Etiketlenen üyelerin listesi

Felsefi terimler Sözlüğü İndexi A harfi - http://www.ihvanforum.org/showthread.php?t=49148&p=506877&viewfull=1#post506877 B harfi - http://www.ihvanforum.org/showthread.php?t=49148&p=511777&viewfull=1#post511777 C harfi - http://www.ihvanforum.org/showthread.php?t=49148&p=511785&viewfull=1#post511785 D harfi - http://www.ihvanforum.org/showthread.php?t=49148&p=511787&viewfull=1#post511787 E-F harfi - http://www.ihvanforum.org/showthread.php?t=49148&p=511790&viewfull=1#post511790 G-H harfi

Bu konu 30856 kez görüntülendi 37 yorum aldı ...
Açıklamalı Felsefi Terimler Sözlüğü 30856 Reviews

    Konuyu değerlendir: Açıklamalı Felsefi Terimler Sözlüğü

    5 üzerinden | Toplam: 0 kişi oyladı ve 30856 kez incelendi.

Sayfa 3/3 İlk 123
  1. #33
    seyyah_acem - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Profesör
    Üyelik tarihi
    26-06-2007
    Yaş
    34
    Mesajlar
    766
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @seyyah_acem
    Tanrı: Metafiziksel düşüncede vahiy otorite ya da inanç temeli üzerinde varolduğu kabul edilen, varlık ve değerin kaynağı olan mutlak, zorunlu, yüce varlık. Doğanın bir parçası olmayan, ama doğanın yaratıcısı ya da nedeni olan, zaman ve mekan kavramlarının kendisine uygulanamayacağı, varlığa gelmiş olduğu düşünülemeyen, doğadan çok daha kudretli ve mutlak iyi olan doğaüstü, ezeli-ebedi ve sonsuz varlık. Doğanın üstünde ve ötesinde olan, doğanın ve insan yaşamının çeşitli boyut ya da görüntülerini yöneten yüce varlık.

    Tanrı devleti: Ortaçağ düşüncesi ya da felsefesinde gerek İslamiyet’te ve gerekse Hıristiyanlık’ta, kötü yönetim ya da yeryüzü devletinin karşısına geçirilen Gökyüzü devleti ya da iyi yö*netim şekline verilen ad.
    Bu anlayış, yani Kilise ve devlet tinsel otoriteyle siyasi otorite Gökyüzü devletiyle Yeryüzü devleti arasındaki karşıtlık ilk kez olarak, Hıristiyan Ortaçağ felsefesinin ilk büyük düşünürü olan Aziz Augustinus tarafından ifade edilmiştir. O, bu çerçeve içinde Tanrı’ya yönelmek yerine maddeye yönelip, Tanrı’dan çok yeryüzünü ve kendisini sevenlerin, ruhları tensel yönlerinin, duyusal isteklerinin hizmetine girmiş olanların bir araya gelerek yeryüzü devletini buna karşın iyi ve gerçek aşk içinde olup ruhsal yönlerini temele alarak yaşayan ve Tanrı’yı sevenlerin de gökyüzü devletinde birleştiklerini söylemiştir.
    Augustinus bu bakış açısını siyaset felsefesinden başka, insanlık tarihine de uygulamıştır. İnsanlık tarihini Tanrı devletiyle yeryüzü devletinin, başka bir deyişle insanın bedensel ya da duyusal yanıyla ruhsal ya da tinsel yanının çatışmasının bir tarihi olarak gören Augustinus’a göre, yeryüzü devleti iblisin ayaklanmasıyla başlayıp, Asur ve Roma imparatorluklarıyla gelişen, şeytanın krallığıdır. Buna karşın, gökyüzü devleti, Yahudi halkında ortaya çıkan, kendisini Hıristiyanlık inancı ve Kilisenin dogmalarıyla sürdüren İsa’nın krallığıdır. O yeryüzü devletlerinin örneklerini oluşturan Asur ve Roma imparatorluklarının yıkılıp gittiğini, zira bu devletlerin geçici olduğunu, gökyüzü devletinin son çözümlemede zafer kazanacağını söyler. Onun gözünde Hıristiyanlık ve Kilise gökyüzü devletinin etkisini duyurmaya başladığını gösteren yapı taşlarıdır. Augustinus’a göre, Tanrı devletinin yeryüzündeki temsilcisi Kilisedir.
    Yeryüzü devleti ve gökyüzü devleti, dünya devleti ve Tanrı devleti ayırımıyla, daha çok kötü yönetimlerle iyi yönetimleri anlatmak isteyen Augustinus’a göre, Tanrı devleti dünya devletlerinin örnek almaları gereken ideal ve ebedi bir devlettir. Tanrı’nın yönetimi altında olan, yürekleri Tanrı sevgisiyle dolu insanları birleştiren gökyüzü devletinde günah yoktur. Günah olmadığı için de, ilk günahın eseri olan mülkiyet ve kölelik de yoktur. Bundan dolayı, Tanrı devletinde eşitlikçi bir düzen olmalıdır. Tanrı devletinde, prens uyruklarına sevgiyle hizmet eder; uyrukları prense uyar, prens ise, belli bir tabakanın ya da kendisinin iyiliğin değil de, herkesin iyiliğin düşürür. Burada, prens ya da yönetici, yönetmekten çok, hizmet eder.
    Yeryüzü ya da dünya devletinde ise, ilk günahın ürünü olan madde hırsı, mülkiyet, kölelik ve eşitsizlik vardır. Burada prens ya da yönetici boyun eğdirdiği halkın iyiliğin düşünerek değil egemenlik sevgisi ile, tahakküm etme arzusuyla, başkalarına üstün olmak, onlara baskın çıkmak hırsıyla yönetir. Oysa, Tanrı, Aziz Augustinus’un hiyerarşik dünya görüşüne göre, yaradılışın en yüksek ve en değerli eseri olan insanı başka insanlara değil de, hayvanlara egemen olması, duyusal yanını sınırlaması için yaratmıştır. Augustinus’a göre, yeryüzü devleti, onun esaslarını belirlediği ve ideal bir model olarak gördüğü Tanrı devletine olabildiğince benzemek durumundadır. Bu ise, ancak aşkla insanların aşkın nesnelerine hak ettiği değeri vermeleriyle, yeryüzü devletindeki Tanrı devleti vatandaşların sayısının artmasıyla olur.

    Tao: 1- M.Ö. 6. yüzyılda ortaya çıkan ve uzun yüzyıllar boyunca devam eden bir gelenek oluşturmuş olan Taoizmin kurucusu olarak bilinen düşürür. 2- İkinci olarak evrenin yolu, düzeni yasası anlamına gelen, anlatılamayanı ve açıklanamayanı gösteren kavram. Evrenin adsız kaynağı yasaların yasası, ölçülerin ölçüsü olan, kendi kendine yeter mutlak, kavranamayan ve anlatılamayan temel, gerçek yasa ya da düzen. Etkisi, ifadesi doğada türlü türlü durumlar altında tanınan düzen ilkesi.
    3- Üçüncü olarak, bilge insanın somutlaştırdığı, ya da hayata geçirdiği bilgelik yoluna da Tao adı verilir. Buna göre, kendisini hiçe sayarak Tao’nun yoluna yönelen bilge kişi O’nunla birlik ve uyum içinde olmak suretiyle, iç barış ve aydınlanmaya erişebilir.

    Taoizm: Çin’de M.Ö. 600’lü yıllarda doğ*muş olduğu kabul edilen Lao Tse tarafından kurulmuş olan felsefi öğreti. Daha doğru bir deyişle, Taoizm, hem Lao Tse’nin öğretisine, hem bu öğretiden çıkarılan felsefeye ve ayrıca Çin’de, bu öğretiden yola çıkılarak geliştirilen dine verilen ad olarak karşımıza çıkar.
    Doğa ya da gökyüzünün yasası ve ikinci olarak da bilgelik yolu diye yorumlanan Tao’yu temele almayı öneren Taoizm, varlık ve ahlâk bakımından mutlak bir doğalcılığın savunucusu olmuştur. Doğal bir yaşamda yapmacık davranışların, kendini beğenmişliğin, kurnazlıkların, düşler, istekler ve kazanç peşinde koşmanın yerinin olmadığım; Tao’ya uyan kimsenin Tao’yla bir olacağını; en yüce amaca ulaşan ve kendisini tümüyle yola vererek Tao içinde eriyen, çözülen kişinin ölümsüzlüğe kavuşacağını söyleyen Lao Tse, siyaset alanında her tür yönetim modelini mahkum etmiştir. Tao’nun egemen olduğu yerlerde barışın olacağı, zira bilge kişinin silahları ve savaşı sevmeyeceğini eline silah almak zorunda kalırsa, bunu istemeye istemeye kullanacağını ifade eden ve mutlak bir bireyciliğin savunuculuğunu yapan Lao Tse, bu arada, onulmaz birtakım kötülüklere yol açtığı gerekçesiyle, uygarlık ve bilgiden vazgeçme yolunda olmuştur


    Tarihsel döngü teorisi: İlkçağ felsefesinde söz konusu olan, insanların örgütlü toplum içinde yaşadıkları sürece, dairesel bir süreç içinde, aristokrasi, oligarşi, demokrasi türünden yönetim tarzlarının birinden diğerine dönüp durduklarını savunan ve daha sonra İtalyan filozofu G. Vico tarafından canlandırılan tarih anlayışı.

    Toplumların varoldukları süre boyunca aynı aşamalardan geçtiğini savunan1 Vicont’ın bu görüşü, 19. ve 20. yüzyılda, tarihsel ilerleme fikrini, yasalı toplumsal gelişme düşüncesini reddederek, kültürlerin gelişigüzel doğduklarını geliştiklerini ve öldüklerini, yani periyodik olarak aynı evrelerden geçtiklerini savunan O. Spengler ve kültürlerin yükselme gelişme ve çöküş dönemleri yaşadıklarını iddia eden A. Toynbee tarafından geliştirilmiştir.

    Tarihsel materyalizm: Karl Marx ve Frirdrich Engels’in insanlık tarihinin, insanlığın sosyo-ekonomik gelişiminin, yasa benzeri bir modele göre geliştiğini, diyalektik yasalara göre gerçekleştiğini savunan görüşleri. Marx ve Engels tarafından geliştirilen ve üretim tarzının toplumsal, siyasi ve entellektüel yaşamın mahiyetini belirlediğini öne suren anlayış.
    Toplumsal, kültürel ve siyasi fenomenlerin maddi şeylerin üretim tarzı tarafından belirlendiğini öne süren öğreti olarak tarihsel materyalizm, tarihsel olay ve süreçlere ilişkin açıklamada nedensel önceliği, fikirlere değil de ekonomiye vermiştir. Tarihsel materyalizm, sosyal sistemlerin yükseliş ve çöküşünü, toplumsal olmayan etkenlerin bir sonucu olarak gören diğer materyalist tarih yorumlarına karşı tavır aldıktan başka, fikirlerin doğuşuyla kabulünün, kendisi düşünce olmayan bir şeye bağlı olduğunu ve bir toplumsal çevrede ortaya çıkan düşünce ve fikirlerin, sınıf çıkarlarının ifadesi olduğunu savunduğu için, idealist toplum yorumlarına da karşı çıkmıştır. Buna göre, tarihsel materyalizm her şeyden önce varolan her kültürün öğeleri arasında karşılıklı ilişkiler bulunan yapısal bir bütün olduğunu, bir kültürün dini, sanatı ya da hukuk sisteminin kendi başına anlaşılamayacağını söyler.
    Evrimci bakış açısıyla, söz konusu bütünün aynı zamanda gelişen bir bütün olduğunu öne süren tarihsel materyalizm, gelişen toplumsal bütündeki bağımsız değişken olarak ekonomik üretim tarzının, toplumun ekonomik yapısının toplumlar arasındaki farklılıkları olduğu kadar, hakim olan toplum ya da kültür modelini açıklamada da anahtar olduğunu iddia eder. Toplumun ekonomik yapısıyla da, üretim ilişkileri toplamını anlayan tarihsel materyalizm, üretim ilişkilerinin toplumun bütün bir kültür kompleksinin gerçek temelini oluşturduğunu iddia eder. Tarihsel materyalizme göre, ekonomik üretim tarzı, ifadesini bireylerden bağımsız olan belirli toplumsal ilişkilerde bulur, zira insan mülkiyet ilişkilerinin daha önceden belirlenmiş olduğu bir toplum içinde dünyaya gelir. Bu mülkiyet ilişkileri feodal bey serf, burjuvazi, işçi sınıfı türünden farklı sınıfları tanımlar. Bir toplumun sınıflara bölünmesi ise, varolan sınıf ilişkilerini dile getiren farklı siyasi, ahlâki ve felsefi ideolojilerin doğuşuna yol açar.
    Tarihsel materyalizme göre, her toplumsal düzende maddi üretim güçleri açısından sürekli bir değişme yaşanır. Bu değişmeyi doğuran şey, üretim araçlarındaki gelişmedir; söz konusu değişme, varolan mülkiyet ilişkilerini zorlar ve sınıf mücadelesini hızlandırır. Tarihsel materyalizm, işte bu çerçeve içerisinde, tarihte sırasıyla ilkel komünizm, feodalizm, kapitalizm sosyalizm ve komünizm gibi beş ayrı toplum modelinin \ortaya çıktığını ve çıkacağını savunur.

    Tasavvuf: Öncelikle, Tanrı’nın niteliğini ve evrenin oluşumunu vahdeti vücut, yani varlığın birliği görüşüyle açıklayan felsefe görüşü; daha özel olarak da, İslam dünyasında VII, yüzyılda ortaya çıkan, ve IX. yüzyılda Eski Yunan, Yahudi, Hint ve eski İran düşüncelerinin etkisiyle sistemleşen gizemci, dini ve felsefi öğreti.
    Tanrı’yı tek gerçeklik olarak gören ve varolan her şeyi, tüm olay ve fenomenleri Tanrı’nın tecellisi olarak kabul eden tasav*vuf, insan yaşamının en yüksek amacının, temaşa ve vecd yoluyla Tanrı’ya erişmek olduğunu söyler. Başka bir deyişle, evrenin vacip ya da zorunlu değil de mümkün olduğunu, yani kendi kendine varolmayıp, Tanrı’nın varlığından dolayı tecelli eden, var görünen bir evren olduğunu, insanın ise bütün evreni bir bütünlük içinde yansıtan, Tanrı’dan gelip yine Tanrı’ya dönecek olan ölümsüz bir özün, bitmeyen bir yaratıcı gücün taşıyıcısı olduğunu dile getiren Tasavvuf, varlığın birliği görüşünü benimsemiştir.

    Tefsir: 1-Genel olarak, yorum, yorumlama. 2- Daha özel olarak da, İslam teolojisinde, Kuran’ın metnini, Kuran’da yer alan ayet ve sureleri açıklayarak yorumlama.
    Tefsir, İslam dininin kutsal kitabını, Arapça dilbilgisi kurallarından, dini kaynaklardan, bilimsel görüş ve teorilerden yararlanarak yorumlar. Bu bağlamda, dini kaynaklara ek olarak, akla ve bilimsel verilere dayanılmak suretiyle gerçekleştirilen Kur’an yorumuna dirayet tefsiri, salt Kuran ayetlerinden. hadis ve rivayetlerden yararlanılarak gerçekleştirilen tefsire rivayet tefsiri adı verilirken, Kuran’daki tasavvufi anlamları açıklayarak ortaya koyan tefsir türü işari tefsir diye tanımlanır.
    Öte yandan, Kur’an’ı yorumlama tarz ve yöntemlerine inceleyen ilahiyat dalına usulü tefsir adı verilmektedir.

    Teizm: En genel şekliyle, var olan yaratıcısı olan bir Tanrı’nın varoluşuna inanma, Tanrı’nın mutlak ve sınırsız bir bilgiye ve güce sahip olduğuna sarsılmaz bir inanç besleme. Evrende bulunan ve duyularımız aracılığıyla bilinen ya da imgelem ve akıl sayesinde varolduğu sonucuna varılan tüm varlıkların varoluşlarını ve varoluş durumundaki devamlılıklarını sonsuz, ezeli-ebedi ve bilinçli bir varlığın ve bu varlığın iradesinin yaratıcı ve nedensel eylemine borçlu olduğu, Tanrı adı verilen bu varlığın özünü ve karakterini akıllı yaratıklarının düşüncelerinde ve ideallerinde açığa vurduğu ve bundan dolayı, insan varlıklarıyla kişisel bir ilişki içinde bulunduğu inancı.
    Doğanın üstünde ve ötesinde olan, yani evrene aşkın olan bir Tanrı’ya duyulan inancı ifade eden teizmde, Tanrı, yarattığı varlıktan ayrı olan, fakat kendisini yaratıkları aracılığıyla gösteren, özünde kişisel olup, insanın ibadet ve itaatine en yüksek ölçüde layık olan varlık olarak görülür. Tanrı, bu anlayışa göre, yaratıcıdır, varoluşun ve değerin kaynağı ve koruyucusudur; Tanrı’nın gücü her şeye yeter, O her şeyi bilir; Tanrı güç, gerçeklik ve değer bakımından en yüksek Varlıktır ve insan O’nu bilebilir ve O’na erişebilir.

    Teknokrasi: Özel işletmelerle Kamudaki, salt teknolojik üretkenlik ve verimliliği amaçlayan, bürokrasinin hakim olduğu; teknik uzmanlığa sahip seçkinlerin egemen yönetici güçler olarak ortaya çıktığı siyasi sistem.
    İktisadi ve siyasi kararların alınmasında uzman, teknisyen ya da teknokratların, siyasetçilerin yerini aldıkları ekonomik ve politik sistemi tanımlayan teknokrasi terimi, modern toplumların bu tanıma giderek daha fazla uygun düşmeye başladıklarını, geleneksel politik yapı, kurum ve organların günümüz toplumunda anlam ve önemini yitirdiklerini savunan Kenneth Galbraith ve Daniel Bell gibi araştırmacı ve düşünürler tarafından geliştirilmiştir.
    Bu bağlamda, teknokrasinin kaçınılmaz olduğu ya da endüstri ve toplumun yönetiminin, insan etkeni ve insani unsurlar pek dikkate alınmadan, bilimsel ilkelere veya mühendislik prensiplerine göre olması gerektiği inancına teknisizm adı verilmektedir.

    Teknoloji: 1-İnsanların veya toplumların, kendi fiziki çevrelerini kontrol altında tutmak için kullandıkları araçlarla teknik bilgiden meydana gelen maddi kültür bütünü.
    2- Makineler ve teknik donanım ya da bu araçlarla birleşen üretim tekniği. 3- Endüstriyel faaliyetin çok çeşitli alanlarında kullanılan takım, makine, araç ve yöntemlere dair inceleme. 4- İş ya da üretimin teknik organizasyonu ve mekanizasyonunun belirlediği toplumsal ilişki türü.
    Bu bağlamda, bilimdeki gelişmelerin ya da daha ziyade bilimsel devrimin sonucu olan teknolojiye modern teknoloji adı verilirken, belirli bir tarihsel bağlamda, varolan teknoloji karşısında, üretim maliyetindeki azalma veya üretimin verimliliği açısından önemli bir ilerleme sağlayan üretim teknikleri bütünü yeni teknoloji diye tanımlanır. Buna göre, elektrik gücü ve iç yakımlı motor teknolojisi buhar gücüne dayalı makineleşme; elektronik ve nükleer güç teknolojisi de elektrik gücü ve iç yakımlı motor teknolojisi ne göre bir yeni teknoloji meydana getirir.
    Teknolojinin özellikle günümüz toplumlarında çok önemli bir yer tuttuğu ve rol oynadığı gerçeği dikkate alındığında, gelişmekte veya sanayileşme çabası içinde olan Üçüncü Dünya ülkelerinin gelişmiş Batı toplumlarından teknoloji ya da teknik bilgi alma ya da aktarma gayretleri teknoloji transferi olarak bilinir. Buna karşın, iki kültür ya da ülke arasında, üretim tekniklerinin kullanımı bağlamında söz konusu olan farklılığa teknoloji açığı denmektedir.
    İşte bu bağlamda, günümüzde teknoloji ve teknokrasinin sosyal değişme ve toplumsal kurumların özünü giderek artan ölçülerde belirlediği ayrı bir toplum türü teknolojik toplum diye tanımlanır. Çağdaş Fransız sosyolog ve teologu Jacques Ellul’ün eseri olan teknolojik toplum terimi, teknolojiyi yabancılaşmanın bir yeni şekli ve örneği, teknik unsur ve eserlerin toplumlar ve insan varlıklarındaki tahakkümü olarak görür.

    Tek Tanrıcılık: Yalnızca tek bir tanrının varolduğunu ya da Tanrı’nın bir olduğunu öne süren ve bundan dolayı, çoktanrıcılığa ve bir dizi ilahi varlığa duyulan inanca karşı olan Tanrı anlayışı.
    Çoğunluk tek Tanrı’nın aşkınlığına duyu*lan inançla, tek Tanrı’nın en yüksek derecede gerçek olduğu, buna karşın dünyanın gerçeklikten yoksun bulunduğu teziyle birleşen tektanrıcılık, aynı zamanda felsefi panteizme, tateizme ve tanrısal varlıklarla ilgili kuşkuculuğa da karşıttır. Tektanrıcılığın en önemli problemi, dünyanın ne ölçüde gerçek olduğu, ne dereceye kadar rasyonel ve ahlâki bir düzen sergilediği sorularına doyurucu bir yanıt verebilme problemidir.

    Telepati: Bir kimsenin başka bir kimseyle, duyu organlarını, bilinen başka iletişim araçlarını kullanmadan iletişim kurması.

    Temel ve üstyapı: Marksist sosyologların ekonomiyle (temel) devlet, aile yapısı, toplumdaki hakim ideoloji (üstyapı) arasındaki ilişkiyi konu alan analizleriyle, toplumun ekonomik yapısının devletle sosyal bilincin varlığını ve şeklini belirlediği tezlerinde kullandıkları benzetme.
    Marx ve Engels’in tarihsel materyalizmine göre, temel ya da toplumsal temel bir toplumdaki sosyal ilişkiler bütününü veya toplumun ekonomik altyapısını tanımlar, üstyapı ise toplumdaki ideoloji, ve hukuk, siyaset, sanat, vb. bütünü olarak ortaya konur. Daha doğrusu, bazı eserlerde üstyapıyla yalnızca ideoloji, yani insanların sosyal ilişkileriyle ilgili düşünceleri anlatılmak istenirken, diğer bazılarında üstyapıya ekonomik olmayan toplumsal kurumlar da dahil edilir.
    Temelle üstyapı arasındaki ilişki söz konusu olduğunda, bu ilişki öncelikle açıklayıcı bir bağımlılık ilişkisi olmak durumundadır. Nitekim, Karl Marx’a göre, üstyapısal fenomenler maddi terimlerle, yani ekonomik temele olan bağımlılıkları yoluyla açıklanabilir. O temeli meydana getiren bütün fenomenlerin bilimsel bir dakiklik ve kesinlik ile bilenebileceğini söyler; fakat aynı şey üstyapısal fenomenler için geçerli değildir. Onlar göreli olarak olumsal olup, ekonomik temele olan bağımlılık dereceleri yüksek olduğu zaman ancak, bilimsel bir tarzda ele alınabilirler. Siyasetin, sanatın, hukuğun tutarlı bir tarihini ortaya koymanın hiç de kolay olmadığını savunan Marx, insanlığın gerçek tarihinin iktisadi olduğunu söylemekten bir an olsun usanmamıştır.
    Bu ilk ilişki dikkate alındığında, üstyapısal fenomenlerin ekonomik olgulara neden-sel olarak bağlı iken, ekonomik olgular üzerinde hiçbir etkilerinin bulunmadığını söylemek gerekir. Yani bağımlılık ilişkisi, aynı zamanda epifenomenal olmak durumundadır. Bununla birlikte, bu açıklama tarzına, farklı yaşam alanlarının ekonomik alan üzerinde etkide bulunabilmekle birlikte, son çözümlemede belirleyici olanın iktisadi güçler olduğunu öne süren Engels tarafından itiraz edilmiştir.
    Yine, Marksizmin 20. yüzyılın ikinci yarısındaki gelişmesine koşut olarak, temeli salt maddi üretimden, ekonomik ilişkilerden ibaret görmeyen, temelin iktidar ve ideolojik ilişkileri de ihtiva ettiğini söyleyen ve temel-üstyapı ilişkisini yeni baştan tanımlayan farklı görüşler ortaya çıkmış ve temelin üstyapıyı mutlak olarak belirlediği ortodoks görüşünde önemli değişiklikler yaşanmıştır. En azından Louis Allthusser, üstyapını kimi unsurlarının göreli özerkliğinden ve onların temeli etkileyebilme kapasitelerinden hararetle söz eder.

    Temsil: Genel olarak bir nesnenin sosyal bir grup ya da sınıfın sözcülüğünü yapma, onlar adına, çıkarlarını koruma amacıyla hareket etme. Bu bağlamda, genel iradenin sadece milletin temsilcileriyle vücut bulabileceğini ve yalnızca bu vekillerle ifade edilebileceğini öne süren ulusal egemenlik teorisine temsil teo denmektedir.

    Teokrasi: Tanrı anlamına gelen Yunanca theos sözcüğüyle, güç, iktidar anlamına gelen kratos sözcüklerinin bir birleşiminden meydana gelen ve Tanrı’nın tek yönetici, mutlak bir kudret sahibi biricik varlık olduğu, iktidarın Tanrı’dan geldiği ve bu iktidar ya da gücün, yalnızca Tanrı’nın yeryüzündeki elçisi tarafından kullanıldığı inancına dayanan siyasi toplum düzeni.


    Teoloji: Dine ilişkin olgu ve fenomenleri konu alan ve dinle ilgili olarak geniş kapsamlı bir senteze ulaşmayı amaçlayan disiplin. Tanrı’yı ve insan yaşamının anlamını, vahyin verilerine dayanarak inceleyen disiplin. Vahyin verilerine dayanarak, tanrısal, değişmez, ezeli-ebedi ya da ideal dünya ile fiziki dünya arasındaki ilişkinin ne olduğunu araştıran, Tanrı’nın özünü, varlığını ve iradesini ifade etmeyi amaçlayan disiplin. Tanrı’ya duyulan inancı tutarlı ve anlamlı bir biçimde yorumlamayı ve haklı kılmayı amaçlayan araştırma alanı.
    Dini grupların ya da düşünürlerin Tanrı’yla ilgili inançlarından ya da öğretilerinden oluşan bütün olarak teoloji, araştırmalarında yalnızca akla dayanan doğal teoloji ve sistemini oluştururken, vahyi temele alan vahye dayalı teoloji olarak ikiye ayrılır.

    Teori: Olgulardan hareketle, şeyh birbirleriyle olan evrensel ve ideal ilişkileri içinde kavramanın ürünü olan kapsayıcı görüş; bilimsel bir bilgi sistemi içinde, konusunun bir bölümüne ya da tamamına ilişkin olarak sistematik bir görüş geliştiren soyut, genel ve açıklayıcı ilke; doğa veya toplumdaki düzenlilikleri ifade eden, kendisine dayanılarak fenomenlerin açıklandığı, fenomenlere dair öndeyilerde bulunulduğu, doğru kabul edilen hipotez veya yorum.


    Teorik: 1- Tecrübe edilene, gözlemle ilgili olana karşıt olarak, düşünce, teori, hipotez veya bilimsel yasa ile ilgili olan; 2- Eylem veya uygulamayı göz önüne almadan, salt bilgi ve spekülasyon ile ilgili bulunan; 3- Gerçek, somut, elle tutulabilir olanın tersine, yalnızca fikir alanını ilgilendiren, soyut bir tarzda ele alınan; 4- Pratik veya yapılması gerekeni değil de, fenomenleri, doğal olguları konu alan genellemelerle ilişkili olan için kullanılan niteleme

    Terörizm: Örgütlü bir grup ya da partinin bireylerin veya azınlıkların, siyasi amaçlarına ulaşmak için, şiddeti sistemli bir biçimde kullanma tavrı ve yöntemi, söz konusu tavrın gerisindeki teori. Bir hükümet, yönetim veya toplumu radikal bir siyasi ya da sosyal değişmeyi kabul etmeye zorlamanın bir aracı olarak şiddeti kullanma tavrı.


    Teşhircilik: Bir toplumda varolan görgü kurallarının açık seçik ifade edilmesini ya da sergilenmesini istemediği şeyleri, bireysel özellikleri, özel yaşantıları, kişiye özgü duyguları açıkça ifade etme veya sergileme tavrı. Kişinin, çıplaklığına dikkat çekmek amacıyla soyunması, cinsel organlarını göstermesi dürtüsü.



    Tez: 1-Genel olarak, doğru olduğu inancıyla öne sürülen ve savunulan düşünce, iddia, genel fikir ya da önerme. 2- Doğruluğu kanıtlanmaya çalışılan teorik öneri, düşünce, kanı.


    Thales: Batı Felsefesinin ilk filozofu.
    Bilimsel Çalışmaları: M.Ö. 6. yüzyılda yaşamış olan Thales felsefi faaliyetleri yanında bilimsel çalışmalarıyla da seçkinleşmiştir. Bu çalışmalar arasında ise, her şeyden önce, ona Yunan dünyasında abartılı bir ün kazandıran M.Ö. 585 yılındaki güneş tutulmasıyla ilgili doğru tahmini dolayısıyla astronomi çalışmaları gelir. Matematik alanında ise Thales’in, Yunanlının eşsiz genelleme yeteneğini çok canlı bir biçimde kanıtlayan, oldukça güçlü bir uzmanlık bilgisi olduğu kabul edilmektedir. Geometriyi Mısır’dan Yunanistan’a getiren Thales, denizdeki gemilerin aralarındaki mesafeden başka, insan varlığının gölgesinin büyüklüğü kendisi kadar olduğu zamanı bekleyerek, piramidleri de gölgelerinden ölçmüştür.
    Felsefi Görüşleri: Thales’te, felsefe bakımından esas önem taşıyan husus, onun “Neyin var olduğu” “Neyin gerçek olduğu” ya da “Neyin gerçekten var olduğu” sorusu üzerinde düşünmüş olmasından kaynaklanır. O bu çerçeve içinde, doğada var olan şeylerin tüketici bir listesini yapmayı amaçlamamış, fakat şeylerin varlığa gelmeleri ve daha sonra da yok olup gitmeleri olgusundan etkilenmiştir. “Neyin var olduğu” sorusunu ya*nıtlamanın en önemli yolu, onun gözünde birlik ile çokluk ya da görünüş ile gerçeklik arasındaki ilişkiyi doyurucu bir biçimde ifade edebilmekten geçmiştir. O, buna göre, gözle görünen bireysel varlıkların ve değişmelerin oluşturduğu kaosun, çokluğun gerisinde akılla anlaşılabilir, kalıcı ve sürekli bir gerçekliğin var olduğuna inanmıştır. Thales, çokluğun kendisinden türediği, çokluğun gerisindeki bu birliğin “su” olduğunu öne sürmüştür
    Thales’i tarkhe olarak suyu seçmeye götüren nedenlerin bir kısmı mitik, bir kısmı da rasyonel nedenlerdir. Buna göre, suyun sadece Yunan değil, fakat Doğu mitolojisinde de işgal etmiş olduğu istisnai konum, onu suyun varolan her şeyin ilk nedeni olduğunu öne sürmeye sevketmiş olabilir. Sonra, su ile hayat düşüncesi arasındaki doğrudan bağlantının bizatihi kendisi Thales’e ilk neden olarak suyu önermiş olmalıdır. Hepsinden önemlisi, suyun hiçbir gözlem aracı olmadan, ısısına bağlı olarak, katı, sıvı ve hava haline dönüştüğü gözlemlenen biricik madde olması, onun arkhe olarak su tercihinde etkili olmuştur. Nitekim buharlaşma fenomeni suyun buhar ya da hava olabilmesini, donma fenomeni ise, suyun toprak olabilmesini akla getirmiştir.
    Dahası Thales, suyu kendi hareket ilkesini kendisinde ihtiva eden, canlı bir madde olarak tasarlamıştır. O işte bundan dolayı organik bir evren anlayışı içinde ve ilkel canlıcılığa epey yakın olarak, her şeyin tanrılarla dolu olduğunu dahi söylemiştir.

    Tin: 1-En genel olarak bazı metafizikçilerin yada Hegel gibi nesnel idealistlerin, gerçekliği ve evreni açıklamak üzere, varolan her şeyin temeli, özü olarak kabul ettikleri cisimsel olmayan varlık, maddi olmayan gerçeklik. 2- Dinlerde, dini düşünce geleneklerinde dünyayı yarattığına inanılan varlık. Dünya ruhu.


    Tocqueville, Alexis de: 1805-1859 yılları arasında yaşamış ve liberalizmin ön plana çıkardığı özgürlükle, sosyalizmin temele aldığı eşitlik arasında bir denge kurmaya çalışmış olan düşünür. Temel eseri: De la Democratie en Amerique (Amerika’da Demokrasi Üzerine).
    Devlet müdahalesini en aza indirgemeye çalışan demokrasinin eşitlikçiliğini ön plana çıkartan liberal bir düşünür olarak Tocqueville. özgürlüğü eşitlikle nasıl bağdaştırmak gerektiği ya da eşitlikçi bir ortamda özgürlüğün nasıl sağlanacağı sorusunu temel soru olarak belirlemiş ve özgürlüğün ancak iki yoldan kurtarılabileceğini söylemiştir. Bu yollardan birincisi ona göre, bir ademi merkeziyet sistemi, diğeri de çeşitli alanlarda özellikle de siyasi, ekonomik ve bilimsel alanda birtakım dernek ve birliklerin kurulmasıdır.
    Tocqueville, küçük bölgelere yönetsel özerklik tanımak ve böylelikle de yönetimin tek merkezde toplanmasını önlemek suretiyle siyasi özgürlüğün gerçekleştirileceğini ve bu arada vatandaşların kişisellikten kurtularak kamu işleriyle ilgilenmelerinin sağlanacağını dernekler yoluyla da çeşitli çıkarların savunulmasının olanaklı olacağını öne sürmüştür.

    Toplumsal cinsiyet: Cinsel farklılığın sosyal boyutunun ihmal edilmemesi gerektiğini dile getiren feministler tarafından geliştirilen ve cinsiyetin erkekle dişi arasındaki biyolojik ayırıma karşılık geldiği yerde, eni ve dişil arasındaki, buna koşut, ama sosyo-kültürel eşitsiz bölünmeye işaret eden kavram.
    Kavrama göre, eril ve dişi insan varlıkları arasında bir ayırım yapıldığı zaman ayırımın biyolojik olarak açıklanması gerektiği düşünülür, fakat toplumsal cinsiyetten söz edildiğinde, kadın ve erkek kavramlarının sosyo-kültürel belirlenimleri dikkate alınır. Başka bir deyişle, cinsiyetin biyolojik olarak verilmiş olduğunu, buna karşın toplumsal cinsiyetin sosyal olarak inşa edildiğini ima eden kavram, erkeklik ve dişiliği belirlemede, doğuştan getirilen bedensel farklılıklara bağlanamayan tüm etmenlerin, fakat özellikle de sosyal ve kültürel etmenlerin önemini vurgular. Feminist düşüncenin bir katkısı olan toplumsal cinsiyet kavramı, cinsler arasındaki toplumsal ayrımcılığa karşı, sadece kültürel değişim yoluyla mücadele edilebileceğine dikkat çekmesi bakımından önem taşır. Toplumsal cinsiyet düşüncesi veya kavramı modern bir kavram olmakla birlikte, zihin ya da bilincin bedene, insan doğasının hayvani varoluşa, özerk iradenin de doğal determinizme olan aşkınlığından aldığı ilhamlara bakılırsa, onun kökleri bir yönüyle de geleneksel felsefededir.

    Toplum sözleşmesi: 1- Toplumu meydana getiren bireylerin yükümlülükleri ve haklarının kökenlerini açıklayan sözleşme; doğa durumundan, bireysel ve egoist alışkanlıklarından vazgeçen bireylerin, kendi çıkarları yanında, genelin çıkarı ve iyiliği adına, bir toplum oluşturmak üzere, aralarında yaptıkları, ve kendi kendilerini yönetme haklarını hepsinin üzerindeki ortak bir hakeme devrettiklerini ifade eden yazılı olmayan anlaşma.
    Politik yönetim istikrarlı bir işbölümü, partiler ve kurumlar olmadan yalnız başlarına varolan imgesel veya hipotetik bireylerin asgari düzeyde birtakım yükümlülükleri ve daha sonra da bu yükümlülükleri güçlendirip politik otoriteye bağlayan politik otoriteyi kabul ederek, bir toplum kurmak üzere yaptıkları düşünülen aynı ölçüde varsayımsal sözleşme.
    2- Toplum sözleşmesinin modern düşünürlerin politik otoritenin bireyin onayına bağlı olduğu göstermek amacıyla geliştirmiş oldukları bir kurgu olduğu, filozofların bu kurguyla politik toplumun insanın yarattığı ya da inşa ettiği bir şey olduğunu göstermeyi amaçladıkları dikkate alındığında, sözleşme fikrini temele alıp, toplumun ‘doğa durumu’ndan bilinçli olarak uzaklaşan, kendilerinin ve bu arada genelin iyiliği için, birtakım özgürlüklerinden vazgeçen bireylerden meydana geldiğini öne süren teori ya da anlayış; toplumun kökeniyle ilgili rasyonel bir kabulün sonucu olarak, bireyin topluluktan, gruptan önce geldiğini ifade eden öğreti; devletin ve hukukun kökenini, bireyler arasında bilinçli olarak akdedilmiş bir sözleşmede bulan anlayış; bir toplumun üyelerinin birbirleriyle olan ilişkilerinde, devletin yönetimi altında karşılıklı sorumluluk ilkesine göre davranmak için anlaşma yapmış olduklarını bildiren ilke.
    Toplum sözleşmesi düşüncesi Sofistlere ve Platona kadar geri gitmekle birlikte, o daha çok 17. yüzyılda bireyin toplumdan önce geldiğini göstermek, toplumun kökenini açıklamak ve ulus devletlerinin kuruluşu sırasında geleneksel otoriteyi mahkum etmek için kullanılmıştır. Hobbes, Locke ve Rousseau tarafından savunulan toplumsal anlaşma anlayışı Hume, Burke ve, toplumun bir sözleşmeye dayandırılamayacağını, zira toplumların oluşumundan önce, sözleşme diye bir şeyin olamayacağını savunan Hegel tarafından eleştirilmiştir.
    Buna göre, toplum sözleşmesi teorisinin ilk savunucusu olan Hobbes, önce insanın doğa durumunu betimlemiş, tüm insanların söz konusu doğa hali içinde birbirlerine eşit olduklarını bu eşitliğin ise, herkesin kendi varlığını sürdürmek için istediğini yapmak durumunda olması anlamına geldiğini, özü itibariyle bencil olan insanda düzenli ve barışçıl bir toplum yaratma yeteneğinin bulunmadığını öne sürmüştür. İnsanın insanın kurdu olduğunu söyleyen Hobbes, söz konusu doğa halinin mutlak bir anarşiye, herkesin herkesle savaş durumu içinde olmasına neden olacağını belirtmiştir. İşte insanlar, varlıklarını sürdürebilmek için bu anarşi ve savaş durumundan sakınmanın kendi yararlarına olduğunu anlamışlar ve dolayısıyla bir toplum sözleşmesiyle, doğa durumundan uzaklaşıp, birtakım haklarından vazgeçerek ve özellikle de kendi kendilerini yönetme haklarını bir hakeme, yönetici bir güce devrederek, toplum kurmuşlardır. Hobbes’a göre zorunlu olan bu sözleşmenin, o bir şekilde güçlendirilmediği sürece, hiçbir değeri olamaz. Bu nedenle, haklarını bir sözleşmeyle egemen bir güce devreden akıllı insan varlıkları, egemen gücün bu ister bir kişi ya da ister bir meclis olsun en yüksek otoriteye sahip olmasına özen göstereceklerdir. Çünkü toplum ancak ve ancak sözleşmenin ürünü olduğu için, sözleşmeye taraf olmayan ve dolayısıyla sözleşmenin üzerinde olan yöneticinin gücü ve otoritesiyle anlam ve değer kazanır.
    Doğa halindeki insanların Tanrı’nın yasa*sını tanıyıp, bu yasaya hürmet ve itaat ettiklerini savunan Locke ise, insanların bir toplum sözleşmesi yaparlarken, savaştan kurtulmak için barış ortamına yönelmiş olmadıklarını fakat daha çok uygar yaşamın avantajlarından yararlanmak için, doğal özgürlüklerinden vazgeçtiklerini söylemiştir. Bundan dolayı toplumsal sözleşmenin sonucu olan sivil toplum John Locke’a göre, insanların doğal haklarına kesinlikle saygı göstermelidir.
    Aynı sözleşme görüşünü, ve insanın doğa halindeyken iyi özgür ve mutlu olduğunu, mutlak bir bağımsızlık hali içinde bulunduğunu, doğa insanının kimsenin kötülüğünü istemediğini kimseye fenalık yapmadığını, ihtiyacı olmayan hiçbir şeye göz dikmediğini insanda kendi türüne karşı bir sempati ve merhamet içgüdüsü bulunduğunu savunan Rousseau, biz insanların tümüyle özgür ve iyi bireyler olarak, toplumu meydana getiren bir toplum sözleşmesine girebildiğimizi belirtir. Rousseau geçmişte daha mutlu olan insanları doğa durumundan toplum haline gelmeye zorlayan nedenin zorunluluk ile özgürlük olduğuna, bunların ise, kendilerini içgüdü ve ihtiyaç şeklinde gösterdiğine inanıyordu. Bir insan bir toplum içine girdiği zaman bir dönüşüme uğrar; onun beni, doğa durumunda olduğu gibi mutlak bir özgürlükle değil de, paylaşmayla belirlenir; işte o, bu sayede bir yurttaş olup çıkar.
    Bu bağlamda, sivil toplumu temellendirmek, devlet otoritesini meşrulaştırmak için, tarih öncesine dair bir hipotez olarak toplum sözleşmesinden yararlanan politik Öğretiye ise toplum sözleşmesi teorisi adı verilir. Toplum sözleşmesi öğretisi, 20. yüzyılda John Rawls tarafından yeniden canlandırılmıştır. Rawls’a göre adil bir toplum, insani öznelerin, rasyonel failleri uymaya hazır oldukları bir sözleşmenin tüm hükümlerini yerine getiren bir toplum olmak durumundadır.

    Totalitarizm: Nazizm, faşizm ve Sovyet komünizminde örneklenen, tek bir partinin egemenliği altında, her tür siyasi, ekonomik ve toplumsal faaliyetin devlet tarafından düzenlendiği ve muhalefetin baskı altında tutulduğu ve ezildiği, özgürlüğe yer bırakmayan siyasi yönetim tarzı.
    Çoğu zaman otoritaryanizm veya diktatörlükle birleştirilmek ya da karıştırılmakla birlikte aralarında zorunlu bir bağlantının bulunmadığı politik kavram olarak totalitarizm söz konusu olduğunda, yöneticilerin, iktidar sistemi dışında kalan birey ya da grupların karar alma sürecinde hiçbir katkı ya da özerklikleri olmayacak şekilde iktidar sahibi oldukları, özel ve siyasi yaşamın her yönünü kontrol altında bulundurdukları bir politik sistem anlatılmak istenir.
    İlk kez İtalyan faşistleri tarafından, bizzat kendi politik hedeflerini tanımlamak için kullanılan ve günümüz siyaset felsefesinde, Nazizmi olduğu kadar Sovyet komünizmini de yani iktidarın tek bir merkezde toplandığı kapalı toplum biçimlerini, baskıcı yönetimleri, örneğin ‘Şeytan İmparatorluğu adı altında Stalin’in Sovyetler Birliği’ni karakterize etmede kendisine başvurulan totalitarizm terimi hayatın potansiyel ya da aktüel olarak politik bir önemi olan tüm boyutlarını denetim altında tutan yönetim biçimini ifade eder. Terim sırasıyla 1- Ütopik bir gelecek vaadiyle güçlendirilmiş bütünsel bir ideolojiyi; 2- Tek bir kişi tarafından yönetilen bir kitle partisini; 3- Fiziki veya psişik mahiyeti olan sistemli terör uygulamasını; 4- İletişim araçlarında tekelciliği; 5- Güçlü bir ordu ve silahlanma mantığını; 6- Ekonominin tek bir merkezden yönetimi ve denetimini ihtiva eder.


    Toynbee, Arnold: Tarihin konusunun kültürler olduğunu söyleyen, kültürlerin ise dinamik yapılar olup, özelliklerini yaratıcı kişilerden aldıkları, dolayısıyla tarihin kültürler hakkında olumlu ya da olumsuz değerlendirmelerde bulunmak yerine, kültürleri anlamaya çalışması gerektiği düşüncesiyle seçkinleşen ünlü tarih felsefecisi.
    Tarihçinin insan türünün birtakım temel bölümlerinin yaşamlarını ele aldığını, toplum denen söz konusu varlıkları seçip incelediğini dile getiren Toynbee, tarih araştırmacısının toplumlar arasındaki ilişkileri yalnızca belli kavram ve kategoriler altında incelediğini savunur.


    Tutarlılık: Şeylerin düşüncelerin ortak bir ilkeyle, bağıntı, düzen, kavram ya da fikirle birbirine bağlanmış olması durumu, mantıklı bir bütünün parçaları, öğeleri arasında bağlantı ve uyum bulunması hali.


    Tutarsız: Parçaları arasında bağımlı olmayan, parçaları birbirleriyle uyuşmayan ve hatta bir anlamdan yoksun olan bütün için kullanılan sıfat.


    Tüketim toplumu: Modern ya da çağdaş toplumlar için kullanılan ve bu toplumların giderek artan ölçüler içinde tüketim olgusu etrafında örgütlendiğini ya da düzenlendiğini dile getiren deyim.
    Hemen tümüyle Batı toplumlarını karakterize eden bir terim olarak tüketim toplumu deyimi şu özelliklerin varlığına işaret eder: 1- Tüketim toplumunun üyeleri, tüketim amacıyla, tatillerde ve boş zamanlarını değerlendirmek üzere daha çok para harcamak durumundadırlar. 2- Çalışma saatleri yüzyılın başından beri sürekli olarak düşmektedir. Bu da, tüketim toplumunun üyelerinin daha fazla boş zamana sahip oldukları anlamına gelir. 3- İnsanlar kimliklerini, ürettikleri şeyden ya da işlerinden çok, boş zamanlarındaki faaliyetleriyle, tüketici etkinliklerinden kazanmaktadırlar. Gündelik yaşamın estetizasyonundan dolayı, bir yaşam tarzı yaratma, belli bir imge sunma olağanüstü büyük bir önem kazanmıştır ki, bunlardan her ikisi de tüketimle doğrudan ilgilidir.
    4- Tüketim faaliyetleri, bir yaşam tarzı geliştirme, belli mal ve değerli ürünleri satın alma, belli markaların müşterisi olma, toplumsal konumun temel belirleyicileri olmuştur. 5- On dokuzuncu yüzyılla yirminci yüzyılın ilk yarısında toplumsal bölünme sınıf ya da ırka dayanırken, tüketim toplumunda bunun yerini tüketim modelleri almıştır. 6- Tüketim toplumlarında, tüketiciler üreticiler sayesinde güç ve otorite kazanırlar; tüketicinin tüketim faaliyeti, siyasi hak ve ödevlerin yerini alır. 7- Çok sayıda mal ve hizmet yanında, gündelik yaşamın çok çeşitli boyutlarıyla, insanın deneyiminin birçok yönü eşyalaştırılır. Büyük mağazalarda alışveriş boş zamanları değerlendirmek amacıyla gerçekleştirilen değerli bir uğraş olup çıkmıştır.


    Tümel: İstisna kabul etmeme, bir sınıfın tüm üyeleri için geçerli olma durumu. Buna göre, bir yargı, yüklemi öznesinin bütün bir kaplamı için tasdik ya da inkar edildiği tümeldir.


    Tümevarım: Genelden özele, tümelden tekele giden genel yasadan örnek ya da özel bir uygulamasını çıkarsayan tümdengelime karşıt olarak, özelden genele tek tek olgulardan genel yasalara ulaşan tekil gözlem önermelerinden sınırlanmamış genellemelere yükselen akıl yürütme türü, genelleme.

  2. #34
    seyyah_acem - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Profesör
    Üyelik tarihi
    26-06-2007
    Yaş
    34
    Mesajlar
    766
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @seyyah_acem
    Üç Evre Yasası: Pozitivizmin kurucusu Comte’un insan zihni, insan düşüncesi, bilim ve toplum için öngördüğü üç aşamalı evrim ya da gelişme yasası. Comte tarafından ifade edilen gelişme sürecindeki birinci evre, 1- Teolojik evredir. Be evrede hakim olan zihniyet, doğada varolan şeyleri büyük ölçüde insan zihninin kendisiyle analoji içinde düşünen ve dolayısıyla doğal fenomenlere, bizim onlara karşı olan tepkilerimize özgü duygu ve iradi faaliyetler yükleyen bir zihniyettir. Bu evrede düşünce animistik ve antropomorfik olma eğilimi sergiler; herhangi bir şeyin varoluşuna ilişkin açıklama ona yüklenen amaç ya da tin aracılığıyla olur. Öyleyse, “nasıl” ve “niçin”, dolayısıyla da açıklamayla temellendirme arasında bir ayırım yapamama teolojik bilincin en önemli özelliğidir. Dünya bu bakış açısından tinsel bir düzen olarak görülür. Şeylerin harekete geçirici, canlıcı güçleri aynı zamanda onları davrandıkları gibi davranmaya sevkeden etkin güçler olarak değerlendirilir. Bütün fenomenler kişileştirilirken, her süreç bir eylem olarak düşünülür.
    Teolojik evrenin kendi içinde, Comte’un yasasına göre alt-bölmeleri vardır. a) Fiziki nesnelerin kendi duyguları ve amaçları olan canlı varlıklar olarak görüldükleri fetişist evre. b) Plüralistik canlıcılığın aşamalı bir basitleştirilmesinden sonra, tanrıların fenomen öbeklerini ya da sınıflarını yöneten görünmez güçler olarak tasarlandıkları politeistik evre. c) Bütün güçlerin artık evreni yaratıp yönettiğine inanılan tek bir Tanrı’da toplandığı monoteist evre.
    2- Comte’un entellektüel ilerleme ve özgürlük yasası olarak sunmuş olduğu üç evre yasasının ikinci evresi, meta fizik evredir. Burada animistik düşünme eğilimi ortadan kalkar. Bundan böyle söz konusu olan şey, doğayı canlandırmaktan ziyade, fikirleri ve kavramları şeyleştirmek; rüzgara duygu ve denize amaç yüklemek yerine, kavramlara taşın, toprağın gerçekliğinden daha az olmayan bir gerçeklik yüklemektir. Özler, potansiyel güçler ya da doğalar, kendinde kaim varlıklar olarak, evrenin nüfusuna katkı yapar ve bu varlıklara, daha önce tinlere izafe edilmiş olan nedensel bir etkinlik yüklenir. Burada yine, teologların görünmez tanrılarının yerini, doğal dünyadaki düzeni belirleyen temel güç olarak logos ya da akıl alır. Burada metafizikçi şeylerin gerçek nedenlerini sadece akıl yürütme yoluyla açıklayabileceğine inanır. Zorunlu varlık dediği Tanrı’nın varoluşu için, filozof apaçık doğrulardan yola çıkan tümdengelimsel olarak oluşturulmuş kanıtlar getirir.
    Metafiziksel evrenin sonunun başlangıcına, realizm ile nominalizm arasındaki tümel kavramların statüsüyle ilgili kavgayla erişilir. Nitekim, nominalizmin baskın çıkmasının ardından gelen evre, 3- Pozitif evredir. Başka bir deyişle, bu evreye tümel kavramların statüsüyle ilgili tartışma benzeri kavga ve problemler, bu evrede sahte ve yararsız problemler oldukları gerekçesiyle bir kenara atıldığı ve pozitif bilimin tek başına insan bilgisinin tümünü meydana getirdiğine inanıldığı zaman ulaşılır. Bu evrede açıklamadan, empirik hipotezler ya da gözlemlenebilir fenomen sınıfları arasındaki sabit ilişkileri betimleyen yasaların sağladığı açıklama anlaşılır. Kabul edilebilir “nedensel bağlantılar” fenomen sınıfları arasındaki doğrulanabilir korelasyonlardır. Burada aklın görevi, bilimsel hipotezlerin kendileri arasında geçerli olan mantıksal ilişkilerin izini sürmektedir yalnızca.
    Comte’a göre, teolojik evrede düzen militarist bir düzendir; metafizik evrede ise hukuki düzen güç kazanır. Pozitif evre ise, endüstri toplumu evresidir.

    Üçlemecilik: Hıristiyan teolojisinde Tanrının doğasının, töz bakımından bir, kişi ya da cisimleşme bakımından üç olduğunu öne süren anlayış. Bu öğretinin temelinde gerçekten varolanın tümel olduğunu, tikellerin tümelden dolayı, tümel sayesinde varolduğunu savunan Platoncu realizm ve Hıristiyanlar Hz. İsa’nın tanrılığını ve kutsal kitapta geçen Kutsal tanrısallığını, çoktanrıcılığın saçmalıkları düşmeden koruma arzusu bulunur. Bu inanca göre, Tanrı birdir, fakat Baba, Oğul ve Kutsal Ruh olarak üç şekilde görünür.


    Üretim: Sosyal ve yaşamın temelinde bulunan bir olgu olarak insani ihtiyaçları karşılayacak mal ve hizmetleri elde etmek amacıyla gerçekleştirilen faaliyetler bütünü; yeni bir mal ya da hizmetin yaratılmasını sağlayan etkinlikler toplamı. Bu bağlamda, toprağı ekmek suretiyle belirli birtakım ürünler yetiştirmeye tarımsal üretim; sınai birtakım girdiler kullanmak suretiyle, endüstriyel ürünler meydana getirmeye sınai üretim; zihin gücü ve emeği harcayarak entellektüel bir ürün ya da eser meydana getirmeye de zihinsel üretim adı verilir.
    Söz konusu üretim sürecinde, insan emeğinin tamamlayıcısı olarak kullanılan nesnelere; üretim sürecine doğrudan ya da dolaylı olarak katılan kendileriyle üretimin yapılabildiği doğal ya da insan eseri her türlü araç, nesne ve teknik bilgiye üretim araçları denmektedir. Bu üretim araçlarıyla insan emeğinin meydana getirdiği bütünlüğe, üretim araçları ile bu araçları kullanabilen, bilgi, üretim deneyimi ve iş alışkanlıklarına sahip insan emeğinin meydana getirdiği bütünlüğe üretim güçleri adı verilir.
    Öte yandan, bir toplumda insan bilincinden bağımsız olarak varolan maddi ilişkilere, üretim faaliyeti sırasında insanlar arasında kurulan ilişkilerin tümüne, üretim, mübadele ve zenginliğin dağılımı sürecinde oluşan ilişkilere üretim ilişkileri denir. Buna mukabil, hayatın idamesi için gerekli olan sosyal ve fiziki ihtiyaçların karşılanmasını sağlayacak ürünlerin elde edilmesi yöntemine, Marksist terminolojide, toplumsal evrimin tek tek her aşamasında, toplumun bir durumunu ifade eden üretim güçleri ile üretim ilişkilerinden meydana gelen bütüne üretim tarzı denmektedir.

    Üstyapı: Tarihsel maddecilikte, bir toplumun ekonomik yapısını yansıtan, hukuki, siyasi, ideolojik ve kültürel sistemlere verilen ad.
    Hukuki ve siyasi sistemlerin kendiliğinden gelişmediğini öne süren maddeci görüş, siyasal sistem (devlet aygıtı) ile ideolojik sistemden (hukuki, eğitimsel, kültürel, dini sistem) oluşan ve belli bir iktisadi temele dayanan bütün olarak üstyapı terimini, bu sistemlerin bir toplumun ekonomik yapısındaki gelişmelerine bağlı olduğunu belirtmek için bulmuştur.

    Ütopya: İdeal ya da yetkin toplum. İdeal bir toplum düzeni ya da yönetim biçimi ortaya koyan tasarım.
    Bilinen ilk ütopya örneği, Platon’un Devleti ve Yasalarıdır. Platonun bu eserlerinde olduğu gibi, bazı düşünürler, uygulamadaki düzeni anlamında ütopyalar geliştirmişlerdir. Bu düşünürler, içinde yaşadıkları toplumsal düzenin iyileştirilemeyeceği ne inandıkları için, gerçekleşme şansı çok fazla olmayan, ideal hatta düşsel bir toplum düzeni tasarlamışlardır. Bu çerçeve içinde düşünür, insanlar için her bakımdan ideal olduğuna inandığı, yetkin bir toplumsal düzen tasarlar ve insanın, dolayısıyla da toplumun kurtuluşunun, ancak bu ideal düzen yaşama geçirildiği takdirde mümkün olduğunu savunur. Başka bir deyişle, uygulamadaki toplum düzeni, bu ideal ve yetkin toplum düzenine göre şekillenmelidir. Ne var ki, söz konusu ideal ve yetkin toplum düzeninin hayata geçirilme şansı pek fazla olmadığı için. o bir ütopya olarak kalır.
    Buradan da anlaşılacağı üzere, bir Ütopya karşısında, şu tavırlardan biri ya diğeri sergilenebilir: 1- Bir ütopyanın, ideal bir toplum düzeni ortaya koyduğu için, gerçek bir değeri vardır ve tanı olarak hayata geçirilemese bile, ona bir şekilde yaklaşmak mümkündür. 2- Bir ütopyanın, ideal bir toplum düzeni oluşturduğu ve varolan toplum düzenlerine değer biçerken kullanılacak bir standart sağladığı için, gerçek bir değeri vardır, bununla birlikte, bu ideal düzeni tam olarak hayata geçirmek bir yana, gerçekte ona yaklaşabilmek bile söz konusu olamaz. 3- Ütopyalar, gerçekleşme şansı hiç olmayan, gerçekdışı, idealist ve bundan dolayı da değersiz şemalardır.

    Ütopyacılık: Toplum kuramı veya siyaset teorisinde, mükemmel bir toplum modeli veya tasarısını temele alan yaklaşım; sadece daha iyi değil, fakat yetkin bir toplum düzeni inşa etmeyi amaçlayanların, söz konusu düşünce deneyini. veya salt düşüncede yaratılan yetkin toplum düzenini varolan aktüel düzeni dönüşüme uğratmak için kullananların inanç ve tavırları.
    Belli birtakım akli ve ahlâki ilkelere, insan ve tarih konsepsiyonlarına dayanarak ya da birtakım teknolojik imkanlar tasarlamak suretiyle, insani varoluşun mümkün en iyi şeklini gerçekleşmesini sağlayacak alternatif dünyalar ortaya koyan eleştirel ve yaratıcı bir düşünce olarak ütopyacılık, sosyal eşitsizliği, cinsel baskıyı, ekonomik sömürüyü ve benzeri diğer baskı ve hakimiyet formlarını aşmayı amaçladığı için, statükoyu şiddetle eleştirir.
    Düşünce tarihinin belli başlı ütopyaları İdeal Devletiyle Platon, Güneş Ülkesiyle Tommaso Campanella, Utopya’sıyla Thomas More, ve Yeni Adands’iyle F. Bacon tarafından ortaya konmuştur. Kişilerin ya da filozofların ütopik davranmalarına, Ütopya yazmalarına yol açan birtakım nedenler vardır. Bu nedenlerin başında, elbette ki, her şeyden önce, 1- Filozofun ya da entellektüelin, dünya ya da dünyalar yaratma ihtiyacı gelir. Bu bağlamda, bir ütopya oluşturma, kağıt üzerinde bile olsa, bir bakıma tanrısal bir faaliyettir. Ütopyacılığın başka bir nedeni, 2- Toplumu ve varolan toplumsal kurumları tümüyle mahkum etme ve aşma arzusudur. Rousseau, Marx ve Engels bu tür bir ütopyacılığın temsilcileri olarak görülebilir. Burada, tasarlanan ideal toplum düzeni, temel amaç varolan toplum düzenini mahkum etmek olduğu için, varolan toplum düzeninin tam karşıtı bir toplum düzeni olmak durumundadır.
    Ütopik düşüncenin temelinde, nihayet 3- Toplumsal uyum ve düzenle ilgili tüm doğruların bilindiği, bu bilgilerin aktarılarak, gerçek ve yetkin bir toplum düzeninin kurulabileceği inancı ve iyimserliği bulunur. Ütopyacı literatürün her şeyden önce sosyolojinin gelişmesine, ahlâki düşüncenin ilerlemesine ve insan doğasının daha iyi anlaşılmasına büyük katkısı olmuştur.

  3. #35
    seyyah_acem - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Profesör
    Üyelik tarihi
    26-06-2007
    Yaş
    34
    Mesajlar
    766
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @seyyah_acem
    Vahiy: Peygambere gelen tanrısal kelam ve haber. Bir düşünce ya da buyruğun Tanrı tarafından elçisine ilham edilmesi; Tanrının yüksek öneme haiz mesajlarını; kendi varoluşu, sıfatları, iradesi, vb., ile ilgili temel bilgileri insanlığa Peygamber aracılığıyla iletme yolu. Vahiy, İslam dininde, Kuran’ın bildirdiğine göre, ‘Oku!’ anlamına gelen ifadeyle başlamış, Kur’an tamamlanınca da son bulmuştur. Kur’an’ın dışında kalan ve hadisi kutsi adı verilen hadislerin doğuşu da, vahiy yoluyla olmuştur. Bununla birlikte, Hadisi Kutsi’de sözler Hz. Muhammed’in olup, tanrısal bir nitelik taşıyan ana düşünce vahiy yoluyla Peygambere bildirilir. İslam inancına göre, deneyim üstü olan ve dolayısıyla, bilimin konusu dışında kalan, yalnızca inanç alanına giren vahyin niteliği, sadece onu yaşayan peygamberler tarafından bilinenidir. Tanrı ile peygamberi arasındaki bu olay hakkında öteki insanların bilebildikleri şeyler, vahyin gelişi esnasında peygamberde gözlenen dış belirtilerle peygamberin vahiyle ilgili açıklamalarından ibarettir. Bu nedenle, din felsefesi açısından, vahiyle ilgili en önemli problem, her şeyiyle tinsel bir nitelik arzeden, sıfatları açısından, insana ve doğaya özgü olan sıfatlarla ifade edilemeyen mutlak bir Varlık olarak Tanrıyla, O’ndan tümüyle farklı bir varlık olan insan arasındaki iletişimin zorluğunu açıklayabilme problemidir.

    Varlık: Yokluğa karşıt olarak var olan şey. Oluşa karşıt bir şey olarak, değişmeden aynı kalan gerçeklik. Boşluğa karşıt bir şey olarak, mekanda bir yer işgal eden kalıcı gerçeklik.

    Varolmak: Varoluşçu felsefe geleneği içinde özgür bireyle ilgili bir kategori olarak, kışının Kendisini alternatifler karşısındaki özgür seçimler yoluyla gerçekleştirmesi durumuna ya da eylemine verilen ad.

    Buna göre, varolmak, kişinin bir grup, sınıf ya da yığının üyesi olmaktan alabildiğince çıkarak, daha çok ve daha yoğun olarak bir birey haline gelmesini; bireysellik adına tümelliği aşmasını; izleyici olmaktan çıkarak aktif aktör haline gelmeye çalışmasını ifade eder.


    Varoluş: 1- Genel olarak varolma durumu.
    2- Dış dünyada, insanın bilgisinden bağımsız olarak gerçekleşme, mekan ve zaman içinde potansiyel değil de, aktüel bir varlığa sahip bulunma hali.

    3- Soyutlama ya da teorilere karşıt olarak, canlı ya da yaşanan gerçeklik.
    4- Bir şeyin asil doğasından dolayı, olması gereken şeyi ifade eden öze karşıt olarak, o şeyin her ne ise, her nasılsa öyle olması durumu.
    5- Tanımlanamayan kendinden kaim birey.



    Varo1uşçu etik: Varoluşçuluğun, Aydınlanma değerlerine modern rasyonalizme, liberalizmin kitle kültürüne ve yığın ahlâkına karşı soylu ve görkemli bir tepki olarak yorumlanan etik anlayışı.
    Varoluşçu etik, her şeyden önce bir özgürlük etiği olmak durumundadır. Hemen tümüyle özgürlük problemi üzerinde odaklaşan söz konusu etik, modern insanın içinde bulunduğu durumu teşhis ettikten sonra, insanlara yitirmiş oldukları özgürlük duygusunu yeniden kazandırma, onları yanılsamadan kurtarma insanların hayatlarını yeni bir ışık altında görmelerini sağlama misyonunu üstlenmiş olan pratik bir felsefe olarak gelişmiştir. Çünkü varoluşçu düşünürler, öz-gürlük problemini, bir felsefe sistemi içinde ele alınıp tartışılacak teorik bir problem olarak değil, fakat pratik bir problem olarak görmüşlerdir. Egzistansiyalist etik, insanlara, bilimsel ve nesnel düşüncenin ifade ettiği nedenselliğin bir yanılsama olduğunu göstermek, unuttukları özgürlük duygusunu anımsatmak onlara neye değer izafe etmek ve nasıl yaşamak gerektiğine karar vermek bakımından mutlak bir özgürlük içinde olduklarını kabul ettirmek ister.
    Başka, bir deyişle, insanlardan özgürlüklerini deneyimleyip, hayata geçirmelerini isteyen egzistansiyalist etik özgürlüğü özümseyip hayata geçiren insanın dünyaya bakışının ve kendisinin bu dünyadaki yerine dair görüşünün bundan sonra fiilen değişip dönüşüme uğrayacağını iddia eder. Egzistansiyalist etiğin insanları değiştirmek ve dönüşüme uğratmak isteyen temsilcileri, şu halde, sadece birer misyoner değil, fakat aynı zamanda duygusal ve pratik bakımdan birer yenilikçilidirler.
    Egzistansiyalist etiğin özgürlük kavrayışıyla etik teorisine getirdiği yeniliği teyid eden çok önemli bir diğer nokta da, varoluşçu filozofların ahlâk felsefesi alanında, doğrudan doğruya kendi kendini tanımlayan ve belirleyen insandan yola çıkmalarıdır. Her şeyi kucaklayan evrensel sistemlerin, varlık ve toplumla ilgili nesnel doğruların insanın bireyselliğine kaçınılmaz olarak yabancı kaldığını, ve dolayısıyla insanı kendi içinde eriten genel sentezlerin bireyin kendi hayatına dönük ilgisine hiçbir şekilde cevap veremeyeceğini savunan egzistansiyalist etik, ahlâki problemlerin, bu problemler özsel olarak bizatihi bireylerin kendilerini ilgilendirdiği için, ahlâki bilincin nesnel ölçütlere, evrensel ahlâk yasasına veya iradenin çıkar gözetmeyen akla tabi kılınmasıyla asla çözülemeyeceği iddiasındadır. Etik ile öznellik arasında olmazsa olmaz bir ilişki bulunduğunu iddia eden bu etik anlayışa göre, ahlâki sorular birinci şahsın bakış açısından sorulmak durumunda olup, gerçek özne de, bilen değil, fakat ahlâken varolan öznedir. Bununla birlikte, nasıl yaşamak gerektiğini soran ahlâki özne, kendisine karşı bir gözlemci konumu aldığı, kendi insani durumuna ilişkin olarak kişisel olmayan nesnel bir kavrayış benimsediği zaman, kendi kendisini aldatır. Söz konusu etik gelenek açısından insan ahlâken varolan özne ya da hakiki birey, bilgiyle, ya da nesnel olgulara veya dünyaya ilişkin olarak daha fazla bilgiye sahip olmak suretiyle değil, fakat kendisine, kendi hayatına anlam ve ahlâki bir yapı kazandıracak uzun vadeli ilgiler geliştirme imkanı verebilen seçimlerde bulunmak ve angajmanlara girmekle olabilir.
    Sadece bireyci değil, fakat aynı zamanda öznelci olan söz konusu etik gelenek açısından, ahlâk felsefesi, etik alanında nesnelliği aramak yerine kaygıyı, korkuyu, yabancılaşmayı, hiçlik duygusunu insanlık halini ele alıp, kesinlikle öznelliğe yönelmelidir, çünkü hakikat öznel olup, bireysel varoluşun gerçekliği hiçbir soyutlama tarafından asla kavranıp ifade edilemez.
    Egzistansiyalist etik, iradeci bir etik teorisidir. Zira bu anlayış, insanı akıl sahibi bir varlıktan ziyade, irade sahibi bir varlık. İrade fail olarak tanımlar. İnsanın evrendeki tüm diğer varlıklardan, varoluşu bütün değerlerin kaynağı olan bir irfideye sahip olmak bakımından farklılık gösterdiğini öne süren egzistansiyalist düşünürler, irfidenin yaratıcı boyutuna büyük bir önem atfederken, her nasılsa varolan, bir şekilde vuku bulan veya hiç kimsenin seçiminin objesi olmayan şeylerde en küçük bir değer bulunmadığını, değer taşıyan biricik şeyin irade eylem olduğunu, kendilerine bir değer yüklenen şeylerin bizzat iradi edimler tarafından yaratıldığını söylerler. Hatta hümanist veya ateist boyutu içinde egzistansiyalist etik, akılla anlaşılabilir bir gelişme doğrultusu bulunmayan evrenin özde saçma ve anlamsız olduğunu, insana yabancı ve kayıtsız dünyaya anlamın insan tarafından verildiğini öne sürer. Anlam, düzen ve amaçtan yoksun olan böyle bir dünyada insanın hazır bulduğu ahlâki kurallar bulunmadığına göre, egzistansiyalist etik ısrarla, ahlâki ilkelerin kendi eylemleri dışında başka insanların eylemlerinden de sorumlu olan insan tarafından yaratıldığını öne sürer.


    Varoluşçuluk: J. P. Sartre, K. Jaspers, M. Heidegger ve G. Marcel gibi düşünür ta*rafından savunulmuş olan çağdaş felsefe akımı. İnsanın varoluşuyla doğal nesnelere özgü varlık türü arasındaki karşıtlığı büyük bir güçle vurgulayan iradesi ve bilinci olan insanların, irade ve bilinçten yoksun nesneler dünyasına fırlatılmış olduğunu öne süren felsefe okulu.

    Genel bir çerçeve içinde, dünyada bir insan varlığı olarak varolmanın ne olduğunu açıklama çabası içine giren bir okul ya da sistemden ziyade belli ortak ilgileri ve önkabulleri olan filozoflar tarafından oluşturulan felsefe hareketi ya da akımı olarak varoluşçuluğun soyağacı, genellikle iki ayrı parçaya ayrılır: Bunlardan, kendi içinde teolojik ve laik diye iki ayrı parça ya da geleneğe ayrılan birincisi, bir irade sahibi varlık, irade bir fail olarak insana verdiği önemle seçkinleşen etik gelenektir. Birincisinde S. Kierkegaard, ikincisinde ise Nietsche bulunur.
    Varoluşçuluğun soyağacındaki ikinci temel parça, varoluşçu felsefeye bir yöntem sağlayan, insanın dünya ile olan ilişkisine dair sistematik bir açıklama için gerekli altyapıyı tedarik eden fenomenolojidir. Buradan hareketle varoluşçuluğun söz konusu iki atanın, etik gelenekle Husserl fenomeno*lojisinin evliliğinden doğduğu söylenebilir.
    Varoluşçuluğu belirleyen temel özellik ve tavırlar şöyle sıralanabilir:
    1- Varoluşçuluk, her şeyden önce egzistans ya da varoluşun hep tikel ve bireysel, yani benim ya da senin veya onun varoluşu olduğunu öne sürer. Bundan dolayı, o insanı mutlak ya da sonsuz bir tözün tezahürü olarak gören her tür öğretiye, gerçekliğin Tin, Akıl, Geist, Bilinç İde ya da Ruh olarak varolduğunu öne süren idealizmlerin karşı çıkar.
    2- Akını, varoluşun öncelikle bir varlık problemi, varoluşun kendi varlık tarzıyla ilgili bir problem olduğunu dile getirir ve varlığın anlamına ilişkin bir araştırmaya karşılık gelir. Bu çerçeve içinde, her tür bilimci, nesnel ve analitik yaklaşıma şiddetle karşı çıkan varoluşçuluk, özellikle varoluşun zamansal yapısına ilişkin analiz yoluyla, Varlığın genel anlamıyla ilgili bir öğreti, belli bir ontoloji üzerinde yoğunlaşır.


    3- Bu bağlamda varoluşçuluk, epistemolojik açıdan dünyanın insanın ilgi ve eylemlerinin etkisi ya da müdahalesinden bağımsız olan, bütünüyle ve mutlak olarak nesnel bir tasvirinin olabileceğini yadsır. Dünya verilmiş olup, onun varoluşundan kuşku duymanın bir anlamı yoktur. Ama, dünya ya da varlık mutlaka insanla olan ilişkisi içinde betimlenmek veya araştırılmak durumundadır.

    4- Varoluşçuluğa göre, varlığa ilişkin araştırma, varolanın aralarından bir seçim yapmak durumunda olduğu çeşitli imkanlarla karşı karşıya gelmeyi gerektirir. Başka bir deyişle, varoluşçu felsefe, geleneksel felsefenin öne sürdüğü gibi, özün varoluştan önce değil de, varoluşun özden önce geldiğini öne sürer; insanın önce varolduğunu, daha sonra kendisini tanımlayıp, özünü yarattığını dile getirir. Yani, varoluşçuluğa göre, insanların insan varlıkları diye nitelenebilmeleri için, kendisine uymak durumunda oldukları sabit ve değişmez bir öz yoktur. İnsan bilinci, fiziki nesnelerin varlık tarzından bütünüyle farklı bir varlık tarzına sahiptir. O sadece bir şey (beden) olarak varolmaz, fakat aynı zamanda hiçbir şey, yani bir bilinç ve boşluk olarak varolur. Bilinci onu her ne ya da kim olacaksa, onu seçebilmesinin önkoşuludur.
    İşte bu bağlamda, insanın kendisine yabancı bir dünyaya fırlatılmış bulunduğunu, onun kendisini nasıl oluşturursa, öyle olacağını; kendisinin belirleyeceğini öne süren ve dolayısıyla determinizm ya da zorunlulukçuluğa büyük bir güçle karşı çıkan varoluşçuluk, bireylerin mutlak bir irade özgürlüğüne sahip bulunduğunu, insanın özgürlüğe mahkum olduğunu ve olduklarından tümüyle farklı biri olabileceklerini dile getirir.

    5- İnsana öz ünü oluşturma şansı veren bu imkanlar, onun şeylerle ve başka insanlarla olan ilişkileri tarafından yaratıldığı için, varoluş her zaman dünyadaki bir varlık olmak veya seçimi sınırlayan ya da koşullayan somut ve tarihsel olarak belirlenmiş bir durumda ortaya çıkmak durumundadır. Bu ise, varoluşçuluğun tekbenciliğe ve epistemolojik idealizme taban tabana zıt bir felsefe akımı olduğu anlamına gelir.
    6- Varoluşçuluk, nesneden yola çıkan. varlıkla ilgili nesnel doğrulara ulaşmaya çalışan görüşlere karşı, özneden hareket ve öznel hakikatlerin önemini vurgular. Felsefenin, varlık ve tümeller gibi konularla uğraşıp, nesnelliği araması yerine, korkuyu, yabancılaşmayı, hiçlik duygusunu, insanlık halini ele alıp, öznelliğe yönelmesi gerektiğini; hakikatin tümüyle öznel olup, hiçbir soyutlamanın bireysel varoluşun gerçekliğini kavrayamayacağını ve ifade edemeyeceğini söyler.

    7- Varoluşçuluk, özellikle de hümanist ya da ateist boyutu içinde, evrenin akılla anlaşılabilir olan bir gelişme doğrultusu olmayıp, özü itibariyle saçma ve anlamsız olduğunu, evrenin rasyonel bir tarafı bulunmadığını, evrene anlamın insan tarafından verildiğini öne sürer.

    8- Böyle bir evrende, insanın hazır bulduğu ahlâk kuralları olmadığından; varoluşçuluk, ahlâki ilkelerin, kendi eylemleri dışında, başka insanların eylemlerinden de sorumlu olan insan tarafından yaratıldığını savunur.

    Varoluş evreleri: Varoluşçu düşünür Sören Kierkegaardın egzistansın, varolan bireyin seçimlerine bağlı olarak, yaşam süresi içinde bulunabileceğini söylediği varoluş tarzları.
    Özellikle pratik alanda, etik düzlemde ça*lışan birçok filozof gibi Kierkegaard da kendisine bir misyon yüklemiştir. Kendisine bu bağlamda Sokrates’i örnek alan filozof misyonunu, egzistansa ahlâki gerçekliğini hissettirebilmek, onun varolan bir birey ya da kendisi olmasını, umutsuzluğunun farkına varmasını sağlamak, onda gerçek bir dönüşüm yaratma misyonunu gerçekleştirebilmek diye tanımlamıştır. O işte bu misyonunu hayata geçirebilmek için, dolaylı bir iletişim tarzı içinde, bireyin hayatının akışı boyunca kendisinde yer alabileceği üç, ama gerçekte biri diğer üçüne hazırlık olacak şekilde dört ayrı varoluş evresi, küresi ya da tarzından söz etmiştir: Estetik, ahlâki ve dini varoluş tarzı. Son çözümlemede ne yapmak, hangi yoldan gitmek veya nasıl bir yaşam tarzı benimsemek gerektiğine karar vermek bireyin kendi işi olduğundan, Kierkegaard insanların özgürlüklerine her koşul altında saygı gösterir ve onlara sadece durumlarının veya konumlarının mahiyetini ve sınırlarını göstermek ister. O, Sokrates’le kıyaslandığında, çok daha yumuşak ve zararsız bir at sineğidir.
    Kierkegaard’ın sözünü eniği üç temel bireysel varoluş küresinin gerisinde ya da temelinde, henüz birey veya kendisi olamamış, muhtemelen olmak da istemeyen insanın yaşamını karakterize eden evre, olarak «sürü hayatı» bulunur. Burada insan kendisini üyesi olduğu, içinde yaşadığı toplumla özdeşleştirir. Bu toplum da ya organik bir cemaat ya da daha kötüsü, geleneksel toplumun çöküşünden sonra ortaya çıkmış olan, atomize bireylerden oluşmuş, sürü toplumudur. O burada kendisinin bir birey olarak farkında olmadığı gibi, kendisine açık olan alternatiflerin de farkında değildir; özgürlüğünden, tinsel imkanlarından vazgeçen bu insan yalnızca, iyinin ve kötünün, nasıl yaşayacağının ölçüsü olarak sosyal norm ve standartları kabul eder ve sürü içinde oldukları gibi kabul ettiği bu normlara göre yaşar.
    İnsan varlığı, Kierkegaard’a göre, kendisinin bir birey olarak farkına vardığında, sürü ya da sosyal kimliğinden sıyrılma çabası içinde, kendi kimliğini oluşturma yoluna girdiğinde, kendisini diyalektik olarak açımlanan varoluş tarzları ya da küreleri içinde bulur. Söz konusu varoluş tarzlarından birincisi olan estetik varoluş söz konusu olduğunda, onun bireyciliği asosyal bir amoralizm şeklini alır. Yani, o toplumsal rol ve bağları kendisine bütünüyle yabancı bir şey olarak görür; onun dünya ve başkaları ile olan bağı yüzeysel bir bağ olup, egzistans onları kendi tüketici ya da sömürücü amaçları için kullanır. Estetik varoluş küresindeki bireyi, dışsal uyaranlar yönetir, onun bilinci, kendisine değil dışarıya yönelmiş durumdadır. Dahası, o, başkalarını kendi amaçları için kontrol altında tutabilmek ve idare edebilmek amacıyla, kendisini hem kendisine ve hem de başkalarına karşı gizler. Estetik varoluş küresinde olan insanın hayatında bir süreklilik ve istikrar yoktur; bunun nedeni de hiç kuşku yok ki, onun kendi varlığının kontrolünü kendi elinde tutamaması, kendi dışındaki koşullara bağlı olmasıdır. Onun tatmini ya da mutluluğu, varlık ya da gerçekleşmeleri kendisinin iradesinden bağımsız koşullara sahip olduğu için, bu insanın hayata bakış açısı, dünyaya yaklaşım tarzı bütünüyle pasif olmak durumundadır. Onun kesinlikten yoksun, rastlantısal nedenlere bağlı olan hayatının, olabildiğince haz elde etme amacı dışında, hiçbir anlam ve tutarlılığı yoktur. Kişisel kimlik ve sorumluluk duygusundan yoksun böyle birinin temel kategorileri iyi şans, kötü talih ve kaderdir.
    Ahlak varoluş küresi ya da tarzında ise, kişilik mutlak değer olup, kişinin kendisi olması esas hedef ya da amaç haline gelir. Estetik evrede yaşayan bireyin harici faktörlere bağlı olduğu, kendisini olumsal koşullara tabi kıldığı yerde, ahlâk! özne. kendine dönen, kendini bilen, kabul eden ya da olumlayan kişidir. Daha doğru bir deyişle, o kendini, sadece birtakım meziyetlere, korku, eğilim ve tutkulara sahip olan bir insan varlığı olarak olumlamakla kalmaz, fakat bütün bu özelliklerin değiştirip geliştirilebileceklerini, yeni bir biçimde düzenlenebileceklerini görerek kendini gerçekleştirmenin, kendi olmanın yollarını arar, kısacası kendi sorumluluğunu bütünüyle kendi üstüne alır. Ahlaki özne kendine dair böylesi bir kavrayış saye*sinde sadece kendi empirik benliğini tanımakla kalmayıp, gerçekte ne olmayı özlediğini belirleyerek, ideal benliğini ortaya çıkarır. Ahlâk öznede önemli olan şey, artık onun birtakım projelerle özdeşleşmesi, yaptığı şeylerden veya bu şeylerin sonucundan ziyade, bunları yaparken sergilediği azim, kararlılık, içtenlik ve enerjidir. Egzistansın toplumsal boyutuna tekabül eden ahlâki kürenin temel kategorileri ise iyi, kötü ve ödevdir.
    Ahlâki kürenin sınırlarının ötesinde ise, aynı anda hem içe ve hem de dışa yönelik olduğu için, gerek estetik gerekse ahlâki varoluş tarzının, sosyal bağ veya bireyin toplum içindeki kökleşmişliği ile mutlak bireyselliğinin bir sentezini yapan, sonlu bireydeki ezeli-ebedi boyutu bütün çıplaklığıyla ortaya çıkaran dini varoluş tarzı bulunur. Şu halde, ahlâki varoluşa alternatif bir varoluş tarzı olarak görülmemesi gereken dini varoluş, öznelliğin en yüksek, içselliğin en tam ve yoğun ifadesi olan acıyla karakterize olur. Egzistans artık burada Tanrı’nın önündedir, kendini ilk günah bilinciyle Tanrı’ya teslim eder. O, hiçbir delil olmamasına rağmen, yerleşik değerlerden, belirlenmiş özlerden bağımsız olarak, salt kendi öznelliği sayesin*de, duyduğu sesin Tanrı‘nın sesi olduğuna karar verir.

    Vicdan: Bireyde veya ahlâki özne ya da failde var olan doğru ve yanlış duygusu.
    Çeşitli filozoflar tarafından farklı şekillerde tanımlanan vicdanla, dini bir çerçeve içinde bazen Tanrı’nın sesinin bir yansıması, hümanizm çağında insanlara neden sakınmaları gerektiğini bildiren insani bir meleke veya aklın sesi, bu ikisi arasında kalan dönemlerde de özel bir ahlâk duyusu anlatılmak istenmiştir.
    Bununla birlikte, vicdan terimine ilişkin en iyi açıklama, onun tüm güdülenmeler üzerinde mutlak bir otoritesi olduğunu söyleyen Joseph Butler’dan gelmiştir. On sekizinci yüzyılda akılcı ahlâk görüşleriyle ahlâk duyusu öğretilerinin bir sentezini yapan filozof, vicdanı yüreğin olaylara yönelmiş algısı olarak tanımlamıştır.

    Voltaire, François: 1694-1778 yılları arasında yaşamış olan ünlü Fransız denemecisi, tarihçi ve filozofu.
    ‘Benim mesleğim, tüm düşündüklerimi yazmaktır’ diyen Voltaire 99 cilt eser vermiştir. Aydınlanmanın en önemli düşünürlerinden biri olan filozof, metafizik, din, siyaset ve ahlâkla ilgili görüşlerini, yazmış olduğu Dictionnaire Philosophique [Felsefe Sözlüğü]’nde ifade etmiştir. Voltaire’in diğer temel eserleri, Traitsurla Tolrance [Hoşgörü Üzerine İnceleme] ve Candide [İyimserlik Üstüne]’dir.
    Voltaire Aydınlanma felsefesinin yeni hümanizminin en önemli temsilcisi, hatta sözcüsüdür. Ruhun ebedi saadetinden ziyade, bu dünyadaki mutluluğuna, metafizik yerine fiziğe, soyut fikirlerden çok gündelik yaşama önem vermiş olan filozof, Fransız Devriminin getireceği insan haklarının savunuculuğunu yapmıştır. Aydınlanmanın kimi aşırılıklarından sakınmaya da özen gösteren Voltaire’in burjuva düşünüşünün hem dinamizminin ve hem de sınırlamalarının en canlı örneği olduğu söylenir.
    Bütün kötülüklerin kaynağı olan siyasi rejim türüne, bağnazlığın kaynağı olan dinlere ve insanları düş kırıklığına uğratmış olan metafiziğe şiddetle karşı çıkmış olan Voltaire, ateist değil de, bir deistti. O, insanların din yoluyla baskı altında tutulmalarına şiddetle karşı çıkmış ve Hıristiyanlığı bu bakımdan eleştirmiştir. Voltaire, birtakım inanç kavgaları içinde bulunan, vergi vermeyen ve birçok yurttaşı, manastırlarda her tür haktan yoksun bırakan bir dinin yanı başında, hiçbir yönetimin güçlü olamayacağını iddia etmiştir. O, ekonomik yaşama büyük bir önem vermiş, yaşadığı dönemde, dinin ticarete Voltaire’e göre, dinin egemen olduğu yerde, ahlâk da olamaz ve insana doğanın önerdiği amaçların bağımsızlığı düşüncesine aykırı düşen hiçbir dinin değeri yoktur.
    İnsanın doğası itibariyle bir hayvan olduğunu, uygarlığın, kurmuş olduğu düzenle, insanın vahşi içgüdülerini yumuşatmak ve zincir altında tutmak için varlığa geldiğini ve uygarlığın idaresi altındaki insanın, vahşi, doğal haline göre, çok daha iyi bir yaratık olduğunu, kurumları meydana getiren insan olsa bile, kurumların da insanları disiplin altına aldığını savunan Voltaire, kralın despotizmine ve soyluların imtiyazlarına da karşı çıkmıştır. Voltaire’in felsefesi bu yönleriyle olumsuz bir felsefe gibi görünse de, o, ilerleme ve insanın gelişimi için beslediği sarsılmaz inancı, despotizme, savaşa, hoşgörüsüzlüğe, işkenceye, eşitsizlik ve adaletsizliklere yönelik eleştirileri ve eyleme çağrısıyla, aynı zamanda olumlu ve yapıcı bir felsefedir. Voltaire, dünyada çok fazla kötülük bulunduğunu öne sürerek, Leibnizin ‘dünyamızın mümkün dünyaların en iyisi olduğu’ görüşünde ifadesini bulan iyimser bakış açısına da karşı çıkmıştır.

  4. #36
    seyyah_acem - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Profesör
    Üyelik tarihi
    26-06-2007
    Yaş
    34
    Mesajlar
    766
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @seyyah_acem
    Weber, Max: 1864-1920 yılları arasında yaşamış olan ünlü Alman düşünürü ve sosyologu. Weber’in büyük önemi, onun Emile Durkheim’la birlikte, ayrı ve bağımsız bir disiplin olarak modern sosyolojinin kurucusu olması olgusundan kaynaklanmaktadır. O, sosyal bilimlere felsefi bir temel, sosyolojiye de kavramsal bir çerçeve kazandırmıştır. Başka bir deyişle, Weber bir bilim olarak sosyolojinin genel kavramsal çerçevesini en iyi bir biçimde ortaya koyduğu, tutarlı bir sosyal bilimler felsefesi geliştirdiği ve nihayet, modern endüstri toplumunun temel özelliklerini sağlam bir biçimde kavrayıp ifade ettiği için, modern sosyolojinin kurucusu olarak tanınır. Zira, Durkheim’ın sosyoloji bilimini kurma, sosyoloji iyi temellendirme teşebbüsü, zamanının pozitivizmine dayandığı yerde, entelektüel gelişimi Windelband ve Rickert’in de içinde yer aldığı Yeni-Kantçı gelenek içinde gerçekleşmiş olan Weber, öncelikle sosyolojinin insan davranışıyla ilgili olarak, doğa bilimlerininkine benzer, genel-geçer yasalara ulaşamayacağını iddia etmiştir. Diğer bir deyişle, Yeni-Kantçı felsefenin algılanan dünya ya da fenomen ve algılayan bilinç ya da numen ayırımını benimseyen Weber’de söz konusu ayırım doğa bilimleriyle sosyal bilimler arasındaki bir ayırım haline gelmiştir. Buna göre, biz doğa bilimlerinde evrensel yasalara ulaşmaya çalışırız. oysa bu, toplumsal eylemleri tikel, tarihsel bağlamları içinde anlamayı amaçlayan sosyal bilimlerin amacı olamaz.
    Sosyolojinin yöntemi ve felsefi problemleriyle ilgili analizinde Yeni-Kantçı bir bakış açısı sergileyen Weber, her şeyden önce sosyolojinin insan davranışıyla ilgili olarak, doğa bilimlerininkine benzer, genel-geçer yasalara ulaşamayacağını, insan toplumları söz konusu olduğunda, evrim niteliği taşıyan bir gelişmeyi doğrulayıp temellendiremeyeceğini öne sürmüştür. Fakat Weber bir yandan da, sosyolojinin eylemlerin anlamını kavramayı amaçlamak durumunda olduğunu, onun buradan hareketle, karşılaştırmalı bir temel üzerinde, ideal eylem tiplerine ya da formel davranış modellerine yönelmesi gerektiğini ve dolayısıyla, sosyolojinin yalnızca eyleme ilişkin öznel bir yorum olmadığını savunmuştur.
    Şu halde, sosyolojinin konusunun sosyal eylem olduğunu öne süren Weber, sosyal eylemi dörtlü bir başlık altında sınıflamıştır. Bu dört eylem türü sırasıyla geleneksel eylem, duygulara dayalı eylem, nihai ve en yüksek değerlere yönelmiş değer temelli rasyonel eylem ve araçsal eylem. Bu dört eylem türünden rasyonel eylem kapsamı içine sadece son ikisinin girdiğini söyleyen Weber, rasyonalizasyonu kapitalist Batı toplumundaki en temel ve belirgin eylem olarak görmüştür. Rasyonalizasyonun her alanda izlerini süren ünlü düşünür, söz ko*nusu rasyonalizasyonun bir kaynağının Protestan ahlâkının yol açtığı kültürel değişmelerde bulunduğunu savunmuştur. Buna göre, Protestan ahlâkı, her ne kadar kapitalizmin ilk ve temel nedeni olmasa da, bireyciliğin, sıkı çalışma ve disiplinin, rasyonel davranış ve özgüvenin önemini vurgulayan bir kültür doğurduğu için, kapitalizmin doğuşunda ve gelişiminde önemli bir rol oynamıştır.
    Weber’in sosyal bilimlere yaptığı bir başka önemli katkı da, onun sıklıkla naif bir nesnellik inancı diye yanlış yorumlanmış olan değerden bağımsızlık teorisinden meydana gelir. Weber’e göre, bilim ve sosyoloji tercihi, araçsal akılcılık temeli üzerinde hiçbir zaman meşrulaştırılamayacak olan bir tercihtir. Aynı durum, bilimsel ve sosyolojik araştırma konularının seçiminde de geçerlidir. Bununla birlikte, söz konusu tercih ve seçimler bir kez yapıldıktan sonra, sosyolojik bir araştırma, rasyonel tutarlılığın bilim cemaatinin eleştirilerine tabi olması anlamında, değerden bağımsız ve yansız olmak durumundadır.
    Weber, buradan da anlaşılacağı üzere, ekonomik determinizme karşı çıkıp, kültürün, özellikle de dinin, insan davranışını biçimlemedeki rolünü vurguladığı; insan ilişkilerinde, bireylerin öznel yönelimlerini ön plana çıkardığı, ve nihayet, kapitalizmin yıkılacağı tezine karşı eleştirel bir tavır takınıp, sosyalist toplumlardaki planlı ekonominin rasyonalizasyonu güçlendirdiğini söylediği için, Nietzsche’yle birlikte, 19. yüzyılın en önemli düşünürlerinden biri olarak gördüğü Marx’ı olmasa bile, kurumsallaşmış Marksizmi şiddetle eleştirmiştir.

    Wittgenstein, Ludwig: Viyana’da doğup, 23 yaşına kadar orada yaşamış olmakla birlikte, 20. yüzyılda önce Anglo-Sakson dünya, sonra da bütün dünyada etkili olan ünlü çağdaş filozof. Felsefi kariyeri, her birinde birbirleriyle uzlaştırılması hiçbir şekilde mümkün olmayan iki ayrı döneme ayrılan Wittgenstein’ın temel eserleri, Tractatus Logico-Philosophicus [Mantıksal-Felsefi Deneme] ve Logical Investigations [Felsefi Soruşturmalar]’dır.
    Bütün felsefe problemlerini bir dil problemi ne indirgeyen Wittgenstein’ın düşüncesinin merkezinde, dilin kapsamını ve sınırlarını belirleme problemi vardır. Ona göre, dili kullanma, dili anlama, insanları başka varlıklardan ayıran biricik şey, insan yaşamının özünü oluşturan dokudur. Wittgenste*in bu bağlamda iki temel sorunun gündeme geldiğini söyler: Dilin dünyayla olan ilişkisi nedir? Dilin düşünceyle olan ilişkisi neden meydana gelir?
    Bu çerçeve içinde, Wittgenstein birinci dönemin temel eseri olan Tractatus’ta, dilin fonksiyonunu nasıl gerçekleştirdiğini ve dilin sınırlarını ortaya koyacak bir teori geliştirmeyi amaçlamıştır. Dil düşünceyi ifade eniği için, onun üstlendiği bu görev, aynı zamanda düşüncenin sınırlarına dair bir araştırma olarak anlaşılmak durumundadır; başka bir deyişle, onun projesi, Kant’ın kalkıştığı işin, yani Kritik der Reinen Vernunft’un dille ilgili olan versiyonuna tekabül eder. Tractatus’un iki temel tezi ya da öğretisi vardır: Bunlardan pozitif olan ve dilin dünyayı resmederek, onu temsil ettiğini öne süren birincisine göre, olgusal dilin önermeleri dış dünyayı, olguları resmeder, mantığın önermeleri ise otolojilerdir. Buna mukabil, eserin olumsuz olan tezi ya da öğretisi, ahlâki, dini, ve hatta felsefi söylemin dilin sınırlarını aştığını ifade eder.
    Wittgenstein’ın, her tümcenin mümkün bir durumun, varolan bir olgunun resmi olduğunu öne süren söz konusu dil ve anlam görüşüne göre, tümce ya da önermeler, son çözümlemede basit nesne ya da şeylere gönderimde bulunmak durumunda olan isimlerin bir birleşimidir. Gerçeklik, dil ve düşünce arasındaki bu resmetme ilişkisinin mümkün olabilmesi için, onların ortak bir mantıksal form ya da yapıyı paylaşmaları gerekir. Bununla birlikte, bu mantıksal form dünyada bulunmaz; bulunmadığı için de, dilde resmedilemez. Aynı şekilde, ahlâki değerler ve benin dünya ile olan ilişkisi de, dış dünyadaki olgular arasında bulunmadığı için, bunların da resmedilebilmeleri söz konusu olmaz. Bu ve benzeri şeyler, kendileriyle ilgili olarak hiçbir şeyin söylenemeyeceği ve dolayısıyla, sessiz kalınması gereken metafiziksel konulardır. Wittgenstein’ın bu görüşü, metafiziksel problemlerin, bir çözüme kavuşturulamasalar bile, ciddi ve derin konular oluşturduğunu teslim eden filozofu, Viyana Çevresinin metafizik karşıtı doğrulamacılığına çok yaklaştırır.
    Oysa Wittgenstein’ın ikinci dönem felsefesi kullanımsal bir anlam teorisi geliştirirken, dilin değişmez ve temel bir özü olduğu, bu özün dünyanın temsiliyle belirlendiği ve dildeki sözcüklerin salt adlandırma işlevi gördüğü görüşünü tümden reddeder. Başka bir deyişle, Wittgenstein bu dönemde, dilin özyapısı üzerine açık, belirgin, soyut ilkeler getirmek yerine, dile doğal bir insan fenomeni, çevremizde olup biten bir şey, karmaşık insan faaliyetlerinin oluşturduğu bir bütün olarak yaklaşmıştır. Bu dil anlayışının önemli bir özelliği, onun dili özünde toplumsal bir fenomen, ancak birden fazla insanın benimsediği kuralların varlığıyla işleyebilen bir fenomen olarak görmesidir. Wiugenstein, bu dönemde dili, insan tarafından kullanılan bir alet olarak görür. Bir ifadenin anlamı, o ifadenin mümkün kullanışlarının bir toplamıdır. Bu da anlamı, insan faaliyetlerine ve sonunda da yaşam biçimleri bütünlerine bağlar. Dille ilgili olarak resim benzetmesinden alet benzetmesi ne geçiş, Wittgenstein’in iki dil görüşü arasındaki en önemli farktır. Wittgenstein, bu ikinci dil görüşünde, dilin kullanılmasını aynı zamanda oyun oynamaya benzetir. Tüm oyunlar kurallar tarafından yönetilen faaliyetler, yapıp-etmeler olduklarına göre, amaçlı bir faaliyet olan dil, uzlaşımsal ve değişken kuralların yönettiği öğelerle yürütülür.
    İkinci dönemin Wittgenstein’ına göre, felsefe özünde bir teori değil, fakat bir faaliyetidir. Felsefe yapılan bir şeydir, ama sayıp dökülecek bir öğreti bütünü değildir. O felsefenin geleneksel problemlerinin kötü bir biçimde formüle edilmiş olan anlamsız problemler olduklarını öne sürer. Bundan dolayı, felsefi teoriler oluşturmaktan vaz*geçmek gerekir; çünkü bu, kafaları daha da karıştırmaktan başka bir işe yaramaz.
    Wittgenstein’a göre, filozofa düşen, dilin çeşitli kullanım biçimleri içinde uygulandığı, farklı, ancak ilişkili dil oyunlarında nasır kullanıldığını göstermektir. Filozof bunu insanların saptırıcı benzetmelerle yoldan çıkmalarına engel olmak için yapar. Wittgenstein’a göre, kişi felsefe yapmaya başlamadan önce, dilin, kendisini saptırabilme tarzlarını ve saptırdığı yolları araştırmak zorundadır. Onun felsefe yapma biçimi işte bu anlayıştan çıkar: Felsefe, dil konusundaki yanlış ve sahte kabullerimizin, dünya üzerine olan düşüncelerimizi nasıl saptırdığının çok yönlü bir biçimde araştırılmasıdır. Felsefenin görevi, bir tür terapidir, tedavidir. Felsefi problemlerle kafası karışmış ya da çıkmaza girmiş kişiye, insanların kullandıkları dil-oyununun kuralları anlatılarak yardımcı olunabilir.
    Wittgenstein’a göre, insanı yanlışa sürükleyen şey, onun sözcüklerin bir oyunda nasıl kullanıldıklarına bakarak, aynı sözcüklerin başka bir oyunda da aynı şekilde kullanılacağını düşünmesidir. O, birinci oyunun kurallarının ikinci oyunda da aynen geçerli olduğunu düşünür ve böylelikle de çıkmaza girer. Böyle bir insan kafası karışmış olan biridir. Kafası karışmış olan kişi, benim bir dükkanda çevreme bakıp, ‘Bu, bir bisiklet; bu. bir televizyon; bu, bir ekmek kızartıcısı’ dediğime göre, kendi içime yönelerek ‘sol dizimde bir ağrı, içimde bir fincan çay içme, bir de bugünün Pazar günü olması isteği var’ dediğim zaman, benzer bir iş yaptığımı sanır. Oysa, bunlar tamamıyla farklı iki işlemdir. Kendimize ilişkin betimlemelerde yapılan, kendi içimizde bulduğumuz şeyleri sıralamak değildir. Bu konuda açıklığa varmanın yolu, Wittgenstein’a göre, dili doğal çerçevesi içinde ele almak ve insanların bir şeyler söyledikleri zaman, içinde bulundukları durumları, bunların söylenmesine eşlik eden davranışları hesaba katmaktır.

  5. #37
    seyyah_acem - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Profesör
    Üyelik tarihi
    26-06-2007
    Yaş
    34
    Mesajlar
    766
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @seyyah_acem
    Yabancılaşma: 1-Özgün anlamı içinde, bir şeyi ya da kimseyi başka bir şeyden ya da kimseden uzaklaştıran. başka bir şeye ya da kimseye yabancı hale getiren eylem ya da gelişme. Yabancılaşma,
    2- Daha özel olarak da, psikiyatride, normalden sapmaya;
    3- Çağdaş psikoloji ve sosyolojide, kişinin kendisine, içinde yaşadığı topluma, doğaya ve başka insanlara karşı duyduğu yabancılık hissine işaret eder.
    4- Felsefede, yabancılaşma, şeylerin, nesnelerin bilinç için yabancı, uzak ve ilgisiz görünmesi, daha önceden ilgi duyulan şeylere, dostluk ilişkisi içinde bulunulan insanlara karşı kayıtsız kalma, ilgi duymama, hatta bıkkınlık ya da tiksinti duyma anlamına gelir.

    Yabancılaşma, kontrol altına alınamayan içgüdüler, tutkular ve yerleşik alışkanlıklar nedeniyle, insanın kendisine, kendi gerçek özüne yabancı hale gelmesi durumunu, insana özgü özellikleri, insani ilişki ve eylemleri, insandan bağımsız olan ve insanın yaşamını yöneten şeylerin, cansız nesnelerin özellikleri, ilişkileri ve eylemlerine dönüştürme hareketi ya da sürecini tanımlar.

    5- Yabancılaşma daha özel olarak ve benliğe yabancılaşma anlamında, benin kendi özünden uzaklaşmasıyla, kendisine ve eylemlerine nesnel bir biçimde, sanki bir ustanın elinden çıkmış bir nesneye bakarcasına yaklaşmasıyla belirlenen bilinç haline karşılık gelir. Buna göre, yabancılaşma, kişinin kendi beniyle ya da zihin halleriyle, kendisi arasına duygusal bakımdan mesafe bırakması durumunu, kişinin gerçek beniyle olan içsel temasını yitirdiğini anlamasının sonucu olan kendinden kopma halini ifade eder.
    Yabancılaşmanın ‘güçsüzlük’ ya da iktidarsızlık’ boyutu, insanların toplumsal çevrelerini etkileyememeleriyle ilgili duygularını, kaderlerinin kendi denetimleri altında olmayıp, dış güçler, başkaları ya da kurumsal düzenlemeler tarafından belirlendiği hislerini ifade ederken, ‘anlamsızlık’, değerli sayılan hedeflere ulaşabilmek için, meşru olmayan yollara gerek olduğu duygusunu, genel olarak yaşamda, özel olarak da belirli bir eylem alanında, örneğin kişisel ilişkilerde anlam ya da amaçlılık bulamama halini ortaya koyar.
    Yine, yabancılaşmanın yalıtlanmayla ilgili boyutu, insanların toplumun norm ve değerlerinden uzaklaşmış ya da kopmuş oldukları hissine kapıldıkları, toplumsal ilişkilerde dışlanmışlık ya da yalnızlık duydukları zaman ortaya çıkar. Öte yandan, yabancılaşmanın ‘normsuzluk’la ilgili boyutu, kabul görmüş ve gelenekselleşmiş davranış kalıplarına uyamama ya da bağlanamamayı ifade ederken; yabancılaşmada, kendinden uzaklaşma, kişinin psikolojik bakımdan ödüllendirici olan etkinlikler bulamamasıyla ilgilidir.
    Plotinos ve Aziz Augustinusa kadar geri giden yabancılaşma düşüncesi, en açık ifadesini Hegel‘de bulur. Yabancılaşmayı ontolojik bir olgu olarak değerlendiren Hegel’e göre, yabancılaşma aynı insanın, özne, yani kendini gerçekleştirmeye çalışan yaratıcı insan ve nesne, yani başkaları tarafından etkilenip yönlendirilen insan olarak ikiye ayrılışının sonuca olup, insanın kendi yaratılan (dil, bilim, sanat, vb,) ona yabancı nesneler haline geldiği zaman ortaya çıkar.
    Hegel’den çok gelmiş olan ‘maddeci Alman filozofu Feuerbach ise, yabancılaşmanın kaynağını din kurumunda bulmuştur. Tanrı’nın kendi kendisine yabancılaşmış insan olduğunu savunan Feuerbach’ın gözünde Tanrı, insanın özünün mutlaklaştırılması ve insanın kendisinden uzaklaştırılmasıdır. Yani, ona göre, insan kendi özünden, daha yüksek, hayali ve yabancı bir varlık yarattığı, onu kendi üstüne koyduğu ve karşısında kendisini köleleştirdiğinde, kendi kendisine yabancılaşır.
    Feuerbach’ın görüşlerini kabul etmekle birlikte, insanın dini anlamda yabancılaşmasının, çeşitli yabancılaşma türlerinden, insanın kendi kendisine yabancılaşma şekillerinden yalnızca biri olduğunu savunan Marx’a göre, insan, kendi faaliyetinin ürünü olan şeylerden, bir köle, güçsüz ve bağımlı bir varlık olarak ilişki kurduğu, ayrı, bağımsız ve güçlü bir nesneler dünyası meydana getirmek suretiyle, kendi kendisine çeşitli şekillerde yabancılaşır. Bu yabancılaşma türlerini özellikle kapitalist topluma ilişkin eleştirisinde ön plana çıkartan Marx’a göre, modern kapitalist toplum teknolojiye yalnızca üretim açısından değer vermekle kalmaz, fakat teknoloji tarafından üretilen nesnelere, insan varlıklarına gösterilmesi gereken saygıyı göstererek, tapar. Böyle bir toplumda, insanlar birbirlerini gerçek bir değeri olmayan araçlar olarak görürlerken, makineler çok yüksek bir değer kazanıp, insanların taptığı amaçlar olup çıkar. Böyle bir toplum insanları birbirlerine’ yaklaştırmak yerine, her birini diğerlerinden yalıtlanmış küçük adacıklar haline getirir. İşte böyle bir toplum yabancılaşmış bir toplum, böyle bir toplumun bireyleri de yabancılaşmış insanlardır.
    Başka bir deyişle, insanın özünün iş ya da çalışmada, başka insanlarla birlikte, ve insanlara kendilerinin dışındaki dünyayı değiştirme olanağı veren yaratıcı etkinlikte gerçekleştiğini öne süren Marx’a göre, üretim süreci bir nesneleştirme süreci olup, insan bu süreç içinde yaratıcılığını cisimleştirmekle birlikte, yaratıcısından ayrı şeyler olarak duran maddi nesneler meydana getirin. Yabancılaşma, işte bu noktada, insan, artık daha fazla kendisine ait olmayan ayrı ve bağımsız bir güç olarak karşısında duran ürününde kendisini tanımadığı zaman ortaya çıkar. Bununla birlikte, yabancılaşma, tarihsel olarak yalnızca kapitalizmde söz konusu olur, zira yabancılaşmanın kökeninde, kapitalistlerin başkaları tarafından yaratılmış ürünleri kendilerine almaları olgusu vardır.
    Marx, yabancılaşmanın dört ayrı görünümünden söz etmiştir. Bunlardan birincisi, işçinin, ürettiği şey başkaları tarafından alındığı ve onun ürününün kaderi üzerinde hiçbir kontrolü ya da etkisi kalmadığı için, emeğinin ürününe yabancılaşmasıdır. İkinci olarak, işçi, Marx’a göre, üretim eylemine yabancılaşır. Çünkü kapitalist ekonomide, çalışma gerçek ve özsel hiçbir tatmin sağlamayan ve kendi içinde bir amaç olmaktan çıkan yabancı bir faaliyet haline gelir. Emek satılan bir şey ya da meta haline gelmiş olup, onun işçi için taşıdığı tek değer, satılabilirliğidir. Üçüncü olarak, işçi doğasına, özüne ya da türsel varlığına yabancılaşır, zira yabancılaşmanın ilk iki yönü, onun üretici faaliyetini insani niteliklerden yoksun bırakır. Ve insan, Marxa göre, nihayet, kapitalizm insan ilişkilerini pazar ilişkilerine dönüştürdüğü ve dolayısıyla, insanlar, insani nitelikleriyle değil de, pazardaki yer ya da statüleriyle değerlendirildikleri için, başka insanlara da yabancılaşır.
    Yabancılaşma düşüncesinde, söz konusu Marksist düşünce geleneği dışında. Durkheim, Weber ve Simmel tarafından temsil edilen sosyolojik düşünce geleneği de çok etkili olmuştur. Bu geleneğe göre, modern insan, şimdiye kadar hiç olmadığı ölçüde yalıtlanmış, kendisine ve toplumuna yabancılaşmış durumdadır. Eski ve geleneksel değerlerle bağını koparan modern insan, yeni rasyonel ve bürokratik düzende, hiçbir şeye güvenmez, her şey karşısında inançsız olmuştur. Örneğin Weber’e göre, toplumsal düzendeki rasyonalizasyon ve formalizas*yon eğilimi karşısında, kişisel ilişkiler azalırken, kişisel olmayan bürokrasinin gücü ve önemi artar.
    Yabancılaşma düşüncesi içinde üçüncü bir gelenek ise, yabancılaşmayı, bir insanın başka insanlara olduğu kadar, kendisine, kendi benine aykırı düşmesi diye tanımlayıp, bireyin gerçek beninden, özünden, daha derindeki kişiden ayrı düşmesinin ise, onun başkalarının isteklerine göre eylemesi, rahatını bozmamak istemesi, toplumsal kurumların baskısından kurtulamaması, sorumluluktan kaçması, dışarıdan yönlendirilmesi şeklinde tezahür ettiğini söyleyen varoluşçu gelenektir. Kierkegaard, Heidegger, Camus ve Sartre gibi düşünürlerin yer aldığı bu gelenek içinde, nesnel bilgi karşısında öznel hakikatin önemini vurgulayan Kierke*gaard’a göre,’yabancılaşmanın temel problemi, anlamsızlık ve umutsuzluğun hüküm sürdüğü bir dünyada, insanın kendi benine anlam yükleyebilmesi, kendi özüne ilişkin olarak uygun bir kavrayışa ulaşabilmesi problemidir. Yabancılaşmayı aşma ancak ve ancak inancın sıçrayışıyla, Tanrı’ya yönelmek suretiyle mümkün olabilir. Buna karşın, Sartre ve Camus gibi ateist varoluşçularda ise, yabancılaşma, anlamdan ve amaçtan yoksun bir dünyada söz konusu olan doğal bir durum olup, varoluşun saçmalığının bir sonucudur. Yabancılaşmayı aşmak da, yaşamın anlamsızlığını içtenlikle kabul edip, kişinin özgür ve etkin seçimlerle kendini yeniden yaratmasıyla söz konusu olur.

    Yabancılaşmanın nedenleri: İnsanın kendi özüne içinde yaşadığı dünyaya, üyesi olduğu topluma yabancılaşmasının nedenleri ya da kaynakları beş ayrı başlık altında toplanabilir. Bunlardan
    1- Ekonomik etkenleri ön plana çıkartan ekonomik yaklaşıma göre, yabancılaşmanın kaynağında, insanın insana yabancılaşması sonucunu doğuran mülkiyet ilişkileri ve üretim araçlarının özel mülkiyeti vardır.


    2- Teknolojik faktörleri ön plana çıkartan yaklaşıma göre ise, yabancılaşmanın kaynağında, modern dünyada teknoloji ruhunun akıl almaz yükselişi vardır. Bu anlayışa göre, insan yaşam biçimini makineye uydurduğu, makineleşmeye başladığı için, yabancılaşır.
    Öte yandan,
    3- toplumsal nedenlerin önemini vurgulayan toplumsal yaklaşıma göre, yabancılaşmanın kaynağında, modernite öncesi geleneksel toplum biçiminin ortadan kalkarak, onun yerini büyük ölçekli ve kitlesel eyleme dayalı laik toplumun alması olgusu vardır. Yine,
    4- Felsefi-varoluşçu öğretilerin yabancılaşmanın kaynağını insanın dünyada bir yabancı olarak varoluşunun sonlu ve yalıtlanmış doğasında bulduğu yerde, 5- Psikolojik yaklaşım yabancılaşmanın kökünü Oedipus kompleksiyle, uygar toplumdaki engellenme olgusunda arar.



    Yahudilik: Musevilik. İsrail halkının dini düşünce, inanç ve kurumlarının tümü; İsrailoğullarının tarihi içerisinde oluşmuş olan dini gelenek.
    Irk temeline dayalı bir din anlayışıyla seçkinleşen Yahudi inancı, ünlü Musevi teolog İbni Meymun tarafından on üç başlık altında toplanılmıştır:
    1- Tanrı dünyanın yaratıcısı olup,
    2- Bir ve tektir.
    3- Tanrı ruhtur ve
    4- Ölümsüzdür;
    5- Sadece Tanrı’ya dua edilmelidir.
    6- İsrail peygamberlerinin bütün sözleri gerçek olup,
    7- Musa, peygamberlerin en büyüğüdür.
    8- Yahudilerin benimsediği yasa, Musa’ya Tanrı tarafından vahyedilmiştir.
    9- Onu değiştirmeye kimsenin gücü yetmez.
    10- İnsanların bütün eylemlerini gören Tanrı,
    11- Emirlerini yerine getirenleri ödüllendirir.
    12- Peygamberlerin müjdelediği Mesih’i gönderecek olan Tanrı,
    13- Ölüleri diriltecektir.

    Dünyayı Tanrı’nın lütfunun bir eseri olarak gören, insanlığın Tanrı’nın yarattığı Adem ile Havva’dan gelen büyük bir aile olduğuna inanan Yahudilikte, insana Tanrı tarafından seçme gücü, irade özgürlüğü verilmiştir. Ruhun ölümsüz olduğunu, ebedi saadetin tanrısal yetkinliği gönül gözüyle görmekten meydana geldiğini beyan eden Yahudiliğin kutsal literatürü, yalnızca Hıristiyanların Eski Ahit dedikleri kısma tekabül eden İbrani kitaplarından meydana gelir. Bunlar, Tevrat (Torah), Peygamberler (Nebilm) ve Ketubimdir. Bununla birlikte. Tevrat sadece dini bir eser, ahlâki öğütler derlemesi olmayıp, Mısır egemenliğinden kurtularak yeni doğan bir halk için gerekli olan yasa ve kural toplamı olmak durumundadır.

    Yapısalcı fonksiyonalizm: Toplumsal yapıların, politik sistemlerin analizinde kullanılan genel bir teorik yaklaşım tarzı.
    Özde toplumsal sistemler diye kavramsallaştıran ve toplumsal yapıların özelliklerinin bu sistemlerin bekasına olan katkılarıyla açıklayan teorik yaklaşımları tanımlayan bir teori olarak yapısal fonksiyonalizm, bir sosyal sistemin varoluşunu sürdürmek, ayakta kalabilmek için yerine getirmek durumunda olduğu görevleri veya işlevleri teşhis etmekten ve daha sonra da hangi kurum ya da yapıların bu ihtiyaçları karşılamaya yetili görün-düğünü araştırmaktan meydana gelir.
    Buradan da anlaşılacağı üzere, yapısal fonksiyonalizmde, 1- Toplum birbirleriyle ilişki içinde bulunan parçalardan meydana gelmiş bir sistem olarak düşünülür. 2- Doğallıkla dinamik bir denge durumu içinde olan toplumdaki hareketlilik ya da faaliyetlerin tümü genel denge durumuna katkıda bulunur. 3- Öyle ki, yapısal fonksiyonalizme göre, bu düzenli eylem ya da faaliyetlerden hiç değilse bir kısmı toplumun bekası için vazgeçilmez bir durumdadır.


    Yararcılık: Genel iktisadi bir öğreti bir siyaset felsefesi ve toplum teo*risi olarak iyinin mutluluk ya da hazza ve dolayısıyla da doğruya eşit olduğu görüşü. Belli bir nüfus veya tek bir birey söz konusu olduğunda, acı karşısında hazzı ya da genel olarak mutluluğu arttıran politika, tercih, karar ya da eylemin iyi ve dolayısıyla doğru olduğunu öne süren görüş.

    Yaratıcı evrim: Evrime inanmaklabirlikte bu evrimin Darwin’in evrim anlayışı gibi, mekanik bir doğal ayıklanma kuramına dayanmayıp, yaratıcı olduğunu savunan Henri Bergson’un evrim anlayışına verilen ad.
    Darwin’in yeryüzünde ve tarih boyunca ortaya çıkmış çok çeşitli türleri, basit orga*nizmaların, insanla doruk noktasına ulaşan daha karmaşık ve yüksek organizmalarla nasıl tamamlandığının hesabını veremeyen keyfi bir adaptasyon modeliyle açıklamaya kalkıştığını öne süren Bergson, Darwin’in söz konusu mekanik modeli yerine, teleolojik bir evrim anlayışı geçirmiş ve bütün bir evrim sürecine yayılmış olan yaratıcı hamle ya da yaşam atılımının varlığından söz etmiştir. Bergson’a göre, yaşam ve evrim en iyi bir biçimde bir yaratıcı hamle yoluyla açıklanabilir. Yaratıcı hamle, tüm canlı varlıklardaki başlıca içsel öğedir. O yaratıcı gelişmesinde boyuna yeni türler, yeni cinsler meydana getirir. Yaratıcı hamle, buna göre yaratmadan yaratmaya bir sıçramadır.
    Bergson, canlılara sürekli olarak sıçramalı bir hareket veren bu yaşam atılımının iç güç kaynağının Tanrı olduğunu söyler. Tanrı’nın kendisi evrendeki bu yaratıcı gelişmeyle içten bir bağlantı içindedir. Bundan dolayı, Tanrı son bulmuş bir şey değildir, bitip tükenmez bir yaşamdır. O, sonsuz eylem, durmayan özgürlüktür. Bergson, tüm canlı varlıkların birbirleriyle bağlantı içinde olduklarını, hepsinin aynı verimli atılımın egemenliği altında olduğunu söyler. Bergson’a göre, yaşam varolan her şeyin, kendisinin parçaları değil de, görünümleri olduğu sürekli ve bölünmemiş bir süreçtir. Her şey bu yaratıcı hamle tarafından harekete geçirilir ve bu yaratıcı hamle temel gerçekliktir.

    Yasa: 1- Şeyleri belirlediği kabul edilen ilke; doğal olayları birbiri etme bağlayan zorunlu ilişkiyi ortaya koyan genel prensip. Doğadaki olaylar arasında hüküm süren sürekli ilişki. 2- Bir bütü*nü meydana getiren öğelerin işleyişini yöneten zorunlu ve sürekli bağıntı.
    3- Toplumsal yaşamı ve insan eylemlerini düzenleyen normlar, kurallar; belli bir otoriteye dayanılarak konan ve birtakım yaptırımlarla desteklenen ilkeler bütünü.
    Bu bağlamda, Tanrı tarafından konan ve vahiy yoluyla insanlara bildirilen, insanların birbirleriyle ve yaratıcılarıyla olan ilişkilerini düzenleyen yasaya tanrısal yasa denmektedir. Buna karşın, insan iradesinin insana tüm insanlar için geçerli olacak şekilde buyurduğu evrensel ahlâk kuralları bütününe ahlâk yasası, bir toplumda yasama organı tarafından çıkarılan, toplumsal yaşamı ve insan etkinliklerini düzenlemeyi, denetlemeyi amaçlayan bağlayıcı kurallara hukuk yasa, doğal olaylar arasındaki sürekli ve düzenli ilişkilere doğa yasası, doğa bilimlerinin konu aldığı sürekli düzenliliklere de bilimsel yasa adı verilmektedir.
    Bu bağlamda, en iyi bilinen ve en çok kullanılan açıklama türü olarak, açıklanma ihtiyacı duyan nesne ya da olgunun bir yasaya uyduğunu göstermekten oluşan açıkla*ma türüne yasayla açıklama adı verilir. Bu anlayışa göre, örneğin, bir parçası suya batırılmış olan bir sopa. Snellin kırılma yasası temele alınarak, bir gezegenin konumu Kepler’in birinci ya da ikinci yasasına göre açıklanabilir.

    Yasakçılar: Çin felsefesinde ortaya çıkan ve siyaset felsefesi alanında, toplumun yönetimi için buyurucu ve düzenleyici yasaların önemine işaret eden akım.
    Bir ülkenin başarıyla yönetilebilmesi için Konfüçyus’un öğütlediği gibi, halka iyi örnek olmanın, gerisini törelere ve geleneklere bırakmanın yeterli olmadığım öne süren Yasakçılar, en ince ayrıntılara yarıncaya dek iyi tasarlanmış buyurucu ve düzenleyici yasalar ve yasaklar koymanın ve böylelikle herkesin doğru yolda olabilmesi için gerekli çerçeveyi oluşturmanın gerekliliğini ortaya koymuşlardır.

    Yazgı: 1-Her şeyi belirleyen, kontrol eden kaçınılın zorunluluk. 2- İnsan zihninin rasyonel bir zorunluluk ya da amaçlı bir iradi eylem fikri oluşturamaması durumunda, tüm insanların kendisine tabi oldukları, kişisel olmayan ya da kişileştirilebilen fakat kesinlikle tahkik edilemeyen, anlaşılamayan akıldışı güç.
    3- Şeylerde ortaya çıkan ve onları oldukları gibi olmaya zorlayan zorunluluk. 4- Kişinin hiçbir şekilde denetlenemeyen güçler tarafından biçimlenen talihi.


    Yeniden inşacılık: Sosyoloji ve eğitim felsefesinde, eğitimi, çağın bunalımlarını gidermek üzere, toplumu yeniden düzenleme programı veya girişimi olarak gören anlayış; yirminci yüzyılda, bilimsel ve teknolojik değişmelerin bir sonucu olarak, Batının bir bunalım çağına girdiğini, temel değerlerinin tehlikeye düştüğünü öne sürme ve bunalımdan çıkma görevini, eğitin veren görüş.
    20. yüzyıl uygarlığının kendi kendisini yok etme tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğunu, sahip olduğu muazzam gücün insanlığın geleceğini ciddi bir biçimde tehdit ettiğini, siyasi eylemle aşılamayacak denli büyük olan bu bunalımın, ancak ve ancak eğitim yoluyla giderilebileceğini savunan bu eğitim anlayışına göre, eğitimin amacı ve araçları, mevcut kültürel bunalımın taleplerini karşılayacak ve davranış bilimlerinin buluşlarına uygun olacak şekilde, yeniden düzenlenmelidir.

    Yeni kozmoloji: Kopernik, Galile ve Newton’ın geliştirmiş olduğu modern bilimin ortaya koyduğu veya içerdiği evren görüşü.
    Yunan ve Hıristiyan kozmolojisinin yerini alan yeni kozmolojinin doğuşunda ilk büyük ve önemli adımı Polonyalı astronom Kopernik atmıştır. Başka bir deyişle, güneşin dünya etrafında döndüğünü söyleyen jeosantrik sistem yerine, dünyanın güneşin çevresinde döndüğünü gösteren helyosantrik sistemi içeren Kopernik astronomisi, yalnızca dünyayı evrenin merkezi olmaktan çıkardığı için değil, fakat evrenin bir merkezi olmadığı düşüncesini gündeme getirdiği için önem taşır. Kopernik. işte bu bağlamda teorisiyle, Yunan ve Hıristiyan kozmolojisinin belli bir bölümünü değil, onun Aristoteles’ten çıkan tüm temellerini yıkmıştır. Bilindiği üzere, eski kozmolojide evren, kendisini meydana getiren öğeler arasındaki niteliksel farklılıklara karşın, içinde her şeyin, tek tek her varlığın belli bir yerinin ve işlevinin bulunduğu tek bir canlı organizma şeklinde tasarlanmıştı.
    Oysa Kopernik, Galile ve Newton tarafından kurulan modern bilimin öngördüğü kozmolojinin en büyük yeniliği, onun doğayı, insan varlığıyla Tanrı’nın dışında olan bir varlık alanı olarak sunmuş olmasıdır. Buna göre, doğa, canlı ve akıllı insan varlığına ilgisiz ve yabancı olan ve dolayısıyla, akıllı insan varlığı tarafından gözlemlenip analiz edilmek suretiyle, denetim altına alınacak olan cansız madde alanını meydana getirmekteydi.
    Dünya evrenin merkezinde değilse, ve evrenin bir merkezi bulunmuyorsa eğer,.bu takdirde, evren, her yerde var olmak bakımından bir ve aynı olurken, salt zaman ve mekan içindeki yayılımıyla farklılaşan maddenin varlık alanı olarak anlaşılmalıdır. Bu ise, evrene ilişkin bilginin, ölçüme, zaman ve mekan kavramlarının imkan tanıdığı nicellikli ölçütlere bağlı olduğu anlamına gelir. Buna göre, doğal bir fenomeni anlamak, artık daha fazla onun ereksel nedenini, onun evrendeki, kendisine Tanrı tarafından verilmiş olan, amacını ya da işlevini kavramayı gerektirmez Tam tersine, doğal bir fenomeni anlamak, yeni kozmolojinin bir sonucu olarak, onun fail nedenini, yani fiziki evrende onun doğuşuna yol açan koşulları ve faktörleri bilmeyi gerektirir. Şu halde, yeni kozmolojide evren ya da doğa, büyük ve cansız bir makine olup, hem insan varlıklarının ve hem de Tanrı’nın dışında kalır. Bundan dolayı, doğa, Tanrı’nın amaçlarına dair bir bilgi aracılığıyla değil de, ancak ve ancak kendi terimleriyle anlaşılabilir.

    Yeni-liberalizm: Klasik liberalizmden farklı olarak yirminci yüzyılda geliştirilen, özellikle de İngiliz iktisatçısı John Maynard Keynes tarafından temsil edilen liberalizm türü.
    Yeni-liberalizm, on sekizinci yüzyıl liberalizminin temel koşul ya da kabulleri olan refah ve gelir dağılımının, rekabetten doğan iktisadi ahenk varsayımına bağlı olarak hakkaniyet içinde olacağı, ve liberal ilkelere göre şekillenen iktisadi yapının şiddetli bunalım ve çöküşlerden bağışık olacağı kabullerinin gerçekleşmemesinin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Bu bağlamda yeni liberalizm, eski liberalizmin başta devletin iktisadi alanla ilişkisi ve görevleri konusundaki görüşlerinde yapılan değişikliğe bağlı olan versiyonudur.
    Gerçekten de, Locke’tan itibaren liberalizm, devletin birey ya da halkın bir aracı olduğunu öne sürer. Bununla birlikte, klasik liberalizmin yeni liberalizmden ayrıldığı nokta, onun devletin hakimiyeti kaldırıldığı zaman, iktidar probleminin bütünüyle çözülmüş olacağı inancıdır. Klasik liberalizme göre, devlet yok olup gidecek ve onun yerini, yönetilenin ve yönetenin olmadığı, eşit yurttaşların bir birliği olarak toplum alacaktır. Oysa, yeni-liberalizm ya da yirminci yüzyıl liberalizmi, iktisadi yapının, tıpkı geçmişte siyasi iktidarın yaptığı gibi, halkın yaşamına ve özgürlüğüne tecavüz edebileceğini kabul eder. İşte bu kabulün bir sonucu olarak, eski liberalizmin tarihsel bir düşman olarak gördüğü devlet, ekonomik ve mali iktidarın medet umduğu bir kuruluş, gerekli toplumsal düzenlemenin faili diye görür. Başka bir deyişle, yeni-liberalizm her şeyden önce, her insan tekine gıda, yiyecek, konut, vb.ni kapsayacak şekilde, asgari bir maddi kazanç sağlanması gerektiğine inanır. O, ikinci olarak, yeterli bir yaşam standardının varolan maddi kaynaklar ve bilimsel bilgi yoluyla temin edilebileceğini düşünür. Yeni-liberalizm, nihayet, devletin özel teşebbüsün başarısızlığa uğradığı her yerde harekete geçme hakkına, daha doğru bir deyişle görevine sahip olduğuna inanır. Buna göre, devletin teknik olarak toplumsal olan birtakım hizmetlerde bulunması gerekmektedir.

    Yeni-Marksizm: Yirminci yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkan ve geleneksel Marksizmin, özellikle bilim karşısında dogmatik bir tavır aldığı için yanılmış olduğunu öne süren; Marx ve Engels’in düşüncelerinden yola çıkmakla birlikte, bu fikirleri psikanaliz veya Weber sosyolojisi ya da anarşizm gibi unsurların da yer aldığı daha geniş bir çerçeve içine oturtan fikir hareketi, sosyolojik analiz veya toplum teorisi, Marksizm anlayışı.
    Marksizmin özünü, özgürleştirici bir felsefe ve pratik anlayışını korumakla birlikte, onu determinizmden, insan öznelliğini göz ardı eden nesnelcilik, bilimcilik ve tarihsicilikten kurtarmaya çalışmıştır. Klasik Marksizmin kötü ideoloji, iyi bilim ayırımına dört elle sarıldığını, oysa bunun bilimi efsaneleştirip mutlaklaştırdığını öne süren Yeni Marksizm, ekonomizm ve bilimle ilgili ütopyacılıktan vazgeçmiş, bilimi diğer inanç sistemleriyle aynı düzeye getirmeye çalışmıştır.
    Bilimcilik ve tarihsicilikten olduğu kadar, tarihsel determinizm, evrimcilik ve ekonomizmden de uzak duran Yeni Marksizmin kaynakları arasında, temeli ya da özü itibariyle klasik Marksizm, ve bu arada, Yeni Hegelcilik, fenomenoloji, süreç felsefesi, mantıkçı empirizm, Spinozacı anlamda akılcılık, psikanaliz ve yapısalcılık; buna karşın katkı yaptığı alanlar arasında ise, proletaryanın sınıf bilinci, bürokrasi, ulusçuluk, kent ve siyaset sosyolojisi, üstyapı, kültür endüstrisi, yabancılaşma, şeyleşme ve özgürlük gibi konular sayılabilir.

    Yeni sol: 1950’lerde oluşan ve Sovyetlerin Macaristan’ı 1956, Çekoslovakya’yı da 1968 yılında işgal etmeleriyle birlikte güç ve ivme kazanan, Soğuk Savaş dönemine özgü, entelektüel ve politik hareket.
    Marksist düşünce geleneklerinden esin*lenmekle birlikte, Eski Sol diye tanımladığı, Troçkizm, Stalinizm, Maoizm ve anarşizm gibi geleneksel sol görüşler ve Sovyet yanlısı ideolojilerle arasına bir mesafe koyan Yeni Sol, kapitalizme ve Batılı demokrasilerin politik sistemlerine olduğu kadar, Doğu ve Batı Avrupa’daki komünist partilerin resmi Marksist ideoloji ve politikalarına şiddetle karşı çıkmıştır.

    Yer merkezli teori: İlkçağda yunalı astronom Batlamyus tarafından geliştirilen ve sistemleştirilen Polonyalı ünlü astronom Kopernik, güneş merkezli sistemine kadar kabul gören astronomi teorisi.
    Yer merkezli teoriye göre, dünya sabit olup, evrenin merkezidir. Güneş, Ay, gezegenler ve yıldız1ar, dünyanın çevresinde dönmektedir.

    Yeşiller: Modern endüstriyel ve teknolojik süreçlerin (ozon tabakasında oluşan delik örneğinde olduğu gibi) çevre için yarattığı tehdit karşısında oluşan bir baskı grubu.
    Sadece endüstriyel ve teknolojik süreçleri değil, fakat bu süreçlerin görünüşte sınırsız teknolojik ilerleme ve tüketim düzeyinin yükselmesi talepleriyle, kendilerinden türediği sosyo-ekonomik ve politik sistemleri sorgulayan Yeşiller günümüzde Batı toplumlarında azımsanamayacak bir güce sahip bulunan bir baskı grubunu meydana getirir. Yeşiller ilerleme idesini kuşkuyla karşıladıkları için, bir postmodernist hareket olarak tanımlanır.


    Yoga: Hint felsefesinin geleneğe bağlı kolu içinde yer alan ve Patanjali tarafından kurulmuş olan felsefe sistemi.
    Söz konusu sisteme göre, bireysel ruhun yaradanla kaynaşmasının ya da birleşmesinin tek yolu gerçekliğin ortadan kalktığı, bütün bütüne kendinden geçmek ve vecd haline ulaşmak için yapılan bir dizi alıştırma ve uygulamadan geçer. Başka bir deyişle, kurtuluşa götüren yol, uzun ve zorlu bir yolculuktur. Buna göre, bireysel ruhun, yıllar süren bir kendini yenme, nefsini alt etme çabasıyla, öncelikle maddi çıkarlardan uzak durması, ikinci olarak azla yetinmesi, sıkıntılara katlanması, bilgiyi araması, kendini Tanrı‘ya adaması gerekir.
    Söz konusu sisteme göre, bireysel ruh daha sonraki basamaklarda duyularını geri çekmek, yani dışa yönelik olan duyularını içe yöneltmek, düşüncelerini yalnız bir şey üzerine yönelterek orada yoğunlaşmak durumundadır. Bireysel ruh, daha sonraki basamakta, yoğunlaşmanın derinleştirilmesi ve güçlenmesi suretiyle, düşüncenin üzerinde yoğunlaştığı şeye kendiliğinden akmasını ya da kaymasını sağlar. Bu felsefe sistemine göre, ruhun kurtuluşu yolunda, bundan sonra gelen basamak, sonuncu basamak olan vecd halidir. Burada, yogi ya da ruh kendisini ayrı bir varlık, ayrı bir benlik ve ayrı bir bilinç olarak görmekten kurtulur ve mutluluğa erişir.
    Ruhu bedenin zorlamalarından kurtarmayı amaçlayan süreç sekiz ayrı aşamayı ihtiva etmektedir: 1- Yama ya da beş ahlâk ilkesi; 2- Niyana, beş dini kural; 3- Asana, duruşlar, 4- Pranayana, nefsin kontrol altına alınması; 5- Pratyahara, duyuların büzülmesi; 6- Dharma, bir nokta üzerinde odaklaşma; 7- Dhyana, aynı konu üzerinde yoğunlaşma ve tefekkür; 8- Samadhi, vecd.
    Öte yandan, yoga felsefesinin Patanjalize atfedilen temel metninin adı Yogasutra olarak bilinir. M.Ö. 2. yüzyılda yazılmış olan bu metin söz konusu yoga düşüncesini ve pratiğini sistemleştirdikten başka, ona hinduizm içinde saygın bir yer kazandırmıştır.


    Yönetim: Gerek belirli bir birim ya da düzeyde, örneğin ulusal, bölgesel ya da yerel düzlemde, otoriteye sahip olan bütün veya yapıyı, gerekse bütün bir anayasal sistemi tanımlamak için kullanılan terim.
    Demokrasi, otokrasi ve diktatörlük gibi farklı yönetim biçimleri vardır.

    Yurttaşlık: 1- Hukuki olarak, belli bir yurtta doğup büyümüş olma; bir devletin vatandaşı olma. 2- Normatif ve ayırıcı bir biçimde demokratik bir ideal olarak, yönetilenlerin politik süreçlere tam ve eşit bir katılım içinde olmaları veya katılım hakkına sahip bulunmaları durumu.
    Buna göre, monarklar, hükümdarlar veya askeri diktatörler tarafından yönetilen insanların, yurttaşlardan ziyade, sultan ya da diktatörlerin tebaası oldukları yerde, insanın yalnızca hak ve ödevlerin doğru tanımlandığı gerçek bir demokratik düzende yurttaş olabileceğini unutmamak gerekir. Öte yandan, Aristoteles’te yurttaşlık özellikle ödevler açısından ele alınmışken, liberalizmin etkisi altına girmiş modern dünyada yurttaşlığa esas haklar açısından yaklaşılmıştır.

  6. #38
    seyyah_acem - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Profesör
    Üyelik tarihi
    26-06-2007
    Yaş
    34
    Mesajlar
    766
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @seyyah_acem
    Zerdüşt: Zerdüştçülüğün kurucusu olan, 628-551 yılları arasında yaşamış kişi. Bilgelik tanrısı Ahuramazda’nın kendisine görün-düğünü söyleyen Zerdüşt, Tanrı’nın kendisine Vohu Manah isimli bir melekle vahiy indirdiğini ve hakikati yayma görevi verdiğini söylemiştir. İran kültüründe çoktanrıcılıktan tektanrıcılığa geçiş sürecinde oldukça önemli bir rol oynayan Zerdüşt’ün kurmuş olduğu din ise, Zerdüştçülük olarak bilinir. M.Ö. 7. yüzyılda ortaya çıkmış olan, İran ve çevresinde yaşayan halkların bağlandığı eski bir din olarak Zerdüştçülük, iyi ve kötü arasındaki kavga dinin kozmolojisine de yansıtıldığı ve ışıkla karanlık arasındaki bir savaşla sembolize edildiği için, ahlâki bir karakteri olan, ikici bir dindir. Zerdüştçülüğe göre, evrenin yaratıcısı, iyilik Tanrı’sı olan Ahuramazdadır. Ahuramazda, insanlara kötülük etmeye çalışan kardeşi Ehrimen ile sürekli bir savaş halindedir. Buna göre, Zerdüştçülükte, iyilik ve kötülük gibi, iki temel ilke vardır. Aydınlık iyiliği, karanlık da kötülüğü gösterir. İyiliği yayan Ahuramazda’nın karşısında, kötülüğü yayan Ehrimen bulunmaktadır. İnsan ruhu, işte bu iki gücün, iyilikle kötülüğün çatışma alanıdır. İnsan hangi taraf üstün gelirse. Zerdüştçülüğe göre o tarafa yönelir.

Sayfa 3/3 İlk 123

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Benzer Konular

  1. Açıklamalı Deyimler Sözlüğü
    By efruz in forum ANSİKLOPEDİ / SÖZLÜKLER
    Cevaplar: 36
    Son Mesaj: 11-01-2014, 13:51
  2. Açıklamalı Atasözleri Sözlüğü
    By Enes in forum ANSİKLOPEDİ / SÖZLÜKLER
    Cevaplar: 78
    Son Mesaj: 01-09-2009, 04:13
  3. Açıklamalı Tıp Terimler Sözlüğü
    By Enes in forum ANSİKLOPEDİ / SÖZLÜKLER
    Cevaplar: 25
    Son Mesaj: 26-08-2009, 16:51
  4. Açıklamalı Şifalı Bitkiler Sözlüğü
    By efruz in forum ANSİKLOPEDİ / SÖZLÜKLER
    Cevaplar: 26
    Son Mesaj: 23-08-2009, 18:31
  5. Açıklamalı İsimler Sözlüğü
    By Enes in forum İsimler Sözlüğü
    Cevaplar: 179
    Son Mesaj: 23-08-2009, 03:38

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

Giriş

Facebook platformu Giriş