Çocuksu Sevgilere Merhaba



Ne garip…! Bazen en aykırı yanlarımız… en uç… en radikal… en ilkeli… en kendinden emin… en inatçı… en inançlı… en farklı… en çarpıcı… en kafa karıştırıcı… en idealist… en kucaklayıcı… en özgürlükçü… ve en bizi temsil eden, sadece bizi biz yapan yanlarımız aslında en çocuksu(!) yanlarımız olabiliyor…



En özgür anlarınızda… en hür yaşadığınız anlarınızda… en farklı olmaya çalıştığınız zamanlarınızda… en inatçı davrandığınız tutumlarınızda… en tutarlı tavırlarınızda… en emekçi varlığınızla…vs… aslında en çocuksu yanınızın ortaya çıkmış olabileceğini aklınıza getirir miydiniz hiç…??



Şaşıranlarınız için ve “Bu da demek şimdi?” diyenleriniz için devam edelim hemen J



…insan bu…! Çeşitli karmaşaları içinde barındırıyor… en mutlu olduğu zamanların acısını(!) içinde hapsedebiliyor…! en ezilmiş gündüzlerin, yeşerteceği tecrübenin varlığını düşünüp sevinebiliyor…!



…ya sevgi…?? En sevdiğinden, en sevgili olduğuna inandığı insandan inciniyor… incitiyor… yarılmışlıklarla dolu hayat biraz daha yarılıyor belki… ama her yarılış, her ayrılış, her kopuş, aralarında yeni bir kenetlenmiş hayata kanat açabiliyor…!







Ne garip…! Bazen en aykırı yanlarımız… en uç… en tuttuğunu deviren yanlarımız, kendi avuçlarının arasından kayıp giden “bekledikleri”ni yakalayamıyor… kuşun kanadında saklı olduğunu sandığımız hürriyet, damarlarımızdayken farkına bile varamıyor… gökyüzüne çevirdiği gözleriyle özgürlüğünü ararken, her nefeste içine çektiği bağımsızlığını koklayamıyor…



Ne garip…! En hırçın… en iddialı… en düşünen… en üreten…vs. insan, bazı davranışlarıyla “en çocuksu saflığı”nı ortaya çıkardığını fark edemiyor…! O kadar adam ki… o kadar büyük ki… o kadar dertli ki… o kadar yapılan haksızlıklardan utanıyor ki… haksızlıklar onu insan oluşundan bile bazen o kadar utandırıyor ki… içinde her şeyiyle büyüttüğünü sandığı kendisi, aslında bazı yanlarıyla büyümemiş… göremiyor…



…nasıl görsün ki…? Çevresindeki “büyük(!)”ler öylesine kuşatmış ki hayatını, dönüp içerdeki “büyümeyen kendisi”ne bakamıyor…



İşte o “büyümeyen ben”, henüz yaşı büyümemiş olan yanlarımız, en ihtiyacımız olan anlarda ortaya çıkıveriyor. Kalkan gibi… koruyucu bir kılıf gibi… “ben”i koruyacak yegane silah gibi…







Diyeceksiniz ki “Mehtap Hanım… Tüm bu yazılanlar da nereden çıktı? Tüm bunların bizimle ne ilgisi var?”



Çok ilgisi var J



Aranızdan bazıları hiç olmadık anlarda olmadık şeyler yaptı mı…?



Gerildiğinizi sandığınız anlarda, daha sonra niye öyle davrandığınıza anlam veremediğiniz garip davranışlar sergilediniz mi…?



İnsanların size acayip acayip bakıp da “Ne yapıyor bu adam/kadın?” demesini sağlayacak davranışları, hiç hesaplamadığınız anlarda, ansızın gerçekleştirdiniz mi…?



Kimseye bir açıklama yapma ihtiyacı hissetmeksizin, sırf sizin içinizden geliyor diye herhangi bir şeyi, önünü ardını hiç mi hiç düşünmeden sadece uygulamak istediğiniz ve harekete geçip yaptığınız anlarınız oldu mu…?



Olmuştur… olmuştur… hiç olmazsa hepimizin hayatında bir kere olsun olmuştur J



…işte bu anlar, o yukarıda anlattığım durumla yakından ilgili. Çok gariptir ki, bu tarz tepkiler içimizdeki çocuksu yanlarımızın varlığına işaret eden tepkiler sevgili okurlar…



“…kimsenin olmayacağım…! senin de olmayacağım….!” Demenin bir yoludur kimi zaman…



Kimi zaman da “…kimsenin dediğini yapmayacağım… senin de dediğini yapmayacağım…”



Dinamik bir söylemle “öğretmenimin de dediğini yapmayacağım…!” tepkisi… niye mi öğretmen? Çok gariptir ki bu ülkede en fazla dediği yapılan kişiler öğretmenler… insanlar hayatları boyunca en fazla öğretmenlerinin ortalama her dediğini yaparlar biliyor musunuz…? J annelerinin değil… babalarının değil… arkadaşlarının değil… patronlarının değil… elemanlarının değil… istisnaları elbette vardır ama ortalama her insan, hayatında en fazla öğretmeninin sözünü dinlemiştir… en çocuksu anlarımızda, en çocuk zamanlarınızda hayatımızda önemli bir yeri olan öğretmenlerimizin…



Ama hırçın çocukları düşünün…! Omuz silkerek öğretmenlerinin de sözünü dinlemezler…



İşte hayat ilerleyen yaşlarda omuz silkme davranışımızın boyutunu değiştiriyor… çocukken fiziksel olarak omzumuzu silkip, yüzümüzü asarak verdiğimiz tepkileri, fiziksel olarak büyüdükten sonra, aynı ruh halimizi saklı tutarak, uç davranışlar sergileyerek ortaya koyuyoruz... J (tabi burada bahsettiğim uç davranışlar, normal olan ve ruh sağlığı yerinde olan kişiler için söylediğim bir durum. Kişi normaldir ve ruh sağlığı yerindedir. Ama hayatının bir yerlerinde sıra dışı şeyler yapabilir. Yoksa şizofrenler ve psikoz olan kişiler için bu ve benzeri şeyler yapmak, yaşamın bir parçasıdır J onlar sürekli aykırı ve garip yaşarlar.)



Ne demek tüm bunlar…??



Ne olsun…?? “Çocuksu sevgilere merhaba” demek…



Her şeye rağmen karşımda bir insan duruyor demek…



Dünyanın tüm kirlenmişliklerine rağmen, hala kirlenmemiş bir ruhla karşılaşabiliyorum demek…



Tükenmişliklerin, utançların, soyguncuların arttığı bir yaşamda, hala samimiyetini yitirmemiş bir kişiyle varlığımı paylaşabiliyorum demek…



İnsanı insan yapan değerlerin yerle bir olduğu, birilerinin bebek katili olduğu bir evrende, tüm bu yitirilmişliklerin arasında kazanılmış bir çocuk kalbi bulabiliyorum demek…



Çünkü hepsinin içinde, her şeye rağmen, hala biraz “sevgi var” demek…!





Ne garip…! Bazen en aykırı yanlarımız… en uç… en radikal… en ilkeli… en kendinden emin… en inatçı… en inançlı… en farklı… en çarpıcı… en kafa karıştırıcı… en idealist… en kucaklayıcı… en özgürlükçü… ve sadece bizi biz yapan en bizi temsil eden yanlarımız aslında en çocuksu(!) yanlarımız olabiliyormuş değil mi? J



Bu durumda… benzer olaylarla karşılaşanlara ne yapmak düşüyor…??



Bence “Çocuksu sevgilere MERHABA” demek düşüyor sevgili okurlar…



Sevgiyle kalın…


Mehtap Kayaoğlu