Etiketlenen üyelerin listesi

http://www.enfal.de/besmele1.gif ŞEHİT HASAN EL-BENNA http://www.enfal.de/benna.gif 17 Ekim 1906'da Misir'in Mahmudiye kentin de dogan Hasan el-Benna dini ve ilmi yönden köklü bir aileye mensuptur. Babasi hadis alimi idi. Hadis konusunda bizzat kendisinin de yazdigi eserler vardir. Iste böyle ilmi bir yuvada büyüyen Benna ilim, takva ve zühd atmosferinde çok güzel yetismistir. Daha küçük yaslarda üstün bir zeka ya sahip oldugu gözleniyordu. Gece namazlarina ve pazartesi, persembe günleri

Bu konu 13092 kez görüntülendi 33 yorum aldı ...
Şehitler Kervanı... 13092 Reviews

    Konuyu değerlendir: Şehitler Kervanı...

    5 üzerinden | Toplam: 0 kişi oyladı ve 13092 kez incelendi.

Sayfa 1/3 123 Son
  1. #1
    HalidMesal - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Katılımcı Üye
    Üyelik tarihi
    15-08-2007
    Yaş
    37
    Mesajlar
    106
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @HalidMesal


    ŞEHİT HASAN EL-BENNA
    17 Ekim 1906'da Misir'in Mahmudiye kentin de dogan Hasan el-Benna dini ve ilmi yönden köklü bir aileye mensuptur. Babasi hadis alimi idi. Hadis konusunda bizzat kendisinin de yazdigi eserler vardir. Iste böyle ilmi bir yuvada büyüyen Benna ilim, takva ve zühd atmosferinde çok güzel yetismistir. Daha küçük yaslarda üstün bir zeka ya sahip oldugu gözleniyordu. Gece namazlarina ve pazartesi, persembe günleri oruçlarina devam ediyordu. Küçük yaslarinda Kur'an-i Kerimi yari sina kadar ezberleyen Benna 15 yaslarinda hifzi ni tamamladi.
    Yüzünün hatlarinda -devamli bir elem ve hü zün görünüyordu. Kalbinde müslümanlarin dertlerine çareler arama aski vardi. Onun bu hali za man zâman bazi kötülükleri bizzat kendi eliyle degistirmeye götürüyordu.
    Nafile ibadetlere devam etmesiyle ruhu en ginlesmis ve nefsi daha da ,paklasmisti. Ayrica daha talebelik yillarindaki Islâmi çalismalarin dan dolayi da genel kültürü oldukça gelismisti. Okudugu medrese de "kötülüklere karsi mücadele" adinda bir teskilat kurarak bazi önemli sahsiyetlere mektuplar gönderip, onlara nasihat etmeye ve onlarin dikkatlerini toplumdaki kötü lüklere çekmeye baslamisti.
    Liseden mezun oldugunda Misir'daki tüm talebeler arasindaki siralamada besinciydi. Üniversiteyi ise."Darul Ulum"da okumustu. Universiteyi bitirme imtihanlarini verirken onsekizbin siir beyti ve bir o kadarda nesir ezberlemisti. Darul Ulum'u bitirdiginde onun ayarinda talebe yoktu. Çünkü birincilikle bitirmisti.
    Üniversiteyi bitiren Hasan el-Benna Ismaili ye'deki okullardan birine tayin edilmisti. O zaman Ingilizlerin tüm güçleri Ismailiye'de toplan misti. Okullarda Avrupa usulü egitim yapiliyordu. Ismailiye bu haliyle sanki Londra'nin muhit lerinden birini andiriyordu.
    Halkin çogu ise bir Ingiliz sirketi olan "Su veys"te isçiydiler. Hasan el-Benna Ingilizlerin Misir halkini ezdigini ve onu zelil ettigini görüyordu. Misir halki sanki onlarin kölesiydi. Her türlü fesat almis yürümüs ve haramlar mübahlastirilmisti. Özellikle 1924'de Atatürk tarafindan hilafet yikildiktan sonra bu durum daha da artmisti. Diger taraftan Benna batililarin Islâmi ortadan kaldirmak için yaptigi çalismalari gördükçe kalbi parçalaniyordu. Iste Benna o dönemleri anlatirken söyle diyordu: "Allah bilir nice geceleri ümmetin dertlerine çareler aramak için geçirdik. Ve ümmetin hallerini tahlil etmek, dertlerini ortadan kaldirmak için ne kadar düsündük. Bu hallerin tesirinden bazen aglama durumuna gelirdik." Derken Hasan el-Benna kendilerinde hayir alemetleri olan bazi kisilerle irtibata geçiyordu. Kendisiyle birlikte alti kisi biraraya gelerek Islâmi çalismalarin çekirdegini olusturmak için anlastilar. Benna bu kurdugu teskilatina yeni bir isim almamasi için "Biz Müslüman Kardesleriz" dedi ve cemiyetin adi "Ihvan-i Müslimin" oldu. Benna ilk davetine Ismailiye'de baslamisti. Çalismalarini bereketlendiren Allah Teâlâ onun elleriyle kahvelerde zamanlarini bosa geçiren insanlardan Islâm davasi için mümtaz sahislar yetistirmisti. Bunlara örnek olarak Islâm davasinin ilk öncülerinden Seyh Muhammed Fergali Ingiliz komutaninin karsisina dikilmis söyle diyordu: "Beni bu Ismailiye'den sadece bir kisinin emri çi kartabilir. O da Hasan el-Benna" ' Hasan el-Benna Ismailiye'deki çalismalari ge nisleyince ve tüm gayretlerini Islâm için tahsis edince Ismailiye'den Misir'in baskenti olan Kahi re'ye tasindi. Ihvan-i Müslimin'in merkezini orada kurdu.
    Bütün gayretlerini Islâma davet ve onu tanit ma yolunda harcadi. Köyleri gezdi, sehirleri do lasti. Gittigi her yere bir sube açiyordu. Öyle ki bir kaç sene içinde Ihvanin hareketi Misir'in gö zünü ve kulagini doldurmustu. Her tarafta ona katilmalar oluyor ve Misir'in evlatlari onun ka natlari altina giriyordu. Bunu gören hükümet Ih vanin yayilmasindan korkarak onu kontrol etmek için her türlü çareye basvuruyordu.
    Hasan el-Benna'yi gizli istihbarattan bir çok kisi takip etmeye baslamisti. O nereye giderse on larla pesinden ayrilmiyorlardi. Derken 1947 se nesinde Hasan el-Benna bazi mücahidlerini Filis tin'e gönderiyordu. Filistin daglari ve köyleri da ha önce görmedikleri ender mücahidler görmeye baslamislardi. Evet Filistin yahudiye kuvvetli bir ders vermek ve onlara zilleti tattirmak için ölümü hayata tercih eden insanlara sahit olmustu.
    Bu arada Kral Faruk, bu büyük gelismeler den dolayi meseleyi Ingilizlerle beraber düsünme ye basladi. Özellikle Kral Faruk'un Misir ordusu na dagittigi silahlarin bozuk oldugunun anlasil masindan ve araplarin hiyanetlerinin açiga çik masindan sonra Kral Faruk için mesele iyice teh likeliydi. Filistinde cihad eden Ihvan-i Müslimin Mücâhitlerinin Misir'a gönderilmesinden korkan Faruk, Müslüman Kardesleri tutuklatip hapisha nelere dolduruyordu. Disarida sadece Hasan el Benna kalmisti. Kralin maksadi onu öldürtmekti. Iste bu esnada Mahmud Abdulmecid gizli is tihbarattan bes kisiyi Benna'yi öldürmeleri için gönderdi. Ve Kahire'nin en büyük meydaninda Müslüman Gençler Teskilatinin önünde 12 Subat 1949 tarihinde Hasan el-Benna kursunlandi. Te davi için hastaneye kaldirildi. Bu arada Benna'ya müdahale edilmemesi ve kan kaybindan ölmesi saglandi.
    Böylece ömrünün sonuna kadar teblig için çalisan Hasan el-Benna ruhunu tertemiz olarak Allah Teâlâ'ya teslim ediyordu. Cenazesini bir yasli babayla birlikte dört kadin kabre götürmüstü. Bölgede elektrikler kesilmis ve bu dört kadin dehset verici bir ortamda tanklarin arasinda Benna'yi götürüp defnetmislerdi. Bütün bunlar yetmiyormus gibi müslümanlar Benna'nin cesedini çikaripta gösteri yapmasinlar diye mezarinin basinda nöbet tutturuyordu.
    Hasan el-Benna dünyayi terketmis Kral Faruk'ta Hasan el-Benna korkusundan rahata kavusmustu. O öldügünde çocuklarina ihtiyaçlarini giderecek bir sey birakmamisti. Hatta ev kirasini bile verecek durumlari yoktu.
    Faruk, Hasan el-Benna'dan kurtulmustu ama geriye bir problem kalmisti. O da Ihvan-i Müsli minin Filistinde hala cihada devam eden mücahid gruplariydi. Bunlardan kurtulmak için Faruk, Misir tanklarina ve askerlerine Filistin'e hareket emri verdi. Maksadi oradaki Ihvan mensuplarini tutuklatmakti. Ve tanklar kamplarin etrafindaki duvarlari döverek mücahidleri ya teslim olmak ya da üzerlerine toplarin atilmasina razi olmak arasinda seçim yapmaya zorladilar. Mücahidlerde etrafin cehenneme çevrilmesini istemediklerinden teslim oldular. Oradan hapishaneye tasinan mücahidler böylece duvarlar arkasina terkediliyordu.
    Gerçek su ki liderlikte büyüklügün belli bir ölçüsü yoktur. Bazen olur ki büyüklük ilmi yönden olur. Bazen büyük bir fatih veya kesifçi, ya da bir ruhi terbiyeci yahud da bir siyasi lider bü yük olabilir. Fakat kaliciligi bakimindan en büyük lider ümmeti yeniden insa eden, yeni nesille rin yetismesini saglayan ve tarihin gidisatini degistiren liderlerdir.
    Iste Hasan el-Benna bu kalici liderlerden birisi, belki de yirminci yüzyilda Islâm tarihinde en göze çarpanlardandi. Onun bu büyüklügü sadece alim olusundan veya iyi bir hatipliginden ya da siyaset adami olusundan degil, Islâm davasini bina eden yeni bir nesil yetistirmesinden ve özelde Misir'in genelde de Islâm aleminin tarihini sars masindandir. Bu gün dahi onun siddetli sarsmasindan olaylar gidisatini degistirmektedir.
    Misir'in yeni tarihini yazmak isteyen herhangi bir tarihçi, yahut Filistin meselesini yazmak isteyen birisinin Hasan el-Benna'yi yazmadan bu konulari yazamamasi onun büyüklügünü göstermeye kafidir.
    Tarihçilerin her ne kadar Hasan el Benna hakkinda kendilerine özgü ayri ayri görüsleri olsa da, hepsi de olaylarin meydana gelisinde Hasan el-Benna'nin büyük tesirleri oldugunda ittifak etmektedirler.
    Bu olaylar ki yarim asirdan günümüze kadar hala tesirini devam ettirmektedir. Isterse günümüzdeki insanlar onun kiymetini bilmesinler ve isterlerse onun hayatinda veya sehadetinden sonra da onu geregi gibi takdir etmemis olsunlar. Bu durum bütün liderler için böyledir. Insanlarin veya ileri gelenlerin onun kiymetini geregi gibi bilememeleri El-Benna'ya en ufak bir zarar veremez.
    Gerçek su ki, Islâm önderleri tarihte hiç bir zaman insanlar bilsinler ve taktir edip methetsinler diye, çalismamislardir. Bilakis Islâm onlari öyle özel bir duruma getirmistir ki, tarihte bizden baska milletler bu önderleri pek bilemezler. Çünkü Islâm onlari ruhi terbiye ve büyük bir iman üzere yetistirir. Oyle ki o ruhaniyet özel bir anlayis kazandirmis, hayatin gerçek yönlerini ve varligin sirlarini ögretmistir.
    Islâm onlari öyle yetistirmistir ki en üstün fedakarliklari yaparlar ve insanliga karsi çok büyük bir muhabbet beslerler. Iste Islâm önderlerini kendi aralarindaki bazi mizaç farkliliklariyla birlikte onlarin genel durumu budur. Onlar Allah rizasindan baska hiç bir sey de istemezler. Sadece Allah'in hesabindan korkar ve O'ndan sevap beklerler. Yalniz Allah'in indinde itibarlari olsun isterler. Hiç bir zaman kendileri için rahatlik ve huzuru talep etmezler, rahatligi ancak Allah'a kavusmakta ararlar. Onlarda söhret veya methedilmeyi isteme, yahut makam hirsi veya haset bulunmaz. Onlarin dünya hayati veya sehevi arzulari için herhangi bir is yapmalari müm kün degildir. Onlar insanlardan karanliklari kaldirmak için gönderilmis bir nurdurlar. Gökyüzün de devamli olarak parildarlar. Onlar yeryüzünde ki topraklara karismayan ve en yüksek bina ile en küçügüne dahi vuran bir günes subesi gibidirler.
    Yeryüzündeki tüm ser güçler, sömürgeciler, krallar, partiler, Ezher Üniversitesi ve fesat ehli Hasan el-Benna ile mücadele ettiler. O da bütün bunlara karsi savasti. Halk bizzat kendi menfaatinden cahil kaldi. Hepsi de Hasan el-Benna'nin yolunu engellemek ve davasindan alikoymak için çalismalarina ragmen o, yüce daglar gibi, rüzgara ve balyozlara aldiris etmeden yoluna devam etti. O, yolunu tutmak için belki saga sola sallanmistir ama bütün tehditlere ragmen hiç bir zaman kasirgalardan etkilenerek davasindan geriye adim atmamistir. Dünya onun etrafinda kararmis olsa da, o hiç bir zaman zafere olan kuvvetli imanindan en ufak bir zayiflik göstermemistir. Karsi kuvvetler ne kadar çok olsa da ve ne kadar üzeri ne çullansalarda o, hiç bir zaman mücadelesinde yenilmemistir.
    Bütün bunlara ragmen, tipki arkadaslarina oldugu gibi düsmanlarina bile gönlü açikti. O, hiç bir zaman düsmanlarindan birine karsi hasetlikten dolayi tiksinmemistir. Çünkü büyük insanlarin kalbinde hasede yol yoktur. Fakat onun tiksinmesi ve kerih görmesi, düsmanin batila sap masindan, fesadindan ve iftiralarindandi. Eger düsmani kötülük ve seryolurida gitmeye devam ediyorsa ve halkin menfaatlerine zarar veriyorsâ onlardan nefret eder tiksinirdi. Tipki hakka karsi inatlik eden basiretsizlik göstererek anlayissizlik yapan ve ahlaki bakimdan davayâ sikinti veren dostlarindan nefret ettigi gibi.
    Fakat Benna bütün bunlara ragmen Rasûlullah'in Uhud günü yaraliyken ettigi su du ayi devamli olarak ediyordu: "Allah'im sen benim kavmimi hidayete erdir. Çünkü onlar bilmiyor lar." Düsmanlari devamli olarak ona karsi hile ve tuzaklari sürdürürken o da düsmanlarina karsi sürekli sefkat ve nasihata devam ediyordu. Benna'nin bu hali, ta onu her türlü kuvvetten, makamdan ve yardimcidan yoksun bir halde tek basina karanlikta vurarak öldürdükleri zamana kadar devam etti.
    Evet onu öldürdüler. Onlar kuvvetli Benna ise zayifti. Onlar hükümran Benna ise bir kenara itilmisti. Onlar silahli, Benna ise eli bostu. Evet Benna'yi öldürdüler, simdi onlar katil ve mücrim, Benna ise mutlu ve saadet içinde.
    Daha sonra onlar halkin merhametinden kovulurken, Benna Allah'in rahmetiyle bagislaniyordu. Onlar simdi bati ülkelerinde dagilmis vaziyette. Benna ise istirahatgahinda. Allah O'na ve tüm mücahidlere bol bol rahmet etsin. ( Amin.)
    Yazan: Fethi Yeken

  2. #2
    HalidMesal - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Katılımcı Üye
    Üyelik tarihi
    15-08-2007
    Yaş
    37
    Mesajlar
    106
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @HalidMesal
    Alıntı amade Nickli Üyeden Alıntı
    Örnek alınması gereken değerli bir şahsiyetmiş.Allah c.c. makamını cennet'ül firdevz etsin. İnşaallah bizlerin yüreklerinede RAB tarafından böyle azim, böyle sabır, böyle tebliğ aşkı verilir de kendimizi ve çevremizi bilinçlendirme konusunda geri kalmayız...
    İnşaalah Rabbim yardımcımız olsun...

  3. #3
    İbrahim Tevhidi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Profesör
    Üyelik tarihi
    18-08-2007
    Yaş
    34
    Mesajlar
    765
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @İbrahim Tevhidi
    Allah Razı olsun kardeşim. Ümmedin kamilleri, liderleri. Bu kervana kimle katılmadı ki.

    Hasan El Benna, o dönemde İngilizlerin yoğun olarak bulunduğu İsmailiye kentine öğretmen olarak tayin edildi. Mecmuat'il Resail isimli kendi Risalelerin toplandığı eserinde İsmailiye'nin geçirdiği buhranı anlatırken Hasan El Benna şu ifadeleri kullanıyor:

    " Bu ne demek? Selahaddin'in vatanında Rişar'ın çocuklarının ne işi var? Sanki, hilalin alnına haç takmışlar gibi. Ey Ülkeler Fatihi! Uyansan da bir görsen bedbaht neslinin halini, kim bilir belki bizi ayıplardın. Doğrusu böylesi bir şehirde yaşamaktansa, ölümü arzuluyordum."

    ^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^ ^^^^^
    Şehid İmam Hasan El Benna, şia-sünni yakınlaştırma fikrini savunanlar arasındadır. Bazılarının imkansız saydığı bu fikir birçok İslam alimi gibi Hasan el Benna’ya göre gerçekleşmesi mümkün ve yakın bir hedef idi. Şehid imam Hasan el Benna; “İslami Mezhepleri Yakınlaştırma Cemiyeti” (Dâru’t Takrib Beyne’l Mezâhibi’l İslâmiye) nin çalışmalarına katılarak topyekün halde (Sünnisiyle, Şiisiyle) müşterek akaid ve ilkeler etrafında toplanıp imanın bir şartı veya dinin bir rüknü olmayan ve dinin tartışma götürmez herhangi bir hükmünü inkar sayılmayan konularda birbirlerini mazur görmeleri fikrini amel sahnesine getirmek için çalıştı.

    Üstad Abdülkerim Şirazi Sünni ve Şii ulemasının makalelerini ihtiva eden “İslami vahdet” isimli kitabında “İslami Mezhepleri Yakınlaştırma Cemiyeti”nin kurucularının görüşlerini şöyle açıklamıştır:

    “Onlar şu ilkeler üzerinde birleştiler; Allahu Teala’ya inanan ve Hz. Muhammed ve (s.a.v)’e son peygamber olarak iman getiren, Kur’an’ı ilahi kitab, Kabe’yi kıble olarak kabul eden ve beş maruf rükünlere iman getiren, ahirete iman edip dinin tartışma götürmez kesin hükümlerini tatbik eden her şahıs müslüman sayılır.”

    Bu ana ilke meşhur dört Ehl-i Sünnet mezhebinin temsilcileri ile Şia’nın imamiyye ve Zeydiye kolunun temsilcilerinin birleştiği nokta idi. Bu cemiyette yer alanlar arasında El Ezher’in şeyhi ve zamanının en yüksek fetva makamı El imamu’l Ekber Abdülmecid Selim ve El İmam Mustafa Abdurrezzak ve Şeyh Şaltut gibi büyük alimler de vardı. Şehid İmam Hasan el Benna’nın bu meseledeki rolünün ne derece olduğunu belirleyecek yeterli bilgi yoktur, ama İhvan-ı Müslimin’in düşünürlerinden biri olan Üstad Salim Behnesavi şöyle diyor:

    “İmam Hasan el Benna ve İmam Kummi’nin özel katkılarının olmasıyla İslami mezhepleri yakınlaştırma cemiyeti kurulduğu günden beri İhvan-ı Müslimin ve şia arasındaki işbirliğinin var olması İmam Nevvab Safevi’nin 1954 yılında Kahire’yi ziyaret etmesi neden olmuştur.”

    Üstad Behnesavi aynı yerde şöyle demektedir:

    “Bu şaşılacak bir şey değil. İki cemaatin gittikleri yol bunu gerektiriyordu. Bilinmektedir ki İmam Hasan el Benna Ayetullah Kaşani ile 1948 yılında Hacc merasiminde görüşmüş ve önemli konular üzerinde anlaşmışlardı.”

    Günümüzde İhvan-ı Müslimin önde gelen simalarından Şehid İmam Hasan el Benna’nın talebesi Üstad Abdulmuteal Cebri “Hasan El Benna Niçin Öldürüldü” adlı eserinde bu konuya temas ederek Robert Jakson’dan naklen şöyle diyor:

    “Eğer bu kişi (Hasan el Benna) hayatta kalsaydı, çok şeyler gerçekleştirebilirdi. Bu ülke için özellikle Hasan el Benna ve İranlı lider Ayetullah Kaşani şii ile Sünniler arasında ihtilafı kaldırmak üzerinde anlaşacaklardı. Bilindiği üzere bu iki şahsiyet Hicaz’da 1948 yılında görüşmüş ve temel noktalar üzerinde anlaşmışlardır.”

    Üstad Cebri bu sözlere atfen şöyle diyor:

    “Robert doğru söylemiştir. O siyasi idraki ile İmam Hasan el Benna’nın İslami mezhepleri yakınlaştırmak üzere çabalarını anlamıştır. Bundan birkaç önemli gerçeği çıkarabiliriz.

    1: Şiiler ve Sünniler birbirlerini Müslüman görürler.

    2-Bunlar arasında uyuşma ve buluşmayı sağlayıp ihtilafları bir kenara atmaları mümkün ve gereklidir. Ve de bu şuurlu İslami hareketlerin mesuliyet çerçevesine dahildir.

    3- İmam Şehid Hasan el Benna bu yolda büyük bir çaba göstermiştir.”



    Şehid Dr. Fethi ŞEKAKİ

    ^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^ ^^^^^^^^^^^^

  4. #4
    HalidMesal - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Katılımcı Üye
    Üyelik tarihi
    15-08-2007
    Yaş
    37
    Mesajlar
    106
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @HalidMesal
    Allah razı olsun kardeşim...

  5. #5
    İbrahim Tevhidi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Profesör
    Üyelik tarihi
    18-08-2007
    Yaş
    34
    Mesajlar
    765
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @İbrahim Tevhidi



    “İslam kültürel olarak Osmanlı Devletiyle zirveye çıkmıştır. Bu zirvede kalış İslamın kültürel olarak gelişmesini de sağlamıştır. Ancak İslami ruh kaybedilmiştir çünkü kendilerinin dini yaşamasına engel olabilecek hiçbir güç odağı yoktur. Bu rakipsizlik İslami ruhun körelmesine neden olmuştur. İslam teoride kalıp pratiğe dökülememiştir.

    Osmanlı İmparatorluğunun yıkılışından sonra İslami Kültür zirveden inmiş zaten ruhsuz olan Müslüman kültürsüzde kalınca Müslüman dolayısıyla İslam tarihin sayfalarına gömülmüştür.
    İşte bu siliniş İslam ümmetini yeni bir dirilişe gebe bırakmıştır. Hem öyle bir diriliş ki İslami ruhun zirveye ulaştığı bir çağ başlamıştır.”

    Hasan el-Benna 1906 yılında dünyaya gelir. Babası dindar bir müslümandır. Hasan el-Benna ilk eğitimini babasından alır. Özellikle ülkesi olan Mısırın İngiliz hegomanyası altında oluşu Hasan el-Benna’yı derinden etkiler. Yetiştiği mahallenin İslami bir yer olması Onun yetişmesindeki önemli etkilerden biridir.

    Küçük yaşlarda düşünce dünyasını etkileyen iki önemli eser İmam Malikin Muvattas’ı , İmam Şafiin ve Ahmet bin Hanbelin Müsned’leridir.

    Daha küçük yaşlarda arkadaşlarıyla tebliğ çalışmalarına başlar. Erkeklerin altın takmaması ve ipek giyinmemesi için bir bildiri yayınlarlar.

    On altı yaşına gelince babası Onu öğretmen yetiştiren Darul-Ulum’a verir. Okumak için Kahire’ye gittiği tarih İslamın çöküş yıllarıdır (1923-1927).

    Hasan el-Benna bu çöküş yıllarında yazdığı iki esriyle düşünce dünyasını açığa vurmuştur. Artık O bazı yanlışları görmekle kalmamış Muhammedi (SAV) çağrıya uyarak yanlışların düzeltilmesi için sesini de yükseltmiştir.

    İlki Taha Hüseyin’in hadise ve vahiye saldırdığı “İslam Öncesi Şiir” kitabına yazdığı reddiyedir. Diğeri ise laikliğin ve bununla birlikte İslamın hayat dışında kalmasının savunulduğu “İslam ve Hükümet İlkeleri” adlı Ali Abdurrazık ’ın kitabı için yazdığı reddiyedir.

    Hasan el-Benna 1927 yılında Darul-Ulum’dan birincilikle mezun olur. İslaniye şehrine öğretmen olarak tayini çıkar. Bundan bir yıl sonra aralarında işçi esnaf ve öğrencilerin bulunduğu altı arkadaşıyla “İhvan-i Müslimin Teşkilatını” kurar. Gece kondu mahallesinde kurulan bu teşkilat İslam’ın o zirve döneminden sonra Müslümanların yüreklerini incitir.

    Teşkilatın genel amacı yeniden dine dönmedir.Allah’a iman,sünneti öğrenme,namaz kılma,oruç tutma,zekat verme…gibi konular teşkilatın işlediği başlıca konulardır.Buda gösteriyor ki halk bütün İslami birikimini yitirmiştir.

    Bildiriler yayınlayıp şehirlere,mahallelere yollamışlardır. Kahvelere gidip dini anlatmışlardır. İslam kişilerde evlerde mahallelerde şehirlerde yayılmaya başlamıştır. Teşkilatı şubeleri giderek artmıştır. Merkezini Kahire’ye taşıyan İhvan artık büyük bir güç olmuştur.

    Hasan el-Benna bir ıslahat programı hazırlar ve bunu krala yollar. Kraldan istedikleri şeyleri şöyle sıralayabiliriz:Kadın erkek karışıklığına hem sosyal hem de eğitim alanında son verilmeli. İçki, kumar şans oyunları yasaklanmalı. Gece kulüpleri ve sinemalar kapatılmalı. Gazeteler kadın resimleri basmaya son vermeli, eğitim Marksist düşüncelerden bir an önce arındırılmalı ve Avrupa taklitçiliğinden vazgeçilmelidir…

  6. #6
    İbrahim Tevhidi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Profesör
    Üyelik tarihi
    18-08-2007
    Yaş
    34
    Mesajlar
    765
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @İbrahim Tevhidi
    İkinci dünya savaşı sırsında İhvan adeta devlet içinde devlet olmuştur. Mısırın her yanında okullar,camiler, ticaret merkezleri yapmışlardır. Çıkardıkları gazete ve dergi gibi yayınlar tiraj üstüne tiraj kırmıştır.
    Bu yakarış ve kıyam yalnız Mısır ile sınırlı kalmamış, Suriye, Lübnan, Filistin, Ürdün, Tunus ve Fas’ta da yankı bulmuş ve İhvan buralarda da şubeler açmıştır.

    Hasan el-Benna İngilizlere karşı cihad ilan eder. İngilizlerin Süveyş Kanalından çekilmesini ister. 1948 yılında İsrail devletinin kurulmasından sonra Filistin’e gönüllü İhvan birlikleri gider. Ancak bu birlikler Mısır Devleti ile işbirliği ile gönderilmesi ve devlettin eski silahları dağıtması nedeniyle birlikler yenilir.

    İhvan artık Mısır için büyük bir tehdittir. Ve Mısır İhvana savaş açar. Binlerce İhvan üyesi Müslüman tutuklanır ve 12 Şubat 1949 yılında Hasan el–Benna uğradığı suikast sonucu şehit edilir Ama bu kıyımla akan kanlardan daha da güçlü bir birlik çıkar adeta Hasan el-Benna ‘nın kanıyla yerden bilinçli ve devrimci gençler filizlenir.Nitekim bunlardan biride Şehit Seyyit Kutub ’tur.

    İhvan ruhu Hasan el-Benna ile yoğrulmuştur. Ve bu ruh haklıyı ve Hakkı savunmuştur. Ve bu ruhla tarihe itilen İslam YÜCELEN İSLAM olmuştur.

    Şehit Hasan el-Benna’ yı Rahmet ve gıpta ile anıyoruz.

    “GAYEMİZ ALLAH,
    ÖNDERİMİZ PEYGAMBER,
    YOLUMUZ CİHAD,
    EN BÜYÜK ARZUMUZ ALLAH YOLUNDA ŞEHADETTİR.”
    Şehit Hasan el-Benna

  7. #7
    HalidMesal - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Katılımcı Üye
    Üyelik tarihi
    15-08-2007
    Yaş
    37
    Mesajlar
    106
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @HalidMesal
    Mücahid EMIR HATTAB
    Gerilla ismi yada Kod adı: Ibn-ul-Hattab veya Hattab
    Gerçek ismi:
    Gizli
    Görevi:
    Kafkasya Yabancı Mücahidler Kumandanı
    Doğum Yılı:
    1970
    Uyruğu:
    GCC üyelerine ait Arap Körfezinde bir ülke
    Bildiği diller:
    Arapça, Rusça, İngizilizce, Paştu
    Doğum yeri:
    Arap Körfezi
    Cihad deneyimi:
    12 yıl
    Cihada katıldığı yerler:
    Afganistan, Tacikistan, Çeçenistan

    “Eğer Afganistandayken bana gelip birgün gelecek ruslarla rusyanın içinde de
    savaşacağız deseydiniz, size asla inanmazdım. [Ibn-ul-Hattab]”

    Arap Körfezinde varlıklı ve kültürlü bir ailenin çocuğu olarak doğdu. Çok cesur , kuvvetli ve gözüpek bir genç olarak yetişen Hattab Ingilizce eğitimi aldıktan sonra 1987 yılında bir Amerikan Lisesinde okuma hakkı kazandı. Aynı yıl istilacı Rus ordusuna karşı Afganistan Cihadını en yoğun dönemlerindeydi. Dünyanın dört bir tarafından müslüman gençler Şeyh Abdullah Azzam (1989 da suikast sonucu şehid oldu), Şeyh Tamim Adnani (vefat 1988) ve Usama bin Ladin gibi İslami kimliği ile öne çıkmış kişilerin Cihad çağrılarına icabet ederek Afganistana akın etmekteydiler.

    Dünyanın Süper Güç olarak kabul ettiği Rusyaya karşı yapılan mücadele ve gösterilen olağanüstü kahramanlıklar müslümanlar arasında yayılıyordu. A.B.D. de eğitimine devam edeceği zaman geldiğinde Hattab birçok arkadaşının ve akrabalarının yaptığı gibi Afganistana kısa bir ziyarette bulunmaya karar verdi. 1987 de ailesi ile vedalaşıp evinden ayrılan Hattab o günden sonra bir daha evine, ailesinin yanına dönmedi.

    Bir mücahid, Hattabın ilk kez Celalabad daki eğitim kampına geldiğinde gördüğü zamanki izlenimlerini şöyle anlatıyor.
    “Celalabad daki eğitim kampı hemen hergün gelen ve gidenlerle dolup boşalıyordu. Ruslara karşı büyük bir operasyon hazırlığı içindeydik, eğitimini tamamlayanlar eşyalarını alıp cepheye gidiyorlardı. Biz cepheye gitmek için yola çıkarken yeni bir grup geldi. Hattabı ilk kez o zaman gördüm. 16-17 yaşlarında henüz sakalları yeni yeni çıkan uzun saçlı bir genç…Henüz gelmişti, ilk yaptığı şey kamp komutanlarına gidip kendisini cepheye göndermesi için yalvarmak oldu. Komutanlar gitmesine müsade etmediler. Yanına gidip kendisini tebrik ettim ve adını sordum. “– Ibn-ul-Hattab” la böylece tanışmış
    oldum. ”

    Hattab eğitimini tamamladıktan sonra cepheye gitti. Eğitimini veren komutanlardan biri, 1987 yılında Jaji deki ünlü Aslan Yuvası Operasyonunda komuta etmiş olan Hassan as-Sarehi idi. [Hassan As-Sarehi'ye bir suç ithamında bulunulduğundan dolayı 1996 dan bu yana Cidde/Suudi Arabistanda bulunan bir hapishanede bulunmaktadır.]

    Sonraki 6 yılda, artık Hattab 20. yüzyılın gördüğü en cesur ve çetin Mücahid
    Kumandanları arasına girmiştir. Karşı saldırı ve ateşlerden kaçmaması ve
    yaralandığında acısını gizlemesi ile tanınır. Hem normal hem de özel Sovyet güçlerine karşı birçok operasyon, pusu ve baskınlarda bulunmuş ve 1988–1993 yılları arasında içlerinde Celalabad, Host ve Kabil ün ele geçirilmesininde (fethininde) bulunduğu Afganistandaki bütün önemli operasyonlara katılmıştır. Allah’ın inayeti ile birçok kez ölüm tehlikesi atlatmıştır.

    Bir mücahid, Hattab’ın Afganistan’da karnından 12.7 mm’lik ağır bir makinalı
    mermisi ile yaralanmasını şöyle anlatıyor. (12.7 mm ‘lik bu silah zırh delici olarak kullanılmaktadır ve insan vücuduna isabet etse onu kıyma haline getirir, bunu her askeri uzman tasdik edecektir.)

    “Operasyon sırasında biz cephe gerişinde ufak bir evde idik. Akşam olmuştu ve savaş çok çetin bir şekilde devam ediyordu. Hattab birden odadan içeri girdi, yüzü solgundu, birsey olmamis gibi davranmaya calişıyordu. Yavaşça yürüyerek bize doğru geldi ve yanımıza oturdu. Herhangi bir acı ifadesi göstermiyordu ama birşeylerin yanlış gittiğini anlamıştık, genellikle suskun birisi olmayan Hattab, oldukça sessizdi. Yaralanıp yaralanmadığını sorduk. Ufak bir sıyrık, önemli birşey yok, dedi. Bir kardeş yanına gidip yarasına bakmak istediğinde önemli birşeyin olmadığını tekrar ederek onu geri çevirmeye çalıştı ama kardeş Hattabı zorlayarak yaraya baktı, elini karnına koydu. Hattabın yarası şiddetli bir şekilde kanıyordu, elbisesi tamamen kana bulanmıştı. Hemen bir araç çağırarak onu bir an önce en yakın hastaneye ulaştırmak için harekete geçtiğimizde halen bunun hafif bir yara olduğunu önemli bir durumun olmadığını söylüyordu.”

    Kaynak: Akit, 17.12.1999
    Afganistanda el yapımı bir el bombasını atarken elinde patlaması sonucu sağ elinin iki parmağını kaybetti. Mücahidler Peşavara gidip orada tedavi olması için ikna etmeye çalıştılar isede o, Hz.Muhammed (S.A.V.) efendimizin sünneti üzere yarasını biraz bal ile sarmış ve arkadaşlarının teklifini reddedmiş, bunun için Peşavar’a kadar gitmeye gerek yok demiştir. Parmaklarını halen benzer bir şekilde bandajlıdır.

    Komunistler bozguna uğrayıp, Sovyet ordusu Afganistanı terk etmek zorunda kaldığı zaman, Hattab ve bir grup arkadaşı bu sefer Tacikistan’da aynı düşmana karşı bir savaşın haberini aldılar. Bunun üzerine eşyalarını toplayarak bu grupla beraber 1993 yılında Tacikistanın yolunu tuttu. Tacikistanda 2 yıl boyunca karlı, dağlık arazide cephane ve mühimmat eksikliği içinde mücadele ettiler.

    Tacikistanda geçen 2 yıl sonunda, Hattab 1995 yılları başında küçük grubu ile
    Afganistana döndü. O zamanlar, islami tavır ve kararlılıkları ile herkesi şaşırtan
    Çeçenlerin Ruslara karşı savaşı yeni yeni başlıyordu.
    Hattab bir akşam uydu televizyonunda gördüğü Çeçenistan haberi görüntüleri üzerine hissettiklerini şöyle açıklıyor:

    “Üzerinde ‘La ilahe illallah’ yazılı saç bantları takan ve tekbir getiren Çeçenleri
    gördüğüm zaman Çeçenistanda bir cihad olduğuna ve oraya gitmem gerektiğine karar verdim. ”

    Hattab, 1995 yılının baharında Afganistandan 8 mücahid arkadaşı ile birlikte
    Çeçenistana geçti. Afganistan ve Tacikistanda yaşananlar, Çeçenistan'da 4 yılda yaşanan kahramanlıklar yanında çocuk oyuncağı gibi kaldı. Resmi Rus kaynaklarına göre 3 yıllık Çeçen Rus savaşında öldürülen Rus askeri sayısı Afganistandaki 10 yıllık kayıplarından fazla idi.
    Hattab ve arkadaşları Afganistandan geldiklerinde bölgelerindeki Çeçenlere savaş ve islami eğitim vermekle işe başladılar. Çeçenistanda (Khartoshoi 1995, Şatoy 1996, Yashmardy 1996) ve Rusya içinde (Dağıstan 1997 ve şimdi) çok önemli operasyonlara katıldılar.

    En şanlı operasyonlarından birisi, 16 Nisan 1996 tarihinde komutasındaki 50 kişilik mücahid grubuyla 50 araçtan oluşan Rus konvoyunu imha ettikleri Şatoi Pususudur. Resmi Rus kaynakları bu pusuda 26 sı rütbeli olmak üzere 223 Rus askerinin öldüğünü ve bütün araçların bertaraf edildiğini bildirmişti. Bu operasyon Moskovada 2 veya 3 Rus generalinin görevlerinden alınmasına sebeb olmuş ve Boris Yeltsin operasyonla ilgili haberleri Rus Parlementosunda bizzat duyurmuştu. 5 mücahidin şehitlik mertebesine ulaştığı bu operasyon filme alınmış ve fotoğraflarla tarihe kaydedilmiştir. Fotoğraflar ve filmler www.azzam.com daki fotoğraf arşivi bölümünde görülebilir.

    Bundan birkaç ay sonra Hattab grubu ile Rus Askeri Kışlasına yaptığı başka bir
    baskında rus helikoterlerini AT-3 uzaktan yönlendirilen tanksavarlarıyla
    düşürdüler. Bu operasyon da filme alınmıştır. Ayrıca grubundan bazı mücahidler 1996 Ağustosunda Şamil Basayev’in komuta ettiği ünlü Grozni saldırılarında görev almıştır.

    22 Aralık 1997 yılında tekrar sahneye çıkmış, komuta ettiği 100 Çeçen ve Yabancı Mücahidden oluşan grubu ile Rusya içine 100 km sızarak 136. Mekanize Tugayı Merkezine saldırıda bulunmuştur. Bu baskında 300 Rus aracı bertaraf edilmiş ve birçok Rus askeri öldürülmüştür. Birisi Hattabın kumandanlarından olan Abu Bakr Aqeedah olmak üzere iki mücahid bu baskında şehit olmuştur.

    1996 yılının sonbaharında Rusyanın Çeçenistandan çekilmesinden sonra Hattab Çeçenistan’da Milli Kahraman ilan edildi. Şamil Basayev ve Salman Raduyev gibi Çeçenistanın en büyük kumandanlarınında katıldığı bir törenle kendisine Üstün Cesaret Madalyası takdim edilip ayrıca Çeçen Hükümeti tarafından General rütbesi ile onurlandırıldı. Cevher Dudayev şehadetinden önce hal ve davranışlarıyla Hattabı her zaman takdir ettiğini göstermiştir.

    Hattab cihadın Medya alanınada taşınması gerektiğine inanmaktadır. “Allah bizlere inanmayanların silahları ile savaşmamızı emrediyor. Onlar medya ve propaganda yolunu kullanıyorlar, öyleyse bizde kendi medyamızla onlara karşı savaşmalıyız” demiştir. Bu yüzden bütün operasyonlarının filmlerinin kaydedilmesine özen gösterir. Afganistan, Tacikistan ve Çeçenistandaki savaş görüntülerini içeren 100’lerce video kasetinin olduğu bilinmektedir. Düşman medyasının yalan, yanlış iddialarına yanıt olarak sadece sözlerin yetmeyeceğini ve video görüntülerinin de cevapta yer alması gerektiğini savunmaktadır. 1999 Ağustosunda Dağıstandaki Rus güçlerinin imhasına ait, ölü 100 lerce Rus askerinin (Rusya o zaman kayıplarını 40 asker olarak bildirmişti) görüntülerini içeren video görüntüleri www.qoqaz.net sitesinde 'Jihad in Chechnya' bölümünde bulunabilir.

    Hattab birçok müslüman tarafından zamanımızın Halid Bin Velidi olarak görülmektedir. Ölümün Allahın önceden takdir ettiği bir zamanda, 'ne bir dakika önce nede bir dakika sonra’ geleceğine inanmaktadır. Birçok kez ölüm tehlikesi atlatmış ve suikast girişimlerinden kurtulmuştur. En yakını, 4 tonluk bir rus kamyonunu kullanırken Ruslar tarafından kamyon bombalanmış, parça parça olan kamyondan Hattab, Allah’ın izniyle burnu bile kanamada kurtulmuştur.

    Zeki, cesur ve güçlü bir kişiliğe sahiptir. Askerleri tarafından çok sevilen Hattab,
    kendisi ile oyun oynanmayacak birisi olarak tanınır. Askerleri ile yakından ilgilenir, onların kişisel problemlerini çözmelerinde yardımcı olur, onlara kendileri için alışveriş yapmaları için para verir. Herbiri ilerde kendisinin yerini alabilecek kadar iyi yetişmiş bir kumandan kadrosu vardır.

    Dünya Müslümanlarına şunu tavsiye etmektedir:
    “Allah yolunda Cihad etmekten bizleri alıkoyan ilk sebeb ailelerimizdir. Buraya
    gelenlerin hiçbiri ailesinin iznini alarak gelmedi. Eğer bizde ailelerimizi dinleyip geri dönmüş olsaydık, bu davayı kim omuzlayacaktı? Ne zaman anneme telefon açsam, 12 yıldır kendisini görmemiş olmama rağmen beni eve çağırıyor. Eğer herkes giderse, kim devam edecek?”

    Hattab, Ruslar Kafkasyadan Orta Asya’ya kadar bütün müslüman topraklarını tamamen terk edip gidinceye kadar onlarla savaşmaya azmetmiştir. “Rusları ve taktiklerini biliyoruz. Zayıf yönlerini de bildiğimiz Rus Ordusuna karşı savaşmak bizim için başka bir orduyla savaşmaktan daha kolay.” demiştir.

    Medya, yalan yanlış yayınları ile Hattabı dünya çapında terörist eylemlerden sorumlu bir kişi olarak lanse etmeye çalışmaktadır. Bu biyografiyi tarafsız olarak okuyacak bir kişinin de takdir edeceği gibi Hattab düşmanları ile yüz yüze çarpışma taraftarıdır. Eğer insanlarının hayatlarına kasteden, çocuklarını öksüz, kadınlarını dul bırakan ordulara karşı savaşmak terörizm olarak nitelendirilecekse Hattab gerçekten bir teröristtir.

    1979 yılında Sovyetler Birliği Afganistanı işgal etmişti. Bundan 20 yıl sonra ise artık Sovyetler Birliği diye birşey kalmamış ve bu işgal Mücahid Ordularının doğmasına sebeb olarak belkide kendisi açısından yüzyılın en büyük hatasını yapmıştır.

    “İslam ümmeti için gönül birliği yapmış küçük bir grup. Bu küçük grup içinde dünyalarını amaçları uğruna feda etmeye hazır başka bir küçük grup ve bunlardan da canlarını ve kanlarını bu amaç üzere zafer için feda eden başka bir küçük grup. Küçük bir grup içinde, küçük bir grup ve onun içinde başka bir küçük grup.” [Shaheed Dr Sheikh Abdullah Azzam, 1989 da suikast sonucu şehid olmuştur.]

    Azzam Yayınları, Ağustos 1999

  8. #8
    HalidMesal - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Katılımcı Üye
    Üyelik tarihi
    15-08-2007
    Yaş
    37
    Mesajlar
    106
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @HalidMesal
    Seyyid Kutub (1906-1967)

    Haci ibrahim Kutub'un oglu olan Seyyid Kutup, 1906'da Asyut kasabasina bagli Kalia köyünde dünyaya geldi. Babasi köyde, sayilan bir kisi ve Vatan Partisinin bir üyesi olarak bilinmekteydi.
    O zaman bu partinin baskanliginda Mustafa Kamil vardi. Haci Ibrahim Kutup ziraatla ugrasir, elde ettigi mahsulün bir kismini satar bir kismini da fakirlere infak ederdi. Annesi ise çok mütedeyyin ve asil bir aileye mensup birisiydi. Seyyid Kutub'a terbiyesiyle, sevgi ve sefkatiyle çok tesir etmisti.
    Seyyid Kutup'un Hamide ve Emine adli iki kiz kardesiyle Muhammed adinda küçük bir de erkek kardesi vardi. Daha Kahire'de okurken babasini kaybedince, annesinin ve kardeslerinin bütün mesuliyetleri onun üzerine yikilmis oluyordu. O cia bu durumdan oldukça sikilmisti. Bu sikintidan biraz olsun kurtulmak için, annesini Kahire'ye tasinmaya razi eder ve Kahire`ye tasinirlar.
    1940'da annesinin ani vefati Seyid Kutup'u oldukça etkilemisti. Kendisini. hayatta yalniz hissetmeye baslar. Bu konudaki duygularini bizzat kendisi bazi kitaplarinda anlatmaktadir.

    SEYYID KUTUB'UN HAYATININ DÖNEMLERI

    Seyyid Kutup'un hayatini dört ana bölümde toplamak mümkündür. Bunlardan birincisi dogumundan 1919'a kadar olan bölüm. Seyyid Kutup bu devrede babasinin itinali dini terbiyesi altinda yetismisti. Bir tarafta köylerindeki medreseye devam ederken bir taraftan da babasinin özel terbiyesindeydi. Daha on yasina gelmeden Kur'an-i Kerim'in tamamini ezberlemisti.
    Seyyid Kutup'un hayatindaki ikinci dönem ise 1920 ve 1939 arasindaki zamani içermektedir. Bu dönemde Kahire'ye giderek liseyi bitirir ve üniversiteye "Darul Ulum"a girer. Darul Ulum'a girmesindeki maksadi arap dilinde ihtisas sahibi olmakti. Kardesi Muhammed Kutub'un "Küçük Çigliklar" adli kitabinin önsözünde de anlattigi gibi Darul Ulum'da dört sene okumustu. Burada okutulan dersler ise Tarih, Cografya, Arap edebi-
    yati, Ingilizce, Sosyaloji, Matematik, Fizik, Felsefe ve dini ilimlerdi.
    Seyyid Kutup'u okutan hocalarin basinda ise Mehdi Allame geliyordu. Bu zat Seyyid Kutup'un "Sairin hayattaki görevi" kitabinin ön sözünde sunlari diyor: "Seyyid Kutup'un benim talebem olmasi bana çok büyük bir mutluluk veriyor. Eger hayatta benim ondan baska talebem olmasa bile onun varligi mutluluk olarak kafidir."
    Darul Ulum'dan mezun olduktan sonra Milli Egitim Bakanliginda müfettis olarak görev alir.
    Fakat bir yazar olarak görevini daha iyi yapabilmek için görevde fazla kalmayarak istifa eder. Bu siralarda hemen hemen her konuda kendisini yetistirmek için okumaya daldigini görürüz. Özellikle arapçaya çesitli dillerden çevrilmis eserleri incelemekte ve degerlendirmeye tabi tutmaktaydi.
    Çok geçmeden Seyyid Kutup da tipki Taha Hüseyin, Abbas Mahmut Akkad ve Mustafa Sadik Rafi gibi harika bir yazar,olarak ortaya çikiyordu.
    Onun yazilari da tipki ötekilerinki gibi ayni gazete ve dergilerde yayinlanmaya baslamisti.
    Seyyid Kutup'un hayatinin üçüncü merhalesini ise 1939 ile 1951 yillari olusturmaktâdir. Bizim görüsümüze göre bu dönem ayni zamanda Seyyid Kutup'un Islâmi düsünceye dönüsünün de bir baslangici oluyordu. 1939'da "El-Muktatif' dergisi O'nun "Kur'an da Fennî Tasvir" adli bir makalesini yayinlamisti. Seyyid Kutup bu yazisinda bazi ayetlerden örnekler vererek Kur'an'daki sanatsal güzellikleri ve onun üstün icazini ortaya koyuyordu.
    Bu yazisiyla ayni zamanda Kur'an'da icaz olayini inkar eden Akkad'in görüslerinden de ayrilmis
    oluyordu. 1945 yilinda ayni konuda iki kitap yayinladi.
    Seyyid Kutup bu kitaplarinin, almis oldugu dini terbiyenin bir semeresi oldugunu açikça itiraf etmekte, Kur'an'in uslubu ve harikaligiyla kendisini uyandirdigini kabul etmektedir. O'na göre ilmi Kelamin uslubu olan cedel, dinde pek neticeye götürmemektedir. Çünkü akil Kur'an'in inceliklerini ve harikaliklarini tam olarak anlamaktan acizdir. Arkasindan "Sahrada" adli bir kasidesini yayinlayan Seyyid Kutup, burada her seyin bir tertip ve ölçüye göre yaratildigini anlatmaktadir.
    1946'da "Iste Sahtekarlik" diye bir kitabi daha yayinlandi. Bu kitabinda Abdullah Ali el-Kasimi ile iki konuda tartisiyordu. Bunlardan birisi "Insanin yaratmak konusundaki gücü" ikincisi ise "Insanin dinlere inanmasiydi". Akkad ve onun gibileri makalelerinde genelde Abdullah Ali'nin kitabini, dolayisiyla fikirlerini medhederken Seyyid Kutup siddetle tenkit ediyordu. Çünkü Abdullah Ali dinin hayatin gerçeklerine ters oldugunu, dine
    tabi olanlarin gerilediklerini, özellikle Islâmin insani gerilettigini savunuyordu. Iste bundan dolayi Seyyid Kutup Abdullah Ali'nin demogojilerine yazdigi kitapda hücum ediyor, tenkit ediyor ve onlari çürütüyordu.
    7 Ekimn 1946 da Seyid Kutup'un Islâmi fikre baslangiç olarak degerlendirilen "Konum Dersleri" adinda bir makalesi daha yayinlanmisti. Seyyid Kutup bu makalesinde Misir'in toplum yapisinin, siyasi, ahlaki ve sosyal yönlerden tenkidini yaparak, müslümanlari çalismaya çagiriyordu. Toplumun islahi için ne yapilmasi gerekiyorsa müslümanlarin yapmak zorunda olusunun Kur'an'in emri oldugunu söyleyen Kutup delil olarak Al-
    lah'in su ayet-i kerimesini gösterip tefsirini yapiyordu: "Sizden iyiligi emreden, kötülükten sakindiran, bir topluluk olsun. Iste asil kurtulusa erenler onlardir. "

    ISLAMA DOGRU YÖNELIS.
    21 Ekim 1946 bu günkü medeniyeti tenkit ederek onun manevi degerlerden soyutlanmis, sadece maddi bir medeniyet oldugunu delillerle açikliyordu. 1948'in sonlarinda ise "Islâmda Sosyal Adalet" kitabini yayimladi. Kutub bu kitabinda insanligin arzu ettigi gerçek sosyal adaletin Islâmda oldugunu ve hakiki adaletin Kur'an'in
    gölgesinden baska hiç bir yerde olmadigini açik açik anlatarak hayatin her alaninda oldugu gibi edebiyatin dahi Islâmi ölçülerden kaynaklanmasi gerektigini vurguluyordu.

    1949'da Amerika'ya giden Kutub iki buçuk yil kaldi. Amerika'da kaldigi bu müddet içersinde Misir'daki arkadasi Tevfik el-Hakim'e gönderdigi mektuplarda Amerikan toplumunu ve medeniyetini devamli olarak tenkit ediyordu. Çünkü ; bu medeniyette ruhi degerlerden hiç bir sey yoktur, diyordu. Ayni mektuplarinda "El Melik" adli kitabini da tenkit ediyordu. Çünkü Kutup bu kitabi Islâmi fikirlerle yogrulmadan çok önce yazmisti.
    Iste Seyyid Kutup arkadasina yazdigi mektuplarda bu kitabinin tenkidinde, "keske kitabin konusu Yunan felsefesine göre degilde, Islâmi ruhla yazilmis olsaydi. Insallah gelecekteki konular, hayata, kainata ve insana özel bir bakis açisi olan Islâmdan kaynaklanir" diyerek temennilerini de bildiriyordu.
    Buna göre diyebiliriz ki Seyyid Kutup'un bu tarihten sonra edebiyata bakis açisi degismistir. Çünkü hayatinin önceki dönemlerine baktigimizda edebiyati din ile ilgisi olmayan bir güzellik olarak degerlendirmekteydi. Fakat simdi her seyin oldugu gibi edebiyatin da tüm konularini dogrudan dogruya Islâmdan almasi gerektigini söyle-
    mektedir.

    1951 ile 1965 yillarini kapsayan zaman parçasi ise hayatindaki dördüncü merhaleyi olusturuyordu. Kutup bu dönemde edebiyattan tamamen siyrilarak Ihvan-i Müslimin teskilatina katilmisti. Abdulhakim Abidin'in anlattigina göre Seyyid Kutup artik Ihvanin bir fikir elemani olmustu.
    Gerçi yönetici olarak Ihvanda hiç bir makami yoktu ama iyi bir müntesip olarak Ihvanin gazetelerinde ve dergilerinde halki devamli olarak Islâma davet ediyordu. Bir ara, 1954'deki tutuklanmasindan önce "Ihvan-i Müslimin" adli gazetede yazi isleri müdürlügü yapmis, orada yazdigi yazilari bir araya getirerek birçok kitaplar olusturmustu.
    Bu kitaplardan birkaçini burada zikretmeden geçemeyecegiz:
    1- Islâm ve Dünyaya bakis
    2- Iste Din Budur
    3- Istikbal Islâmindir.

    Kutup ayrica Ihvan-i Müslimin gazetesinde din ile devlet islerini birbirinden ayirarak dini siyasetten uzak tutan laik düsünceyi de siddetle tenkit eder, siyaset baskadir, din baskadir sloganinin bir hikaye oldugunu söyliyerek Islâmda böyle bir sey olmadigini haykirir. Çünkü Seyyid Kutup "Islâmin kalplerde bir inanç ve hayat için
    bir kanun oldugunu" vurguluyordu.
    Ezher üniversitesinin Kur'an-i Kerim'i tefsir etmede taklidi tutumunu da açikça tenkit eden Kutub bu konuda söyle diyordu:
    "Bu gün bütün dünya sosyalizm ve kapitalizm gibi belirli sosyal fikirlerin pesinde gitmektedir. Onun için Ezher üniversitesi Islâmi kültürü her yönüyle halka götürmelidir. Ibadette, inanç ve hayatin her alaninda, Islâmin kendisine has, her türlü noksanliklardan uzak ölçülerinin oldugunu izah etmelidir. Ister siyasette olsun, ister iktisatta ve ister cezalarda olsun Islâmin hayatin her konusu için ölçüler koydugunu anlatmali ve Islâmi günlük hayata hakim kilmak için çalismalar yapmalidir.

    "Zalimlerden Özür Dilemem"
    Caniler burada zikrettiğimiz ve zikredemediğimiz onca işkenceye rağmen Seyyid Kutub'u davasından vazgeçiremeyince diğer kız kardeşi Hamide Kutub vasıtasıyla kendisiyle pazarlık yapmaya başladılar. Caniler Hamide Kutub vasıtasıyla kendisine şu teklifte bulundular: "Şimdiye kadarki söz ve hareketlerinde yanıldığını beyan ederek Cumhurbaşkanı Cemal Abdünnasır'dan özür dilediğin takdirde, idam hükmünü bozacak ve seni serbest bırakacaktır." Hamide Kutub, ağabeyinin affedilmesini ve yaşamasını çok istiyordu. Bu yüzden de teklifi kendisine iletti. Üstad Kutub'un cevabı gayet açık ve tavizsizdi: "Eğer idamı hak etmiş olarak hakkın emri ile ipe çekiliyorsam buna itiraz etmek haksızlıktır. Eğer batılın zulmüne kurban gidiyorsam, batıldan merhamet dileyecek kadar alçalamam!.."

    Bu sözleri onu ebedileştiren, tüm İslam aleminde örnek ve önder bir mücahit olarak tanınmasına vesile olan sözler olmuştur. Onun dünyevi bedeni idam yoluyla öldürülüp toprağa gömüldü, ama gösterdiği kararlılık fikirlerini kendisine yönelen inanç sahiplerinin önünü açan bir meşale kıldı. Onun zalimle asla uzlaşmayan tavrı günümüzde bizim için de büyük bir örnektir.

    Seyyid Kutub, eş-Şeyh Abdülfettah İsmail ve Muhammed Yusuf Havvaş'la birlikte idama mahkum edilmişti. İdam kararı 29 Ağustos 1966'da infaz edildi

    Seyyid Kutub'un eserlerinin özü kelime-i tevhidin yeniden ashabın anladığı gibi anlaşılmasını sağlamaktır. Onun düşüncelerinin özeti kabul edilen ve şehit edilmesinde gerekçe olarak kullanılan "Yoldaki İşaretler" adlı kitabında kelime-i tevhidin anlamı, etkisi ve sonuçları üzerinde durulmaktadır. Örneğin; bu kitabın ilk bölümü olan "Örnek Kur'an Nesli" başlığı altında şöyle denmektedir: "Davetin yegane kaynağı Kur'an önümüzde... Allah elçisinin fiili ve ameli sünneti de tarih boyunca benzeri bir kez gelmemiş ilk dönem (sahabe) neslinin önünde olduğu gibi, bizim de önümüzde... Tek eksiğimiz Allah elçisinin bir fert olarak aramızda olmayışı... Bütün sır burada mı saklı acaba?..." (4) Bu soruya cevap verirken, İslam dininin evrenselliği ve kıyamet gününe kadar devam edeceği gerçeğini dolayısıyla ilk nesille bugünün neslinin anlayışında bir farklılık olmaması gerektiğini dile getirdikten sonra sahabe neslinin İslami anlayışı ile bizim İslami anlayışımız arasındaki mevcut farklılıkların sebeplerini şöylece sıralamaktadır:

    Birinci olarak: İlk Kur'an neslinin (sahabe-i kiramın) beslendiği yegane kaynak Kur'an-ı Kerim ve Rasulullah (s.a.s.)'ın Kur'an'ın tefsiri niteliğindeki söz, fiil ve takrirleri idi. Zira Hz. Aişe validemiz de: "O'nun ahlakı Kur'an idi" buyuruyor. (Nesai)

    İkinci olarak: Sahabe-i kiram, Kur'an ve hadisleri bilgilerini artırmak, kültür dağarcıklarını geliştirmek, Kur'an tilavetinden müzikal bir zevk almak ya da dünyevi bir çıkar sağlamak amacıyla okumuyorlardı. Onlar Kur'an'ı sadece öğrendiklerini yaşamak, hayatlarında uygulamak için öğreniyorlardı.

    Üçüncü olarak: Sahabiler İslam'a girmekle cahiliyetin, küfrün tüm örf ve adetlerini, dünya görüşünü, İslam öncesi hayatın değerlerini arkalarında bırakıyorlardı. Kişi İslam'a girdiği andan itibaren hayatında yepyeni bir sayfa açıldığının bilincindeydi ve ona göre hareket ediyordu. Kelime-i şehadet, tüm şirk ve cehaletten soyutluyordu onları." (5)

    Seyyid Kutub bu bilgilerle kelime-i şehadetle insanın, bir yaşantıdan (küfürden), diğer bir yaşantıya (İslam'a) nasıl geçtiğini ve bu kelimeyi söyleyenin nasıl bir yükümlülük altına girdiğini belirtmeye çalışmıştır. Kutub, kitabında ayrıca bir insanın Allah'ın tek ilah olduğuna inanırken, Allah'tan başka güçlere (tağutlara) boyun eğerek, Allah'ın koyduğu yasaların önünde değil de, tağutların önünde yargılanmayı istemesini şiddetle eleştirir. Böyle bir insanın inancında samimi olamadığını, kendisiyle çelişkiye düştüğünü belirtmektedir. Nitekim Yüce Allah, Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurmaktadır: "Sana ve senden öncekilere indirilene iman ettiklerini ileri sürenleri görmüyor musun ki, Tağut'un hükmüne başvurmaya kalkışıyorlar! Oysa onu inkar etmekle emrolunmuşlardı. Şeytan da onları uzak bir sapıklığa çekmek istemektedir." (Nisa, 4/60)

    O, Bütün İslam Dünyasını Etkilemiştir
    Seyyid Kutub'un, kendinden sonraki Müslüman düşünürlerin ve cemaatlerin üzerinde önemli etkisinin olduğu inkar edilemez. Buna Türkiye'deki düşünürler ve cemaatler de dahildir. Özellikle Fi Zilali'l-Kur'an adlı tefsiri, Müslüman davetçilerin müracaat kitapları ve Kur'an-ı Kerim'i günümüzde yaşananlarla irtibatlı bir şekilde anlama ve yorumlama konusunda temel kaynakları haline gelmiştir.

    Seyyid Kutub, İslami çalışmalarındaki ihlas ve samimiyetine rağmen şehadetinden sonra bazılarınca yanlış anlaşılmıştır. Bize bıraktığı düşünce, fikir ve amel mirasından onun istemediği sonuçlar çıkarılmıştır. Buna bir örnek şudur: O hayatında ve kitaplarında hiç bir Müslümanı şahsen tekfir etmediği halde, onun şehadetinden sonra eserlerinden etkilendiklerini ileri süren bazı kişiler birtakım şahısları ve akımları tekfir etmişlerdir. Oysa Seyyid Kutub kitaplarında kişilerle uğraşmaz. O tespitlerde bulunur, çıkarımlar yapar ve bu çıkarımları sentezleyerek genel kurallara varır. Örneğin şöyle der: Allah'a bütün kalbiyle inanan biri, inkarcılarla samimi dostluk ilişkisi içine giremez, onları sevemez, velayetini onlara tevdi edemez. Bunlar, ayetlerde de geçen prensiplerdir. Ne var ki onun şehadetinden sonra, onun düşüncelerini topluma yaymaya çalıştıklarını ve uygulamaya geçirdiklerini ileri süren bazı kişiler bu açıklamalardan İslam'ın hoş görmediği birtakım yanlış prensipler çıkarma gibi önemli bir hataya düşmüşlerdir.


    SEYYID KUTUB'UN SEHADETI
    Seyyid Kutup Islâma inanmis ve inandigi davanin gerçeklesmesi için de bir çok çalismalar yapmis büyük bir mücahitti. 27 Kasim 1954'de, Ihvan-i Müslimin Misir devlet baskani Cemal Abdunnasir'a suikast girisimiyle itham edildiginde Seyyid Kutup'da Ihvan-i Müslimin saflarina katilmisti.
    Bundan dolayi Ihvan-i Müslimine mensup birçok müslümanla birlikte Seyyid Kutup'da tutuklandi. Yapilan yargilamanin neticesinde Seyyid Kutup'a agir islerde çalistirilmakla birlikte on bes sene agir hapis cezasi verildi. Artik Seyid Kutup Kahire'den bir kaç km. uzakta "Limanneze" hapishanesinde yasamaya baslamisti. On sene hapis yattiktan sonra o zamanin Irak devlet baskani Abdusselam'in Abdunnasir'i ziyaret ederek
    Seyyid Kutup'u serbest birakmasini istemesi üzerine Kutub 1964'de serbest birakildi.
    Hapisten çikan Kutub 1965'de "Yoldaki Isaretler" adli kitabini yayinlayinca tekrar tutuklanir.
    Bu tutuklamada yine Ihvan-i Müsliminden bir çok müslüman vardi. Gerekçe olarakta Ihvan-i Müsliminin devlete karsi darbe girisimini ileri sürerek Ihvani ve Seyyid Kutup'u darbecilikle itham ediyorlardi.
    22 Agustos 1966'da Seyyid Kutup'a idam cezasi verildiginde, Assam el Attarin kitabinda anlattgina göre Kutub bu karari tebessüm ve Allah'a kavusmanin verdigi büyük bir mutlulukla karsilamisti. Muhammed Ali Eenna'nin dedigine göre Seyyid Kutup'un asilmasina asil sebep "Yoldaki Isaretler" adli kitabi idi.
    Seyyid Kutup'a verilen bu idam karari, Islâm alemine yayildiginda Pakîstan'da Karaçi içinde Cemaati Islâminin mepsuplari tarafindan bir yürüyüs tertiplenmis ve olay kinânarak Abdunnasir'dan karari yeniden gözden geçirmesi istenmistir.
    Ayrica yine Pakistan'da "Meclisi Nizami Islâm", "Cemaati Islâmi", "Cemaati Avami"de bu karari ayni sekilde kinamislardi. Diger taraftan Ingiltere'de Rabitatül Islâm, Lübnan'da "Cemaati Islâm" teskilati, Ürdün'de birçok dini sahsiyetler, Sudan'da Seyyid Allal El Fasi ve Istiklal partisi baskani Ahmet el-Hatib, Irak'taki Rabitanin
    baskani Seyh Emcek Eczzehavi ve bir çok Islâm alimleri Abdunnasir'i bu kararindan dolayi kinamis ve vaz geçmesi için ikaz etmislerdi.
    Bütün bunlara ragmen 9 Agustos 1967 sabahi Lübnandaki "Ennebar"gazetesiyle Misir'daki "El-ehram" gazetesi idam haberini su cümlelerle veriyorlardi.

    "...Çelik migferli askerlerden bir grup hazirlanip, agir silahlar artirilarak Kahire hapishanesinin etrafinda bir hisar olusturuldu. Gazetecilerin hapishaneye girisi yasaklandi. Seyyid Kutup idam edildikten sonra da gazetecilerden bölgenin terk edilmesi istendi."
    Seyyid Kutup bir çok kiymetli kitap yazmisti. Basta Kur'an-i Kerimin bir tefsiri olan "Fizilal-i Kur'an" olmak üzere hemen hemen her konuda eseri vardir. Özellikle Islâmi konularda, edebiyat ve egitim konularindaki eserleri daha çoktur.
    Bunlardan hemen hemen hepsi de türkçeye çevrilmistir.

    Allah ondan ve onun gibi mücahidlerden razi olsun.

  9. #9
    İbrahim Tevhidi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Profesör
    Üyelik tarihi
    18-08-2007
    Yaş
    34
    Mesajlar
    765
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @İbrahim Tevhidi
    Allah Razı olsun kardeşimçok güzel birçalışma...

    Aydınlığı kaçmış bazı ışıkçılar, nedersedesin, hepsi kamil, önderdi.

    Rabbim razı olsun inş...

  10. #10
    HalidMesal - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Katılımcı Üye
    Üyelik tarihi
    15-08-2007
    Yaş
    37
    Mesajlar
    106
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @HalidMesal


    Rabbim şehadetlerinizi makbul bizi de size yoldaş kılsın inşaallah...

  11. #11
    İbrahim Tevhidi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Profesör
    Üyelik tarihi
    18-08-2007
    Yaş
    34
    Mesajlar
    765
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @İbrahim Tevhidi
    SEYYİD KUTUB'U ELEŞTİRMEK


    Seyyid Kutub kesinlikle masum değildir, yani ismet sıfatına haiz değildi. Günahsızlık ve hatasızlık vasfı yoktu. Ancaaaak:

    Onu eleştirirken şu hususları göz önünde tutmayan ona insaf etmiş sayılmaz:

    1. O bu ümmetin şehididir. Kabul edelim veya etmeyelim.
    O amerika'da eğitimini tamamladığı ve en büyük kariyere sahip olduğu halde bütün bunları elinin tersiyle itmiş ve bu ümmet için kendini kurban gibi darağacına sunmuştur. Tefsirini de diğer yazılarını da kanıyla imzalamıştır.

    2. Arapçaya bihakkın vakıf bir edip, sosyolog ve şairdi. Bu üç vasfı taşıyan tarihte kaç kişi yaşamıştır? Bütün bunlara bir de cesareti, metaneti ve tavizsizliği ekleyebilen kaç kişi çıkar şu koca asırda?

    Daha "şeyhun kebiyrun" deyimini "bunak" olarak çeviren, daha Mektubat ile Fi Zilâl'i kıyaslayan, daha Seyyid Kutub'un bir eserini bile ele almamışlar nasıl olur da Seyyid Kutub eleştirirler?

    3. Seyyid Kutub, Mevdudi, Hasan El-Bennâ, Nedvi, Efgani, Abduh ve Hamidullah eleştirenler daha eserlerini bile ellerine almamışken, nasıl oluyor da Işıkçıların ve M. Şevket Eygi'nin iftiraları ile bu ümmetin imamlarını eleştirebiliyorlar?

    Allah'tan korkmak lazım! Cahilsek, en azından haddimizi bilelim!


    Müfessirler tefsirlerini mürekkepleriyle yazarlar. Tarihte tefsiri kanıyla yazan müfessirler de vardır. Onların başında Seyyid Kutup (ş. 1966) gelir. Akademik camianın bir kısmı Fi-Zılâli'l-Kur'an'ı görmezden gelse de, Fi-Zılal kendi kulvarında müstesna bir yere sahiptir. Mesela bir Enfal suresi tefsiri Seyyid Kutub'tan okunmamışsa, o konuda Kur'an, Asrın İdrakine söyletilmemiş sayılır. Kur'an'ın sosyal adalet mesajı, ancak Kutub gibi bir sosyal bilimcinin diliyle aktarılabilirdi.

    Mustafa İSLAMOĞLU



    ALİMLER VE ŞEHİTLER HK. DİKKAT EDİLECEK NOKTALAR


    a) Seyyid Kutub şehittir. Şehitlerin tüm günahlarının affedildiğine dair rivayetler vardır. Dolayısıyla affedilen bir şehidin kanı ile oynak insanın bedbahtlığına delalet eder.

    b) Selef-i sâlihin, alimler, salihler ve şehitler hakkında dili tutmak en sâlim yoldur. İllâ ki bir söz edeceksek, bu söz ümmete faydalı bir söz veya eleştiri olmalıdır.

    c) Seyyid Kutub ve benzerlerinin hatalarına rastladığımız zaman şunu yapmalıyız: 1. söylemenin ve yazmanın ümmete bir faydası yoksa örtmeli 2. faydası varsa (mesela o hataya karşı uyarma) edebe riayet ederek yazmalı 3. kesinlikle kin göstermemeli, kine neden olacak ifadelere yer vermemeli 4. terahhum etmeli yani onun hakkında istiğfar ve bağışlanma dilemeli.

    d) Tercüme eserlerden, linklerden ve ne idüğü belirsiz kişilerden (özellikle Işıkçılar ve M. Şevket Eygi gibiler) edinilen asılsız bilgilerle bu işe kalkışmamalıdır. Elifi mertek sananlardan mesnet ummamalıdır.

    e) Dikkat edilirse, "ben sadece doğruyu yazıyorum, uyarıyorum" vs gibi saçmalıklar altında itham ve iftiraya kadar varanlar, -dikkat edin- onun lehinde bir satır bile yazamazlar, bir eserini bile okuyamazlar ve onlara rahmet dileyemezler. Bu da o kişinin bedbahtlığına en güzel delildir.


    Zalimlerin şehit ettiği bir şehide yapılacak asgari muamele ona sahip çıkmak ve onun için mağfiret dilemektir.

    Yoksa onu tahkir, tekfir, itham ve mezarından çıkarıp yeniden infaz etmenin hiç bir faydası olmadığı gibi, bilakis bunu yapanları Abdunnasır'ın yan tarafına koyar. Ahirette hesabı çetin, dünyada da bedbahtlığı metin kılar.

    Şehitlere, alimlere, salihlere ve imamlara (önderlere) rasgele dil uzatmaktan şiddetle kaçınmalı!


    İbni Teymiyye'nin talak konusundaki fetvası dört mezhebe aykırıdır ve şaz kabul edilir. Efgani'nin yanlışlıkla da olsa masonluğa dühûlü hatadır. Abduh'un rasyonalist yaklaşımı hatta bunu Kur'an tefsirine kadar yansıtıp Fil Suresini buna uygun tefsir etmesi büyük bir gaftır.

    Fakat sapıklıkla itham etmek farklı eleştirmek farklıdır.

    Bilmiyorsan sus adam sansınlar derler, arapça bilmediği halde bu kadar kesin konuşabilenler iyice acayip geleme başladı.

    Huzeyfe kardeşe teşekkürler...



  12. #12
    HalidMesal - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Katılımcı Üye
    Üyelik tarihi
    15-08-2007
    Yaş
    37
    Mesajlar
    106
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @HalidMesal
    Şehit Abdullah Azzam'ın aile potresi


    Sol Baştan: Huzeyfe AZZAM,İbrahim AZZAM (Şehit inş.) Abdullah AZZAM (Şehit inş.)Abdullah ENES

    Ey İslam davetçileri: Ölüm tutkunu olunuz ki size hayat bağışlansın...
    Okuduğunuz kitaplar,devam ettiğiniz nafileler sakın sizi aldatmasın !


    Şehit Abdullah AZZAM'ın Duası
    Allah'ım kalplerimizi sana imanda sabit kıl.

    Seni zikretmekte,sana şükretmekte ve güzel ibadetler yapmakta bize yardım et.

    Allah'ım sen olmasaydın ne hidayete erebilirdik,ne tesadduk ederdik ne namaz kılardık.

    Sen bizim kalplerimize huzur verdin.

    Düşmanlarımızla karşılaştığımızda bize kuvvet ver.

    Onlar bize karşı azdılar,fitne çıkarmak istediklerinde onlardan yüz çevirdik.

    Allah'ım sen biliyorsun ki onlar bize zulmettiler.

    Biz dinimiz hususunda herhangi bir alçaklığı kabul etmeyiz.

    Bize yamamaya çalıştıkları küfre ve fitneye de asla razı olmayız.

    AMİN

  13. #13
    HalidMesal - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Katılımcı Üye
    Üyelik tarihi
    15-08-2007
    Yaş
    37
    Mesajlar
    106
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @HalidMesal

    Şehid Abdülaziz er Rantisi Kimdir?
    Bir apaçinin füzesiylede olsa ölücem, yatağımda da olsa ölücem. Ama ben apçinin füzesini tercih ediyorum... Diyen Şehid Abdülaziz Rantisi.

    23 Ekim 1947'de işgal topraklarında dünyaya geldi...17 Nisan 2004 HAMAS'ın ileri gelenlerinden Prof. Dr. Abdülaziz Rantisi'nin şehit edildiği tarihtir. Biz de onun şehit edilişinin ikinci yıldönümü münasebetiyle kendisini rahmet ve minnetle anarken mücadele hayatı ve şehadeti hakkında bilgilendirme amacı taşıyan bu dosyayı yayınlıyoruz.

    22 Mart 2004 sabahı bütün İslâm âlemi, Filistin davasıyla ismi özdeşleşen ve sadece HAMAS'ın değil genelde bütün Filistin direnişinin, Kudüs davasının önderi olan Şeyh Ahmed Yasin'in şehit edilmesiyle sarsıldı. Vahşette sınır tanımayan Siyonist işgalciler korkakça ve kahpe bir saldırı düzenleyerek, tekerlekli sandalyeye mahkûm ve muhtelif hastalıklarla boğuşan Şeyh Yasin'i sabah namazından çıktığı sırada üzerine havadan füzeler fırlatmak suretiyle şehit etmişlerdi.

    "İnsan hakları, demokrasi, barış" gibi sevimli kavramları öne çıkarmasına rağmen siyonist vahşete destek veren, bu vahşetin mağdur ettiği insanların kendilerini savunmalarını ise "terör" olarak nitelendiren hâkim güçler tarafından cüretlendirilen Siyonistler bu cinayetle yetinmeyerek Filistin direnişinin diğer önderlerini de hedef alacaklarına dair açıklamalar yaptılar. Onların bu tehditleri karşısında Filistin direnişinin öncülüğünü kabullenmek büyük bir fedakârlık gerektiriyordu. Çünkü bu, kelle koltukta yaşamak, her an ölüm tehdidiyle karşı karşıya olmak anlamına geliyordu. Ama direniş bayrağının da yere düşmemesi gerekiyordu.

    Prof. Abdülaziz Rantisi, direniş bayrağının yere düşmemesi için kendisine tevdi edilen vazifeyi kabul etti. Bazıları böyle bir vazifeyi üstlenmeyi her halde bir nimete konmak sanıyorlardı ki, Şeyh Yasin'in şehit edilmesinden sonra HAMAS'ta liderlik tartışmasının, bölünmenin ortaya çıkabileceğini iddia ettiler. Oysa bu iddiaları vakıayı, gerçeği değil iddia edenlerin içlerindeki temennileri yansıtıyordu. Çünkü onlar böyle bir şeyi temenni eden Siyonist işgalcilerin hesabına ve onların ağızlarıyla konuşuyorlardı. Ama gerçek onların arzuladıklarından ve umduklarından çok farklıydı. HAMAS bırakın kendi içinde liderlik tartışmasından kaynaklanacak bir fitnenin içine sürüklenmeyi genel anlamda Filistin cephesinde bir fitne ve kavganın ortaya çıkmaması için büyük bir hassasiyet gösteren hareket olarak bilinmektedir. Bu yüzdendir ki özerk yönetimin kendisine yaptığı haksızlıklara hep sabretmeyi, fitnenin önünü açacak girişimlere engel olmayı tercih etmiştir.

    Direniş bayrağını Şeyh Ahmed Yasin'den sonra devralan Prof. Rantisi daha ilk günden işgalci Siyonistlerin tehditleriyle karşı karşıya gelmeye başladı. Ama o işgalci saldırganlar karşısında taviz vermemeyi, mücadele konusunda gevşememeyi, tam bir kararlılıkla yoluna devam etmeyi tercih etti. İşgalcilerin tehditlerinin sorulması karşısında da, bir hastalıktan veya kalp krizinden ölenin de, Apaçi helikopterlerinin saldırısına uğrayanın da dünyaya veda etmek zorunda kaldığını, kendisine sorulsa Apaçi'yi tercih edeceğini ifade ederek iki mesaj vermeye çalıştı: Birinci olarak işgalcilerin tehditlerinden korkmadığını. İkinci olarak da ölümler arasında tercih yapma imkânı olsa şehadeti tercih edeceğini, şehadetin onun için en ulvi hedef olduğunu.

    İşgalcilerin Prof. Rantisi'yi hedef alan saldırıları da diğerleri gibi haince ve korkakça bir saldırı olmuştur. Onlar bu saldırılarıyla aynı zamanda Gazze'den çekilme kararı almalarının bir yenilgi olarak algılanmamasını sağlamak istediklerini ifade ettiler. Bu konudaki stratejilerini yetkililerin ağızlarıyla da dışa yansıttılar. Biz onların bu stratejilerine daha önce de dikkat çekmiştik. Ancak her ne kadar yeni ve vahşi cinayetlere imza atsalar da Gazze'den çekilmeyi kabullenmek zorunda kalmaları Filistin direnişinin bir zaferidir ve Siyonistler açısından da Güney Lübnan'dan çekilme gibi ciddi bir yenilgidir.

    Burada üzerinde durulması gereken bir husus da Rantisi cinayetinin arkasındaki ABD rolüdür. Bu konuyla ilgili olarak cinayetin işgal devletinin başbakanı Şaron'un ABD ziyaretinin hemen arkasından ve Bush'un ona açık çek verdiğini açıklamasından hemen sonra gerçekleştirilmesine özellikle dikkat çekmek gerekir. Bush, Şaron'un söz konusu ziyaretinde onun geliştirdiği projelerine hayran kaldığını ve tam destek verdiğini dile getirdi. Gerçi onun görünüşte kastettiği Gazze'den çekilme ve Filistin halkıyla irtibatı kesme projesiydi. Ancak Rantisi cinayeti de bu projeyle bağlantılı olduğundan tahminimize göre bu cinayet de Bush - Şaron görüşmesinde ele alınmış ve karara bağlanmıştır. Cinayetin, ABD'nin Irak'taki direniş karşısında köşeye sıkıştığı ve büyük kayıplar verdiği günlerde gerçekleştirilmesinin de bir rastlantı olmadığını düşünüyoruz. ABD'nin o günlerde dünya kamuoyunun dikkatlerini bir başka yöne çekmeye ihtiyacı vardı. Rantisi'nin şehid edilmesi böyle bir şeyi sağlayabilecek türden bir olay olacaktı ve nitekim öyle olmuştur.

    Cinayette kullanılan teknoloji ise tamamen Amerikan emperyalizminin Siyonist işgal devletine ikram ettiği teknolojidir. Örneğin işgal devletinin nokta operasyonları adını verdiği cinayet saldırılarında, bu çerçevede Rantisi'yi hedef alan vahşi saldırısında kullandığı Apaçi helikopterlerini ABD, İsrail işgal devletinden başka hiçbir ülkeye vermemektedir. Bu helikopterlerin kullandığı füzelerin de ABD ürünü olduğunu tahmin ediyoruz.

    Sonuç olarak cinayet kararının Şaron - Bush görüşmesinde verildiği anlaşılıyor. Cinayette kullanılan teknoloji ise tamamen ABD tarafından ikram edilen bir teknoloji. İnfaz işlemi ise Şaron tarafından planlanıp onun cani pilotları tarafından gerçekleştiriliyor. Bu durumda cinayetin İsrail - ABD ortak cinayeti olduğunu söylemek gerekir.


    Prof. Rantisi Kimdir?
    Şeyh Ahmed Yasin'in şehit edilmesinden sonra Filistin İslâmi Direniş Hareketi (HAMAS)'nin Gazze bölgesi genel sorumlusu seçilen Prof. Abdülaziz Rantisi de direnişin, mücadelenin içinde yoğrulmuş biridir. Hicretten sürgüne, zindandan füze saldırısına kadar, siyonist vahşetin yansıması olan bütün zulümlere muhatap olmasına rağmen verdiği mücadeleden bir adım geri atmamıştır.

    Abdülaziz Ali er-Rantisi 23 Ekim 1947'de bugün İsrail olarak gösterilen, ama gerçekte bütün halindeki Filistin'in gasp edilmiş bir parçası olan bölgedeki Yafa ile Uşdud arasında kalan Yebna köyünde dünyaya geldi. Ailesi köyün en zenginlerindendi ve geniş araziye sahipti. Ama o daha altı aylıkken ailesi işgalci siyonistlerin köylerini gasp etmeleri sebebiyle hicrete zorlandı ve böylece daha bebeklik çağında hicreti yaşadı. Ailesi hicretten sonra Gazze'nin güneyindeki Han Yunus kasabasına kurulan bir mülteci kampına yerleşti. Artık BM Mültecilere Yardım Yüksek Komiserliği (UNRWA)'nin yardımlarına el uzatan oldukça yoksul bir aile haline gelmişti.

    Siyonist saldırganların köylerini işgal etmeleri sebebiyle ailesinin bütün mal varlığını kaybederek UNRWA'nın yardımlarına el uzatan son derece yoksul aile haline gelmesi Rantisi'yi de küçük yaştan itibaren çalışmaya zorladı. Çünkü 11 fertten oluşan ailesinin geçimine bir katkıda bulunması gerekiyordu. Bu yüzden yaşıtlarıyla oynamaya fırsat bulamadan altı yaşından itibaren okulundan artan zamanlarda iş bulup çalışmaya başladı.

    Bütün zorluklara ve ailesinin yoksulluğuna rağmen öğrenimini sürdüren ve üstün zekâsıyla öne çıkan Abdülaziz Rantisi 1965'te liseyi bitirerek üniversite tahsili için Mısır'ın İskenderiye şehrine gitti. 1970'te Kahire Tıp Fakültesi'nden üstün başarıyla mezun oldu. Daha sonra Gazze'ye döndü ve hem doktor olarak çalışmaya başladı hem de üniversitede yüksek lisans ve doktora tahsili yaptı. Yine Mısır'da çocuk sağlığı alanında yüksek lisans ve doktora yaptı. İhtisaslarını tamamladıktan sonra da 1976'dan itibaren Gazze'deki Han Yunus Nasır Hastanesi'nde çalışmaya başladı.

    Sağlık alanında muhtelif sosyal kuruluşlarda çalışmalar yaptı. Bunlardan bazıları: İslâmi Külliye Yönetim Kurulu üyeliği, Gazze Arap Tıp Cemiyeti üyeliği, Filistin Kızılayı üyeliği.

    1978'de Gazze İslâm Üniversitesi'nin açılmasından sonra bu üniversitede öğretim görevlisi olarak çalışmaya başladı. Bu üniversitede ırsi yollardan geçen hastalıklar ve çocuk sağlığı üzerine önce doçent sonra da profesör olarak dersler verdi.

    Oldukça zeki ve başarılı bir şahsiyet olan Rantisi, meslek hayatına atıldıktan sonra çok değişik alanlarda yıldızı parladı. İlmi çalışmalarda, sosyal aktivitede, davette ve direnişte hızla tanınan, kendini gösteren bir şahsiyet oldu.

    Rantisi, 1987'de HAMAS'ı kuran yedi kişiden biridir. Ancak HAMAS'ın biri birden ortaya çıkmış bir örgüt olmadığını, daha önce zaten var olan Filistin Müslüman Kardeşler cemaatinin işgale karşı fiili direniş amacıyla kurulan bir örgütlenmesi olduğunu hatırlatalım. Rantisi de HAMAS'ın şekillenmesinden önce Gazze'de Müslüman Kardeşler cemaatinin lider kadrosu içinde yer alıyordu.

    Gazze'de Müslüman Kardeşler cemaatinin HAMAS adıyla bir örgütlenmeye gitmesinin amacı işgal devletine karşı fiili bir mücadele ve halk ayaklanması başlatmaktı. Bunda da 7 Aralık 1987'de bir siyonistin kamyonetiyle Filistinli işçileri taşıyan araca arkadan kasıtlı olarak çarpması ve dört işçinin ölümüne, dokuz işçinin de yaralanmasına sebep olması alevi çakan gelişme oldu. İşte bu olaydan sonra bir araya gelen yedi önder, işgal güçlerine karşı kitlesel hareket başlatma kararı aldı. Bu yedi önderden biri de Prof. Dr. Abdülaziz Rantisi'ydi. Aynı zamanda 1987 intifadasının başlangıcını teşkil eden bu gelişmede halkı örgütleme faaliyetleri de Rantisi'nin öğretim görevlisi olarak çalıştığı Gazze İslâm Üniversitesi'nden başlatıldı.

    HAMAS'ın kuruluşu resmi olarak 9 Aralık 1987 tarihinde ilan edildi. Ondan bir gün önce de Gazze İslâm Üniversitesi Öğrenci Meclisi halkla irtibatı sağlamak amacıyla bir toplantı düzenlemişti. Bu mecliste bulunan öğrencilerin tümü de HAMAS'ın birer fertleriydiler. 10 Aralık 1987 tarihi ise HAMAS'ın ilk bildirisinin yayınlandığı tarihtir. Bu bildiriyle aynı zamanda işgale karşı Filistin halkının en kapsamlı cihadını başlattığı ilan ediliyordu.

    1987 intifadasının başlamasından 37 gün sonra yani 15 Ocak 1988 tarihinde gece yarısından sonra kalabalık bir işgalci asker birliği Prof. Rantisi'nin evini kuşatmaya aldı. Evin kapısını büyük gürültülerle kırarak içeri giren askerler Rantisi'yi tutukladılar. Böylece onun için zindanlar dönemi başlamış oldu. Aynı zamanda o HAMAS'ın resmen kuruluşunun ilan edilmesinden sonra lider kadrosundan tutuklanan ilk kişi oluyordu. Bir ay zindanda tutulduktan sonra serbest bırakıldı. Ama çok geçmeden 4 Mart 1988 tarihinde tekrar tutuklandı. Bu ikinci tutuklanışından sonra 2.5 yıl zindanda tutuldu. İkinci tutuklamayla birlikte aynı zamanda onun için yargı işkencesi başlamış oluyordu. Çünkü işgal devleti onu mahkeme önüne çıkarıp hakkında herhangi bir hüküm vermeden davasını erteliyordu. 4 Eylül 1990 tarihinde serbest bırakıldı. Ama aradan sadece 100 gün geçtikten sonra tekrar tutukladı ve bir yıl idari davadan zindanda tuttu. (İdari dava olağanüstü hal uygulaması gibi bir yargılama sistemidir.) Rantisi bütün bu ve benzeri tutuklamalarla, toplam yedi yıl süreyle işgal devleti zindanlarında kaldı.

    Onun mücadele hayatının en önemli merhalelerinden birini de Güney Lübnan'ın Mercu'z-Zuhr bölgesine 415 arkadaşıyla birlikte sürgün edilmesi olayı oluşturmaktadır. Bir yıla yakın devam eden bu sürgünde sürgün edilenlerin sözcülüklerini yaptı.

    İntifadanın ilk yıllarında sürgünler genellikle tek tek veya birkaç kişilik gruplar halinde yapılıyordu. Fakat 1992'nin sonunda, daha sonra sözde "barış kahramanı (!)" ilan edilen İzak Rabin'in başbakanlığı döneminde 415 Filistinli, gecenin geç saatlerinde evlerinden alınarak toplu bir şekilde ve gözleri ve elleri bağlı halde Güney Lübnan'ın Mercu'z-Zuhr bölgesine bırakıldılar. İsrail hükümetinin, çoğunlukla tahsilli kesimden ve birçoğu üniversite hocası olan bu 415 kişiyi sürgün etmekteki amacı onların dünyanın değişik ülkelerine dağılmalarını sağlamaktı. Böylece tamamı İslâmi anlayış sahibi olan bu insanların tasfiye edilmeleriyle intifada önemli bir manevi gücünü kaybetmiş olacaktı. İsrail'in zor durumda kalmamasını isteyen bazı ülkeler de sözde iyilik yapıyormuş gibi görünerek Güney Lübnan sürgünlerini kabul edebilecekleri yolunda açıklamalarda bulundular. Ancak o insanlar kendi vatanlarına dönmekten başka hiçbir öneriyi kabul etmeyeceklerini bildirdiler ve kışın soğuğuna, yazın sıcağına dayanarak vatanlarına dönebilmek için direndiler. Bir ara İsrail hükümeti sürgünlerden bazılarını kabul edebileceğini söyledi. Ancak geri dönmelerine izin verilen kişiler diğer sürgünlere de kapılar açılmadıkça böyle bir teklifi kabul etmeyeceklerini açıklayarak büyük bir fedakârlık ve dayanışma örneği sergilediler.

    Bu arada BM olayın dışında kalmadığını göstermek amacıyla Güney Lübnan sürgünlerinin vatanlarına dönmelerine imkân sağlanmasını isteyen 799 sayılı bir karar çıkardı. Ancak bu kararın peşine düşmediği gibi İsrail hükümetine de bu kararı uygulaması için hiçbir baskı yapmadı. Fakat BM'in bu ilgisizliğine rağmen Mercu'z-Zuhr sürgünleri direnmeye devam ettiler. Bu direniş bir yıla yakın bir süre yani 17 Aralık 1993 tarihine kadar devam etti. Bu süre içinde sürgündeki o 415 kişinin sözcülüğünü Prof. Abdulaziz Rantisi yaptı.

    17 Aralık 1993 tarihinde İsrail hükümeti o insanların yeniden yurtlarına dönmelerine izin vermek zorunda kaldı. Ancak dönüş gerçekleşir gerçekleşmez Prof. Abdulaziz Rantisi'yi tutukladı. Siyonist rejimin, haksız yere yurtlarından çıkarılan insanların sözcülüğünü yapmak dışında Rantisi'ye nispet edebileceği hiçbir "suç (!)" yoktu. Bu yüzden onu tutukladıktan sonra uzun süre mahkeme önüne çıkarmadı ve duruşmasını oldukça basit gerekçeler ileri sürerek sürekli erteledi. Kendisini de Bi'ru's-Sebu hapishanesinde tek kişilik bir hücrede elleri ve ayakları bağlı bir şekilde tuttu. Ellerinin ve ayaklarının bağlı tutulmasına cezaevi yönetimi karar vermişti. Günde sadece bir saat, o da zincirlere bağlanmış bir şekilde hücre dışına çıkmasına fırsat veriliyordu. İşgal yönetimi bununla da yetinmeyerek ailesinin kendisiyle görüşmesine engel oldu ve ailesine sürekli baskı yaptı.

    Prof. Rantisi, Eylül 1994'te şeker hastası olduğu için tedavi edilmek üzere hastaneye yatırılmasını istemiş ancak bu isteği dikkate alınmamıştı. Avukatı da müvekkilinin sağlık durumunun gittikçe kötüleştiğini açıklamıştı.

    Rantisi aradan uzun bir süre geçtikten sonra mahkeme önüne çıkarıldı. Bu kez karar işkencesi başladı. Siyonist mahkeme onu tekrar tekrar mahkeme önüne çıkararak hakkında herhangi bir karar vermedi.

    Haksız yere mağdur edilen insanların sözcülüğünü yaptığından dolayı zindana atılan Prof. Rantisi 1997 ortalarına kadar yani dört yıla yakın bir süre zindanda tutuldu. Şeker hastası olduğu ve sık sık tıbbi kontrolden geçirilmesi gerektiği halde işgal yönetimi onu bu kadar süre zindanda işkenceye tabi tuttu. Siyonist rejimin onu zindanda tutmasını haklı gösterecek hiçbir gerekçesi olmadığı halde uluslararası hukuk kuruluşları Prof. Rantisi'nin serbest bırakılması için ciddi bir girişimde bulunmadılar.

    Rantisi dışarıda bir yılını doldurmadan, 9 Nisan 1998 tarihinde, HAMAS'ın askeri kanadının liderlerinden Muhyiddin eş-Şerif'in şehid edilmesi olayında özerk yönetimin İsrail'le işbirliği yaptığını söylemesi sebebiyle özerk yönetimin zindanına atıldı. Burada da hücre işkencesine maruz kaldı. İki yıla yakın bir süre de özerk yönetim zindanında kaldıktan sonra 14 Şubat 2000 tarihinde serbest bırakıldı. Ancak ilginçtir ki o daha ailesiyle görüşemeden siyonist işgal güçleri oğlu Muhammed'i tutukladılar.

    Rantisi daha sonra da özerk yönetim tarafından tutuklanıp zindana atıldı. En son 2002'de Filistin halkını harekete geçirecek bir açıklama yapmaması şartıyla serbest bırakıldı. Ancak o özellikle Yol Haritası planının gündeme gelmesi üzerine bu plana karşı olduğunu ve işgal devletiyle masa üstünde bir anlaşmayı kabul etmediğini açıklama ihtiyacı duydu.

    Rantisi, 10 Haziran 2003 sabahı işgal devleti uçaklarının füze saldırılarına maruz kaldı, ama yaralı olarak kurtuldu.

    Bazıları bu suikast girişiminin başarılı olamaması üzerine hemen kendilerine göre komplo teorileri üretmeye başladılar. Güya Rantisi, uzlaşmacıymış da, İsrail onun öne çıkmasını istemiş de böyle bir oyun çevirmişmiş!!! Oysa Rantisi zaten önde olan, HAMAS'ın Gazze'de resmi sözcülüğünü yapan, hareketin en önde gelen elemanlarından biriydi ve öne çıkarılmaya da ihtiyacı yoktu. İkinci olarak Prof. Rantisi, birçok baskıya, sürgüne maruz kalmasına, birçok kez zindana atılmasına rağmen işgalci siyonistler karşısında bir adım bile geri atmış değildi. Üçüncü olarak söz konusu girişim, İsrail işgal devletinin başarısız kalan ilk suikast girişimi değildi. Ondan önce de yine aynı yolla, havadan nokta atışı yapmak suretiyle gerçekleştirdiği birçok suikast girişimi başarısız oldu. 10 Haziran 2003 tarihli girişiminde de Rantisi'nin aracına doğru ABD'nin verdiği helikopteri kullanarak ABD'nin ikram ettiği füzelerden yedi adet fırlattı. Ancak Allah'ın izniyle Rantisi yaralı olarak kurtuldu. Ama iki Filistinli olay yerinde, Rantisi'nin bir koruma görevlisi de hastanede hayatını kaybetti. Rantisi ve oğlu dâhil 25 kişi de yaralandı. Olayın komplo teorileriyle izah edilir bir yani yoktu, yapılan saldırının tamamen cinayet amacı taşıdığı apaçık ortadaydı.

    Prof. Rantisi, Şeyh Ahmed Yasin'in şehit edilmesinden sonra HAMAS'ın Gazze'deki genel sorumluluğuna seçildi. İşgalci siyonistlerin sözcülüğünü yapar gibi konuşan ve onun temennilerini dile getiren birtakım uzaktan kumandalı yorumcular bu olay üzerine de hemen komplo teorileri geliştirmeye başladılar. HAMAS'ta liderlik kavgasının ve bölünmenin ortaya çıkacağını iddia ettiler. Oysa HAMAS'ta lider konumunu kabullenmek bir nimete konmak değil büyük bir fedakârlığı göze almaktır. Dolayısıyla böyle bir fedakârlığı göze alarak kelle koltukta yaşamaya razı olanların dünyevi çıkarlar, koltuk hesapları için birbirlerine düşecekleri yorumu yapanlar sadece ve sadece kendilerine yön veren siyonistlerin ve "büyük baba"ları emperyalist ABD'nin temennilerini yorum diye piyasaya sürmektedirler.

    Rantisi, HAMAS'taki faaliyetine ek olarak Gazze İslâm Üniversitesi'nde öğretim görevlisi olarak çalışıyordu.

    17 Nisan 2004 tarihinde Prof. Rantisi'nin arabası Gazze şehrinin kuzeyinde el-Gifari mahallesinde bulunan el-Cela caddesinde işgalci saldırganlarının helikopterleri tarafından atılan füzelere hedef oldu. Bu saldırıda ağır bir şekilde yaralanan Prof. Rantisi, Gazze'deki Şifa hastanesine kaldırıldı. Ancak gösterilen tüm gayretlere rağmen kurtarılamadı ve hayatını kaybetti.

    Saldırıda Rantisi'nin iki koruma görevlisi ile 25 yaşındaki oğlu Muhammed olay yerinde şehit oldular. Bu üç kişinin cesetleri atılan füzelerle parçalanmış ve organları etrafa saçılmıştı.

  14. #14
    HalidMesal - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Katılımcı Üye
    Üyelik tarihi
    15-08-2007
    Yaş
    37
    Mesajlar
    106
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @HalidMesal
    Çağları Aydınlatan Bir Şehid: Metin Yüksel


    Yusuf Ensar ÇALIŞKAN
    yusufensar{x}kudusyolu.com
    Dikkat! E-mail için {x} yerine @ işaretini yazınız. Bu değişim spam maillerden korunmak için yapılmıştır.

    Şehadet bir çağrıdır tüm nesillere ve çağlara.....

    Böyle diyordu şehid Metin Yüksel... Çağları aydınlatacak yegane yolun Allah yolunda ölmek olduğunu haykırdı Fatih Camiinin avlusuna akan temiz kanlarıyla.O aşk ehliydi.Şehadete susamışlığı ve kendisinden sonra gelenlere emanet ettiği mücadele bilinci uğruna hayatını verdiği sevdasıydı...

    Metin Yüksel,her zaman kardeşlerinin yardımına koşabilmek ve kardeşlerinin dertlerine derman olabilmek için çaba sarfediyordu.Hayatını İslam Ümmetininin dirilişine adamıştı. Mahalle mahalle, şehir şehir koşuyordu İslam'ı tebliğ edebilmek için.

    Metin bir gün gençlerle ders yaparken diğer bir gün fakirlere yardım için koşuyordu. Bir gün mitingde en önde yürürken diğer bir gün Müslümanların izzetini korumak için İslama savaş açanlara karşı mücadele veriyordu.

    İslam coğrafyasındaki olayları çok iyi takip edip, zulüm gören kardeşlerine destek için en önde haykırıyordu hakkı.Şehidlerin ardından imrenerek bakardı hep. ''Şehadet inkılabın habercisidir'' diyordu.Cihadı kuşanıp, Şehadeti koymuştu dualarının başına.

    Daruşşafaka Lisesinin önünde kurşunlandığında Şehadet şerbetinin tadını hissetmişti...Koministlerin silahından çıkan üç kurşun vucuduna isabet etmişti.Davası için yaptığı faaliyetlerde hiç bir zaman korkmadı,geri durmadı,tereddüt etmedi Metin.Kafirlerin karşısında Uhud Dağı gibi Dimdik ayakta durdu.Mücadelesini hayatının sonuna kadar yılmadan,yorulmadan devam ettirdi.Geceleri kendi eliyle hazırladığı afişlere Fatih'i süslerken,gündüzlerini de İslam Davasının daha çok insana ulaşması için çalışıyor, gençleri organize ediyor.Fatih Akıncılarının "İyiliği Emreden ve Kötülüğü yasaklayan, eşsiz bir Kur'an nesli olması için elindn geleni yapıyordu .Hayatının hiç bir döneminde boş durmadı.O her zaman zulmün bu kadar yaygınlaştığı bir asırda Müslümanım diyen bir kimsenin boş durmasının mümkün olmadığını söylerdi. Arkadaşları bile onun bu azmi karşısında hayretlerini gizleyemiyorlardı.

    Metin şehadeti arzuluyordu ve bu emeline kavuşmak için çok çalışması gerektiğinin farkındaydı. Resulullah'ın yasakladığı Kavmiyetçilik/Milliyetçilik davası güdenler ile yapılan bir çok kavgaya katılmıştı.Şehadetinden bir kaç gün önce gerçekleşen kavgada milliyetçilerin elindeki bütün silahları toplamıştı.Daha sonra bu silahları onlara geri vermişti.

    Ve 23 Şubat 1979 Cuma...

    Soğuk bir Şubat günü...Fatih camii avlusunda insanlar cuma namazı için hazırlık yaparken, Metin'de arkadaşlarıyla birlikte Camiin yakınındaki Vakıflar Yurdunda abdestini almış,arkadaşları ile birlikte Fatih Camiine doğru yola çıkıyordu. Silahını yanına almakla almamak arasında gitti geldi.Allahın evine ibadet amaçlı gittiğini düşündü ve silahını bıraktı.

    Ağır adımlarla Fatih Camiine doğru yürüdü.İçinde tarif edemediği bir his,adını koyamadığı bir duygu vardı.Namazını kıldıktan sonra uzunca dua etti...Camiiden çıkmak için yavaş adımlarla kapıya yürüdü, Ayakkabılarını aldı ve Unkapanı tarafındaki büyük kapıdan dışarı çıktı.Merdivenleri yavaş yavaş indi ve Malta tarafındaki kapıya yöneldi,bir kaç adım atmıştı ki Cami avlusu ''Metin'' sesiyle titredi.Arkasını döndü ve sesin geldiği yöne doğru baktı.Bir el silah sesi duyuldu Cami avlusunda. Yere düşmeden evvel Tekbir getirdi Metin...Ve Allah'ın arzı bir kez daha hayatına imanına şahid tutan bir yiğidin haykırışıyla sarsıldı...Olduğu yere yığıldı Metin...Kalleşçe arkadan vurmayı şiar edinenler yere düşen Metin'in başına iki kurşun daha sıktılar...Bir karışıklık oldu avluda...Karışıklıktan istifade eden karanlık yüzlü katiller münafıkça bir tavırla tekbirler getirerek kaçtılar...

    Dünyada kalanların telaşesine ve içinde bulundukları kaosa inat,Metin Allah'ın yalnızca şehidlere nasib ettiği bir iç huzur ile,özlemini çektiği şehadete kavuşuyor ve Rabbinin cennetlerine kanatlanıyordu...Tarih bir kez daha,Tevhid Mücadelesinin sancaktarlığını yapan yiğit bir gencin verdiği söze sadık kalışını kaydediyor ve O'nun mücadelesini kendinden sonra gelenlere emanet ediyordu...

    Metin Cennete'e kanatlandı...İyi insanların onurlu ölümlerle Rablerine kavuşmalarının gerekliliğini hatırlatarak gitti...Açıkta kalan gözleri ile tamamlanmış,zafere ulaşmamış bir kavgayı bize emanet ederek gitti...Şehadetin ucuz olmadığını,Şehid olabilmek için ancak bir şehid gibi yaşamanın şart olduğunu öğreterek gitti...Gidişiyle de bir ders verdi bize...Ve kanı, filizlenmek için kanını bekleyen bir neslin toprağını bereketlendirdi...

    O bizim öğretmenizdi...Karlı ve soğuk bir Şubat Günü,Fatih Camiinin avlusuna dökülen kanlarıyla bize son dersini verdi...Ve gitti...

    27 sene geçti Metin Yüksel'in bir cemre gibi toprağa düşmesinin üzerinden...Ve bugün,yüzlerce Metin,tevhid sancağını dalgalandırmak için canlarını vermeye hazır olduklarını haykırmaktadırlar...Karanlığın dünyanın dört bir yanına yayıldığı 21.Asırda insanları Tevhid Medeniyetinin aydınlığında davet etmek için,Metin'in açtığı yolda kararlı adımlarla yürüyen binler vardır şimdi meydanlarda...Ve Ahzab 23'ün taptaze tefsiri ile bir kez daha sarsılır dünya...

    "Mü'minlerden öyle erler vardır ki,Allah'a verdikleri söze sadık kaldılar ve şehid oldular...Kimileri de şehitlik beklemektedir...Onlar hiç bir surette sözlerini değiştirmemiştirler."(Ahzab 23)

    Selam ve dua ile...

  15. #15
    ileney - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Doçent
    Üyelik tarihi
    15-07-2007
    Yer
    ELM SOKAĞI
    Yaş
    30
    Mesajlar
    522
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @ileney
    Allah bizi böyle insanların elinden,dilinden ve kitaplarından korusun.

    Seyyid Kutup denen Din cahili,Kendi kafasına göre tefsir yapan insanı öncelikle bir tanıyalım.

    Öncelikle altını kırmızı çizgi ile Kalın bir şekilde çizmekte yarar var bu sözlerin.

    Bunu söyleyen bir müslüman ya çok cahildir.Ya da inadına böyle konuşuyor.

    Neymiş efendim. Seyyid (Artık neresi seyyid ise bu adamın buyurun belgelerle seyyid olduğunu kanıtlayın ,bende seyyid ileney'dim zaten....) Kutuup islam alimi imiş,mış,müş ama oda insan mış hata yapabilir miş.

    Yani adamlar artık ( her neyse kadın erkek vs vs) inanmışlar onunda hata yaptığıına ama yine de o alimmiş.

    Be hey benim güzel kardeşim.Bir insan alim ise nasıl olur da Alllah teala'nın azabından korkmaz.Hiç Allahın azabından korkan kimse dine olur olmadık şeyler katar mı,Ekler mi,Çıkartırmı ?

    Alimler de Din üzerinde hata yapmış ise bizler kime uyalım kime güvenelim.Bizler hiç İmam-ı azam'a hata yapmıştır.Dinde hataları olmuştur diyebilir miyiz ? Eğer diyorsak bizlerin itikadı sağlam mıdır.

    Bizler din konusunda hata yapmadığı (dine birşeyler ekleyip kafasından birşeyler çıkartmak,Kendi kafasına göre yorum yapmak vs vs) için ona alim diyoruz ya ?

    Hem Alim kelimesi bu kadar kolay mı bir insana yakıştırmak..

    İslam alimi demek.Dini bilgileri yanı sıra (Astronomi,Tıp,PsikolojiKimya,Biyoloji ) gibi bir çok bilim dalını yalayıp yutması gerekir.Seyyid Kutup bunların hangisni biliyor.Bu ilimleri nerede görmüş kaynaksız delilsiz sallayıp durun.

  16. #16
    HalidMesal - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Katılımcı Üye
    Üyelik tarihi
    15-08-2007
    Yaş
    37
    Mesajlar
    106
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @HalidMesal
    Alıntı İLENEY Nickli Üyeden Alıntı
    Allah bizi böyle insanların elinden,dilinden ve kitaplarından korusun.

    Seyyid Kutup denen Din cahili,Kendi kafasına göre tefsir yapan insanı öncelikle bir tanıyalım.

    Öncelikle altını kırmızı çizgi ile Kalın bir şekilde çizmekte yarar var bu sözlerin.

    Bunu söyleyen bir müslüman ya çok cahildir.Ya da inadına böyle konuşuyor.

    Neymiş efendim. Seyyid (Artık neresi seyyid ise bu adamın buyurun belgelerle seyyid olduğunu kanıtlayın ,bende seyyid ileney'dim zaten....) Kutuup islam alimi imiş,mış,müş ama oda insan mış hata yapabilir miş.

    Yani adamlar artık ( her neyse kadın erkek vs vs) inanmışlar onunda hata yaptığıına ama yine de o alimmiş.

    Be hey benim güzel kardeşim.Bir insan alim ise nasıl olur da Alllah teala'nın azabından korkmaz.Hiç Allahın azabından korkan kimse dine olur olmadık şeyler katar mı,Ekler mi,Çıkartırmı ?

    Alimler de Din üzerinde hata yapmış ise bizler kime uyalım kime güvenelim.Bizler hiç İmam-ı azam'a hata yapmıştır.Dinde hataları olmuştur diyebilir miyiz ? Eğer diyorsak bizlerin itikadı sağlam mıdır.

    Bizler din konusunda hata yapmadığı (dine birşeyler ekleyip kafasından birşeyler çıkartmak,Kendi kafasına göre yorum yapmak vs vs) için ona alim diyoruz ya ?

    Hem Alim kelimesi bu kadar kolay mı bir insana yakıştırmak..

    İslam alimi demek.Dini bilgileri yanı sıra (Astronomi,Tıp,PsikolojiKimya,Biyoloji ) gibi bir çok bilim dalını yalayıp yutması gerekir.Seyyid Kutup bunların hangisni biliyor.Bu ilimleri nerede görmüş kaynaksız delilsiz sallayıp durun.
    Size tavsiyem önce bu değerli mücahitlerin kitaplarını okuyun. Sonrada kendi yaşamınızı ve onların yaşamını karşılaştırın. O zaman kim alim kim değil daha iyi anlarsınız...

Sayfa 1/3 123 Son

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Benzer Konular

  1. Şubat Ayı Şehitler Kervanı
    By Büşra in forum VİDEOLAR
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 03-02-2015, 23:10
  2. Şehitler Kervanı Halepçe
    By Büşra in forum Ezgi,İlahi
    Cevaplar: 2
    Son Mesaj: 16-03-2012, 22:31
  3. Şehitler Kervanı 9 Yakında
    By MonoLeuM in forum EZGİ ve İLAHİ
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 08-11-2010, 00:29
  4. <<<< Şehitler Kervanı >>>>
    By İbrahim Tevhidi in forum ŞİİR DEFTERİ
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 03-11-2007, 20:53

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

Giriş

Facebook platformu Giriş