Etiketlenen üyelerin listesi

EBEDÎ SAÂDET REHBERİMİZ HAZRET-İ MUHAMMED MUSTAF -Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem- Peygamberler târihi ve takvîmi, varlığın ilki olan “nûr-i Muhammedî”nin ilk insana ikrâmı ile başlamış; bu oluşun son yaprağı da “cismâniyet-i Muhammedî”nin dünyâ âleminde zuhûruyla nihâyet bul*muştur. Böylece -rivâyete göre- 124 bin peygamberden teselsül ederek gelen bu yüce nûr, hakîkî sâhibine intikâl etmiştir. Yâni bu yüce nûr, en temiz ve en

Bu konu 71658 kez görüntülendi 462 yorum aldı ...
Üsve-i Hasene En Güzel İnsan Peygamber Efendimiz (s.a.v.) 5.00 71658 Reviews

    Konuyu değerlendir: Üsve-i Hasene En Güzel İnsan Peygamber Efendimiz (s.a.v.)

    5 üzerinden 5.00 | Toplam: 4 kişi oyladı ve 71658 kez incelendi.

Sayfa 2/29 İlk 123456712 ... Son
  1. #17
    İsr@ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektar Emektar Üye emektar
    Üyelik tarihi
    05-11-2006
    Yer
    KOCAELİ
    Yaş
    37
    Mesajlar
    1.541
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @İsr@
    Güllerin En Seçkini

    Gönüllerin sevgilisi Efendimiz aleyhisselâm herhangi bir insan değildir. O Cenâb-ı Mevlâ’nın Habîbi, Yûnus Emre’nin dediği gibi, on sekiz bin âlemin Mustafâ’sıdır. Bu sebeple onun yüce ismini ağzına alacak kimse hem kendine hem diline çeki düzen vermek mecburiyetindedir.

    Peygamber-i Zîşân’ın değerini en iyi bilen ashâb-ı kirâm efendilerimizdi. Çünkü Kâinâtın Rabbi, şanlı Peygamberinin kadrini bilme ve ona lâyık olduğu şekilde hitap etme konusunda ilk önce onları eğitti. “Ey iman edenler!” buyurdu onlara. “Sesinizi Peygamberin sesinden fazla yükseltmeyin; birbirinize bağırdığınız gibi ona bağırmayın. Yoksa yaptığınız iyilikler mahvolur gider de farkına bile varmazsınız” (Hucurât 49/2).

    Sahâbe-i Güzîn Efendilerimiz çocuklarını bu terbiye ile yetiştirdi; ondan sonra gelenler, daha sonra gelenler hep bu edebe riâyet etti. Peygamber Efendimizden sonra güzel dinimizi bize öğreten o nesiller bizim mânevî babamız sayılır. Nesilden nesile devam ederek bize kadar gelen bu üstün edebe sahip çıkmalı, onu yaşamalı, çocuklarımızı ve torunlarımızı bu terbiye ile yetiştirmeliyiz. Risâlet Güneşi Efendimizden kuru ve ruhsuz bir ifadeyle “Peygamber” diye söz edenler gibi olmamalıyız. Peygamber kelimesinin yanında mutlaka ona olan saygımızı gösteren bir ifade daha kullanmaya dikkat ve gayret etmeliyiz.

    Şâh-ı rusül

    Bizim büyüklerimiz, çok yakın zaman öncesine kadar, hem yazdıkları eserlerde hem konuşmalarında bu edebe dikkat ederlerdi. Şimdi size onların Peygamber Efendimize duydukları engin muhabbeti nasıl dile getirdiklerini gösteren bazı misâller sunmak istiyorum.

    Önce, beş yüzyıldan beri bu milletin ruhunu Fahr-i Cihân Efendimizin muhabbetiyle yoğuran Süleyman Çelebi’ye kulak verelim. Süleyman Çelebi Hazretleri o ölümsüz eseri Vesîletü’n-necât adlı mevlidinde Mefhar-i Mevcûdât Efendimizden Hayru’l-beşer (insanların hayırlısı) diye söz eder. Zaman zaman ona Hakk’ın sevgilisi anlamında Habîb-i Hak der.

    Kimi zaman da Peygamberlerin şâhı anlamında Şâh-ı rusül ifadesini kullanır. Bazı mevlidhanların, Efendimiz aleyhisselâm hakkında yazılmış bir şiirdeki “şâh-ı rusül” ifadesini “Şâh-ı resul” diye okuduklarını duydukça üzülürüm. Çünkü “Şâh-ı resul”, Peygamberin şâhı demek olup hiçbir anlamı yoktur. Peygamberin şâhı değil, Peygamberlerin şâhı olur. Peygamberlerin şâhı diyebilmek için de o terkîbi şâh-ı rusül diye okumak gerekir.

    Bugün gençlerimizin, internetle ilgili dünya kadar İngilizce kelimeyi ezbere bildikleri halde, kendi öz dillerinin ifadeleri olan Şâhı rusül’ü, Hayru’l-beşer’i bilmemelerine şaşar kalırım. Meselâ bu iki terkipte dört kelime geçiyor. Bu dört kelimenin üçü zaten dilimizde var. Şah, hayır, beşer kelimelerini herkes bilir. Rusül kelimesinin de Resûl’ün çoğulu olduğunu az bir gayretle anlamak zor değildir. Geriye kala kala bu terkipleri sondan başa doğru okumak kalıyor. Habîb-i Hak, Hakk’ın habibi; Hayru’l-beşer, insanların hayırlısı, Şâh-ı rusül Peygamberlerin şâhı gibi.

    İnşallah benim genç sevgili okuyucularım bundan sonra Süleyman Çelebi’yi dinlerken, onun Şâh-ı cihân dediğini duyunca, bunun Cihanın şâhı demek olduğunu, Resûl-i Hak dediğini duyunca, bunun Hakk’ın elçisi demek olduğunu, Mahbûb-ı Hak dediğini duyunca bunun Hakk’ın sevgilisi demek olduğunu daha kolay bir şekilde anlayacak ve ağızlarında pek lezzetli bir akide şekerini veya Medine hurmasını emiyormuş gibi hoşluk duyacaklardır.

    Süleyman Çelebi’nin burcu burcu Peygamber muhabbeti kokan sözlerinden biri de Mustafâ-yı mâh rû (ay yüzlü Mustafa) ifadesidir.

    Kâinâtın göz bebeği

    Bir zamanlar Allah’ın sevgilisini bütün ruhuyla seven milletimizin aydın kesimi, bu derin sevgiyi eserlerinde dile getirirlerdi. Ona duydukları engin sevgi ve saygıyı gösterebilmek için sözlerin en güzelini büyük bir titizlikle seçerlerdi.

    Bundan iki buçuk asır önce yaşamış olan Hanîf İbrâhim Efendi de, daha çok hadîs-i şerîfe dair eserler veren bir Osmanlı âlimiydi. Şimdi de onun Hulâsatü’l-vefâ fî şerhi’ş-Şifâ adlı eserinde Nebiy-yi Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem hakkında kullandığı, sözden ziyâde mûsikîyi alâkadar eden bazı saygı ifadelerini görelim:

    Mihr-i dırahşânı nübüvvet (nübüvvetin parlayan güneşi),

    Mâh-ı münîr-i risâlet (risâletin aydınlatan ay yüzlü güzeli),

    Nebiy-yi âlîcâh (yüce rütbeli Peygamber),

    Neyyir-i âsumân-ı risâlet (peygamberlik semâsını aydınlatan insan),

    Sultân-ı enbiyâ ve server-i asfiyâ aleyhi’s-selâmü ve’t-tehâya (nebîler sultanı ve seçilmişler efendisi, üzerine selamlar ve dualar olsun).

    Burada asfiyâ kelimesinden söz etmişken, ünlü şâirimiz Necâtî Bey’in bu kelimeyi nasıl kullandığına kulak verelim:

    Fahr-i enbiyâ ve sened-i asfiyâ Muhammed Mustafâ (nebîlerin iftihârı ve seçilmişlerin dayanağı Muhammed Mustafâ).

    Biz tekrar Şifâ-i Şerîf mütercim ve şârihi Hanîf İbrâhim Efendi’nin bu pek kıymetli eserinde Peygamber Efendimiz hakkında kullandığı saygı ifadelerine dönelim:

    Bergüzîde-i benî âdem (Âdemoğullarının en seçkini).

    Serdefter-i enbiyâ aleyhi ekmelü’t-tehâyâ (nebîler önderi, en üstün dualar ona olsun).

    Nûr-ı dîde-i âlem (kâinâtın gözbebeği).

    Hayru’l verâ aleyhi’t-tehâyâ (bütün yaratılmışların en hayırlısı, üzerine dualar olsun). Burada yine Efendimiz aleyhisselâm için kullanılan nûru’l-verâ (bütün yaratılmışların nûru) ifadesini de hatırlayalım.

    Mefhar-i mevcûdât aleyhi asfa’t-tahiyyât (bütün varlığın kendisiyle iftihar ettiği zât, üzerine pek çok dua olsun). Mefhar kelimesi mefhar-i enbiyâ, mefhar-i cihan gibi terkiplerde de kullanılır.

    Şâh-ı rusül ve güzîde-i gül (Peygamberlerin şâhı ve güllerin en seçkini).

    İmâmü’l-müttakîn aleyhi salâtü’l-Muîn (müttakîlerin önderi, herkese yardım eden Allah’ın salâtü selâmı onun üzerine olsun). Bu saygı ifadesinin sonundaki Muîn kelimesine, Süleyman Çelebi’nin Mevlid’inden kulaklarımız âşinâdır: “Ümmetinden razı olsun ol Muîn”

    Su sesi gibi ruh ve gönül okşayan bu mûsikî nağmeleri, bir kısmımıza ağır ve ağdalı gelebilir. Çünkü bize kendi öz dilimizi, onunla alay ede ede unutturmaya çalıştılar. Büyüklerimizin, Resûlullah Efendimize duydukları muhabbeti ve saygıyı, zengin çağrışımlarla nasıl dile getirdiklerini daha iyi görebilmek için, şimdi de yukarıdaki saygı ifadelerinin sadece Türkçe söylenişine kulak verelim:

    Peygamberliğin parlak güneşi, nebîler sultanı ve seçilmişler efendisi, Âdemoğullarının seçkini, nebîlerin iftihârı ve seçilmişlerin dayanağı, peygamberlik semâsını aydınlatan insan, nebîler önderi, kâinâtın gözbebeği, bütün varlığın kendisiyle iftihar ettiği insan, müttakîlerin önderi, bütün yaratılmışların nûru…

    Elbette konumuz, eski dilimizin güzelliği değil. Onun göz alan ihtişamı zaten meydanda. Şüphesiz o güzel dil, Fahr-i cihân efendimize duyulan derin muhabbeti coşkulu bir lisan ile ifade etmeye son derece elverişliydi. Zira gönlünüzdeki engin duyguları dile getiremediğiniz zaman boğazınıza bir yumruk düğümleniyor.

    Şimdi ne yapmamız gerektiğine bakalım. Gönüllerimizi buluşturan sevgili Efendimize duyduğumuz derin sevgi ve saygıyı, dilimizdeki malzemeyle, ama büyük bir titizlikle ifade etmeye çalışalım. Öte yandan, ecdadımızla irtibatı koparmamak için, bir muhabbet dili olan eski lisânımızın ipek kumaşını fırsat buldukça okşamaya devam edelim.

  2. #18
    kays - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    01-10-2006
    Yer
    Kayseri
    Yaş
    60
    Mesajlar
    4.632
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @kays
    allah razı olsun erentalha kardeş

  3. #19
    İsr@ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektar Emektar Üye emektar
    Üyelik tarihi
    05-11-2006
    Yer
    KOCAELİ
    Yaş
    37
    Mesajlar
    1.541
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @İsr@
    Alıntı kays Nickli Üyeden Alıntı
    allah razı olsun erentalha kardeş
    Rabbim ve resulü önce senden razı olsun abim maşallah heryerde bir konu her yerde bir duygu mevlam ilim aşkını arttırsın böyle bir iman aşkını bizlerede nasip eylesin...

  4. #20
    kays - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    01-10-2006
    Yer
    Kayseri
    Yaş
    60
    Mesajlar
    4.632
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @kays
    Alıntı Eren Talha Nickli Üyeden Alıntı
    Rabbim ve resulü önce senden razı olsun abim maşallah heryerde bir konu her yerde bir duygu mevlam ilim aşkını arttırsın böyle bir iman aşkını bizlerede nasip eylesin...

    allah için yazanlardan allah razı olsun talebelik defterinden sildirmesin.

  5. #21
    ummuhan
    Biraz daha kısa kısa ve daha okunabilir bir font ile yazılsa idi okuyan sayısı artar mıydı? Diye düşünüyorum.... okuyan her şekilde okur diyeceksiniz ama işte okumayana okutmaya çalışmak asıl amaç olunca neden? araştırıyor insan aklıma gelen gözüme çarpan bu oldu
    E bir de benim yazmam gerekiyordu onu da yazdım işte

  6. #22
    kays - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    01-10-2006
    Yer
    Kayseri
    Yaş
    60
    Mesajlar
    4.632
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @kays
    Alıntı ummuhan Nickli Üyeden Alıntı
    Biraz daha kısa kısa ve daha okunabilir bir font ile yazılsa idi okuyan sayısı artar mıydı? Diye düşünüyorum.... okuyan her şekilde okur diyeceksiniz ama işte okumayana okutmaya çalışmak asıl amaç olunca neden? araştırıyor insan aklıma gelen gözüme çarpan bu oldu
    E bir de benim yazmam gerekiyordu onu da yazdım işte

    allah razı olsun kardeş inşaallah fikirlerinize uymaya çalışacağım .

  7. #23
    kays - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    01-10-2006
    Yer
    Kayseri
    Yaş
    60
    Mesajlar
    4.632
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @kays
    RASÛLULLÂH MUHABBETİNİN YANIK TERENNÜMLERİ devamı

    Nitekim, Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz vefât ettiğinde de ashâbın hâli, hüznünden yanıp eriyen mumlar gibiydi. O gün Allâh Rasûlü'nün firâkı

    ile gönüller bir anda hasret yangınlarıyla kavrulmuş, ashâb-ı kirâm, hâlden hâle girmişti. Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- dahî bir an kendinden geçmiş, Hazret-i Ebû

    Bekir -radıyallâhu anh-, insanları teskîn edinceye kadar binbir güçlük yaşamıştı. Zîrâ O'nu görmemeye bir gün bile dayanamayan âşık gönüller, artık bu fânî dünyâda O'nu

    hiç göremeyecekti. İşte bu hicrân ve yanışa dayanamayan Abdullâh bin Zeyd -radıyallâhu anh-, ellerini ilâhî dergâha mahzûn bir gönülle açarak:

    “Yâ Rabbî! Artık benim gözlerimi âmâ kıl! Ben, her şeyden çok sevdiğim Peygamberimden sonra artık dünyâda bir şey görmeyeyim!..” diye samîmî göz yaşları içinde ilticâ etti ve oracıkta gözleri âmâ oldu. ( Kur*tu*bî, el-Câ*mî, V, 271 )

    Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-Efendimiz'in vefâtından sonra bir hadis nakledeceği zaman Allâh Rasûlü'nü hatırladıkça ağlar, konuşmakta güçlük çekerdi.

    Ebû Hureyre -radıyallâhu anh- onun bu hâlini şöyle anlatır:

    “Ebû Bekir -radıyallâhu anh- minbere çıktı ve:

    «–Biliyorsunuz ki Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- geçen sene aranızda şu benim durduğum gibi durmuştu...» dedi. Sonra ağladı. Sonra bu sözünü tekrar etti ve yine ağladı. Üçüncü kez yine tekrarladı ve kendini tutamayarak bir daha ağladı.” (Bkz. Tirmizî, Deavât, 105)

    üsveihasenecom

  8. #24
    kays - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    01-10-2006
    Yer
    Kayseri
    Yaş
    60
    Mesajlar
    4.632
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @kays
    RASÛLULLÂH MUHABBETİNİN YANIK TERENNÜMLERİ devamı


    Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in sağlığında iken hep yanında olduğu hâlde dâimâ O'na hasret içinde

    kalırdı. Rasûlullâh'ın vefâtından sonra ise bu firâk sebebiyle, O'na kavuşma iştiyâkı daha da şiddetlenmişti.

    Âişe -radıyallâhu anhâ- babasının vefât ânında, Hazret-i Peygamber'e duyduğu vuslat heyecanını şöyle ifâde eder:

    Babam Ebû Bekir -radıyallâhu anh- ölüm hastalığında:

    “–Bugün hangi gündür?” diye sordu.

    “–Pazartesi.” dedik.

    “–Eğer bu gece ölürsem beni yarına bekletmeyiniz! Zîrâ benim için gün ve gecelerin en sevimlisi Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'e en yakın olanıdır. (Yâni O'na bir an evvel kavuşacağım andır.) dedi.” (Ahmed bin Hanbel, I, 8)

    Ashâb-ı kiramdan bazıları, Allâh Rasûlü'ne âşık olup bir an evvel vuslatı arzulayan hastalara, Allâh'a ve Rasûlü'ne kavuşmaları yaklaştığı için gıpta ile bakmış, onlarla Gönüller Sultânı Efendimiz'e selâm göndermişlerdir. Meselâ Muhammed bin

    Münkedir -radıyallâhu anh-, Rasûlullâh âşığı Hazret-i Câbir'i, son hastalığında ziyâret etmişti. Onun, ölüme iyice yaklaştığını anlayınca da, gönlü Rasûlullâh hasretiyle muzdarip olan Câbir -radıyallâhu anh-'ı tesellî için:

    “Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'e bizden selâm götür!” demiştir. (İbn-i Mâce, Cenâiz, 4)

    üsveihasenecom

  9. #25
    İsr@ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektar Emektar Üye emektar
    Üyelik tarihi
    05-11-2006
    Yer
    KOCAELİ
    Yaş
    37
    Mesajlar
    1.541
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @İsr@
    Sen Olmasaydın, Yâ Muhammed (s.a.v.)
    Sen olmasaydın; Allah’ın varlığından, birliğinden, sonsuz kudret ve azametinden, dünyamızı cennete dönüştüren yüce dînimizden ve her biri bize ayrı bir haz ve fayda veren ibâdetlerden nasıl haberdâr olabilirdik?

    Sen olmasaydın; inceliği, zerâfeti, tevâzûyu, güzel ahlâkı kim öğretir ve bu konuda bize kim örnek olabilirdi? Halbuki Sen, güzel ahlâkı yaşamak ve tamamlamak için gönderildin.

    Sen olmasaydın, gönlünü hüzün ve ümitsizlik kaplamış yetîmin başını kim okşar; onu kucaklayıp şefkatle bağrına kim basardı? Sen ise yetîmi dâima gözettin ve:

    “En güzel ev; içinde yetîme iyi muâmele edilen evdir. En kötü ev de, yetîme kötü muâmele edilen evdir.”buyurdun. (İbn-i Mâce, Edeb, 6)

    Sen olmasaydın, diri diri toprağa gömülen kız çocuklarının gökyüzünü kaplamış feryâdlarını ve çığlıklarını kim dindirirdi? İffet ve fazîlet timsâli ve şefkat âbidesi kadınlara lâyık oldukları şerefi ve haysiyeti kim lütfederdi? “Cennet annelerin ayakları altındadır.” buyurarak onları, hak ettikleri yüce mevkiye kim kavuştururdu?

    Sen olmasaydın, kadınların haklarını kim korur ve;

    “Kadınların haklarına riâyet ediniz! Onlara şefkat ve sevgi ile muâmele ediniz! Onlar hakkında Allah’dan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları, Allah’ın emâneti olarak aldınız; onların nâmuslarını ve iffetlerini Allah adına söz vererek helâl edindiniz. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, onların da sizin üzerinizde hakları vardır…” buyururdu?

    Sen olmasaydın, ailede huzûr ve saâdetin esâslarını bizlere kim öğretirdi? Hanımlara hoş davranılması hakkında;

    “Sizin en hayırlınız, ailelerine en güzel muâmelede bulunanınızdır.” buyurarak bize kim nasîhatta bulunurdu? (İbn-i Mâce, Nikâh, 50)

    Sen olmasaydın, kim mahlûkata şefkat ve merhameti tavsiye ederek;

    “Yeryüzündekilere merhamet edin ki, gökyüzündekiler de sizlere merhamet etsin!” buyururdu? (Tirmizî, Birr, 16)

    Sen olmasaydın, her türlü güce ve imkâna sâhip olduğu halde düşmanlarına bile beddua etmekten ve kahretmekten sakınarak;

    “Allah’ım, bu kavmi doğru yola ilet! Ben bunların soyundan mü’min bir neslin gelmesini diliyorum!”

    “Allah’ım, ümmetimi afvet, çünkü onlar bilmiyorlar!” diye kim duâ ederdi? (İbn-i Mâce, Menâsik, 56)

    Sen olmasaydın, bize kim afv ve müsâmaha ile muâmele etmeyi tavsiye ederdi? Senin şu mübârek kelâmın bu konuda ne kadar anlamlı;

    “Sana zulmedeni afvet, seninle ilgilenmeyen akrabana yardım et, sana kötülük yapana iyilikle mukabele eyle, aleyhine de olsa doğruyu söyle!”

    Sen olmasaydın; boynu bükük, gönlü kırık fakîr ve ihtiyâç sâhiplerine kim yardım eder ve müşfik davranırdı? Sen ise fakîrlere hep ikrâm ve ihsân edilmesini tavsiye ettin ve Hazret-i Âişe vâlidemizin şahsında bütün ümmete hitâben şöyle buyurdun:

    “Yâ Âişe! Fakirleri sev! Onları yakınına al ki, Allah -celle celâlühü- kıyâmet günü seni yakınına alsın!..”

    “Yâ Âişe! Hiçbir zaman muhtâç birisini kapından boş çevirme; yarım hurma ile dahi olsa, kendini cehennem azâbından koru!..” (Tirmizî, Zühd, 37)

    Sen olmasaydın, komşu hakkına riâyeti kim tavsiye ederdi? Halbuki Sen;

    “Kâfir olan komşunun bir hakkı vardır. Müslüman komşunun iki hakkı vardır. Müslüman ve akrabâ olan komşunun üç hakkı vardır.”buyurarak komşularla dâima hoş ve güzel geçinmeyi tavsiye ettin.

    Sen olmasaydın, kan kardeşliğinden de önemli olan din kardeşliğini bizlere kim öğretir ve;

    “Sizden biriniz kendi nefsi için istediğini, mü’min kardeşi için de istemedikçe kâmil mü’min olamaz.” buyururdu? (Buhârî, İmân, 7)

    Sen olmasaydın, kölelere kim insanca muâmelede bulunurdu? Sen, onları hürriyetlerine kavuşturmaktan büyük haz duyar, onlara sevgi ve şefkatle davranılmasını ister ve;

    “Onlara yediğinizden yedirmeye, giydiğinizden giydirmeye dikkat ediniz! Affedemeyeceğiniz bir hatâ yaparlarsa, izin veriniz! Fakat onlara aslâ eziyet etmeyiniz! Çünkü onlar da Allah’ın kuludur.” buyururdun.

    Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri de ne güzel buyurur:

    “Kudûmun rahmet ü zevk u safâdır yâ Rasûlâllâh !

    “Zuhûrun derd-i uşşâka devâdır yâ Rasûlâllâh !

    Hüdâyî’ye şefâat kıl eğer zâhir eğer bâtın,

    Kapına intisâb etmiş gedâdır yâ Rasûlâllâh !

    Salât-ü selâm Sana, ey kâinâtın fahr-ı ebedîsi!

    Salât-ü selâm Sana, ey âlemlerin varlık sebebi!

    Salât-ü selâm Sana, ey dünya ve âhiret hayatının kurtuluş vesîlesi!

    Salât-ü selâm Sana, ey günahkârların biricik şefâatçısı!

  10. #26
    İsr@ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektar Emektar Üye emektar
    Üyelik tarihi
    05-11-2006
    Yer
    KOCAELİ
    Yaş
    37
    Mesajlar
    1.541
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @İsr@
    ummuhan ablacım biraz uzun oldu ama hakkını helal et konu o kadar akıcı idi ki bölemedim...

  11. #27
    ummuhan
    Babam Ebû Bekir -radıyallâhu anh- ölüm hastalığında:

    “–Bugün hangi gündür?” diye sordu.

    “–Pazartesi.” dedik.

    “–Eğer bu gece ölürsem beni yarına bekletmeyiniz! Zîrâ benim için gün ve gecelerin en sevimlisi Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'e en yakın olanıdır. (Yâni O'na bir an evvel kavuşacağım andır.) dedi.” (Ahmed bin Hanbel, I, 8)

    Ashâb-ı kiramdan bazıları, Allâh Rasûlü'ne âşık olup bir an evvel vuslatı arzulayan hastalara, Allâh'a ve Rasûlü'ne kavuşmaları yaklaştığı için gıpta ile bakmış, onlarla Gönüller Sultânı Efendimiz'e selâm göndermişlerdir. Meselâ Muhammed bin

    Münkedir -radıyallâhu anh-, Rasûlullâh âşığı Hazret-i Câbir'i, son hastalığında ziyâret etmişti. Onun, ölüme iyice yaklaştığını anlayınca da, gönlü Rasûlullâh hasretiyle muzdarip olan Câbir -radıyallâhu anh-'ı tesellî için:

    “Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'e bizden selâm götür!” demiştir.


    Ahirete irtihal edince vuslatın O nunla olacağından emin olabilmek....

  12. #28
    A.R
    A.R - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Profesör
    Üyelik tarihi
    10-03-2007
    Mesajlar
    795
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @A.R
    Alıntı kays Nickli Üyeden Alıntı
    Enes bin Malik -radıyallâhu anh- anlatıyor:

    Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz'e bir adam geldi ve:

    “–Yâ Rasûlallâh! Kıyâmet ne zamandır?” dedi.

    Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

    “–Kıyamet için ne hazırladın?” diye sorunca o da:

    “–Allâh ve Rasûlü'nün muhabbetini…” cevabını verdi.

    Bunun üzerine Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

    “– Öyleyse sen sevdiğinle beraber olacaksın .” buyurdular.
    Muhabbeti dilde kalmayıp, O'nun gibi yaşamaya, O'na benzemeye çevirenlere selam olsun:flowers:

  13. #29
    kays - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    01-10-2006
    Yer
    Kayseri
    Yaş
    60
    Mesajlar
    4.632
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @kays
    RASÛLULLÂH MUHABBETİNİN YANIK TERENNÜMLERİ devamı

    Rasûlullâh âşığı sahâbe-i kirâm, Hazret-i Peygamber hakkındaki hâtıraları dinlemekten de zevk alırlardı.

    Berâ -radıyallâhu anh-, babasının her fırsatta, Allâh Rasûlü'ne âid bir hâtırayı dinleyebilme arzusunu şöyle anlatır:

    “Ebû Bekir Sıddîk -radıyallâhu anh-, babamdan on üç dirheme bir semer satın aldı ve:

    «–Berâ'ya söyle de onu bizim eve götürüversin.» dedi.

    Babam:

    «–Hayır! Bana Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in Mekke'den Medîne'ye nasıl hicret ettiğini anlatıncaya kadar olmaz.» dedi.

    Bunun üzerine Ebû Bekir -radıyallâhu anh- hicret yolculuğunu uzun uzun anlattı.” (Buhârî, Ashâbu'n-Nebî, 2; Ahmed bin Hanbel, I, 2)

    Sahâbîler, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'e karşı o kadar hürmet, tâzim ve muhabbet besliyorlardı ki, bâzıları, Rasûlullâh'ın mübârek elleri dokundu diye başlarındaki saçları kestirmemişlerdi.

    Sahâbî hanımlarının evlatlarına Allâh Rasûlü'ne muhabbeti telkin edişlerini sergileyen şu hâdise ne güzel bir muhabbet tezâhürüdür:

    üsveihasene

  14. #30
    kays - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    01-10-2006
    Yer
    Kayseri
    Yaş
    60
    Mesajlar
    4.632
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @kays
    RASÛLULLÂH MUHABBETİNİN YANIK TERENNÜMLERİ devamı

    Sahâbî hanımlarının evlatlarına Allâh Rasûlü'ne muhabbeti telkin edişlerini sergileyen şu hâdise ne güzel bir muhabbet tezâhürüdür:

    Sahabî hanımlar, evlatları, Allâh'ın Rasûlü ile uzun müddet görüşmedikleri zaman onları azarlarlardı. Huzeyfe -radıyallâhu anh- birkaç gün Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'i görmediği için annesi ona kızmış ve onu azarlamıştır. Kendisi bunu şöyle anlatmaktadır:

    Annem bana sordu:

    “–Peygamber Efendimiz'le en son ne zaman görüşmüştün?”

    Ben de:

    “–Birkaç günden beri onunla görüşemedim.” dedim. Bana çok kızdı ve beni fenâ bir şekilde azarladı. Ben de:

    “–Dur kızma! Hemen Rasûlullâh Efendimiz'in yanına gideyim, onunla beraber akşam namazını kılayım ve O'ndan benimle senin için istiğfar etmesini taleb edeyim.” dedim... (Tirmizî, Menâkıb, 378; Ahmed bin Hanbel, V, 391-2)

    üsveihasene

  15. #31
    kays - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    01-10-2006
    Yer
    Kayseri
    Yaş
    60
    Mesajlar
    4.632
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @kays
    RASÛLULLÂH MUHABBETİNİN YANIK TERENNÜMLERİ devamı


    Yine Peygamber âşıklarında, Allâh Rasûlü'nün muhabbetinin bütün fânî ıztırapları aştığını gösteren şu misâl de pek ibretlidir:

    Abdullâh bin Mübârek anlatıyor:

    İmam Mâlik'in yanındaydım. Bize Allâh Rasûlü'nün hadis-i şeriflerinden naklediyordu. Bir akrep gelip onu defalarca soktu. Rengi değişiyor, sararıyor ancak Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in hadisini kesmiyordu. Ders bitip de insanlar dağıldıklarında ona dedim ki:

    “–Ey Ebû Abdullâh! Bugün sende bir gariplik gördüm?”

    O da:

    “–Evet. Beni defâlarca akrep ısırdı, hepsine de sabrettim. Buna ancak Rasûlullâh'a olan tâzim ve hürmetimden dolayı dayandım.” dedi. (Münâvî, Feyzü'l-Kadîr, III, 333; Suyûtî, Miftâhu'l-Cennet , s. 52)

    Rasûlullâh'ın baş müezzini, Peygamber mescidinin bülbülü Hazret-i Bilâl -radıyallâhu anh-'ın hâli ise çok daha başkaydı. Allâh Rasûlü fânî dünyâyı terk edince Hazret-i Bilâl sanki dilini yuttu, ağzını bıçaklar açmaz oldu. Koca Medîne kendisine dar geldi.

    Halîfe Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, Allâh Rasûlü'nün zamanındaki ezanların aziz hatırasını tâzelemek arzusuyla Bilâl'e ezan okuması için defâlarca yalvardı. O peygamber âşığı, dertli Bilâl ise:

    “-Yâ Ebâ Bekir! Benim arzumu sorarsan Rasûlullâh'tan sonra ezan okumaya tâkatim kalmadı. Beni zorlama. Ne olursun, beni kendi hâlime bırak.” diye affını istedi.

    Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh- ise Rasûlullâh hasretiyle Bilâl'den o güzel demlerin ezânını ısrarla istiyor:

    “–Ümmet, Rasûlullâh'tan sonra O'nun müezzininden de mi mahrûm kalsın?” diyordu.

    Israrlara dayanamayan Bilâl, nihâyet bir sabah ezânı için boynu bükük, gözü yaşlı minâreye çıktıysa da gözünde canlanan o saâdet günlerinin hatıraları sebebiyle boğazına tıkanan hıçkırıklardan, ezanı okuyamadan geri indi. Ebû Bekir -radıyallâhu anh- daha fazla ısrâr etmedi.

    üsveihasenecom

  16. #32
    İsr@ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektar Emektar Üye emektar
    Üyelik tarihi
    05-11-2006
    Yer
    KOCAELİ
    Yaş
    37
    Mesajlar
    1.541
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @İsr@
    Öyle Bir Rahmet Ki

    Cenâb-ı Hak, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i bütün âlemlere rahmet olarak gönderdi.

    Öyle bir rahmet ki, her varlık O’nun hürmetine yaratıldı ve O’na olan muhabbeti nisbetinde Hak katında kıymet buldu.

    Öyle bir rahmet ki, şefkat ve merhameti bütün insanlığı, hattâ bütün mahlûkâtı kuşattı.

    Öyle bir rahmet ki, bütün dimağlara ve gönüllere ebedî bir âb-ı hayat mesâbesinde ilim, irfan, hikmet ve aşk menbaı olarak Cenâb-ı Hak tarafından en müstesnâ vasıflarla sonsuz bir feyz ü bereket kaynağı olarak ihsan buyruldu.

    Öyle bir rahmet ki, O’nunla sonsuz hidâyet rehberi Kur’ân ikrâm edildi.

    Öyle bir rahmet ki, Rahmân ve Rahîm olan Allâh’ın en sevgilisi, habîbi, mîrac bahşettiği Rasûlü oldu.

    Öyle bir rahmet ki, o olmasa bütün âlemler ıssız çöllere dönerdi.

    Öyle bir rahmet ki, yaratılışın başlangıcı O’nun nûru ile vücûd buldu. Kürre-i arzda zuhûr eden bütün peygamberler, O’nun nûrunun feyz ve berekâtını taşımışlardır.

    Öyle bir rahmet ki, nerede bir güzellik varsa, O’ndan bir akistir. Âlemde bir çiçek açılmaz ki, O’nun nûrundan olmasın! Zîrâ O olmasaydı, hiçbir şey vücûd bulmazdı. O ki, solmayan, aksine gün geçtikçe tazelik ve tarâveti daha da artan serâpâ nurdan ibâret bir gonca-i ilâhî...

    Öyle bir rahmet ki, O’nun değerini ve kadrini bizzat Allâh Teâlâ anlatıyor. Hem de O’na salât ederek…

    Hak Teâlâ’nın Rasûlü’ne salât ederek O’nun kadr ü kıymetini bildirmesi, her türlü medh ü senânın üstündedir. Zîrâ Cenâb-ı Hak, O’na salât ü selâmda bizzat kendi yüce zâtını misâl gösteriyor ve bütün meleklerine de O Güzeller Güzeli’ne, Kâinât’ın Fahr-i Ebedîsi’ne salavât getirttiğini beyan buyuruyor. Ardından bütün mü’minlere aynı şekilde O’na salât ü selâm getirmeyi bilhassa emrediyor. Çünkü Cenâb-ı Hak, bizleri 124 bin küsur peygamber arasından böyle bir peygambere meccânen ümmet olma nîmetiyle müşerref kılmıştır.

    Bizlere olan bu ilâhî lutuf, bir müstesnâlık ifade ettiği kadar, bahşedilen şerefin büyüklüğü nisbetinde, bizim için bir şükür borcu ve vefâ hukûkunu da beraberinde getirmektedir. Yani Peygamberler Sultânı’na ümmet olma mertebesi, hem rütbelerin en büyüğü, hem de mes’ûliyetlerin en ağırı demektir. Öyle ki Allâh Teâlâ, O’na itaati kendisine itaat, O’na isyanı kendisine isyan olarak beyan buyurmaktadır.

    Bu itibarla her mü’minin O’na karşı en mühim şükür ve vefâ hukûku, O’nu her şeyden, hattâ canından daha çok sevmekle başlamalıdır. Bu çerçevede ismi her anıldığında O’na cân ü gönülden salât ü selâm getirmek, O’nun örnek şahsiyetinden feyz alarak bir Peygamber âşığı olarak yaşamak, bizler için bir mü’min karakteri, şahsiyeti, hayat düstûru, feyiz ve rûhâniyet kaynağı olmalıdır. Zîrâ bu dünyada O’nun âlemleri kuşatan rahmet ve şefkatine, âhirette de şefaat-i uzmâsına muhtacız.

    O hâlde bize düşen; hâlimizde, kâlimizde ve bütün davranışlarımızda O’nunla beraberliği yaşamaktır. Çünkü kişi sevdiği ile beraberdir ve sevdiğini örnek alır. Âlemlerin varlık sebebi olan “muhabbetteki sır”lardan biri de; sevenin, sevilenin hâliyle hâllenmesidir. Bizler ne kadar sünnet-i seniyyeye aşk ve muhabbet ile bağlı isek, O’nu o kadar seviyoruz ve rûhumuzda hissediyoruz demektir. O’nu ne kadar tanıyor ve hatırlıyorsak, o kadar yönümüz ve maksadımız O demektir. Bu itibarla özellikle O’nun yücelik ve fazîlet dolu örnek şahsiyetindeki husûsiyetleri bilmek, O’na tâbî olmak ve O’nun yüce ahlâkına bürünerek O’nu satırlardan ziyâde kalben tanıyabilmek, idealimiz olmalıdır.

    O Allâh Rasûlü ki, insanlardan ders görmedi, O’nu Rabbi terbiye etti ve ne güzel terbiye etti ki, ahlâkın en yücesini O’nda tecellî ettirdi. Bütün bir beşeriyete gayb âleminin tercümânı ve Hak mektebinin hocası olarak gönderildi. O’ndaki güzellikler ciltlerce kitap hacmine sığmayacak kadar çok ve sayısızdır. O’nun emsâlsiz örnek şahsiyetindeki fazîlet nümûnelerinden ancak birkaçı şöyledir:

Sayfa 2/29 İlk 123456712 ... Son

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Benzer Konular

  1. Cevaplar: 43
    Son Mesaj: 12-05-2015, 15:26
  2. üSVE-i HASENE
    By Gülzar-ı İrfan in forum TASAVVUF
    Cevaplar: 3
    Son Mesaj: 29-12-2010, 12:27
  3. Üsve-i Hasene
    By Gülzar-ı İrfan in forum TASAVVUF
    Cevaplar: 3
    Son Mesaj: 29-12-2010, 12:27
  4. Peygamber Efendimiz(s.a.s) ve biz
    By emustafa in forum Sahabeler ve İslâmî Önderler
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 24-09-2009, 13:58
  5. peygamber efendimiz s.a.v
    By tuğba in forum DİNİ SORULARINIZ
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 04-09-2006, 13:34

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

Giriş

Facebook platformu Giriş