Etiketlenen üyelerin listesi

tasavvuf böyle anlaşılır Tasavvufu yaşadığını zanneden birtakım liyâkatsiz veya kötü niyetli insanların tatbikâtına bakarak onu anlamak imkânsızdır. Zîrâ Tasavvuf, her kantarın çekebileceği bir yük olmadığından, ehil olmayan kimselerin davranışlarında ortaya çıkan muhtevâ ile işin aslı arasındaki muazzam fark, insaf ve mantık ölçüleriyle bakıldığında sathî bir nazarla bile kavranabilir. Tasavvufu, kaba ölçülerle anlamak imkânsızdır. Zîrâ Tasavvuf, gönül ufkuna âit bir hâdise olup temel

Bu konu 75296 kez görüntülendi 503 yorum aldı ...
Hâce Musa Topbaş (Sâdık Dânâ) Efendiden İnciler 5.00 75296 Reviews

    Konuyu değerlendir: Hâce Musa Topbaş (Sâdık Dânâ) Efendiden İnciler

    5 üzerinden 5.00 | Toplam: 3 kişi oyladı ve 75296 kez incelendi.

Sayfa 32/32 İlk ... 22272829303132
  1. #497
    kays - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    01-10-2006
    Yer
    Kayseri
    Yaş
    60
    Mesajlar
    4.632
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @kays
    DÜNYA

    Biraz sonra İsa aleyhisselam havarileriyle birlikte bu manzaranın üzerine gelir ve şöyle buyurur:

    Dünya hayatının aldatıcı meşgaleleri çoktur. Bir kimse kendisine bir meşgale açarsa, o meşgale de ona on meşgale daha açar.

    Ahiret kaygısını hiç hatırlamaz. Dinin esaslarına bir zarar gelse hiç oralı olmaz.

    Fakat dünyalık menfaatine bir zarar geldi mi hemen başlar ağlayıp sızlamaya
    - İşte bu dünyadır. Ondan sakınınız.

    YUNUS DER Kİ

    Yunus Emre hazretlerinin mühim bir kaç şiiri aşağıdadır.

    Bize didar gerek, dünya gerekmez
    Bize mâna gerek, dâva gerekmez.

    Hey yârenler, bu dünyanın
    Sonu vîran olur bir gün
    Buna mağrur olanların
    İşi pişman olur bir gün.

    Âriflere bu dünya hayal ü düş gibidir
    Kendini sana veren, hayal ü düşden geçer.

    Basında aklı olan, ücretle amel kılmaz.
    Hûrilere aldanmaz, göz ile kaştan geçer.

    Bu dünyanın sevgisî, ağulu aşa benzer
    Sonunu sayan kişi, ağulu aşdan geçer.

  2. #498
    kays - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    01-10-2006
    Yer
    Kayseri
    Yaş
    60
    Mesajlar
    4.632
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @kays
    DÜNYA

    ALLAH'IN HUZURUNA LAYIK OLMAK

    İbrahim Metbûli kuddise sirruh buyurur ki:

    - Kibri bırak, büyük olursun. Kalbini dünya sevgisinden yana temizle ki iman suyu kalbinde oluklar halinde aka... Bir kimsenn kalbi dünya sevgisinden yana temiz değilse; onun kalbine iman suyu akmaz...

    Mevlana Şemseddin Hanefî kuddise sirruh'e soruldu:

    - Kime salih denir?

    Bu suali şöyle cevablandırdı:

    - Salih odur ki: Allahü Teâlâ'nın huzuruna layık ola. Allahü Teâlâ'nın huzuruna o kime layık olur ki: Özünü dünya ve ahiretten yana temizleye...

    Eşref-i Rumî kuddise sirruh buyurur:

    - Allah Teâlâ ve tekaddes hazretleri bu dünyayı ve bu dünyayı sevenleri sevmemiş iken, dünyaya bağlanmak akıllı olanların işi değildir.

    Cenab-ı Hak bu dünyayıdüşman tutmuşdur.

    Çünkü dünya onun dostlarını saptırmaktadır. Yani dünya sevgisi insanları Allahü Teâlâ'ya ibadet etmekten alıkoymaktadır.

  3. #499
    kays - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    01-10-2006
    Yer
    Kayseri
    Yaş
    60
    Mesajlar
    4.632
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @kays
    DÜNYA

    FIRSAT ELDE İKEN

    Dünyada, dünya mallarına sahip olmak için çırpınanlar, helal-haram demeden dünya malı toplayanla topraklar altında türlü azaplarla inleyecek ve diyecekler ki:

    - Ya Rabbi, bizi kısa bir müddet için olsa dahi dünyaya göndersen de biraz ibadet etsek ve senin rızanı kazanmak için gecemizi gündüzümüze katsak ne olur? (Yani namaz kılmak, kelime-i tevhii getirmek isteyecekler). Onların bu şekilde yalvarıp yakarmalarına şöyle cevap verilecek:

    - Sizler dünyada hiç de az kalmadınız. Ama bu ömrü dünya muhabbeti uğruna, bile bile israf ettiniz. Sizlere bitmez tükenmez nasîhatlar verildi.

    Tatmakda olduğunuz zapların mutlaka başınıza geleceği sizlere tekrar tekrar anlatıldı. Bu şartlar altında artık mazeret beyan etmeğe hakkınız yokdur.

    Çünkü dünya kulluk yeri idi, halbuki burası hesab yeridir.

    Ama işlerin hakikatini toprak altına girdikten sonra anlamanın insan oğluna hiç bir faidesi tasavvur olunamaz.

    Eşref-i Rumî hazretleri devam ediyor:

    - Ey aziz, bu dünyaya her kim gönül verip, biriktirmiş ise sonunda pişmanlık taşı ile başını çok döver. Ama son pişmanlık fayda vermez. Bu gün fırsat elde iken dünya maı esaretinden kurtulmağa bak.

    Mezarları gez, ömrünü, haram-helal demeden dünya malı toplamak için geçirenlerin sonunu yakından gör. Onların haram-helal demeden biriktirdikleri bunca malların mirasçıları elinde kaldığını bil.

  4. #500
    kays - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    01-10-2006
    Yer
    Kayseri
    Yaş
    60
    Mesajlar
    4.632
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @kays
    DÜNYA

    DÜNYANIN ÖMRÜ BİR SAAT

    Resûlü Ekrem salallahu aleyhi ve sellem:

    "-Dünyanın ömrü bir saattir" buyurmuşlardır. O bir saati yani kısa ömrü ibadet ve ubudiyet ile geçirmeğe bakın.

    Bu dünya muhabbetini içinden söküp atmanın ve dünya esaretinden kurtulmanın bir yolu da cömertliktir.

    Cömert olanlar, bu dünya hayatında ele geçirdikleri malların hesabını verirken, yarın kıyamette zorlanmazlar.

    Cömertlik öyle bir huydur ki, insanı cennete çeker, cimrilik de öyle bir huydur ki insanı cehenneme çeker.

    Resûlü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem buyurdular:

    - Şüphesiz ki nur kalbe girince kab genişler ve ferahlar.

    -Ey Allahın Resûlü! Bunun belli bir alameti var mı? diye sorulunca:

    Resûlü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem cevaben:

    -İnsanın, aldatıcı dünyadan uzaklaşıp, ebedîlik alemine yönelmesi ve ölüm gelmeden, onun için hazırlık yapmasıdır, buyurmuşlardır. (Bakra Tefsiri, Mahmûd Sami.)

  5. #501
    kays - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    01-10-2006
    Yer
    Kayseri
    Yaş
    60
    Mesajlar
    4.632
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @kays
    DÜNYA

    NİCE PEYGAMBERLER

    Eşref-i Rumî kuddise sirruh gene buyurur:

    - Bu dünyaya bizden evvel pek çok peygamber geldi. Ve bu Peygamberlere dünya malı verildi. Ama onlar dünya malını yanlarında saklamadılar.

    Dünya malı ile zevk ü sâfâyadalmadılar. Onlar, Allahu Teâlânın verdiği nimetlerini yine Allah rızası için harcadılar. Kendileri arpa ekmeği yediler ve aba giydiler.

    Bütün dünya Süleyman aleyhisselamın hükmü altında idi. İnsanlar, cinler, vahşi hayvanlar ve kuşlar emrinde idi. Hepsnin lisanından anlardı. Buna rağmen kendisi zenbil örer, o şekilde rızıklanırdı.

    Sevgili Peygamberimiz Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, gazalardan ganimet malı alır, onları hemen fakirlere, ihtiyaç sahiplerine devrederdi, kendisivakit olur dokuz günde bir arpa ekmeği yerdi.

    Gene buyurdular ki:

    - Bu dünyada nefsinin arzularına uyanlar ve nefsini rahat ettirenler, ölünce öyle bir derde ve azaba düşerler ki, bu dertten kurtulmak çok zor, belki de imkansızdır.

    Ama bu dünyada öyle zahmet çeke, fakirlik ve miskinlik ile bağrı yananlar, doyuncaya kadar yiyecek ve içecek bulamayanlar, sonu gelmeyen bir rahata kavuşurlar.

  6. #502
    kays - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    01-10-2006
    Yer
    Kayseri
    Yaş
    60
    Mesajlar
    4.632
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @kays
    DÜNYA

    DÜNYA BİR ÇÖPLÜK GİBİ

    Resûlü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, Ebu Hüreyre radıyallahü anh'a hitaben:

    - Ey Eba Hüeyre, sana, dünyayı bütün varlığı ile göstereyim mi? buyurdu.
    Ebu Hüreyre radıyallahü anh der ki:

    - (Ben de göster, ya Resûlallah) dedim. Bunun üzerine Resûlü Ekrem elimden tutarak, beni Medine çöplüklerinin döküldüğü bir dereye götürdü.

    Orada insan kellleri insan pislikleri, parçalanmış elbiseler ve kemikler vardı. Bunları gösterdikten sonra:

    - Gördüğün bu kelleler aynı sizin gibi ihtiras ve uzun kuruntular besleyen kimselerdi. Şimdi etsiz kemik olarak kaldılar ve nihayet çürüyüp toz haline geleceklerdr.

    Bu pislikler, onların yedikleri, leziz yemeklerdir. Nereden kazandı ise kazandı, sonra da midelerine indirdiler. Şimdi ise, herkes bunlardan uzaklaşmaktadır. Bu parçalanmış bezler, onların süslü elbiseleri idi.

    Şimdi rüzgar onları parça parça etmişdr. Bu kemikler onların, üzerlerine binip diyar diyar dolaştıkları binitlerinin kemikleridir.

    İşte dünyanın manzarası ve sonu budur. Şimdi dünyalık için ağlamak isteyen ağlasın.

  7. #503
    kays - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    01-10-2006
    Yer
    Kayseri
    Yaş
    60
    Mesajlar
    4.632
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @kays
    DÜNYA

    Gene Resûlü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz buyurur:

    -Kıyamet günü Tıhame Dağı gibi ameli olan kimseler Allah'ın huzuruna getirilecek ve bunların cehenneme girmesi emir olunacaktır.

    - Bunlar namaz kılarlar mı idi? diye sorulunca, Resûlü Ekrem:

    - Evet namaz kılarlar, oruç da tutarlar, hatta geceden de ibadetlerine katarlardı.

    Ancak dünyalıktan kendilerine bir şey takdim edildiği zaman helal-haram demeden ona uçuşur ve başına çökerlerdi.

    Allahu Teâlâ ve tekaddes hazretleri, Musa aleyhisselam'a:

    - Ya Musa! Dünyaya meyletme! Zira benim huzuruma ondan daha ağır bir günah ile gelmiş olmazsın, buyurur.

    Bir gün Musa aleyhisselam yola giderken, ağlayan bir adam gördü.

    Dönüşde de aynı vaziyetde ağladığını görünce:

    - Ya Rab, Senin kulun durmadan senin korkundan ağlıyor, dedi.

    Allahü Teâlâ ve tekaddes hazretleri;

    - Göz yaşları ile beyni de aksa, yine onu affetmem. Çünkü onun kalbinde dünya sevgisi var, buyurmuştur.

  8. #504
    Erkam. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    25-03-2007
    Yer
    BURDUR
    Yaş
    25
    Mesajlar
    8.445
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @Erkam.
    Bizim Zamanlar
    Sâdık Dânâ
    1990 - Ocak, Sayı: 047, Sayfa: 024
    Tarihçi İsmail Hakkı Danişmend beyefendinin Garb Membalarına Göre Eski Türk Seciye ve Ahlakı namındaki eseri, ecdadımızın manevî kıymetlerini ve insanlık haysiyetini anlatan önemli bir çalışmadır. Biz bu eserden Türk ve müslüman düşmanı müsteşriklerin ve tarihçilerin itiraflarının ancak cüz'i bir kısmını sunmak, böylece ecdadımızın hal ve gidişatı ile bugünkü hal, ahlak ve gidişatımızı mukayese etme imkanı hasıl etmek istiyoruz. Kitabın bazı bölümlerini aşağıya alıyoruz:
    "Eski Türklerde sehavet, misafirperverlik"
    Meşhur seyyah Du Loire'ın "Les voyages du sieur Du loire" ismiyle 1654 tarihinde Pariste neşrolunan seyahatnamesinin 189/190. sahifelerinde şu izahata tesadüf edilir:
    "Türk örf ve adetlerinin son hususiyetlerini de size birkaç kelimeyle hülasa edip bitirmiş olmak üzere artık yalnız insanlara değil, hayvanlara bile şamil olan hayrat ve hasenatlarından bahsedeceğim.
    İnsan cinsine alt olan Türk hayratı cemiyetle ferde, ölülere ve dirilere şamildir. Bütün Türkiye'de (imaret) denilen misafirhaneler vardır. Bunlarla hangi dine mensub olursa olsun bütün fakirlere ihtiyaçları nisbetinde yardım edilir.
    Hiç bir tefrike tabi tutulmaksızın bütün yolcular imarethanelerde üç gün kalabilirler ve kaldıkları müddetçe her öğün yemekde şart-ı vakıf mucibince birer tabak pilavla ağırlanırlar. Bu misafirhanelerde atları için büyük ahırlar bulunduktan başka, müteaddit çeşmelerle de müzeyyendirler. Bazan bu çeşmelerin suları, büyük masraflarla çok uzak mesafelerden getirilir.
    Şehirlerle, yol boylarında bu imaretlerden başka her türlü eşhasa kapıları dalma açık duran ve (Kervansaray) denilen umumî binalar da vardır.
    Bütün yakın şarkta, bunlardan başka hiç bir otel binası yoktur. Onun için yol boylarında rahat döşeği isteyenlerin şiltelerini yanlarına almaları lazımdır. Kervansaraylarda yalnız hasır vardır. Ama Türkler de, acemler de, ermeniler de bundan o kadar hoşlanırlar ki, Hristiyan memleketlerindeki şehirlerde bile daha rahat döşek aramazlar.
    Mouradgea d'Ohsson'un "Tableau general de l'Empire Ottoman" ismindeki eserinin dördüncü cildinin 304/505. sahifelerinde şunlar yazılıdır:
    "İmparatorluğun hemen bütün şehirlerinde ve bilhassa İstanbul'da felaketzedelerin maişetlerini temin için padişahların himmeti ve halkın sehaveti sayesinde kurulmuş olan vakıflarla daimi iratlardan ayrı olarak her gün fukaraya sadaka dağıtmayı ve hatta borç yüzünden hapsedilmiş zavallıların imdadına koşup bazan iaşelerini temin etmeyi ve bazan alacaklılarına borçlarını verip kurtarmayı kendine vazife bilmeyen müslümana pek az tesadüf edilebilir.
    Milletin her tabakasında analarla babalar, akrabalar ve vasiler, çocuklarına örnek olup, daha en küçük yaşlarından itibaren hayır işlerine alıştırırlar. Hayrat ve hasenat denilen, ve insanı kendi şahsiyetinin kat kat fevkine yükselten fazilet işte bu suretle şahsî menfaat cimrilik, tamahkarlık gibi duyguları uyuşturup, güzel bir adetin de tesiriyle hem cinsine yardım hissini uyandırdığı için, artık müslümanlara hiç ağır gelmemekte ve onları bu sahada diğer milletlerden çok üstün bir seviyeye yükseltmektedir.
    "Eski Türklerin gayet temiz olup, az ve sıhhî yemek yedikleri ve vakarlı oldukları hakkında"
    A. Ubicini, "La turquie actuelle" ismindeki kıymetli eserinin 1855 Paris tab'ının sahife 342'de Türklerdeki millî vakarı halk tabakasında ve mesela kayıkçılarda bile tesbit etmiştir:
    "Umumiyetle yakışıklı, mütenasip endamlı ve son derece temizdirler. Gıdaları bol değildir. Ama sıhhîdir. Yegane içkileri sudan ibarettir. Kendi mesleklerine ait bilgileri mükemmeldir. O herşeyden evvel müslümanlığın hususiyetleri olan o zarif incelikle ve nazikane vakara sahip oldukları için, bizim büyük şehirlerimizdeki, esnaf takımının kaba tavırları ve laubalilikleriyle bunların kibarlıkları arasında dağlar kadar fark vardır.
    Meşhur Türk düşmanı Henri Mathieu bile "La Turquie et ses différents peuples" 1857 Paris baskısının ikinci cildinin 51. sahifesinde Türk vakarını şöyle itiraf etmektedir:
    "En aşağı tabakadan, yüksek bir mevkiye çıkan bir Osmanlı Türk'ü bile, yeni makamının icab ettirdiği azamet ve vekarı derhal takını verir. Malumatı itibariyle de selefinin seviyesinden aşağı kalmayacağından daima emindir, ister kulübeden divana çıksın, ister divandan inip zavallının biri haline gelsin, hiçbir zaman sükunetini kaybetmez. "
    Gene Fransız seyyahı Du Loir "Les voyages du sieur Du Loir" ismindeki seyahatnamesinin 166. sahifesinde şu izahata tesadüf edilir:
    "Türklere gelince, size şunu söyleyebilirim ki, onları, bazı kimselerin tasavvur ettikleri gibi, kaba ve vahşî zannetmemelidir. Eğer örf ve adet sahasında hakkaniyet, nezaketten daha mühimse, herhalde Türkler de bizim kadar iyi adamlardır. Yaradılıştan iyidirler. Bu hallerini, iklimin tesirinden mütevellit zannetmemelidir. Çünkü Rumlar da aynı memlekette dünyaya geldikleri halde, mizaç itibarıyla Türklerden o kadar farklıdırlar ki, atalarının ancak fena huylarına, yani hilekarlıklarına, hainliklerine ve benlik gururuna varis olmuşlardır. Türkler bil'akis son derece samimi ve mütevazı insanlardır.
    Corneille le Bruyn'un "Voyages de Corneille Le Bruyn par la Mosesire en perse et aux İndes orientanx" ismindeki, "La Haye" Baskısı beş cildlik eserinin birinci cildinin 482. sahifesinde eski Türk temizliğiyle kanaatkarlığı hakkında şu izahata tesadüf olunur:
    "Türkler umumiyet itibarıyla, boylu boslu, güzel yapılı insanlardır. Hristiyan Avrupa'nın tek bir şehrinde bile bütün Osmanlı İmparatorluğunda olandan daha çok sakat ve biçimsiz adama tesadüf edilir. Fazla olarak Türkler, güçlü kuvvetli oldukları için pek çok yaşarlar. Herhalde bunun en tabiî sebebini de, gayet sıhhî ve iyi gıdalar kullanmalarında ve mideyi bozmak suretiyle ciğerlere, kalbe ve dimağa ekseriyya zarar veren lezzetli ve karışık yemeklere ehemmiyet vermemelerinde aramak lazımdır.
    İşte bundan dolayı Türkler nadiren hasta olurlar. Bizlerin daima tutulduğumuz, taş, kum, damla ve saire gibi hastalıklar onlarda hiç görülmez. Bu sıhhî vaziyetlerini, bir taraftan yeyip içmekteki kanaatkarlıklarına, bir taraftan ifrata kaçmamak şartıyla hamamda yıkanıp temizlenme adetlerine medyundurlar. Kadınlar da aynı vaziyettedirler. Boylarıyla yürüyüşlerinin ihtişamı erkeklerinkinden aşağı değildir.
    Mouradgea d'ohson, "un Tableau general de L'Empire Ottoman" ismindeki yedi ciltlik eserinin dördüncü cilt 276-277 sahifelerinde der ki:
    "Vücud ve elbise temizliği erkek ve kadın her müslüman için zarurî bir fazilettir. Bu vecibe Hazreti peygamber sallalahü aleyhi ve sellem tarafından büyük bir ehemmiyetle tavsiye olunmuştur.
    Türk evlerinde temizlik azamî derecededir. Döşeme tahtaları halılar ve mısır hasırlarıyla kaplıdır. Pabuçların ve kunduraların kapı önünde bırakılması adet olduğu halde, bütün evlerde her hafta muntazam tahta silinir.
    Türk'ün nezaketi hakkında ne diyorlar
    İtalyan müelilflerinden Edmonda de Amicis'in Constantinople" ismiyle Fransızcaya tercüme edilen eserinin 420. sahifesinde şu itirafa tesadüf edilir.
    "Filhakika görünüşe göre İstanbul Türk halkı Avrupa'nın en nazik ve en kibar cemaatıdır. İstanbul'un en ıssız sokaklarında bile bir yabancı için hiç bir hakarete uğramak tehlikesi yoktur; hatta namaz vakitlerinde bile camileri gezmek kabildir. Ve o vaziyette bir ecnebi bizim kiliseleri ziyaret eden bir Türk'ten daha çok hürmet ve riayet göreceğinden emin olabilir. Halk arasında küstahça bir bakış şöyle dursun, fazla mütecessis bir nazara bile, hiç bir zaman tesadüf edilemez. Kahkaha sesleri gayet nadirdir. Sokakta kavga eden ayak takımı hiç yoktur. Kapılardan, pencerelerden, dükkanlardan hiç bir kadın sesi aksetmez. Hiçbir fuhuş tezahüründen, hiçbir münasebetsiz hareketten eser görülmez. Çarşının kudsiyeti de camiden aşağı değildir. El ve kol hareketleriyle lakırdı bakımından büyük bir imsake tesadüf edilir. Halk arasında şarkıdan, kahkahadan, bağırıp çağırmadan eser yoktur. Sokakları tıkayarak herkesi rahatsız eden toplantılar görülmez.
    Türkiye'de terbiyeli insanlar içki içmez, kumar oynamazlardı.
    Corneille le Bruyn'un "Voyages de Corneille Le Bruyn par La Mosesire en perse et aux İndes" isimli kitabının birinci cild 442. sahifesinde şöyle yazılıdır:
    "Düelloya gelince Türkler onun ne olduğunu bile bilmezler. Bunun sebebi, o çirkin İtiyad'ın iki muhtelif menbaını teşkil eden sarhoşlukla kumarı kökünden kesmiş olan peygamberlerinin hakimane basiretinde gösterilebilir. İşte bundan dolayı Türkiye'de dinini bilen terbiyeli insanlar katiyyen içki içmezler, içenler olursa onlar da tıpkı afyon ve emsali mukeyyifat müptelası gibi itibarlarını kaybederler. Oyunlara gelince; Türklerde birçok türlüsü olduğu halde, kumarbaz yoktur. Yalnız sırf eğlenmek, ustalık göstermek için oynarlar. Para için katiyyen oynamazlar. Bundan dolayıdır ki, aralarında kavga ve gürültüler çıkmasına imkan yoktur.
    Eski Türklerde merhamet
    Büyük Fransız şairi ve edibi Lamartine'in "Voyages en Orient" isimli bir ciltlik eserinin 259. sahifesinde, Türk'ün merhameti üzerine şu satırlar yer alır:
    "Türkler, canlı ve cansız mahlukatın hepsiyle iyi geçinirler. Ağaçlara, kuşlara, köpeklere velhasıl Allah'ın yarattığı her şeye hürmet eder, şefkat gösterirler. Bizim memleketlerde (yani Fransa ve komşularında) başı boş bırakılan veyahud ta'zib edilen bu zavallı hayvan cinslerinin hepsine şefkat ve merhamet gösterirler. Bütün sokaklarda mahalle köpekleri için muayyen aralıklarla su kovaları sıralanır. Bazı Türkler ömürleri boyunca besledikleri kumrular, güvercinler için, ölürken vakıflar tesis edip, kendilerinden sonra da yem serpilmesini temin ederler.
    Türk'ün fazileti, irade-i ilahiyeye dalma inkiyadında ve akidesi de takdiri ilahiyede gösterilebilir, işte bu imanla bütün dünya fethedilebilir.
    Türk çok konuşmaz; izzeti nefs ve cemiyet hayatı zevklerine pek ehemmiyet vermez; tabiattan aldığı zevkler ona kafi gelir. Dalar, düşünür, her şeyi tabiattan istihraç ettikten sonra, Allah'a irca' eder. Daima, Allah onun fikrinde ve zikrindedir. Kısır bir fikir şeklinde değil, adeta elle tutulabilecek, zahir, bedîhî ve amelî bir hakikattir.
    Zabıta vukuatı olmayan memleket.
    Fransız seyyahı Du Loire "Les voyages du Sieur Du Loire"eserinin 188. sahifesinde der ki:
    "Bu memlekette yani Anadolu ve İstanbul'da hemen hemen hiçbir cinayet vak'ası duyulmaz; eğer bir iki fevkalade vak'a zuhur edecek olursa, onlar da anî bir feveran neticesinde veyahud yol kesen haydutların şekavetlerinden ibarettir
    Meşhur seyyah A. de la Motraye "Voyages en Europe, Asie et Afrique" ismindeki La Haye'de basılan eserinin 858. sahifesinde der ki:
    "Hırsızlara gelince, bunlar İstanbul'da nadirdir. Ben Türkiye'de takriben ondört sene kaldığım halde, bu müddet zarfında hiçbir hırsızın ceza gördüğünü işitmedim. Yol kesen haydutların cezası kazıktır. Ben bu memlekette geçirdiğim müddet zarfında yalnız altı haydutun kazıklandığını işittim. Onlar da hep Rum cinsindendi. Türkiye'de yankesiciliğin ne olduğu malum değildir. Onun için ceplerin el çabukluğundan korkusu yoktur.
    Fransız generallerinden Compte de Bonneval "Anecdotes vénitienes et turques ou nouveaux mémoires du Compte de Bonneval" ismindeki eserinin birinci cildinin 215. sahifesinde der ki;
    "Hırsızlık, murabahacılık ve inhisarcılık gibi suçlar Türkler arasında adeta meçhul cinayetlerdir. Hasılı ister vicdanî bir akideden ister ceza korkusundan mütevellid olsun, o kadar dürüstlük gösterirler ki, insan çok defa Türklerin dürüstlüklerine hayran kalır. Bu memlekette yaşıyan Hristiyan, bilhassa Rumlar öyle değildir. Sık sık cezaya çarpılmalarına rağmen bunlar hristiyanlığın safvetini ihlal eden bir ahlaksızlık içinde yaşarlar.
    Müverrih A. Ubicini "La turquie actuelle" ismindeki eserinin 329/550. sahifelerinde der ki:
    "Bu muazzam payitahtta dükkancı herkesçe malum namaz saatlerinde dükkanım açık bırakıp gittiği geceleri evlerin kapıları alelade bir mandalla kapatıldığı halde senede yalnız dört hırsızlık vak'ası bile olmaz. Ahalisi sırf hristiyanlardan mürekkep olan Galata ile Beyoğlu'nda ise hırsızlık ve cinayet vak'aları duyulmayan gün geçmez."
    Eski Türk terbiye ve nezaketindeki incelikleri
    Fransız müelliflerinden A. Brayer, 'Neuf annéesen Costantinople.' isimli eserinin birinci cildinin 295, 295. sahifelerinde şunları yazar:
    "Türklerde sohbet edenlerin ifadeleri ne veciz ve telaffuzları ne temizdir. Tebessümlerinde ne kadar incelik ve el hareketlerinde ne kadar zerafet ve sadelik vardır.
    Ecnebileri en çok hayrette bırakan cihet, bir kaçının birden konuşmayıp yalnız birisinin söz söylemesi; hakikatte hemen daima pek kısa olan sözünü bitirinceye kadar, hayırhahane bir dikkatle dinlenilmesi, her birinin diğerinin fikirlerini hürmetle dinlemesi, söylenen sözler içinde fenalıktan, koğuculuktan, iftiradan ve edebe mugayir mefhumlardan hiç bir eser bulunmaması, yaşlılara ve büyüklere karşı da hürmet ve riayet gösterilmesidir.
    Müslüman Türklerin, insanı ayrıca teshir eden, büyüleyen hususiyetlerinden birinin, yürüyüşlerindeki serbestlik ve ihtişamlarıdır.
    Diğeri de, güler yüzle misafir kabulleri ve nihayet selamlığa girerken ve çıkarken riayet ettikleri teşrifatın zerafetidir."
    İstanbul Efendisi'ni gören var mı?
    Sayın Şevket Rado, hayatının son günlerinde, eski İstanbul Efendisi'ni ne güzel tarif ve tasvir etmiştir.
    Okumaya pek meraklı olmadığı halde hergün bir gazete alan bir yaşlı hanımefendiye bir gün gazetesinde ne türlü yazılan okuduğunu sormuştum. "Yazıları değil ölüm ilanlarını okuyorum. Tanıdıklardan kim öldü kim kaldı. İnsan merak etmez mi?" diye cevap vermişti.
    İtiraf edeyim ki benim de merakım "kayıp ilanları" üzerine. Nüfus kağıdını, şehadetnamesini, otobüste para cüzdanını kaybedenlerden değil de, oğlunu, kızını, anasını, babasını, kısacası sevgi ile bağlı oldukları yakınlarını kaybedenlerin gazetelere verdikleri ilanları okumadan geçemem. Bu ilanlar dalma "kayıp aranıyor" başlığı altında çıkar. Ara sıra kaybolanın bir de vesikalık resmini ilan üzerine oturturlar. Ekseriye bana, mahzun bakışlı görünen bu insanlara, sanki neden kayıplara karıştıklarını, gözlerinden sezecekmişim gibi dakikalarca bakmaktan kendimi alamam, ilanda "bir sabah evden çıkıp bir daha geri dönmedikleri" yazılıdır. Kim bilir ya kazaya uğramışlardır. Ya da evlerinde aradıklarını, bulamadıkları için çekip gitmişlerdir, derim, kendi kendime. Kayıp ilanları hemen dalma kaybolanı görenlerin insaniyet namına filan yere bildirmelerim rica ederek biter. Ama ben kaybolanın geri geldiğini bildiren bir ilana şimdiye kadar hiç rastlamadım.
    Neyse şimdi bunları bir yana bırakalım da geçen hafta gazeteleri karıştırırken gözüme ilişen bir kayıp ilanından bahsedeceğim. Ama bu ilan, adet olduğu gibi gazetenin son sayfalarındaki haberler arasında değil de karikatürist Turhan Selçuk'un bir karikatüründe yer almıştı.
    San'atkar İstanbul'da türlü kaba saba davranışları bildiren gazete haberlerinin ortasına "kayıp aranıyor" başlığını koymuş, altına da efendiden bir adam resmi çizerek aranan kayıbın "İstanbul Efendisi" olduğunu yazmıştır.
    İstanbul Efendisi evet, evet bu saygıdeğer zat ne kadar zamandır, belki otuz seneden beri ortada görünmüyor. Kendisi çok terbiyeli bir zat olduğu için Fransız'ların a'l'anglais dedikleri tarzda, gittiğini bize hiç fark ettirmeden kayıplara karıştı, İstanbul'da birçok kimsenin bulunmasını gönülden istediklerini çok iyi bildiğim için çıkan ilandan sonra İstanbul Efendisi'nin bulunmasına yardım olur ümidiyle, onun nasıl bir adam olduğunu burada, kısaca anlatmaktan kendimi alamıyorum. Neden derseniz, ben gençliğimde o zatı biraz olsun tanımak şerefine nail olmuştum da onun için!
    İstanbul Efendisi, az önce de söylediğim gibi, son derecede terbiyeli bir zat idi. Zaten kendisine "bey" değil de "Efendi" denmesinin sebebi de budur. Ama bugün "Efendi" denince beş yaşındaki çocuklara kadar bütün gençlerin aklına televizyondaki o hoyrat "Efendi Toranaga" geldiği için, İstanbul Efendisi'ne, efendiliğin neden yakıştırıldığını, biraz olsun anlatmam gerekiyor.
    İstanbul Efendisi, doğuştan terbiyeli bir kimse idi. Ailesinden almıştı bu terbiyeyi. Yalnız sözüyle, sazıyla değil, her bakımdan nazik, hatır kırmaz, gönül alır, küçükleri sever, büyükleri sayardı. Eşine, dostuna daima saygı göstermekte, o kadar dikkatli idi ki, bir boğaz vapuru kaptanına niçin köprüye vaktinde gelemediği sorulduğu zaman: " Çengelköy'ün sebzevatı, Beylerbeyi'nin teşrifatı, Kuzguncuk'un haşeratı, Üsküdar'ın hırdavatı varken nasıl vaktinde gelebilirim?" diye cevap verdiği rivayet edilir. Çünkü bir zamanlar, Beylerbey'inde çokça oturan İstanbul Efendileri, iskeleden çıkıp da vapura binerlerken birbirlerine "Siz buyrun", "hayır olmaz, önce siz buyrun" diye diye kapıdan hemen çıkamadıkları için, kaptan onları beklemek zorunda kalırmış.
    Şimdi Çengelköy'de sebzevat, bir zamanlar musevilerin topluca oturdukları Kuzguncuk'ta haşarat, ve günden güne yenileşmekte olan Üsküdar'da hırdavat kalmadığı gibi Beylerbeyi'nde de teşrifattan eser kalmamış, heyhat insanlar iskelelerde birbirlerini ezerek doluşur olmuşlardır.
    İstanbul Efendisi yaşlıların her türlüsüne saygılı idi. Ona rastladığımız devirlerde İstanbul'da otobüs pek yoktu. Ama tramvaylarda yaşlı kadınlarla erkeklerin, bugün olduğu gibi ayakta kaldıkları görülmezdi.
    Yolcuların arasında bulunan bir İstanbul Efendisi hemen kalkıp yerini onlara verirdi. İstanbul Efendisi, ütülü pantolonu, boyalı ayakkabısından, ceketinin sol cebindeki mendile kadar, tertemiz bir adamdı. Onun kalabalık yerlerde ter koktuğunu kimse duymadığı gibi mendilinden başka yere sümkürdüğünü de gören olmamıştır.
    İstanbul Efendisi, itişip kakışmaktan nefret eder, kalabalıkta biri yanlışlıkla ayağına bassa: "Kör müsün? Önüne baksana" diye hışımla üzerine yürümek yerine, acı bir gülümsemeyle adamın omuzunu okşayıp: "Daha dikkatli ol evladım!" diyerek yoluna devam ederdi. Hatır sormakta, gönül almakta ise İstanbul Efendisi'nin kabına varmak kabil değildir.
    Saz ve sözden anlayan, Türk adabını ve edebiyatını incelikleriyle bilen İstanbul Efendisi, sohbetlerini şairlerimizin vecize değerindeki beyitleriyle süsleyerek konuşur, tatlı diliyle dinleyenleri kendisine hayran bırakırdı.
    İstanbul Efendisi'nin övülmeye değer daha nice meziyetleri vardı ki onları saymaya kalksak, sabiteleri doldurmak işten bile değildir. Onun için sözü burada kesiyor, bu saydığımız meziyetleri şahsında toplayan, fakat çoktan beri izine rastlayamadığımız İstanbul Efendisi'ni görenler varsa nerede olduğunu, insaniyet ve nezaket namına İstanbul Belediye Başkanı'na bildirmelerini rica ederim.


    Altınoluk Dergisi 1990

Sayfa 32/32 İlk ... 22272829303132

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Benzer Konular

  1. Cevaplar: 31
    Son Mesaj: 16-07-2012, 18:11
  2. The Middle Way (Sâdık Dânâ)
    By Erkam. in forum EĞİTİM DÜNYASI
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 06-04-2010, 18:48
  3. İnfak - Sâdık Dânâ (Musa Topbaş)
    By Erkam. in forum İSLAMİ HAYAT
    Cevaplar: 6
    Son Mesaj: 28-03-2010, 11:28
  4. Asıl Olan Gönül Terbiyesi (MERHUM MUSA TOPBAŞ EFENDIDEN)
    By İmandanihsana in forum İSLAMİ HAYAT
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 18-02-2008, 23:53
  5. Sadık Dana Musa Topbaş Hocaefendi mi?
    By Asi Kölen in forum DİNİ SORULARINIZ
    Cevaplar: 4
    Son Mesaj: 27-09-2007, 09:29

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

Giriş

Facebook platformu Giriş