HALKA İLİŞKİLER GELENEĞİMİZ
ALPEREN GÜRBÜZER



Anadolu’ya ayak bastığımızda hertür insan vardı. Çeşitliliği kaynaştıran iksirimizle Anadolu’nun Türkleşmesi zor olmadı. Ahi ve diğer teşkilatlarımız sayesinde Anadolu coğrafyası bir kilimin desenlerine dönüşüyor. Günümüzde sıkca kullanılan halkla ilişkiler cümlesinin tatbikatını tarihi geleneğimizde bütün çıplaklığı ile mevcut. Anadolu uçlarına yerleşen Şeyhler, müderrisler, alperenler ve gaziler vasıtasıyla halkla ilişkilerimiz doruğa ulaşmıştır..
Değişik kimliğe sahip insanlarla sevgi bağı kurma sufi ve derviş-gazilerin belagatıyla Türk’ün imajı tazelenip, diğer milletlere örnek teşkil ediyordu. Esasen halkla ilişkiler bizde 11. asırda kullanılmaya başlamış, dünyada ise 19. asır ortalarında ancak önemi kavranılabilmiş.. Sanayi devriminin getirdiği değişim gereği çevreyi ikna etme mecburiyeti doğmuş, insanları birtakım meselelerde bilgilendirme açısından halkla ilişkiler önemli bir konu olarak ortaya çıkmıştır.. Batıda bu kavramın doğuş kaynağı tamamen para ve güce dayanır. İktisadi gelişmelere kılıf bulmak için başvurulan metoddur halkla ilişkiler.
Batıdan ithal edilen bu anlayış, toprağımıza da sıçramış ve halkla ilişkilerimiz torpil sistemine göre ayarlanmıştır. ‘Adamın varsa yapamıyacağın iş yoktur’ mantığı herkeske kabül gören geçer akçe maalesef.
Ekonomi ve iletişim kanallarının daha da gelişmesiyle birlikte siyasilerin kendilerini tanıtmada türlü yöntemlere başvurdukları gözlenmektedir. Siyasetle özdeşleşen halkla ilişkilerimiz mevcut. Bağımsız düşünülmeyen halkla ilişkiler siyasete hizmet ediyor. Böyle olunca da dışa kendimizi tanıtamıyoruz. Ahiler ve derviş gaziler vasıtasıyla daha önce Anadolu da var olan Bizanslılara ve diğer kavimlere Türk’ün hoşgörüsünü tanıtabiliyor, hem de anlatıp model olarak uygulamasını gösterebiliyorduk. Örnek tutumumuz diğer kavimlere ‘bende Türküm’ dedittirebiliyordu. Ne olduysa sonradan değiştik ve bugünlerde; ‘benim ne olduğum belli değil’ diyenler çoğaldı. Tarihle bağlarımız çözülünce ister istemez bu tablo ortaya çıktı. Hani o Türk’ün misafirperverliği? Hani o cana yakınlık? Hani O insan sevgisiyle dolu halimiz?
Anadolu ruhumuzu ortaya koyacak tanıtıma her geçen gün ihtiyacımız daha da artıyor. O ruhtan uzaklaştıkça beynimiz ve kalbimiz dış tanıtımların etkisine maruz kalıyor. Halkların birbiriyle kaynaşmasını sağlayacak halkla ilişkiler kültürümüzün canlandırmamız gerekiyor ki, yeniden dirilişimiz gerçekleşebilsin. Varolan değerlerimizi harekete geçirerek, dünyaya açılabiliriz. Bizim her şeyde olduğu gibi halkla ilişkilerde ve tanıtım mevzusunda da eksiğimiz sözkonusu. Tabir caizse imajımızı yitirmişiz, imaj tazelememiz şart.
Sosyal değişmelerin hızla yaşandığı çağımızda halkla ilişkiler herkeske kabül gören önemli bir olgu. Bugünün süper devlet konumunda olan ABD sanayi çağının başlangıcında demiryolunu halkına kabül ettirmek için denemediği yol kalmamıştır. Çünkü demiryolu bahçe ve tarlalardan geçeceği için insanları bir şekilde ikna etmek gerekiyordu. Hatta Amerikan filimlerine bile konu olan ikna etme yöntemlerinde zor kullanma dediğimiz teksas kovboylarını andırırcasına tabanca dayatmayı görüyoruz. Sanayinin ilk yıllarında görülen şantajlar Amerikan halkınının okuma ve yazmada aşama kaydetmesiyle ‘sarı gazeteciliğe’ dönüşür. Halkı ikna etmede avukatlar aracılığı gazetelere gönderme yaparak ‘biz şundan dolayı yapıyoruz’ türünden metodlar izlenilir. Fakat bu yöntem ters teperek gazetecilerin halkla içten pazarlığa girerek şu kadar para verirseniz hakkınızı savunuruz tablosu ortaya çıkmasına yol açıyor.. İşte sarı gazetecilik hadisesi dediğimiz mesele para ve güce dayanan manevradan ibarettir. İngiltere’de de küçük yaşta çocukları maden ocaklarında çalıştırmaya kılıf bulmak için halkı ikna için ‘şu sebeplerden dolayı çalıştırıyoruz ‘ gibi açıklama ihtiyacı duyulmuş. Yine 19. asrın sonu ve yirminci asrın başlarında kömür ocağında çalışanlar arasında yaşanan tartışmayla patronuna durumu intikal ettirilerek beraber ortak bildiri yayınlamasına vesile oluyor. Bu vaka ile profesyonel anlamda halkla ilişkiler uzmanı sıfatına namzed addediliyor. İlk bildirinin özü şu: basından gizli ve saklımız olamaz. İstedikleri zaman kapımız onlara açık, doğru haber almaları için bizden doğruyu alabilirler. Çünkü doğruluktan ayrılmayacağımıza yemin ediyorum.
Gerek Amerika da yaşanan demiryolu hadisesi, gerek İngiltere de az parayla çalışan çocukların maden ocaklarındaki dramın iç yüzünü anlatmak mecburiyeti halkla ilişkiler olgusunun başlamasına neden olmuş ve buradan da kömür ocağında yaşanan olaylardan sonra ortaya çıkan halkla ilişkiler bildirisi batı’nın bu konuda periyodik halkla ilişkiler serüveninin seyrininin ip uçlarını veriyor.. Ki; 1923’te Burney, ilk kez Halkla İlişkiler ibaresini teleffuz edebiliyor. Bizde de Osmanlı’ının yıkılışından sonra Cumhuriyete geçişte halkı ikna için devrimlerin anlatımı cihetine gidilmesi sözkonusudur. Fakat halkla ilişkiler terimini kullanmak 1960’lardan sonra Türkiye gündemine yerleşebiliyor.
Ülkemiz tamamen sanayileşme sürecine giremediği için halkla ilişkiler teriminin önemi tam manasıyla kavranılamamıştır. Tıpkı sivil toplum gerçeğini anlamadığımız gibi. Tepeden yönlendirmeler halkla yöneticiler arasında duvarlar örmüş, bu durum halkın yeterince sivil şuura erişememesine sebep olmuştur. Halkla ilişkilerimiz sadece seçim zamanlarında görülmüş, bunun ötesinde bir halkla ilişkiler anlayışımız yok denecek seviyededir. İktisadi anlamda kültürel manada şuurlu bir halkla ilişkiler mekanizması oluşturalamamış, kendi iç dinamiklerimize açıklamadığımız gibi dış dinamiklerede kayıtsız kalmışız. Türkiye’nin aleyhinde yazılan makaleler Türk ürünlerininin başka ülkelere mal edilmesi gibi tanıtımlar dış dünyada gırla gidiyor, biz ise bütün bu olanlara sessiz kalıyoruz maalesef. Demek ki kendimizi tanıtamamışız, kabüllerimizi ortaya koyacak strateji belirleyememişiz, ondan sonra da; efendim bizi küçük görüyorlar, hafife alıyorlar tarzında ahü vahlar ve serzenişte bulunuyoruz. Elbette gale almazlar, ne kendi içimizde barışıklığımız var ne de dışarıda… Bir kere tarihi mirasızımızı reddediyoruz, biz bu durumda batı’ya kendimizi tanıtım nasıl yapabiliriz? Tarih kitaplarımız yanlışlıklarla dolu. Objektif tarih bilinci geliştiremediğimiz sürece Bosna’da Mimar Sinan’ın talebisinin inşa ettiği Mostar Köprüsünün yıkılışı canevimizden vuracaktır. Osmanlı’yı suçlayarak biryere varacağımızı sanıyorsak yanılıyoruz. Hemde büük bir yanılgı. Bugün azcık da olsa Avrupa da kimliğimizden bahsedilebiliniyorsa Osmanlı sayesinde. Biz ecdadıdımızı unuttuk ama Avrupa hala unutmadı.
Halkla ilişkiler kavramına yeni boyut kazandırmalı ve geleneğimizle barışık kılmak mecburiyetindeyiz. Aksi takirde güdük kalmaya mahkum oluruz. Vesselam.