Etiketlenen üyelerin listesi

ÂYET-İ KERİME MEÂLİ .... Ey Dâvud hânedânı, şükür için çalışın. Kullarımdan şükredenler ise pek azdır. Sebe’ Sûresi: 13

Bu konu 28815 kez görüntülendi 145 yorum aldı ...
Günlük Sohbetler 28815 Reviews

    Konuyu değerlendir: Günlük Sohbetler

    5 üzerinden | Toplam: 0 kişi oyladı ve 28815 kez incelendi.

Sayfa 1/10 123456 ... Son
  1. #1
    Risale-i Nur Talebesi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Doçent
    Üyelik tarihi
    30-06-2006
    Mesajlar
    730
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @Risale-i Nur Talebesi

    ÂYET-İ KERİME MEÂLİ



    .... Ey Dâvud hânedânı, şükür için çalışın. Kullarımdan şükredenler ise pek azdır.


    Sebe’ Sûresi: 13


    12.07.2006




    HADİS-İ ŞERİF MEÂLİ



    Kim ki, Arefe Günü dilini, kulağını ve gözünü haramdan korursa, iki Arefe arasındaki küçük günahları bağışlanır.


    Câmi'ü's-Sağîr c: 3-3631


    12.07.2006




    Mü’minin ruhunda adâvet, kin, vahşet yoktur



    Nükte


    Arkadaş! İman, bütün eşya arasında hakikî bir uhuvveti, irtibatı, ittisali ve ittihad rabıtalarını tesis eder.

    Küfür ise, bürudet gibi, bütün eşyayı birbirinden ayrı gösterir ve birbirine ecnebî nazarıyla baktırır. Bunun içindir ki, mü’minin ruhunda adâvet, kin, vahşet yoktur. En büyük bir düşmanıyla bir nevi kardeşliği vardır. Kâfirin ruhunda hırs, adâvet olduğu gibi, nefsini iltizam ve nefsine itimadı vardır. Bu sırra binaendir ki, dünya hayatında bazan galebe kâfirlerde olur. Ve keza, kâfir, dünyada hasenatının mükâfatını filcümle görür. Mü’min ise, seyyiatının cezasını görür.

    Bunun için dünya, kâfire cennet (yani âhirete nisbeten), mü’mine Cehennemdir (yani saadet-i ebediyesine nisbeten)-yoksa, dünyada dahi mü’min yüz derece ziyade mesuttur-denilmiştir.

    Ve keza, iman insanı ebediyete, Cennete lâyık bir cevhere kalb eder. Küfür ise, ruhu, kalbi söndürür, zulmetler içinde bırakır. Çünkü, iman, kabuğunun içerisindeki lübbü gösterir. Küfür ise, lüble kabuğu tefrik etmez. Kabuğu aynen lüb bilir ve insanı cevherlik derecesinden kömür derecesine indirir.


    Nokta


    Arkadaş! Kalble ruhun hastalığı nisbetinde felsefe ilimlerine meyil ve muhabbet ziyade olur. O hastalık marazı da ulûm-i akliyeye tavaggul etmek nisbetindedir. Demek mânevî olan hastalıklar, insanları aklî ilimlere teşvik ve sevk eder. Ve akliyatla iştigal eden, emraz-ı kalbiyeye müptelâ olur.

    Ve keza, dünyanın iki yüzünü gördüm.

    Bir yüzü: Az çok zahirî bir ünsiyet, bir güzelliği varsa da, bâtını ve içi daimî bir vahşetle doludur.

    İkinci yüzü: Filcümle zahiren vahşetli ise de, bâtınen daimî bir ünsiyetle doludur. Kur’ân-ı Azîmüşşan, nazarları âhiretle muttasıl olan ikinci veçhe tevcih eder. Birinci vecih ise, âhiretin zıddı olup ademle muttasıldır.

    Ve keza, mümkinatın da iki veçhi vardır:

    Birisi: Enaniyetle vücuttur. Bu ise, ademe gider ve ademe kalb olur.

    İkincisi: Enaniyetin terkiyle ademdir. Bu ise Vâcibü’l-Vücuda bakar, bir vücut kazanır. Binaenaleyh, vücut istersen, mün’adim ol ki vücudu bulasın.

    Mesnevî-i Nuriye, s. 60


    Lügatçe:


    uhuvvet: Kardeşlik.

    ittisal: Bitişmek, yakınlık, bağlılık.

    ittihad: Birleşme.

    rabıta: Bağ.

    burûdet: Soğukluk.

  2. #2
    zersin - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üye
    Üyelik tarihi
    07-06-2006
    Mesajlar
    19
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @zersin
    ALLAH RAZI OLSUN

  3. #3
    Enes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Emekli Admin
    Üyelik tarihi
    06-06-2006
    Yer
    bâbil...
    Yaş
    33
    Mesajlar
    6.779
    Adı geçen
    70 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @Enes
    sohbetlerin devamını rica ediyorum..

  4. #4
    Murat Sâki
    çok güzel aslında bir ara bende bu şekilde aktarabilirim Allah razı olsun ...

  5. #5
    Risale-i Nur Talebesi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Doçent
    Üyelik tarihi
    30-06-2006
    Mesajlar
    730
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @Risale-i Nur Talebesi
    ÂYET-İ KERİME MEÂLİ



    "Allah'a ortak koştuğunuz şerikleri bana gösterin" de. Hâşâ! Yegâne izzet ve hikmet sahibi Allah Odur.


    Sebe’ Sûresi: 27


    15.07.2006




    HADİS-İ ŞERİF MEÂLİ



    Kim bir Müslümanı ismiyle değil de çirkin bir lâkapla çağırırsa melekler ona lânet eder.


    Câmi'ü's-Sağîr c: 3-3638


    15.07.2006




    Rızık taahhüt altına alınmıştır



    Nükte


    “Yeryüzünde hareket eden hiçbir canlı yoktur ki, onun rızkını vermek Allah’a ait olmasın.” (Hud Sûresi, 11: 6.) âyet-i kerimesiyle, rızık taahhüt altına alınmıştır. Fakat, rızık dediğimiz iki kısımdır: Hakikî rızık, mecâzî rızık. Yani zarurî var, gayr-ı zarurî var.

    Âyetle taahhüt altına alınan, zarurî kısmıdır. Evet, hayatı koruyacak derecede gıda veriliyor. Cisim ve bedenin semizliği ve zaafiyeti, rızkın çok ve az olduğuna bakmaz. Denizin balıklarıyla karanın patlıcanları şâhittir. Mecâzî olan rızık ise, âyetin taahhüdü altında değildir. Ancak sa’y ve kisbe bağlıdır.


    Nokta


    Arkadaş! Mâsum bir insana veya hayvanlara gelen felâketlerde, musibetlerde, beşer fehminin anlayamadığı bazı esbab ve hikmetler vardır. Yalnız, meşiet-i İlâhiyenin düsturlarını hâvi şeriat-ı fıtriye ahkâmı, aklın vücuduna tâbi değildir ki, aklı olmayan birşeye tatbik edilmesin. O şeriatın hikmetleri kalb, his, istidada bakar. Bunlardan husûle gelen fiillere, o şeriatın hükümleri tatbikle tecziye edilir. Meselâ, bir çocuk, eline aldığı bir kuş veya bir sineği öldürse, şeriat-ı fıtriyenin ahkâmından olan hiss-i şefkate muhalefet etmiş olur. İşte bu muhalefetten dolayı düşüp başı kırılırsa müstahak olur. Çünkü, bu musibet o muhalefete cezadır. Veya dişi bir kaplan, öz evlâtlarına olan şiddet-i şefkat ve himâyeyi nazara almayarak, zavallı ceylânın yavrucuğunu parçalayarak yavrularına rızık yapar. Sonra, bir avcı tarafından öldürülür. İşte, hiss-i şefkat ve himâyeye muhalefet ettiğinden, ceylâna yaptığı aynı musibete mâruz kalır.

    İHTAR: Kaplan gibi hayvanların helâl rızıkları, ölü hayvanlardır. Sağ hayvanları öldürüp rızık yapmak, şeriat-ı fıtriyece haramdır.


    Mesnevî-i Nuriye, s. 64


    Lügatçe:


    sa’y: Çalışma, emek.

    kisb: Çalışarak elde etme, çalışarak kazanma

    fehm: Anlayış.

    meşiet-i İlâhiye: Cenâb-ı Hakka ait, O’nun bilgisi, arzusu, isteği ve iradesi altında olan

    hâvi: İçine alan.

    şeriat-ı fıtriye: Allah’ın kâinata koymuş olduğu kanunlar.

    Bediüzzaman Said NURSİ

    15.07.2006

  6. #6
    Risale-i Nur Talebesi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Doçent
    Üyelik tarihi
    30-06-2006
    Mesajlar
    730
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @Risale-i Nur Talebesi
    ÂYET-İ KERİME MEÂLİ



    "Eğer doğru söylüyorsanız, vaad ettiğiniz kıyâmet

    günü ne zaman?" diye soruyorlar.


    Sebe’ Sûresi: 29


    17.07.2006




    HADİS-İ ŞERİF MEÂLİ



    Kim bulunmadığı yerde din kardeşinin şerefini savunursa, Cehennem ateşinden korumak Allah üzerinde bir hak olur.


    Câmi'ü's-Sağîr c: 3-3640


    17.07.2006




    Zorda kalmışın duâsı tesirlidir



    Remiz

    Arkadaş! Nefiste öyle dehşetli bir nokta ve açılmaz bir ukde var ki, zıtları birbirinden tevlid eder. Ve aleyhte olan herbirşeyi lehte zanneder. Meselâ, güneşin eli sana yetişir, ziyasıyla başını okşar. Fakat, senin elin ona yetişemez. Ve senin keyfin üzerine hareket etmez. Demek, şemsin sana karşı iki ciheti vardır: biri kurb, diğeri bu’d. Eğer senin ondan baîd olduğun cihetle “O bana tesir edemez” ve onun sana karîb olduğu cihetle “Ona tesir edebilirim” desen, cehlini ilân etmiş olursun.

    Kezâlik, Hâlıkla nefis arasında da bir kurb ve bu’d vardır. Kurb Hâlıkındır, bu’d nefsindir. Eğer nefis uzaklığı cihetiyle enâniyetle Hâlıka bakıp “Bana tesir edemez” diye bir ahmaklıkta bulunursa, dalâlete düşer. Ve keza, nefis mükâfatı gördüğü zaman “Keşke ben de öyle yapaydım, böyle olaydım” der. Mücâzâtın şiddetini de gördüğü vakit, teâmî ve inkârla kendisini tesellî eder.

    Ey ahmak nokta-i sevda! Hâlıkın ef’âli sana nâzır değildir. Ancak Ona bakar. Kâinatı senin hendesen üzerine yapmış değildir. Ve seni hilkat-i âlemde şahit tutmamıştır. İmam-ı Rabbânî’nin (r.a.) dediği gibi: “Melikin atiyelerini, ancak matiyyeleri taşıyabilir.”

    Remiz

    Arkadaş! Bilhassa muztar olanların duâlarının büyük bir tesiri vardır. Bazan o gibi duaların hürmetine, en büyük birşey en küçük birşeye musahhar ve muti olur. Evet, kırık bir tahta parçası üzerindeki fakir ve kalbi kırık bir mâsumun duası hürmetine, denizin fırtınası, şiddeti, hiddeti inmeye başlar. Demek dualara cevap veren Zat, bütün mahlûkata hâkimdir. Öyleyse, bütün mahlûkata dahi Hâlıktır.

    Remiz

    Kardeşlerim! Nefsin en mühim bir hastalığı da şudur ki, küllü cüz’îde, büyüğü küçükte görmek istiyor. Göremediği takdirde red ve inkâr eder. Meselâ, küçük bir kabarcıkta, güneşin tamamıyla tecelliyâtını ister. Bunu göremediği için, o kabarcıktaki cilvenin güneşten olduğunu inkâr eder. Halbuki, şemsin vahdeti, tecelliyâtının da vahdetini istilzam etmez.

    Ve keza, delâlet etmek tazammun etmeyi iktizâ etmez. Meselâ, kabarcıktaki güneşin cilvesi güneşin vücuduna delâlet eder, fakat güneşi tazammun edemez, yani içine alamaz.

    Ve keza, birşeyi birşeyle tavsif edenin o şeyle muttasıf olması lâzım gelmez. Meselâ, şeffaf bir zerre, şemsi tavsif eder, fakat şems olamaz. Balarısı Sâni-i Hakîmi vasıflandırır, amma Sâni olamaz.

    Mesnevî-i Nuriye, s. 67


    17.07.2006

  7. #7
    Risale-i Nur Talebesi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Doçent
    Üyelik tarihi
    30-06-2006
    Mesajlar
    730
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @Risale-i Nur Talebesi
    ÂYET-İ KERİME MEÂLİ



    De ki: Size vaad olunan bir gün vardır ki, ondan ne bir an geri kalabilir, ne de ileri geçebilirsiniz.


    Sebe’ Sûresi: 30


    18.07.2006




    HADİS-İ ŞERİF MEÂLİ



    Kim ki Allah'ı anar da Allah korkusundan dolayı gözleri dolar ve gözyaşları yere dökülürse, Allah Kıyâmet günü ona azap vermez.

    Câmi'ü's-Sağîr c: 3-3640


    18.07.2006




    Kur’ân’ın irşadı umumîdir



    Remiz

    Arkadaş! Küfür yolunda yürümek, buzlar üzerinde yürümekten daha zahmetli ve daha tehlikelidir. İman yolu ise, suda, havada, ziyada yürümek ve yüzmek gibi pek kolay ve zahmetsizdir. Meselâ: Bir insan, gövdesinin cihât-ı sittesini güneşlendirmek istediği zaman, ya bir Mevlevî gibi dönerek gövdesinin her tarafını güneşe karşı getirir veya güneşi o mesafe-i baîdeden celple gövdesinin etrafında döndürecektir. Birinci şık, tevhidin kolaylığına misaldir. İkincisi de, küfrün zahmetlerine misaldir.

    Sual: Şirk bu kadar zahmetli olduğu halde niçin kâfirler kabul ediyorlar?

    Cevap: Kasten ve bizzat kimse küfrü kabul etmez. Yalnız şirk hevâ-i nefislerine yapışır. Onlar da içine düşer; mülevves, pis olurlar. Ondan çıkması müşkülleşir. İman ise, kasten ve bizzat takip ve kabul edilmekle kalbin içine bırakılır.

    Remiz

    Arkadaş! Bir kelime-i vahidenin işitilmesinde, bir adam, bin adam birdir. Yaratılış hususunda da, kudret-i ezeliyeye nisbeten birşey, bin şey birdir. Nev’ ile fert arasında fark yoktur.

    Remiz

    Arkadaş! Bütün zamanlarda, bütün insanların maddî ve mânevî ihtiyaçlarını temin için nâzil olan Kur’ân’ın hârikulâde hâiz olduğu câmiiyet ve vüs’atle beraber, tabakat-ı beşerin hissiyatına yaptığı mürâat ve okşamalar, bilhassa en büyük tabakayı teşkil eden avâm-ı nâsın fehmini okşayarak, tevcih-i hitap esnasında yaptığı tenezzülât, Kur’ân’ın kemâl-i belâgatine delil ve bâhir bir bürhan olduğu halde, hasta olan nefislerin dalâletine sebep olmuştur. Çünkü, zamanların ihtiyaçları mütehaliftir. İnsanlar fikirce, hisçe, zekâca, gabâvetçe bir değildir. Kur’ân mürşiddir. İrşad umumî oluyor. Bunun için, Kur’ân’ın ifadeleri zamanların ihtiyaçlarına, makamların iktizasına, muhatapların vaziyetlerine göre ayrı ayrı olmuştur. Hakikat-i hal bu merkezde iken, en yüksek, en güzel ifade çeşitlerini Kur’ân’ın herbir ifâdesinde aramak hatâ olduğu gibi, muhatabın hissine, fehmine uygun olan bir üslûbun mizan ve mirsadıyla, mütekellime bakan, elbette dalâlete düşer.

    Mesnevî-i Nuriye, s. 68


    Lügatçe:


    cihât-ı sitte: Altı yön.

    hevâ-i nefis: Nefsin istek ve arzuları.

    avâm-ı nâs: İnsanların avam olanları, ilmi irfanı az olanları.


    18.07.2006

  8. #8
    Risale-i Nur Talebesi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Doçent
    Üyelik tarihi
    30-06-2006
    Mesajlar
    730
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @Risale-i Nur Talebesi
    ÂYET-İ KERİME MEÂLİ



    Büyüklük taslayanlar ise, kendilerine tabi olanlara, “Siz hidayete eriştiniz de biz mi sizi ondan çevirdik?” derler “Hayır siz kendiniz mücrimdiniz.”


    Sebe’ Sûresi: 32


    19.07.2006




    HADİS-İ ŞERİF MEÂLİ



    Yanında ismim anılan kimse bana salâvat getirsin. Bana bir defa salâvat getirene Allah on defa rahmet eder.


    Câmi'ü's-Sağîr c: 3-3642


    19.07.2006

    Sineğin verdiği ders



    Remiz


    Arkadaş! İnsanın vücudu, bedeni, emvâl-i mîriyeden bir neferin elinde bulunan bir hayvan gibidir. O nefer, o hayvanı beslemeye ve hizmetine mükellef olduğu gibi, insan da o vücudu beslemeye mükelleftir.

    Aziz kardeşlerim! Burada bana bu sözü söylettiren, nefsimle olan bir münakaşamdır. Şöyle ki:

    Mehâsiniyle mağrur olan nefsime dedim ki:

    “Sen birşeye mâlik değilsin, nedir bu gururun?”

    Dedi ki: “Madem mâlik değilim, ben de hizmetini görmem.”

    Dedim ki: “Yâhu, bu sineğe bak. Gayet küçücük zarif elleriyle kanatlarını, gözlerini siler süpürür. Her işini görür. Sen de lâakal onun kadar vücuduna hizmet etmelisin” diye ikna ettim.

    Takdis ederiz o Zâtı ki, bu sineğe nezafeti ilhamen öğretir, bana da üstad yapar. Ben de onunla nefsimi ikna ve ilzam ederim.


    Remiz

    İnsanı dalâletlere sürükleyen cihetlerden biri de şudur ki: İsm-i Zahir ile ism-i Bâtın’ın hükümleri ayrı ayrı oluyor; bunları birbirine karıştırıp mercilerini kaybetmek mahzurludur.

    Kezâlik, kudretin levazımıyla hikmetin levâzımı bir değildir. Birisine ait levazımatı ötekisinden talep etmek hatadır.

    Ve keza daire-i esbabın iktizasıyla daire-i itikad ve tevhidin iktizası bir değildir. Onu bundan istememeli.

    Ve keza, kudretin taallûkatı ayrı, vücudun cilveleri veya sair sıfatın tecelliyâtı ayrıdır; birbirine iltibas edilmemeli. Meselâ, dünyada vücudun tedricîdir; berzahî aynalarda âni ve def’îdir. Çünkü, icadla tecellî arasında fark vardır.

    Mesnevî-i

    Nuriye, s. 69


    Lügatçe:


    lâakal: En azından.

    emvâl-i mîriye: Devlet malı.

    mehâsin: İyilikler, güzellikler.

    nezafet: Temizlik.

    İsm-i Zahir: “Herşeyin görünüşünü süslü, sanatlı yapan” manasında Allah’ın bir ismi.

    ism-i Bâtın: “Gizli, görünmeyeni de bilen” manasında Allah’ın bir ismi.

    daire-i esbab: Sebepler dairesi.

    daire-i itikad: İnanç, itikat dairesi.


    19.07.2006

  9. #9
    ada
    Allah razı olsun sohbetleriniz için

  10. #10
    Risale-i Nur Talebesi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Doçent
    Üyelik tarihi
    30-06-2006
    Mesajlar
    730
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @Risale-i Nur Talebesi
    Alıntı ada Nickli Üyeden Alıntı
    Allah razı olsun sohbetleriniz için
    ee Allah razı olsun ilginiz için
    Selametle

  11. #11
    Risale-i Nur Talebesi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Doçent
    Üyelik tarihi
    30-06-2006
    Mesajlar
    730
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @Risale-i Nur Talebesi
    ÂYET-İ KERİME MEÂLİ



    Biz hiçbir beldeye, onları akibetlerinden sakındıran bir peygamber göndermedik ki, oranın mağrur zenginleri “Sizinle gönderileni biz inkâr ediyoyuz” demiş olmasın.


    Sebe’ Sûresi: 34


    20.07.2006




    HADİS-İ ŞERİF MEÂLİ



    Beni rüyada gören gerçekte görmüştür. Çünkü şeytan benim sûretime giremez.

    Câmi'ü's-Sağîr c: 3-3644


    20.07.2006
    İslâmiyet, bütün insanlara rahmettir



    Remiz


    Arkadaş! İslâmiyet, bütün insanlara bir nur, bir rahmettir. Kâfirler bile onun rahmetinden istifade etmişlerdir. Çünkü, İslâmiyetin telkinatiyle küfr-i mutlak, inkâr-ı mutlak, şek ve tereddüde inkılâp etmiştir. O telkinatın kâfirlerde de yaptığı in’ikâs ve tesirat sayesinde, kâfirlerin, hayat-ı ebediye hakkında ümitleri vardır. Bu sayede, dünya lezzetleri ve saadeti onlarca tamamıyla zehirlenmez. Bütün bütün o lezzetler elemlere inkılâp etmez. Yalnız tereddütleri vardır. Tereddüt ise, her iki tarafa baktırır. Devekuşu gibi, tam mânâsıyla ne kuş olur ve ne de deve olur. Ortada kalarak her iki tarafın zahmetinden kurtulur.


    Remiz

    Arkadaş! Nefis, tembellik saikasıyla vazife-i ubudiyetini terk ettiğinden, tesettür etmek istiyor. Yani, onu görecek bir rakibin gözü altında bulunmasını istemiyor. Bunun için bir Hâlıkın, bir Mâlikin bulunmamasını temennî eder. Sonra mülâhaza eder. Sonra tasavvur eder. Nihayet, ademini, yok olduğunu itikad etmekle dinden çıkar. Halbuki, kazandığı o hürriyetler, adem-i mes’uliyetler altında ne gibi zehirler, yılanlar, elîm elemler bulunduğunu bilmiş olsa, derhal tevbeyle vazifesine avdet eder.


    Remiz

    Arkadaş! Herbir insanın bir nokta-i istinadı bulunduğuna nazaran, istinad noktalarının tefâvütüne göre insanların yapabileceği işler de tefâvüt eder. Meselâ, büyük bir sultana istinadı olan bir nefer, bir şâhın yapamadığı bir iş yapar. Çünkü, nokta-i istinadı şahtan büyüktür. Evet, kudret-i ezeliye tarafından memur edilen baûda, yani sivrisineğin Nemrud’a olan galebesi; ve bir çekirdeğin Fâlıku’l-Habbi ve’n-Nevâ tarafından verilen izin ve kuvvete binâen koca bir ağacın cihazatını, malzemesini tazammun etmesi, yani içine alması bu hakikati tenvir eden birer hakikattir.


    Mesnevî-i Nuriye, s. 70


    Lügatçe:


    telkinat: Telkinler.

    küfr-i mutlak: Kesin ve tam bir küfür, inkâr.

    inkâr-ı mutlak: Kesin ve tam bir inkâr.

    şek: Şüphe.

    in’ikâs: Yansıma.

    adem-i mes’uliyet: Sorumlu olmama.

    Fâlıku’l-Habbi ve’n-Nevâ: Tohumları çatlatan ve yeşerten Allah.


    20.07.2006



  12. #12
    Risale-i Nur Talebesi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Doçent
    Üyelik tarihi
    30-06-2006
    Mesajlar
    730
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @Risale-i Nur Talebesi
    ÂYET-İ KERİME MEÂLİ



    Onlar, “Bizim malımız da, evlâdımız da çoktur; biz azaba uğratılacak değiliz ” derler.


    Sebe’ Sûresi: 35


    21.07.2006




    HADİS-İ ŞERİF MEÂLİ



    Kim din kardeşinin şerefini savunursa, bu, Cehennem ateşine karşı ona perde olur.


    Câmi'ü's-Sağîr c: 3-3645


    21.07.2006




    Hakikat güneşine perde olmamalı



    Remiz


    Arkadaş! Katre nâmındaki eserimde Kur’ân’dan ilhamen takip ettiğim yolla ehl-i nazar ve felsefenin takip ettikleri yol arasındaki fark şudur:

    Kur’ân’dan tavr-ı kalbe ilham edilen asâ-yı Mûsâ gibi, mânevî bir asâ ihsan edilmiştir. Bu asâyla, kitab-ı kâinatın herhangi bir zerresine vurulursa, derhal mâ-i hayat çıkar. Çünkü müessir ancak eserde görünebilir.

    Mânevî asansör hükmünde olan murakabelerle mâ-i hayatı bulmak pek müşküldür.

    Vesaite lüzum gösteren ehl-i nazar ise, etraf-ı âlemi Arşa kadar gezmeleri lâzımdır. Ve o uzun mesafede hücum eden vesveselere, vehimlere, şeytanlara mağlûp olup caddeden çıkmamak için, pek çok bürhanlar, alâmetler, nişanlar lâzımdır ki yolu şaşırtmasınlar.

    Kur’ân ise, bize asâ-yı Mûsâ gibi bir hakikat vermiştir ki, nerede olsam, hattâ taş üzerinde de bulunsam, asâyı vuruyorum, mâ-i hayat fışkırıyor. Âlemin haricine giderek uzun seferlere ve su borularının kırılmaması ve parçalanmaması için muhafazaya muhtaç olmuyorum. Evet, “Herbir şeyde, Onun bir olduğuna delalet eden bir âyet vardır.” (İbnü’l-Mu’tez’in bir şiirinden alınmıştır. İbn-i Kesir, Tefsirü’l-Kur’ani’l-Azim, 1: 24.) beytiyle, bu hakikat hakikatiyle tebarüz eder.*

    * İhtar: Kur’ân’ın delâletiyle bulduğum yola gitmek isteyen için ve ona o yolu güzelce tarif etmek için, Risâle-i Nur Külliyatı güzel bir tarifçidir.

    ***


    Remiz


    Arkadaş! Nefsin vücudunda bir körlük vardır. O körlük vücudunda zerre-miskal kaldıkça, hakikat güneşinin görünmesine mâni bir hicap olur. Evet, müşâhedemle sabittir ki, kat’î, yakînî bürhanlarla deliller dolu olan büyük bir kalede, küçük bir taşta bir zafiyet görünürse, o kör olası nefis o kaleyi tamamen inkâr eder, altını üstüne çevirir. İşte nefsin cehaleti, hamakati, bu gibi insafsızca tahribattan anlaşılır.


    Mesnevî-i Nuriye, s. 71


    Lügatçe:


    müessir: Tesir eden, tesir sahibi.

    mâ-i hayat: Hayat suyu.

    murakabe: Bakma, gözetme, göz altında bulundurma.

    yakînî: Şüphe edilmeyecek derecede, kesin bir şekilde.

    Bediüzzaman Said NURSİ

    21.07.2006

  13. #13
    Risale-i Nur Talebesi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Doçent
    Üyelik tarihi
    30-06-2006
    Mesajlar
    730
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @Risale-i Nur Talebesi
    ÂYET-İ KERİME MEÂLİ



    De ki: Rabbim dilediğinin rızkını genişletir, dilediğininkini daraltır; lâkin insanların çoğu bilmez.


    Sebe’ Sûresi: 36


    22.07.2006




    HADİS-İ ŞERİF MEÂLİ



    Uğursuzluk düşüncesinin kendisini ihtiyacı olan bir işi yapmaktan alıkoyan kimse Allah'a şirk koşmuştur.


    Câmi'ü's-Sağîr c: 3-3646


    22.07.2006




    Birşeyi Yaratan, her şeyi Yaratandır



    İ’lem!


    Kavâid-i usuliyedendir ki: Bir mesele hakkında ispat edenin sözü, nefyedenin sözüne müreccahtır. Çünkü, ispat edenin yardımcıları var, sözünde kuvvet olur. Nefyedenin yardımcısı olmadığından tek kalır, sözünde kuvvet yoktur. Hattâ bin adam birşeyi nefyederse, bir adam gibidir. Bin adam da ispat ederse, ispat edenlerin her birisi bin olur. Çünkü hepsi birşeye bakıyorlar. Ve bir noktaya parmak bastıklarından birbirini takviye ediyorlar. Nefyedenlerde birbirini takviye etmek yoktur; her birisi tek kalır.

    Meselâ, bin pencereden bir yıldızı görüp ispat eden bin adamın herbirisi ötekisine yardımcı olur, sözünü takviye eder. Çünkü, o bin adam, parmakla işaret eder gibi, o şeyi ispat ediyorlar. Nefyedenler öyle değildir. Çünkü, nefiy için sebep lâzımdır. Sebepler de ayrı ayrı olur. Meselâ, birisi “Gözümde zâfiyet var, göremedim,” ötekisi “Evimizde pencere yok,” ötekisi “Soğuktan başımı kaldırıp bakamadım” der. Ve hâkezâ, herbirisi nefyine, müddeâsına ayrı bir sebep gösterdiğinden, kendisince yıldızın bulunmaması, nefsülemirde de yıldızın bulunmamasına delâlet etmez ki, birbirine yardımcı olsun.

    Binaenaleyh, bir mesele-i imaniyenin nefyi hakkında ehl-i dalâletin ittifakları haber-i vahid hükmündedir, tesiri yoktur. Amma ehl-i hidayetin mesâil-i imâniyede olan sözleri, herbirisi ötekisine yardımcıdır, takviye eder.

    ***

    İ’lem eyyühe’l-aziz! (Ey aziz kardeşim bil ki: )

    Bir küll ne şeye muhtaç ise, cüz’ü de o şeye muhtaçtır. Meselâ, bir şecerenin meydana gelmesi için ne lâzımsa, bir semerenin vücuduna da lâzımdır. Öyleyse, semerenin Hâlıkı, şecerenin de Hâlıkı O oluyor. Hattâ arzın ve şecere-i hilkatın da Hâlıkı, o Hâlık olacaktır.

    Mesnevî-i Nuriye, s. 73


    Lügatçe:


    şecere: Ağaç.

    semere: Meyve.

    Hâlık: Yaratıcı.

    şecere-i hilkat: Yaratılış ağacı.

    kavâid-i usuliye: Temel kaideler.

    nefy: İnkâr.

    müreccah: Tercih edilen, üstün olan.

    mesâil-i imâniye: İmanî meseleler.

    Bediüzzaman Said NURSİ

    22.07.2006

  14. #14
    Risale-i Nur Talebesi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Doçent
    Üyelik tarihi
    30-06-2006
    Mesajlar
    730
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @Risale-i Nur Talebesi
    ÂYET-İ KERİME MEÂLİ



    Sizi Bize yaklaştıracak olan ne malınızdır, ne de evlâtlarınızdır. Ancak iman eden ve güzel işler yapan kimse Bizim rızamıza yaklaşmış olur...


    Sebe’ Sûresi: 37


    23.07.2006




    HADİS-İ ŞERİF MEÂLİ



    Kim kabrimi ziyaret ederse, şefaatim ona vacip olur.


    Câmi'ü's-Sağîr c: 3-3649


    23.07.2006




    Duâdaki tevhid sırrı



    İ’lem eyyühe’l-aziz!

    Tavus kuşu gibi pek güzel bir kuş, yumurtadan çıkar, tekâmül eder, semâlarda tayarana başlar. Âfak-ı âlemde şöhret kazandıktan sonra, yerde kalan yumurtasının kabuğu içerisinde o kuşun güzelliğini, kemâlâtını, terakkiyatını arayıp bulmak isteyen adamın ahmak olduğunda şüphe yoktur. Binaenaleyh, tarihlerin naklettikleri Peygamberimiz (a.s.m.) bidâyet-i hayatına maddî, sathî, surî bir nazarla bakan bir adam, şahsiyet-i mâneviyesini idrak edemez. Ve derece-i kıymetine vasıl olamaz. Ancak bidâyet-i hayatına ve levâzım-ı beşeriyetine ve ahvâl-i zahiriyesine ince bir kışır, nazik bir kabuk nazarıyla bakılmalıdır ki, o kışır içerisinden, iki âlemin güneşi ve tûbâ gibi şecere-i Muhammediye (a.s.m.) çıkmıştır. Ve feyz-i İlâhiyle sulanmış ve fazl-ı Rabbâniyle tekâmül etmiştir. Binaenaleyh, Nebiy-yi Zîşanın (a.s.m.) mebde-i hayatına ait ahvâl-i suriyesinden zayıf birşey işitildiği zaman üstünde durmamalı; derhal başını kaldırıp etraf-ı âleme neşrettiği nurlara bakmalı.

    Maahaza, mebde-i hayatına şek ve şüpheyle bakan adam, herhalde masdarla mazhar, menba ile mâkes, zatıyla tecellî aralarını fark edemiyor. Ve bu yüzden şüpheye düşer. Evet, Nebiy-yi Zîşan (a.s.m.) tecelliyât-ı İlâhiye mazhar ve mâkestir; masdar ve menbâ değildir. Çünkü, o zat yalnız âbiddir ve ibadetçe herkesten ileridir. Demek, bu kadar görünen terakkiyat, kemâlât onun zatî malı değildir. Ancak hariçten verilen, Rahmân-ı Rahîmin tecellîleridir. Evvelce beyan edildiği gibi, hiçbir şey, bir zerreye bile mânâ-yı ismiyle masdar olamaz. Amma bir zerre, mânâ-yı harfiyle semânın yıldızlarına mazhar olur. Yalnız gafletle o zerrenin masdar olduğu zannıyla bakıldığından, san’at-ı İlâhiyeyi tâğûtî bir tabiata mal ederler.

    İ’lem eyyühe’l-aziz!

    Duâlar, tevhid ve ibadetin esrarına nümunedir. Tevhid ve ibadette lâzım olduğu gibi, dua eden kimse de, “Kalbinde dolaşan arzu ve isteklerini Cenâb-ı Hak işitir” deyip Kadir olduğuna itikad etmelidir. Bu itikad, Allah’ın herşeyi bilir ve herşeye kadir olduğunu istilzam eder.

    İ’lem eyyühe’l-aziz!

    Şu âlemi ziyalandıran şemsin, bir sineğin gözüne tecelliyle girip ışıklandırması mümkündür. Ve ateşten bir kıvılcımın gözüne girip tenvir etmesi imkân haricidir. Çünkü gözü patlatır.

    Kezâlik, bir zerre, Şems-i Ezelînin tecellîsine mazhar olur. Fakat Müessir-i Hakikîye zarf olamaz.

    Mesnevî-i Nuriye, s. 74


    23.07.2006

  15. #15
    Risale-i Nur Talebesi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Doçent
    Üyelik tarihi
    30-06-2006
    Mesajlar
    730
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @Risale-i Nur Talebesi
    ÂYET-İ KERİME MEÂLİ



    ... İşte onlara, işlediklerinin karşılığında kat kat mükâfat vardır ve onlar Cennet saraylarıyla emniyet içindedirler.

    Sebe’ Sûresi: 37


    24.07.2006




    HADİS-İ ŞERİF MEÂLİ



    Kim Cuma günü anne veya babasının veya onlardan birisinin kabrini ziyaret eder ve orada Yâsîn okursa günahları bağışlanır.

    Câmi'ü's-Sağîr c: 3-3650


    24.07.2006




    İnsanın acip yaratılışı



    İ’lem ey mağrur, mütekebbir,

    mütemerrid nefis!

    Sen öyle bir zâfiyet, acz, fakirlik, miskinlik gibi hallere mahalsin ki, ciğerine yapışan ve çok defa büyülttükten sonra ancak görülebilen bir mikroba mukavemet edemezsin; seni yere serer, öldürür...

    İ’lem eyyühe’l-aziz!

    Hardale ile tabir edilen, bir darı habbesi hükmünde olan kuvve-i hafızanın ihata ettiği meydanda gezintiler yapılırken o kadar büyük bir sahraya inkılâp eder ki, gezmekle bitmez bir şekil alır. Acaba o hardalenin içindeki meydanı bitiremeyen, o hardalenin dairesini ne suretle bitirecektir? Aklın nazarında hardalenin vaziyeti böyleyse, aklın gezdiği daire nasıldır? Aklı da dünyayı yutar. Fesübhânallah! Cenâb-ı Hak hardaleyi akıl için dünya; ve dünyayı da, akıl için bir hardale gibi yapmıştır.

    İ’lem eyyühe’l-aziz!

    İnsanların en büyük zulümlerinden biri de şudur ki: Büyük bir cemaatin mesaisine terettüp eden—hasenatı intaç eden—semeratı bir şahsa isnad ve ona mal ederler. Bu zulümde bir şirk-i hafî vardır. Çünkü, bir cemaatin cüz-ü ihtiyârîsiyle kesb ettikleri mahsulâtı bir şahsa atfetmek, o şahsın, icad derecesinde harikulâde bir kudrete mâlik olduğuna delâlet eder. Hattâ eski Yunanîlerin ve Vesenîlerin ilâheleri, böyle zâlimâne tasavvurat-ı şeytaniyenin mahsulüdür.

    İ’lem eyyühe’l-aziz!

    Zikreden adamın, feyz-i İlâhîyi celb eden muhtelif lâtifeleri vardır. Bir kısmı, kalb ve aklın şuuruna bağlıdır. Bir kısmı da şuursuz, yani şuurlara tâbi değildir. “Min haysü lâ yeş’ur” (Şuurunda olmaksızın) husûle gelir. Binaenaleyh, gafletle yapılan zikirler dahi feyizden hâli değildir.

    İ’lem eyyühe’l-aziz!

    Cenâb-ı Hak, insanı pek acip bir terkipte halk etmiştir. Kesret içinde vahdeti, terkip içinde besâteti, cemaat içinde ferdiyeti vardır. İhtiva ettiği âzâ, havâs ve letâifin herbirisi için müstakil lezzetler, elemler olduğu gibi; aralarında görülen sür’at, teâvün ve imdattan anlaşıldığı üzere, herbirisi arkadaşlarının lezzet, elem ve teessüratından da hisse alıyorlar. Bu hilkat sayesinde, insan eğer ubudiyet yoluna giderse, bütün lezzet, nimet, kemâlât nevilerine, kısımlarına mazhar olmaya şâyandır. Ve keza, eğer enaniyet yolunu takip ederse, çeşit çeşit elem ve azaplara da mahal olmaya müstehaktır.

    Mesnevî-i Nuriye, s. 75


    24.07.2006

  16. #16
    Ahsen84 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üye
    Üyelik tarihi
    12-06-2006
    Mesajlar
    58
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @Ahsen84
    Bugünkü sohbetin içinde Allah razı olsun kardeş...risaleleri idrak edebilmek duasıyla...

Sayfa 1/10 123456 ... Son

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Benzer Konular

  1. Hocalardan Sohbetler..
    By KeRvAnCaN in forum Sohbet Videoları
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 16-08-2010, 14:55
  2. Siyami abiden sohbetler.
    By hasret-yolcusu in forum TASAVVUF
    Cevaplar: 4
    Son Mesaj: 06-11-2007, 13:39
  3. Sohbetler
    By yakup_1 in forum RÛHUL FURKAN
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 01-09-2007, 18:10
  4. Kalemdar'dan Sohbetler!..
    By CimCime in forum TASAVVUF
    Cevaplar: 10
    Son Mesaj: 06-07-2007, 16:55
  5. Cep Kur'an Cep Video ve Sohbetler
    By ozti in forum İNTERNET ve BİLGİSAYAR
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 03-09-2006, 09:44

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

Giriş

Facebook platformu Giriş