.
    MUHAMMED, iki taayyünden ibarettir.
    AHMED, yalnız bir taayyünden kinayedir. Ve bu isim, ıtlak makamına, birinci isimden daha yakın ve alemden de daha uzaktır.
    ***
    Burada şöyle bir soru sorulabilir:
    -Meşayihin takrir eylediği ve onları velayete bağladığı fenanın ve bekanın manası nedir? Bu, Taayyün-ü Muhammedi'de anlattığın fenanın ve bekanın manası nedir?
    Bunun için şu cevabı veririm:
    -Velayetin bağlı olduğu fena ve beka, şühudidir. Eğer orada bir fena var ise, nazar itibarı iledir. Eğer beka ve sebat var ise, bunlar da nazar itibarı iledir.
    Orada beşeri sıfatların setri vardır; zevali değil.
    Amma bu taayyünün fenası öyle değildir. Hatta burada, beşeri sıfatlara, vücudi zeval tahakkuku vardır. Cismaniyetten ruhaniyete geçmek vardır.
    Beka canibinde ise, kul her ne kadar hak olmaz ve kendisinden ubudiyet ayrılmaz ise de, lâkin o, Sübhan Hakka pek yakın düşer. Kendisine ziyade maiyet hasıl olur. Nefsinden dahi, pek uzak kalır. Beşeri hükümlerin ondan kalkması dahi, pek ziyade olur.
    ***
    Şunun da bilinmesi yerinde olur ki,
    Beşeri sıfatların fena bulmasına bağlı bulanan bu Uruc-u Muhammedi; her ne kadar muamelesi yüce zirveye çıkar ve onu gayr ve gayriyet cezbelerinden halâs eder ise de, lâkin ümmetine muamele pek zor olur. Beşeri münaebet yolu ile olan hidayet nuru da azdır. Bu son acizlerin hallerine teveccühü dahi az olur. Bütün külliyeti ile hakikat kıblesine teveccüh etmiştir.
    Vay o reayanın haline ki; Sultan onların haline iltifat etmez; bütün külliyeti ile, mahbubuna müteveccihtir.
    Anlatılan manadan ötürüdür ki, bin seneden sonra, küfür ve bıd'at zulmetleri istilâ etmiştir, islâm nuruna da noksan gelmiştir.
    Dua makamında bir ayet-i kerime meali:
    "Rabbimiz, nurumuzu tamamla; bizi bağışla... Sen her şeye kadirsin, "(66/8)
    ***

  11. #59
    Meryem - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    06-07-2006
    Yer
    İstanbul
    Yaş
    31
    Mesajlar
    7.644
    Adı geçen
    1 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @Meryem
    MEVZUU: Hazret-i Şeyhimize (İmam-ı Rabbani)'ye mahsus velayet sırları.
    NOT: İmam-ı Rabbani Hz. bu mektubu, Mevlâna Salih Külâbi'ye yazmıştır.
    ***
    Bu Fakir'in velayeti, her ne kadar Velâyet-i Muhammediye ve Velâyet-i Museviye terbiyesi ile olmakta, -o velayetlerin sahiplerine salât ve selâm olsun-, onların uyumuyla mahbubiyet ve muhibbiyet nisbetinden mürekkeb -çünkü mahbubların reisi Allah'ın Resulü Muhammed (sav) olup, muhiblerin reisi dahi Musa Kelimüllah (as) olmuştur- ise de; lâkin onda bir başka iş vardır. Ona, kendine mahsus bir muamele sağlanmıştır.
    Bu velayetin aslı, her ne kadar Velâyet-i Muhammediye olan peygamberinin velayeti ise de, o velayet dahi, asaleten sırf mahcubiyetten neş'et etmiştir; lâkin bu velayete, Velâyet-i Museviye dahi inzimam ettiğinden, o dahi, asaleten sırf muhibbiyetten neş'et etmiştir; dolayısı ile onun boyasına da girip kendisine bir başka durum arız olmuştur. Hatta onun için şöyle demek de mümkündür:
    -O, bir başka hakikat olmuştur; bir başka semere vermiştir; bir başka netice vermiştir.
    Şu şiiri söyleyen ne güzel söylemiştir:
    Saki, bir afyon atmış ki bu şaraba;
    Ne baş bıraktı, ne de kavuk ahbaba...
    Dua makamında bir ayet-i kerime meali:
    "Rabbimiz, bize katından rahmet ver; bizim için isimizde muvaffakiyet hazırla..."(18/10)
    ***
    BİR FASL-I HAYR
    Bu velayete bağlı muameleden bir nebze izhar edecek olsam; boğaz kesilir ve gırtlak koparılır.
    Ebu Hüreyre ki, Resulullah (sav) Efendimizin aldığı bazı ilimlerden ötürü:
    -Boğazın kesilmesi... manasından bahsettikten sonra, başkası hakkında ne denir? Allah ondan razı olsun.
    Sübhan Allah, anlaşılması zor, derin ve çetin sırların zatı ile hasın hası kullan arasında saklı kıldı. Yabancıları, onların etrafında gezmeye dahi bırakmadı.
    Hatemü'r-rüsül Resulullah (sav) Efendimiz, alemlere rahmetti. Bu saklı sırlan, marifetinin kemalinden ve ilminin çokluğundan Ebu Hüreyre (ra) ve başkasına söyledi. Onların, hayrı serden ayırma kabiliyetlerini bildiği için, bu saklı incileri onlara vermeyi tercih etti.
    Ben Müflis Kalibülbidaa kula gelince, bu sırları anlatmaktan korkuyorum. Hatta hatırlatmaktan da... Bu su-i halim ve istidadsızlığımla o yüce matluplara karşı bir münasebet bulamıyorum. Lâkin durumu anlıyorum ve şu manayı itiraf ediyorum:
    Olmaz bir işte zorluk, olunca keremlilerle...
    Evet, Allah için durum budur. Bu kerem dahi, Sübhan Zatına lâyıktır.
    Sübhan Hakkın keremi, bize yalnız bugün için gelmemiştir. Bu kerem, yerden bir avuç toprak alıp da bizi ondan yarattığı günden başlar (hatta daha da evvel).
    Bu yarattığını, zatına halife kıldı. Zatından vekâleten eşyanın kıyamını onunla sağladı. Arada bir vasıta kılmadan, bütün eşyanın ilmini ona öğretti. Kendisinin mükerrem kullan olan melekleri dahi, onun talebeleri eyledi. Üstün şanlarına rağmen, meleklere emretti ki, ona secde edeler.
    -Muallim-i melekût (meleklerin öğretmeni) diye nam salan İblis'i de tard etti. İbadette ve taatta onun büyük bir şanı vardı. Halife kıldığına secde etmekten imtina ettiği, zami ve saygıda bulunmadığı için onu mel'in, melum, mat'un eyledi.
    Bu toprağa bir kuvvet ve himmet verdi ki, semaların, yerin ve dağların taşımaktan çekindiği, ondan korktuğu emaneti yüklene... Sonra ona, keyfiyetten münezzeh, misalden yüce olan yerin ve semaların yaratıcısını görme kuvveti ve kabiliyeti vardı. Halbuki kendisi, keyfiyet ve misal durumundadır. Bununla beraber, dağ bütün salâbetine rağmen, o Sübhandan gelen bir tecelli ile parça parça toz haline geldi.
    O yüce Allah kadim ihsan sahibidir. Merhametliler merhametlisidir. Bizim gibi acizleri de, sabikun zümrenin derecelerine yükseltmeye de kadirdir. Keza, onların eriştiği devlete ortak kılmaya da... Yani onların bir uydusu olarak...
    Bir şiir:
    Padişah çalarsa kapısını kocakarının;
    Olmaya gidesin yolunmasına bıyığının...
    ***
    BİR TENBİH
    Bilesin ki,
    Hazret-i Sübhan Hak, daima tenzih ve takdis üzere olup hüdus sıfatlarından münezzeh, noksan damgalarından da beridir. O yüce Sultan'ın Zatına tagayyür ve tebeddül yolu yoktur. Orada ittisal ve infisal mecali de yoktur. O makam için haliyet ve mahalliye! cevazı dahi küfürdür, ittihad ve ayniyet hükmü dahi aynen ilhaddır; zındıklıktır.
    Şayet Sübhan Hak kullarına bir yakınlık ve vuslat hasıl olur ise, lâkin bu, bir cismin diğer cisme yakınlığı kabilinden değildir; cevherin arazla ittisali cinsinden dahi değildir. Şayet burada bir yakınlık var ise, bu keyfiyetten münezzehtir. Eğer bir vuslat var ise, o dahi kemmiyetten ve bir yerde olmaktan (eyneden) beridir.
    Bu büyüklerin, o makamdaki muamelesi, lâkeyfi alemdendir. Lâkeyfi alemin, keyfi aleme nisbetle durumu, umman denize nisbetle bir damla gibidir.
    Nasıl böyle olmasın ki?.. O mümkindir; bu dahi Vacib Taala'dır. O, dar bir mekâna sığdırılmıştır; bu ise, zaman ve mekân darlığından münezzehtir.
    Evet, ibare sahası, o alemde geniştir. Amma ibareden yana yüksekliğe sahip olduğundan, bu alemde dardır. Keza işaret edilmekten yana uzaktır.
    Merhametliler merhametlisi, has kullarına lâkeyfi alemden bir nasip ve bir seyir vermiştir. Lâkeyfi kuamele ile de, onları müşerref eylemiştir.
    Şayet lâkeyfi alemden faraza keyfi ile tabir etmek mümkin olsa, böyle bir tabir, çocuklara; buluğa ermişlerin, şeker ve bal lezzetini cima lezzeti ile tabir etmelerinden daha uzak bir mana ifade eder.
    Sonra, üstte anlatılan iki lezzet bir alemdendir. Halbuki, o tabir edilenle tabir eden iki ayrı alemdendir.
    Her kim, lâkeyfiyi, keyfi ile tabir etmeye kalkar da, keyfinin hükümlerini lâkeyfi üzerine yürütmeye giderse, onun için hak olur ki, taan ve tard uğrağı ola... Zaruri olmaktan da, ilhad ve zındıklıkla itham edile.
    Şunun için ki: O sırlar, incedir; çetindir. Onlar da, ancak ibare ve tabir cihetinden gelmektedir; tahakkuk ve husul cihetinden değildir.
    insanın o sırlarla tahakkuku, imanın kemalidir; amma keyfiyetle onları tabir etmek aynen küfür ve ilhaddır. Bu makamda gerekir ki:
    "Allah'ı bilenin dili tutulur..." manasına göre amel edile...
    Bir ayet-i kerime meali:
    "Rabbimiz, nurumuzu tamamla; bizi bağışla. Çünkü sen her şeye kadirsin."(66/8)
    Evel ahir Allah'a hamd olsun. Salât ve selâm Allah'ın Resulüne; daima ve her zaman.
    ***

  12. #60
    Meryem - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    06-07-2006
    Yer
    İstanbul
    Yaş
    31
    Mesajlar
    7.644
    Adı geçen
    1 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @Meryem
    MEVZUU: Cemalin ve kemalin incelikleri beyanında olup bu iki mertebenin üstünde bulunan mukaddes bir mertebe. Anlatılan iki mertebeden: Habib'in, Halil'in ve Kelim'in nasipleri. Onlara salât ve selâm olsun.
    Ve Hazret-i Şeyhimizin (İmam-ı Rabbani)'nin bu mertebeden nasibi.
    NOT: İmam-ı Rabbani Hz. bu mektubu, Hazret-i Mahdumzade, Hace Muhammed Masum'a yazmıştır.
    Sübhan Hak, haddizatında Cemil'dir. Zati olan hüsün ve cemal, onun için sabittir. Bu hüsün ve cemal, bizim kavradığımız ve akıl edip hayalimize getirdiğimiz hüsün ve cemal değildir.
    Bununla beraber, Hazret-i Zat'ta pek mukaddes bir mertebe vardır ki; son derece azamet ve kibriyası bulunduğundan o mertebeye vusul mümkün değildir. Hatta onu,,hüsün ve cemal ile de tavsif etmek mümkün değildir.
    Taayyün-ü vücudi olan taayyün-ü evvel zati olan o kemalin ve cemalin taayyünü onların zillidir. O pek mukaddes mertebede hüsün ve cemalin mecali yoktur. Orada, asla bir tahayyün de yoktur. Zira orası, gayet azametinden ve kibriyasından ötürü, asla bir taayyün ile mütaayyen olamaz.
    Bir mısra:
    Aynaların hangisinde suret bulabilir!..
    Mana yukarıda anlatıldığı gibi olmasına rağmen; taayyün-ü evvel dairesi merkezine, o pek mukaddes mertebeden bir sır ve keyfiyet tevdi edilmiştir. Oraya, alâmetten yana münezzeh ve mukaddes olan o mertebeden bir alâmet konmuştur.
    Taayyün-ü evvel, nasıl Velâyet-i Haliliye'nin menşei ise, o taayyün-ü evvel dairesi merkezinde tevdi edilen sır ve keyfiyet de, Velâyet-i Muhammediye'nin menşeidir. Onların sahiplerine salât, selâm ve tahiyyet.
    Zılları taayyün-ü evvel olan zati hüsün ve cemal için mecaz alemindeki güzellik vardır. Bu dahi, yanak hüsnü ve ben cemaldir.
    Merkeze tevdi edilen bu sır ve keyfiyet için bir melâhet ile münesebeti vardır ki, boy güzelliğinin, yanak tatlılığının, göz hüsnünün ve ben cemalinin ötesindedir. Bu, ancak zevke dayalı bir iştir ki, kendisine zevk verilmeyen kavrayamaz.
    Bir şiir:
    Bir ceylânım var tüm güzellik onda;
    Kim vasfeder bana cemal dilâl şanında...
    İki velayet arasındaki tefavüt, bu beyandan bilinmelidir. İsterse, her ikisi de, yüce mukaddes Zat yakınlığından neş'et etmiş olsun. Ne var ki, birinin mercii, zat kemalidir; diğerinin avdet yeri ise, sırf yüce Zat'tır.
    Melâhat, sabahatın fevkinde olduğuna göre; melâhata vusul, ancak bütün sabahat mertebelerini geçtikten sonra tasavvur edilebilir.
    Velâyet-i İbrahimiye mertebelerinin tümüne vusul müyesser olmayınca; büyük Velâyet-i Muhammediye'nin zirvesi olan bu velayetin hakikatında vusul müyesser olmaz. Her iki velayetin sahibine de salât ve selâm.
    Resulullah (sav) Efendimizin Millet-i ibrahim (as) mütabaatı ile memur olması mümkündür ki, şu sebepten ola; bu mutabaat vasıtası ile onun velayetinin hakikatına ulaşa; oradan dahi:
    -Melâhat... diye tabir edilen, kendi velayetinin hakikatına terakki ve onunla tahakkuk eder.
    Resulullah (sav) Efendimizin hullet velayetinin merkezi ile zati münasebeti bulunduğundan; Hazret-i Zat icmaline daha yakındır. Dairenin çevresi (muhiti) ile münasebeti daha azdır. Zira, o dairenin yönü, zat kemali tafsilinedir. O dairenin muhiti kemalâtı ile tahakkuk edilmedikçe, Velâyet-i Hullet tamam olmaz.
    Üstte anlatılan mana icabı olarak; okunan salâvat-ı şerifede şöyle gelmiştir:
    "İbrahim'e salât eylediğin gibi..."
    şunun için ki: Kendisine Velâyet-i Hullet tamamı ile müyesser ola... Tıpkı, o velayetin sahibine müyesser olduğu gibi.
    Resulullah (sav) Efendimize ve ona salât ve selâm olsun.
    Velâyet-i Muhammediye için tabii mekân, Velâyet-i Maliliye dairesi merkezinin noktası; onun seyri dahi, o dairenin merkezi ile kısıtlı oyunca o merkezden çıkışı ve dairenin muhitine girişi ve onun kemalâtını iktisabı zor olur. Şunun için ki: Bu durum, onun tabiatının iktizası hilâfınadır.
    Bu duruma göre hal şunu iktiza etti ki, Resulullah (sav) Efendimizin ümmetinden mutavassıt biri çıka; onun tebaiyeti ile o merkezi aynında buluna ve bir başka yönden de, kendisi için dairenin muhiti ile münasebet peydah ola... Böylelikle de, o dairenin kemalâtını iktisab ederek, onun hakikati ile de taahhuk ede.
    "Bir kimse, iyi bir âdet meydana getirir ise, onun ve onunla amel edenlerin ecri kendisinedir." hükmüne göre; metbuu (tabi olduğu) peygamber dahi o kemalât ile tahakkuk eder. Böylelikle Velâyet-i Haliliye'yi dahi itmam eylemiş olur.
    Bu Fakir'e zahir olduğuna göre; bu muammanın sırrı şöyledir:
    Velâyet-i Hullet dairesi merkezinin noktası, sair noktalarından mahabbetle imtiyazlı bir durum almıştır; isterse basit manası ile olsun. Lâkin, muhibbiyet ve mahbubiyet itibarını tazammun ettiğinden; kendisine daire sureti zuhur eder. Onun muhiti, muhibbiyet itibarı olup merkezi mahbubiyet itibarıdır.
    Velâyet-i Museviye menşei, dairenin muhiti olan muhibbiyet itibarıdır.
    Velâyet-i Muhammediye menşei, dairenin merkezi olan mahbubiyet itibarıdır.
    Velâyet-i Muhammediye'nin husulünü bu makamda tasavvur etmek gerek.
    Bin sene geçtikten sonra; Hakikat-ı Muhammediye'nin bağlı olduğu bu ikinci daireye bir genişlik arız oldu. Onda ikî itibar zuhura geldi. Merkez daire suretinde sırf mahbubiyet zuhur etti. O dairenin muhiti ise, muhibbiyetle imtizaç eden mahbubiyet oldu.
    Velâyet-i Ahmediye'nin menşei dahi, bu anlatılan dairenin merkezidir.
    AHMED ismi, Resulullah (sav) Efendimizin ikinci ismidir. Ve o, sema ehli arasında, bu isimle bilinmektedir. Nitekim, bu manayı anlatmışlardır. Mümkündür ki, sema ehlinden olan İsa'nın (as) Resulullah (sav) Efendimizin kudümünü bu AHMED ismi ile müjdelemesi bu sebebe göre ola... Bu mübarek ismin, Zat-ı Ehad'e çok yakınlığı vardır. Hazret-i Zat'a diğer ikinci bir isim olan mübarek MUHAMMED isminden daha yakındır.
    Bu isim, mübarek EHAD isminden bir MİM halkası ile ayrılmıştır. O da, zuhura ve izhara sebeb olan mahabbetin mebdeidir.
    AHMED ismine dere edilen MİM Kur'an harflerinin mukattaatından olup suretlerin evvellerinde nazil olmuştur. Keza, derin sırları taşır.
    MİM harfinin, Resulullah (sav) Efendimize mahsus olan bir hususiyeti vardır. İş bu hususiyettir ki, onun mahbubiyetine sebep olmuş ve her şeye karşı üstün bir duruma getirmiştir.
    Biz yine asıl kelâma dönelim. Deriz ki:
    -Muhibbiyetle imtizaç eden mahbubiyetten ibaret olan o dairenin muhiti; Resulullah (sav) Efendimizin ümmeti efradından bir ferdin velayet menşeidir. Velâyet-i Muhammediye ve merkeziyet husulü ile beraber, onun daire muhiti ile de münasebeti vardır.
    Kemalâtını iktisab etmiş ve bilmiştir ki, bu ikinci devlet, yani dairenin muhiti ile münasebeti ve onun kemalâtını iktisab etmesi; kendisine Velâyet-i Museviye yolundan hasıl olmuştur.
    Mukarrer olan mana şu ki: Ümmete hangi kemal hasıl olur ise, aynısı o ümmetin peygamberine de hasıl olur.
    "Bir kimse, iyi bir âdet meydana getirir ise..." hadis-i şerifi hükmüne göre; Resulullah (sav) Efendimize, o ferdin tavassutu ile, daire muhitinin kemalâtı müyesser olmuştur. Resulullah (sav) Efendimiz için, yine Velâyet-i Hullet dahi tamam olmuştur. Bin seneden sonra:
    "Allahım, Muhammed'e salât eyle: İbrahim'e salât eylediğin gibi..?" manasındaki dua icabet görüp dilek makbul oldu.
    Resulullah (sav) Efendimizin muamelesine gelince, o sır iledir. Bu dahi, kendisinden:
    -Melâhat... tabir edilen merkeze tevdi edilmiştir.
    O ferde gelince, anlatılan makamdan aleme döndürülür. Şunun için ki: Ümmetini koruya... Amma kendisi, keremli nefsi ile, gaygın gaybı hücrede mahbubu ile halvete çekilir.
    Bir şiir:
    Mübarek olsun erbab-ı nimete erdikleri;
    Miskin aşıka yeter yudum yudum içtikleri...
    ***
    Şunun bilinmesi yerinde olur ki,
    Üçüncü merkez muhiti; her ne kadar taayyün-ü evvel merkezi muhitine nisbetle daha küçük görünmekte ise de; lâkin daha camidir. Zira, bir şey Hazret-i Zat'a ne kadar fazla yaklaşırsa; daha cami duruma gelir.
    Bilinmelidir ki, onun küçüklüğü, insanın küçüklüğüne benzer. Zira, onda küçüklük bulunmasına rağmen, alem sınıflarının tümünden daha camidir. ' Yine bunun gibi... Bir şahıs, bu muhitin kemalâtı ile tahakkuk ettikten sonra, merkez icmalinden çıkıp muhit tafsiline geçer ise, önce içinde bulunduğu tafsil ve muhitle olan münasebetsizliği zail olur. Hiçbir zorlama olmadan, tafsilden tafsile geçer ve o tafsilin kemalâtı ile tahakkuk eder.
    ***
    Şunu da dinle:
    Kemal-i iktidar bulunmasına rağmen; alemin nizamı hikmete bağlı olduğundan; mahbupların terbiyesinde sebeplerin varlığı gerekli görülmektedir. İsterse sebeplerin varlığı illetsiz ve kudret nikabı dışında bir şey olmasın.
    Bir ayet-i kerime meali:
    "Allah'ın sünneti (âdeti, töresi, yolu, usulü) daha önce de geçtiği gibidir. Onun sünnetinde asla bir tebdil bulamazsın."(48/23)
    ***
    BİR TENBİH
    Bilesin ki,
    Peygambere kemalâttan bazısı, her ne kadar ümmetinden bir ferdin tavassutu ile husule gelmekte ve bazı makamlara onun tevessülü ile ulaşmakta ise de; lâkin, böyle bir şeyden o peygamberin noksan, o ferdin dahi, onun üzerine meziyetli olması lâzım gelmez. Zira o ferd, kemale, o peygambere mütabaatle nail olmuştur. Bu devlete dahi onun uydusu olmakla ermiştir. Hakikatta o kemal, o peygamberindir. Kendisine yapılan mü-tabaatın neticesidir.
    Bu ferdin misali şuna benzer ki, bir hizmetçidir; hizmeti görülenin hazinesinden harcını yapar. Onun için güzel elbiseler hazırlar. Şunun için ki: Güzelliğin ziyadelik gele ve haşmeti ve celâli arta...
    Mana anlatıldığı gibi olunca; hizmeti görülende ne gibi bir noksanlık olur; hizmet edenin de, onun üzerine ne gibi bir meziyeti bulunabilir.
    Yardım, ancak akrandan gelir ise, bir noksan olur. Amma hizmetçilerden ve kölelerden gelir ise, bu aynen kemal, cahın ve celâlin artmasına sebep olur.
    Asıl noksan odur ki, anlatılan manada birini diğerine karıştırır ve noksanlık tevehhümüne düşer.
    Padişahları görmez misin? Mülkleri ve beldeleri, ancak hizmetçilerin ve orduların yardımı ile alırlar. Kaleleri onların yardımı ile fethederler. Böyle bir yardımdan da, o padişahlar için azamet ve kıymet husulünden başka bir şeyin husule geldiği bilinmez. Hizmetçilerin ve yardımcıların şerefinden ve izzetinden yana da bir şey izhar edilmez.
    Ümmetlere gelince, bunlar da, peygamberlerin hizmetçileri ve köleleridir. O büyüklere, bunlardan yardım hasıl olur. Böyle bir şeyden onların noksanı olması nasıl tevehhüm edilebilir? O büyükler için nasıl şöyle denir:
    -Bunlar, asla yardıma muhtaç değillerdir.
    Kemal mertebelerin bütünü, o büyüklere bilfiil hasıl olmuştur. Hem de sarih olarak açık bir şekilde.
    Kaldı ki, bu büyükler, Sübhan Allah'ın kullarıdır. Daima onun fazilet feyizlerini beklemektedirler. Onun rahmet bereketlerini ummaktadırlar. Devamlı olarak; terakki etmek isterler.
    Şu hadis-i şerifler anlatılan manayı teyid ederler:
    "İki günü eşit geçen ziyandadır."
    "Benim için vesile isteyiniz."
    Şu manalar dahi gelmiştir:
    - Resulullah (sav) Efendimiz, muhacirlerin fukaralarına tevessül ile fetih talebinde bulunurlardı.
    Bütün bunlar, yardım ve muavenet talepleridir. O kimseler ki; o büyükler hakkında, ümmetlerin yardımlarına ve muavenetlerine cevaz vermezler; bunların nazarları peygamberlerin azametine ve yüksek derecelerine vaki olmuştur. Şayet onların nazarı, peygamberlerin kulluğuna düşseydi; onların mevlalarına olan ihtiyaçları dahi malum olsaydı; ümmetlerin imdadını inkâr etmeyecekleri gibi, hizmetçilerin ve kölelerin yardımını dahi uzak görmezlerdi.
    Dua makamında bir ayet-i kerime meali:
    "Rabbimiz, nurumuzu tamamla; bizi bağışla... Sen her şeye kadirsin."(66/8)
    Salât ve selâm, Resulullah Efendimize, bütün enbiya-ı izama ve melâike-i kirama.
    ***

  13. #61
    Meryem - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    06-07-2006
    Yer
    İstanbul
    Yaş
    31
    Mesajlar
    7.644
    Adı geçen
    1 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @Meryem
    MEVZUU: a) Vücudi taayyün-ü evvelin tahkiki.
    b) Habib, Halil, Kelim taayyünlerinin mebdeleri arasındaki fark. Onlara salât ü selâm.
    NOT: İmam-ı Rabbani Hz. bu mektubu, Hazret-i Mahdumzade Hace Muhammed Said'e yazmıştır.
    ***
    Yüce Sübhan Hakkın fazlı keremi ile sonunda keşfolunan yüce mukaddes Hazret-i Zat'ın taayyün-ü evvelidir.
    Bu Hazret-i Vücudun taayyünüdür. Bütün eşyayı ihata etmiştir. Bütün zıdları bir araya getirmiştir. Sırf hayırdır. Bereketi çoktur. Hatta bu Taife-i Aliyye'den pek çok mesayih onun için:
    -Aynen, zat, diye anlatmışlardır. Yüce Zat üzerine fazladan bir şey olmasını da men etmişlerdir.
    Onda tam bir incelik ve tam bir letafet vardır. O kadar ki, her şahsın gözü onu kavrayamaz. Asıldan da ayırd etmeye gücü yetmez.
    Üstte anlatılan manadan ötürü; onun taayyünü, bu zamana kadar gizil kalıp mütaayyinden ayırd edilmemiştir. Birçoklan da, onu Allah sanıp ona kulluk etmişlerdir. Onun dışında bir matlub ve mabud da aramamışlardır.
    Yine onu, harici eserler için bir mebde bilmişlerdir. Yine onu, günlük hadiseleri oluşturan zannetmişlerdir.
    Bu temyiz, yani Hakkı hak olmayandan ayırd etmek; bir devlettir ki, bu son gelen Aciz Miskin için saklanmıştır.
    Mabud olanı, mabud olmayandan atmak işi, enbiyadan kalan bir hissedir. Onların sofra sakıntılarından toplanıp alınandır.
    Bir ayet-i kerime meali:
    "Allah'a hamd olsun ki; bizi buna hidayet eyledi. Allah bize hidayet etmeseydi; bulamazdık. Rabbimizin resulleri gerçeği getirdi."(7/43).
    Şu dahi keşfolundu ki: Bu vücudi taayyün-ü evvel, Halilülrahman'ın terbiyesine gelmiştir (Rabbidir). Taayyün mebdei ve hulletinin taayyünüdür.
    Yine keşfolundu ki: Bu taayyünün en şerefli parçası olan merkezinde asla pek yakınlık nisbeti vardır. Yani diğer cüzler arasında... Ve bu Halilullah terbiyesine gelir (yani Rabbıdır). Taayyün mebdei olup mahabbeti-nin de taayyünüdür. Ona ve bütün peygamberlere salât ü selâm.
    ***
    Burada şöyle bir soru sorulabilir:
    -Bu taayyün-ü evvel, Halil'in terbiyesine gelen (rabbi) olunca, Resulullah (sav) Efendimizin:
    "Allah'ın ilk yarattığı nurumdur" hadis-i şerifindeki mana nedir?
    Bunun için şu cevabı veririm:
    -Dairenin merkezi, daire cüzlerinin en ileri olanıdır. Sonra, cüz'ün külle tekaddümü vardır. Bunun için, Resulullah (sav) Efendimizin:
    "Nurum..." diye anlattığı, zaruri olarak, hepsinden ileridir.
    Dairenin merkezi, her ne kadar daireden bir cüz, daire dahi onun bir küllü ise de; lâkin o öyle bir cüzdür ki, küllün sair cüzleri ondan neş'et etmiştir. Çünkü daireyi ihata eden bütün cüzler, o dairenin merkezi olan cüz'ün zılâlidir. Eğer bu cüz olmasaydı; dairenin ne ismi olurdu; ne de resmi...
    ***
    Üstte anlatılan manalardan vuzuha kavuştu ki:
    Hazret-i Halil'in terbiyesine gelen (rabbi) ve onun taayyün mebdei, o taayyünü-ü evveldir.
    Taayyün-ü evvelin menşei olan cüz, merkez olarak, o daire cüzlerinin en şereflisi de Hazret-i Hatemü'r-rüsül Resulullah (sav) Efendimizin terbiyesine gelmiştir (Rabbidir). Ve onun taayyün mebdeidir. Böyle olunca, her şeyin daha ilerisinde bulunan, Hatemü'n-nübüvvet Resulullah (sav) Efendimizin hakikatidir. Sonrakilerin zuhur menşei dahi yine odur. Bu mana icabıdır ki; kudsi hadiste, Habibüllah şanında şöyle varid olmuştur:
    "Sen olmasaydın, eflâki yaratmazdım. Rübubuyeti izhar eylemezdim."
    Hatemü'r-rüsül Resulullah (sav) Efendimizin taayyün mebdei, Halil'in (as) taayyün olan taayyün-ü evvel dairesinin merkezi olduğuna göre; hiç şüphe yok ki, menşei mahabbet olan Velâyet-i Muhammediye; menşei hüilet olan Velâyet-i Haliliye'nin merkezi olur.
    Velâyet-i Haliliye daha evvel olmasına rağmen Velâyet-i Muhammediye ile yüce mukaddes Hazret-i Zat arasında bir engel ve hail olamaz. Zira daire merkezinin, daire üzerine zati sebkatı vardır. Halef, selefe hail olamaz; iş aksinedir.
    ***
    Bu daire merkezinin sebkatı ve yakınlığı için bir başka tevil de şöyledir;
    dinle:
    Merkez olan bu noktada, seyre her ne miktar dalınır ise, muhib mahbubdan ayırd edilir. Yani hasılı mahabbet olan noktadan. Merkezi mahbubiyet, çevresi mahibbiyet dairenin de sureti zuhur eder.
    O muhebbiyet, Velâyet-i Museviye'nin mebdeidir.
    O mahbubiyet ise, Velâyet-i Muhammediye'nin mebdeidir. Onun sahibine salât ve selâm olsun.
    Merkezi mahbubiyet olan bu daire, merkezi mahabbet olup daire olan mahabbetten daha ileri ve Hazret-i Zat'a daha yakındır. Zira merkezin bir ileriliği ve yakınlığı vardır, bunlar dairede yoktur.
    Durum yukarıda anlatıldığı gibi olunca; Velâyet-i Muhammediye daha ileri ve daha yakındır.
    Velâyet-i Muhammediye'nin ileri (sebkatı) için bir başka mana vardır. Bunu da dinle...
    Sübhan Hakkzın fazlı ile mahbubiyet olan bu merkezde seyir derinliğine girildikçe; bu merkeze bir daire sureti arız olur. Onun merkezi dahi, sırf mahbubiyet gösterir. Onun çevresi dahi, muhabbiyetle karışık mahbubiyet olarak zuhur eder. Bu da, Resulullah (sav) Efendimize tebaiyet olarak, onun ümmeti fertlerinden bir ferdin nasibidir. Hatta, Velâyet-i Museviye'ye dahi tebaiyetle... Bu dahi, dairenin çevresine (muhitine) münasip bir şekilde olur.
    Üstte anlatılan mana icabı olarak, şöyle denmiştir:
    -Velâyet-i Muhammediye, bütün vakitlerde merkezidir. Muhibbet keyfiyeti dahi, bu velayetin bereketi ile olmaktadır. İkinci merkez, ancak onunla imtizaç etmesi ile daire olmuş ve bundan dahi bir başka merkez zuhur etmiştir.
    Şunun bilinmesi yerinde olur ki, bu üçüncü merkez, muameleye çok terakki getirmiştir. Ve onu, en yakından daha yakın eylemiştir.
    Bir mısra:
    Ne zorluğu o iste, olunca keremlilerle...
    Bu sırlardan ve dakik manalardan, bu mana üzerine daha ziyade ne izhar edilebilir ki, taayyün-ü evvel ötesinde, bundan daha çok ne söylenip beyan edilebilir!.. Halbuki taayyün-ü evvel ötesi bir şey yoktur. Varsa da, onun bir veya iki vasıtalı olarak bir cüz'ü veya cüz'ünün cüz'üdür. Bu dahi, keşfi nazarda taayyün-ü evvelden birkaç merhale uzaktır. Matluba dahi, ondan birkaç merhale yakındır.
    ***
    Burada şöyle bir soru sorulabilir
    -Hangi kemal ki, cüz'e müyesser olmuştur; külle dahi müyesser olur. Zira kül; başka cüzlerle beraber, o cüzden ibarettir. Mana böyle olunca, küllün dışında, o cüz için sebkat husulünün ve yakınlığının manası nedir?
    Bunun için şu cevabı veririm:
    -O kemal ki, cüz için asaleten hasıl olur; o kemal kül için dahi, cüz'e tebaiyeti ile hasıl olur.
    Şüphesiz, asalet için bir sebkat vardır ki; bu tebaiyet için yoktur. Aslın bir yakınlığı vardır ki; bu yakınlık fer için yoktur.
    Mana üstte anlatıldığı gibi olunca, dairenin merkezi, kıdem itibarı ile, daha ileri olmuş ise, yani kendine mahsus olan kemalâtanda, bunun yeri vardır.
    Bu cevabın bir başka tahkiki şöyledir:
    Cüz'ün kemali; ancak o kemal, cüz'ün asli mahiyetinden neş'et etmekte ise külle sirayet eder. Amma o kemal, mahiyetinin inkılabından sonra cüz'e arız olmuş ise, o kemalin külle sirayet etmesi lâzım gelmez. Zira o cüz; mahiyetinin inkılabından sonra, o kül için cüz olarak kalmaz ki, ondaki kemal sirayet etsin.
    Bir misal olarak şöyle anlatabiliriz:
    Bir gümüş cüz, iksir ameliyesi ile altın haline getirildiği zaman; gümüş cüz mahiyetinden çıkıp altın mahiyetine inkılab eder. Artık altınlaşan bu parça (cüz) için:
    -Altın haline gelen bu parçanın kemalâtı, kendisinin küllü olan gümüşe sirayet eder, denmesi mümkün olmaz.
    Bu cüz, inkılâptan sonra, o gümüş için bir cüz olarak kalmaz ki, kemalâtı sirayet etsin.
    Bu manayı anla; içinde bulunduğumuz marifeti ona göre kıyasla.
    ***
    Burada şöyle bir soru sorulabilir:
    -Vücudi taayyün-ü evvelin hariçte bir vücudu var mıdır? Yahut yalnız ilmi bir sübut mudur? Halbuki, bu iki şıktan her ikisi de sahih değildir. Zira, o büyükler katında, haricen Zat-ı Vahidden başka yoktur. Taayyünat ve tenezzülatın, zahirde ne ismi vardır; ne de resmi. Şayet ilmi sübuta kail olsak, lâzım gelir ki, taayyün-ü ilmi ondan ileri buluna... Bu dahi, mukarrer mananın hilâfınadır.
    Bunun için şu cevabı veririm:
    -O, işin aslında sabittir, isterse, ilim ötesinde onun sübutu olduğu manasına:
    -Harici sübut... densin. Bunun da yeri vardır.
    Doğruyu ilham eden Sübhan Allah'tır.
    ***

  14. #62
    Meryem - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    06-07-2006
    Yer
    İstanbul
    Yaş
    31
    Mesajlar
    7.644
    Adı geçen
    1 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @Meryem
    MEVZUU: Sofiyenin, Sübhan Hakkın kelâmını duyması ve o yüce Hak'la mükâlemesi.
    NOT: İmam-ı Rabbani Hz. bu mektubu, Fakir Haşim Kişemi'ye yazmıştır.
    ***
    Sormuşsunuz ki: -Bazı ariflerin söylediği şu cümlenin manası nedir:
    -Biz Sübhan Hakkın kelâmını duyarız. Onunla aramızda mükâleme olur.
    Nitekim bu gibi mana, İmam-ü Humam Cafer-i Sadık'tan da nakledilmiştir. O demiştir ki:
    -Ayet-i kerimeyi tekrar ederim. Taa, onun mütekelliminden duyuncaya kadar.
    Bundan başka Hazret-i Şeyh Abdülkadir Geyiani'ye ks. ait olan RİSALE-İ GAVSİYE nam eserde dahi bunlar anlatılmaktadır.
    Size göre bunların hakikati nedir?
    Allahu Teala seni irşad eylesin; bilesin ki,
    Sübhan Hakkın kelâmı, onun zatı ve sair sıfatları gibidir. Keyfiyeti olmayan bir kelâmı duymak dahi, aynı şekilde lâkeyfidir. Zira, keyfi olanın lâ-keyfiye çıkan yolu yoktur. Dolayısı ile, bu duymalar, kulak duygusuna bağlı değildir. Zira o, tamamı ile keyfiyetle mütekeyyiftir. Şayet kulun orada bir duyması var ise, bu, ruhani bir telâkki iledir. Zira, ruhun da; lâkeyfi manadan nasibi vardır ki, harflerin ve kelimelerin tavassutu olmaz.
    Aynı şekilde, kelâm kuldan gelse dahi, yine ruhani ilka ile olup harfler ve kelimeler yoktur. Bu kelâm için dahi, lâkeyfi olmaktan yana bir nasp vardır. Çünkü lâkeyfi için duyulmuş bulunmaktadır.
    Misal olarak biz deriz ki:
    -Kuldan sudur eden lâfzî kelâmı, Sübhan Hak, keyfiyeti olmayan bir duyma ile işitir. Hem de, harflerin ve kelimelerin tavassutu, takdim ve tehir olmadan.
    Zira, Sübhan Hak üzerine zaman yürümez ki, oraya takdim tehir sığısın.
    Bu yerde kuldan gelen bir duymak var ise, o, bütünüyle duyucudur. Eğer bir kelâm var ise, o bütünüyle mütekellimdir. Yani kul, bütünüyle kulak, bütünüyle dildir.
    Nitekim, Adem'in (as) zahrından çıkan zerreler, misak günü:
    "Elestü birabbiküm?.. (Sizin Rabbiniz değil miyim?)" (7/172), hitabını külliyetleri ile vasıtasız duyup cevabını verdiler. Zira onlar, bütün olarak kulak, bütün olarak dil olmuşlardır.
    Şayet kulak, dilden ayrılmış olsaydı; duymak hasıl olmazdı. Lâkeyfi manadaki kelâm da öyle... Kâkeyfi mertebeye, öyle bir şey lâyık da olmazdı.
    Sultanın ihsanlarını, ancak onun taşıyıcılar alabilir.
    Bu babda netice mana şu ki:
    Ruhaniyet yolundan alınan mütelakka mana, insanın içinde bulunduğu hayal aleminde misal alemi timsaline göre temessül eder. Yani tertipli kelimelerin ve harflerin sureti ile... Bu telâkki ve ilka ise, duymak ve lâfzi kelâm resmine girer. Zira, her mananın, o alemde bir sureti vardır. İsterse, o mana, keyfiyetten münezzeh olsun. Ne var ki, keyfiyetten münezzeh olanın resmedilmesi, orada bir keyfiyetle mükeyyef surette olur. Zira, resmedilmekten maksud olan anlamak ve anlatmak üstte anlatılan duruma bağlıdır.
    Bir salik; amma mutavassıt olan salik, kendinde birtakım harfler ve tertipli kelimeler bulup lâfzi kelâm hissederse; tahayyül eder ki, o kelimeleri asıldan duydu ve aynntısız oranda aldı. Halbuki o harflerin ve kelimelerin hayali suretler olduğunu bilemez. Yani o telâkki edilen manalar için... Bu duymak ve lâfzi kelâm ise, o duymanın ve kâkeyfi kelâmın timsalidir.
    Marifeti tam bir irfan sahibi için yerinde olur ki, her mertebenin hükmünü diğerinden ayırd ede... Birinin hükmünü diğerine karıştırmaya...
    Bu irfan sahiplerinin duymaları ve kelâmları lâkeyfi mertebeye bağlı olup ruhani telâkki ve ilka kabilindendir.
    Bu harfler ve kelimeler ki, -o telâkki edilen manadan böyle tabir ederler-misali suretler alemindendir.
    Onlar ki, harfleri ve kelimeleri Sübhan Allah'tan duyduklarını zannederler; iki fırkaya ayrılmışlardır.
    Bir fırkaya mensub olanlar derler ki:
    -Yaratılmış olarak duyulan bu kelimeler ve harfler kadim olan nefsi kelâma delâlet eder.
    Bunlar, hal olarak ikinci fırkadan daha iyidir.
    ikinci fırka ise, sözün sanı büyük Hakkın kelâmına yorarlar. Duyulan tertipli harfleri ve kelimeleri ise, yüce Hakkın kelâmı bilirler. Bu arada, o yüce mukaddes Hakkın zatına lâyık olanla olmayanı ayırt etmezler.
    Bunlar cahil ve battal kimselerdir. Sübhan Hak için caiz olanla olmayanı bilmezler.
    Bir ayet-i kerime meali:
    "Sübhansın, bize öğrettiğinden başka bildiğimiz yoktur. Sen Alim Hakim'sin..."(2/32)
    Salât ü selâm, Hayrü'l-beşer Resulullah'a ve onun âline ve pek temiz ashabına.
    ***

  15. #63
    Meryem - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    06-07-2006
    Yer
    İstanbul
    Yaş
    31
    Mesajlar
    7.644
    Adı geçen
    1 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @Meryem
    MEVZUU: Hakiki imanla marifet arasındaki fark sualine cevap.
    NOT: İmam-ı Rabbani Hz. bu mektubu, Mevlâna Tahir Bedahşi'ye yazmıştır.
    ***
    Allah'a hamd olsun; onun Resulüne dahi salâtlar. Sizlere de dualarımı bildiririm.
    ***
    Malum olsun ki,
    Şeyh Secadil ile gönderilen pek aziz kardeşimin mektubu ulâştı.
    Sübhan Allah'a hamd olsun. Bilhassa selâmet ve afiyetiniz üzerine.
    O mektuba, müteaddid sualler derc edilmiş. Onların cevabını, hatıra geldiği kadar yazdık. Bu cevabı, tam teveccühle okumak yerinde olur.
    ***
    BİRİNCİ SUAL Sormuşsun ki:
    -Marifetle hakiki iman arasında ne fark vardır?
    Bunun cevabı şudur:
    -Marifet, imandan başkadır. Fars dilinde, marifet için şu tabir kullanılır:
    ŞINAHTEN (tanımak, bilmek, anlamak)...
    İman için dahi, şu tabir kullanılır:
    -GİREVİDEN (inanmak, meyletmek, yönelmek, tabi olmak)...
    Çok kere, anlatılan manada marifet hasıl olur; amma iman hasıl olmaz.
    Ehl-i kitabı görmez misin, Resulullah (sav) Efendimize karşı marifetleri vardı. Onun peygamber olduğunu da bilirlerdi. Bu manayı Allahu Teala şöyle anlattı:
    "Onu tanırlar; tıpkı kendi çocuklarını tanıdıktan gibi..."(2/146)
    Lâkin, inat sebebi ile, kendilerinde tasdik husule gelmediğinden; iman tahakkuk etmedi.
    Sonra marifet dahi, iman misali iki kısma ayrılmıştır. Şöyle ki:
    a) Marifetin sureti, imanın sureti gibidir.
    b) Marifetin hakikati imanın hakikati gibidir.
    İmanın sureti odur ki; Sübhan Hak, şefkatinin ve merhametinin kemalinden, şeriatta uhrevi necat için onu yeterli kılmıştır. Bu dahi, nefs-i emmarenin inkârı ve temerrüdü olmasına rağmen, kalbin tasdikidir.
    Marifetin sureti de odur ki, marifetin oluşu, o lâtife üzerine kısıtlıdır. Hem de, nefs-i emmarenin cehline rağmen. Marifetin hakikati ise, nefs-i emmarenin cibilli cehaletinden çıkıp kendisine marifet husulüdür.
    İmanın hakikati ise, nefs-i emmare için tabii olan emmarelikten çıktıktan sonra, kendisine itminan ve marifet hasıl olması ile nefsin tasdikidir.
    Burada şöyle bir soru sorulabilir:
    -Şeriatta itibar edilen kalbi tasdik:
    -GİREVİDEN (inanmak, meyletmek, yönelmek, tabi olmak...) manasıdır. Bu mana, o tasdikin aynı mıdır, yoksa bunun dışında bir başka şey midir? Şayet bunun ötesinde bir şey ise, o zaman iman için gerekir ki, üç parçada itibar edile:
    a) ikrar,
    b) Tasdik,
    c) Gireviden...
    Bu dahi, ulema katında mukarrar olanın hilâfınadır. Bazılarına göre, imandan sayılan amel dahi dördüncü parça olur.
    Bunun için şu cevabı veririm:
    -Gireviden...
    Aynen tasdiktir. Zira tasdik, iz'andan ibaret o hükümdür ki, Fars dilinde ondan:
    -Gireviden diye tabir edilir.
    Burada, şöyle bir soru sorulabilir:
    -Ehl-i kitap, Resulullah (sav) Efendimizi nübüvvet unvanı ile bildiklerine göre; zaruri olarak, onun peygamberliğine hükmetmiş olurlar. Kendilerine:
    -Gireviden diye tabir edilen iz'an hasıl olur. Bu takdire göre hüküm, bu iz'anın aynıdır. Bu duruma göre, neden onlar için iman tahakkuk etmiyor? Hangi sebeple küfürden çıkamıyorlar?
    Bunun için vereceğim cevap şudur:
    -Onlar, Resulullah (sav) Efendimizi nübüvvet unvanı ile bildiler. Lâkin, kalblerinde, taassup ve inat sebebi ile iz'an hasıl olmadı ki; kendileri için onun nübüvvetine dair hüküm husule gele... Zira, çok kere marifet ve tasavvur hasıl olur; amma iz'an husule gelmez ki, tasdik bulunsun. İman dahi tahakkuk edip küfürden çıksınlar.
    Bu fark çok dakiktir. Dinle ve vicdanına dön. İnat mevcut iken şöyle demek mümkündür:
    -Allah'ın peygamberi şöyle şöyle yaptı...
    Lâkin, şöyle demek mümkün değildir:
    -O, Allah'ın peygamberidir.
    Yani iz'an hasıl olmayınca...
    Birinci surette, yalnız tasavvur ve meşhur marifete havale etmek vardır.
    İkinci surette ise, iz'ana mebni tasdik vardır.
    İz'an bulunmayınca, tasdikin bulunması nasıl tasavvur edilir? Kaldı ki, birinci surette, nübüvvet isbatı yoktur; fiil isbatı vardır. İkinci surette ise, nübüvvetin isbatı vardır; inad onunla olamaz. Bilhassa, iza'anın varlığı tasavvur edilince...
    Faraza, tasdik ve hüküm, iz'an husule gelmeden olsa; tasavvurata ve tasdikin suretine dahil olur.
    İz'an hasıl olmadıkça, tasdikin hakikati husule gelmez; iman dahi hasıl olmaz.
    Bu mesele, kelâm ilminin en önemli meselelerindendir. Cidden dakiktir. O kadar ki, bunun hallinde, en ileri gelen alimler dahi aciz kalmışlardır. Zaruri olarak, bazıları, imana üçüncü bir rükün ekleyip ziyadeden:
    -Gireviden manasını, tasdik üzerine getirmişlerdir.
    -Gireviden manası için, tasdikin aynı olarak kail olanlar, bu manayı lâyık olduğu üzere halledememişlerdir. İcma olarak yetinip geçmişlerdir.
    Bir ayet-i kerime meali:
    "Allah'a hamd olsun ki, bizi buna hidayet eyledi. Allah bize hidayet etmeseydi, biz bulamazdık."(7/43)
    ***
    Şunu da dinle:
    -Allah'ın peygamberi ve bu peygamber misali, takyidi terkib ve tavsifi terkip; her ne kadar:
    -O peygamberdir, hükmünü tazammun edip onu nübüvvet unvanı ile bilmeyi şümulüne almakta ise de; lâkin:
    -O peygamberdir, manasında tasdik husulü, imanı müsbet hale getiren iz'ana bağlıdır.
    -Zeyd'in kölesi şöyle yaptı,
    -Salih bir adam şöyle hükmetti cümleleri, iz'ansız olarak da sahihtir. Kölelik unvanını bilmek, salâhiyet unvanı da her iki cümlede sabittir. Lâkin, bunlarda iz'an yoktur ki; kölelik ve salâhiyet için tasdik husule gelsin.
    Şöyle bir soru sorulabilir:
    -Nefsin iz'anı, kalbin iz'anından sonradır, demiştin ve:
    -Nefsin iz'anı, hakiki imandır diye tabir etmiştin. Halbuki felsefeciler ve akılcılar, tasdik işinde, mutlak nefsin iz'anını almışlardır. Kalbin iz'anından kelâm etmemişlerdir.
    Bu soruya şöyle derim:
    -Akıl erbabı, bazı Itlaklarda:
    -Nefs... demekten muradları ruhtur. Bazı itlıklarda ise, kalbi murad ederler.
    Umumi manada, onların felsefi tetkikleri de, bir başka manaya yorulur ki, faydası yoktur. Onlar, bu meselede muattal ve acizdirler. Bunda onların hükmü, avam hükmü gibidir.
    ***
    Bu işte tetkik sırası şimdi sofiyeye geldi.
    Bunlar, har latifenin hükmüne girer; seyr ü sülük ile, bütün letaiften yükselirler.
    Nefsi kalbden, ruhu da sırdan fark ederler. Hafi ile ahfa arasını ayırd ederler. Bilinmez; akılcılara, onların isimlerini bilmekten başka bir nasib hasıl olur mu olmaz mı?
    Felsefeciler, nefs-i emmareyi büyük bir şey bilip onu mücerredler arasında saymışlardır. Kalb, ruh ismi dillerine gelmemiştir. Sırdan, hafiden ve ahfadan yana da bir alâmet belirmemiştir.
    Allahu Teala'nın meleği vardır ki ehli ehline, yerli yerine ulaştırır.
    ***
    Şu da, üstteki soruya bir başka cevap:
    -Akıl erbabı, nefsin iz'anını, ancak âdet ve örf hükümlere bakarak anlatmışlardır. Zira, akıllarına yakın olan budur. Bizim kelâmımız ise, şer'i hükümlerin tasdikleri hakkındadır. Halbuki, nefsin buna bizzat inkârı vardır; iz'an nerede? Bu inkâr, öyle bir inkârdır ki, münkiri o hükümlerin sahibine düşmanlık etmeye kadar götürür.
    Nefislerimizin ve kötü amellerimizin şerrinden Allah'a sığınırız.
    Bir kudsi hadiste şöyle varid olmuştur:
    "Nefsine düşman ol; zira o, bana düşmanlığa saplanmıştır."
    Merhametliler merhametlisi, şefkatinin kemalinden ötürü; ilk hallerde nefsin iz'anını, nazara almadı. Necatı, kalbin iz'anına bağlı kıldı.
    Şayet ikinci olarak; yüce Sübhan Hakkın sırf keremi ile nefsin iz'anı da müyesser ise bu, nurdur, sürürdür, velayet derecelerine vusuldür; iman hakikatinin dahi husulüdür.
    ***
    Yazmışsınız ki:
    -Bu Fakir'in anlayışına ve idrakine uygun bir cevap yazmanız yerinde olur. Ta ki, onu anlayabilmem mümkün ola...
    Fakat ne yapabilirim; mesele cidden dakiktir. Onun halli dahi, dikkatsiz müşkildir. Hatta, hallin kendisi dahi dikkat ister. İbarenin ne 'günahı var? Yerinde olur ki, evvela bu anlatılanı düşünesiniz; bu gibi muammanın halli sualine cür'et etmeyesiniz.
    "Beni levm etmeyiniz; (nefsinizi-kendinizi) levm ediniz."(14/22)
    ***
    İKİNCİ SUAL şöyle sorulmuş:
    -Zahidler ve abidler hakiki imanla müşerref olmuşlar mıdır, yoksa olmamışlar mıdır?
    Bu sorunun cevabı şudur:
    -Onlar mukarrebin mertebesine ulaşmışlardır. Nefisleri dahi itminana varmıştır. Böylece, hakiki iman mertebesine ulaşmışlardır.
    ***
    ÜÇÜNCÜ SUAL şöyle sorulmuş:
    -Menşei küfr-ü hakiki olan icmali marifet sahipleri için, nasıl mümkün olur ki; kendilerine:
    -Urefa... (Arifler...) söylene...
    Bunun için derim ki:
    -Bu ibarenin manası lâyık olduğu biçimde anlaşılmıyor. İbreyi muğlak yazmaktasınız, başkalarına da engel olmaktasınız. Şayet maksadınız:
    -Tarikat kâfirine, ARİF demek ne manadır? diye sormak ise, bunun cevabı şudur:
    -Tariket kâfiri dahi, Sübhan Hakkı vahdaniyetle bilir. Başkasını dahi, mahiv ve yok olmuş bulur. Bu kimse de, irfan sahibidir; amma mutlak irfan sahbi değildir. Zira o, temyiz dairesinden çıkmıştır. Şayet temyiz dairesine döner ise, mutlak irfan sahibi olur; hakiki imanla müşerref olma şerefine dahi erer.
    Vesselam...
    ***

  16. #64
    Meryem - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    06-07-2006
    Yer
    İstanbul
    Yaş
    31
    Mesajlar
    7.644
    Adı geçen
    1 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @Meryem
    MEVZUU : Sübhan Hakkı, kalble, ariflerin müşahedesinin hakikati ve tahkiki..
    ***
    NOT
    İMAM-1 RABBANÎ Hz. bu mektubu, Fakir Haşini Kişemî'ye yazmıştır.
    ***
    Şunu sormuşsun:
    ? Dünyada iken, sofiye muhakkiklerinden bazıları Yüce Hakkı müşahadeyi; dünyada iken, kalb gözü ile isbat eylemiştir.
    Bu manadan olarak, Şeyh Arif, AV ARİF nam kitabında şöyle demiştir:
    ? Müşahede yeri kalb gözüdür.
    Bu taifenin eskilerinden ve reislerinden olan Şeyh Ebu îshak Külâbadî ise, TAARRUF nam kitabında şöyle demiştir:
    ? Şu hususta icma kararına varmışlardır ki: Yüce Allah, dünyada kalb gözleri ile, baş gözleri ile görülmeye.. Meğer ki ikan cihetinden gele..
    Allah sırrının kudsiyetini artırsın..
    Mana üstte anlatıldığı gibi olunca.. Bu iki tahkik arasındaki uyarlık nedir?. Senin görüşün hangisine uyar?. İhtilaf mevcud iken:
    ? İcma..
    Demenin manası nedir?.
    Bu soruya cevab olarak, bilesin ki..
    Allah seni irşad eylesin..
    Bu meselede bu Fakir'in tercihi, TAARRUF kitabının kail olduğu manadır. Allah sırrının kudsiyetini artırsın.
    Şunu da biliyorum ki: Bu dünyada kalblerin nasibi o Yüce Haz-ret'ten yana ikandan başka bir şey değildir. Bu ikam dahi, ister rüyet görmek sansınlar; isterse müşahede..
    Kalb için rüyet olmayınca, gözler için nasıl olur?. Zira, bu dünya hayatında iken, baş gözü bu muamelede muattaldır.
    Bu babda netice söz şu ki:
    ? İkan.. Olar ak isimlendirilen kalbde hâsıl olan mana; misal âleminde
    rüyet suretinde zuhur eder. Kendisine ikan edilen dahi görülen suretinde zahir olur.
    Zira, şehadet âlemine münasib bir şekilde; her mananın misal âleminde bir sureti vardır. Şöyleki: Kâmil manada olan bir yakin, yani: Şehadet alemindeki.. aynı şekilde, misal âleminde rüyet olarak zuhur eder.
    İkan, rüyet suretinde görüldüğüne göre; zarurî olarak, onun taalluk ettiği de, yani: Kendisine ikan edilen.. görülen suretinde zuhur eder.
    Salik de, onu misal aynasında müşahede edince; aynanın tavassutundan çıkar; sureti hakikat zanneder. Sanır ki: Kendisine, rüyetin hakikati olarak hâsıl oldu; kendisine görülen zuhura geldi.. Ama, bilmez ki: O rüyet, ikanın suretidir; görülen dahi, ikan edilenin suretidir.
    Anlatılan durum, sofiye galatlarındandır; suretlerin hakikatler suretine girmelerindendir.
    Anlatılan rüyet ki galip geldi; batından zahire taşmaya başladı.. işte o zaman, saliki tevehhüme düşürür ve sanır ki: Kendisine baş. gözü ile görmek hâsıl oldu.. Matlub dahi, duymaktan çıkıp baş başa olmaya döndü..
    Ne var ki, aslında basiret olan bu mananın husulü, tevehhüme ve telebbüse mebnidir. Onun bir parçası olan göz için bu dünya hayatında ne isabet alabilir ki?. Kendisine rüyet nasıl hâsıl olur?.
    Kalbî rüyette, sofiyeden büyük bir topluluk, tevehhüme düşmüş ve onun vukuunu basari rüyetin hilâfına hükmetmişlerdir.
    Onun vukuu tevehhümüne dahi, bu taifeden ancak, nakıs olanlar düşer.. Böyle bir şey de, ehl-i sünnet vel-cemaatın üzerinde durduğu manaya aykırıdır. Allah onların çalışmalarını şükrana lâyık eylesin.
    Burada şöyle bir soru sorulabilir:
    ? Kendisine ikan edilen zat ki, misal âleminde sureti vardır; bundan lâzım gelir ki, Sübhan Hakkın orada bir sureti ola..
    Bunun için şu cevabı veririm:
    ? Sofiye cevaz vermiştir ki; her ne kadar Yüce Hakkın bir misli olmasa da onun bir misali ola.. Bir suretle, misalde zuhuruna dahi cevaz vermişlerdir.
    Nitekim bu manayı, Sanib-i Füsus (Muhyiddin b. Arabî) Allah sırrının kudsiyetini artırsın anlatmıştır. Yani şu manada:
    ? Âhiret rüyeti dahi, cami misali latif bir surette olacaktır. Bu cevabın bir başka tahkiki şudur:
    ? Misalde bulunan; kendisine ikan edilenin sureti Sübhan Hakkın sureti değildir. O keşfolunan bir surettir ki: îkan sahibinin ikanı ile taalluku vardır. O keşfolunan dahi, Sübhan Hakkın bazı yüzleri ve itibarları olup onun Yüce Zat'ı değildir.
    İrfan sahibinin muamelesi zata ulaştığı zaman; kendisine bu gibi tahayyülât zahir olmaz. Ne rüyet, ne de mer'î (ne görmek ne görülen) tahayyül eder. Zira, Sübhan Hakkın misalde pek mukaddes zatına suret yoktur ki; kendisine zuhur etsin. İkanmı dahi, rüyet suretinde görsün..
    Şöyle dememiz de mümkündür:
    ? Misâl âleminde manaların suretleri vardır; zatların suretleri yoktur. Şöyle ki: Âdem, tamamı ile isimlerin ve sıfatların mazharlarıdır; onun zatiyattan yana nasibi yoktur. Nitekim bu manayı, bir çok yerde tahkik ettim. Durum böyle olunca, zarurî olarak, tamamı ile manalar kısmından olur; misalde dahi onun bir sureti bulunur. Vücubî kemalâtta, hangi mertebe ki kıyamı Yüce Mukaddes Zat ile olan sıfat ve şan bulunur ve maani kabilindendir; noksan yollu olsa dahi, misalde bunların sureti bulunmasının yeri vardır. Amma, Yüce Hakkın zatına gelince.. haşa ki: Onun, mertebelerden bir mertebede sureti ola.. Zira, suret tahdid ve takyidi gerektirir. Böyle bir şey ise., hangi mertebede olursa olsun caiz görülmez. Hepsi, Yüce Allah'ın mahluku olan mertebelerin ne mecali vardır ki; Yüce Yaratıcıyı mahdud ve mukayyed kılalar. Her, kim, Sübhan Hakkın Zatı için misal cevazı vermiş ise.. bu yüzler ve itibarlar ciheti iledir. Zatın aynı itibarı ile değildir. Her ne kadar zatın yüzleri için dahi misal cevazı bu Fakir'e ağır gelir ise de; ancak uzak zılâlden bir zılda cevaz verilir.
    ***
    Beyandan anlaşıldı ki: Suretlerin misalde resmedilmesi, anmalar ve sıfatlar içindir; zat için değil..
    Uhrevî rüyetin, misalî surette olacağı cevazına dair Sahib-i Füsus'tan Ks. gelen mana, Sübhan Hakkın rüyeti değildir. Hatta, Sübhan Hakkın suretinin rüyeti de değildir. Zira onun sureti yoktur ki, kendisine rüyet taalluk etsin.. Şayet misalde bir suret var ise.. o da zılâl-i baideden bir zıldır. Böyle olunca onun rüyeti, nasıl Sübhan Hakkın rüyeti olabilsin!.
    Allah sırrının kudsiyetini artırsın; Şeyh rüyeti nefyinde, mutezileden ve felsefecilerden geri kalmamaktadır. Hatta rüyeti o derecede isbat eder ki; rüyetin nefyini gerektirir. Halbuki bu, sarih olarak nefyetmekten daha şümullüdür. Zira:
    ? Kinaye, sarihten daha şümullüdür..
    Cümlesi, kaziye-i mukarraradır. Arada ancak şu fark var ki: O cemaatın uyduğu, akla dayalı şeylerdir.. Şeyh'inki ise., sağlıktan uzak keşiftir.
    Şöyle bir duruma benzer gibidir ki: Muhaliflerin tam olmayan delilleri; Şeyh'in Ks. muhayyilesinde yerleşmiş ve bu meselede onun keşfini doğruluk isabetinde tahrif etmiştir; muhaliflerin mezhebine meylettirmiştir. Lâkin, ehl-i sünnetten olduğundan, onu suret olarak isbat eyleyip bu kadarıyla yetinerek onu rüyet zannetmiştir.
    Dua makamında bir âyet-i kerime meali:
    ? «Rabbimiz, unuttuk veya yanıldıysak, bizi muahaze eyleme..»
    (2/286)
    Bu ince meselenin tahkiki, AVARİF nam kitabının bazı yerlerinin halli zımnında yazdıklarımda geçmiştir.
    ***
    ? İhtilaf mevcud olduğu halde, icmaın tahakkuku..
    Manasında sorduğunuza gelince.. herhalde bu ihtilâfın geçtiği meseleler, icma vaktinde yoktu.. Yahut:
    ? İcma'..
    Demekle, asrındaki meşayhin icmaını murad etmiştir. Hakikat-ı hali en iyi bilen Sübhan Allah'tır.
    ***

Sayfa 4/41 İlk 12345678914 ... Son

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Benzer Konular

  1. Mektubat-ı rabbani 349. Mektup
    By ihvan23 in forum DİNİ SORULARINIZ
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 23-09-2014, 10:28
  2. Mektubat-ı rabbani 349. Mektup
    By ihvan23 in forum DİNİ SORULARINIZ
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 23-09-2014, 10:26
  3. Mektubat-ı Rabbani
    By Kadir Razlık in forum TANIŞMA, KUTLAMA VE TAZİYE
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 21-08-2014, 14:34
  4. Mektubat-ı Rabbani'den tavsiyeler
    By lafons7275 in forum TASAVVUF
    Cevaplar: 69
    Son Mesaj: 15-04-2014, 19:42
  5. Mektubat-ı Rabbani
    By cüneytkaya in forum ŞİİRLERİNİZ
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 01-12-2013, 15:08

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

Giriş

Facebook platformu Giriş