bismillahırrahmanırrahım
Yüce Allah bütün Peygamberlerine belirli sorumluklar vermiştir. Bu sorumlukları üç grupta toplayabiliriz: Birincisi ilahi emirlerin tebliği, ikincisi bu emirlerin bizzat kendisi tarafından tatbiki, ki bu onun mesel olma görevidir. Üçüncüsü ise, bu emirleri insanlara açıklamasıdır. Allah Rasulü (s.a.v.)’e verilen bu sorumlukları ayetlerden tesbit etmeğe çalışalım :

A. Rasul’ün Tebliğ Görevi :
İlahi vahye muhatap olan Allah Rasulü'nün ilk görevi kendisine vahyedileni insanlara ulaştırmak ve bildirmektir. Kur’an’ın ifadesiyle buna tebliğ denir. Tebliğ, Peygamberliğin bir gereğidir. Kur’anı Kerim’de buna şöyle işaret edilmektedir :
“ Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O’nun elçiliğini yapmanış olursun.
Hz. Peygamber tebliğ görevini yapmakla yükümlüdür ama insanların, bunları kabul etmeyişinden sorumlu değildir. Nitekim bu husus aşağıdaki ayette açıkça belirtilmektedir :
“ Allah”a itaat edin, Peygambere de itaat edin. Karşı gelmekten sakının. Eğer yüz çevirirseniz, biliniz ki elçimize düşen sadece tebliğ etmektir”.
“Ey Muhammed! Eğer yüz çevirirlerse, bilsinler ki biz seni onlara bekçi göndermedik. Sana düşen sadece tebliğdir.
Allah Rasulü'nün tebliğ ettiği bilgiyi ele alacak olursak, onun sahib olduğu bu ilahi bilginin Kur’anı açıklaması dışında, bir beşer olarak dünya görüşüne sahip olması, buna ek olarak ta, kendisinde bazı beşeri hallerin bulunması beşer olduğunun bir göstergesidir. Bunların vahiy dışında kalması gayet tabiidir. Binaenaleyh Nebevî bilginin, her iki yönünü bilmek için aşağıdaki ayırıma gitmemiz kaçınılmazdır. Bu ayırım da şöyledir:
- Peygamber (Nebi) olarak Hz.Muhammed (s.a.v.)
- Beşer olarak Hz.Muhammed (s.a.v.)
Bu şekilde yaptığımız ayırımın delili, şu ayeti kerimede yer almaktadır:
“Ey Rasulüm, deki; ‘Ben, yalnızca sizin gibi bir beşerim, (şu var ki) bana İlahınızın, sadece bir İlah olduğu vahyolunuyor”.
Görüldüğü gibi, ayetin birinci kısmı onun insan olma yönünü, ikinci kısmı ise, kendisine vahyedilmesi hasebiyle Peygamber olma (Nebevi) yönünü ele almaktadır.

B. Rasul’ün Mesel Olma Görevi :
Hz. Peygamber’in ikinci görevi ise, Allah’dan aldığı emirlere bizaat kendisinin uymasıdır ki, bu da mesel olma görevidir. Yüce Allah, vahye uymasını Peygamberine emrederek şöyle buyurmuştur :
“ Rabbinden sana vahyolunana uy! Ondan başka İlah yoktur. Müşriklerden de yüz çevir”.
“Ey Muhammed! Sana vahyedilene uy. Allah, hükmünü verinceye kadar sabret”.
Bazı ayeti kerimelerde ise, vahye uyduğunu Peygamber’in diliyle ifade edilmiştir :
“Onlara bir ayet getirmediğin zaman ‘sen bir defa yaşasaydın ya’ derler. De ki : Ben ancak Rabbin tarafından bana vahyedilene uyarım. Bu kıtap inanan millete Rabbinizden açık belgeler, yol gösterme ve rahmettir”.
Bir başka ayette de şöyle buyuruluyor :
“Ey Muhammed! De ki: ‘Ben Peygamberlerin ilki değilim. Benim ve sizin başınıza gelecekleri bilmem. Ben ancak bana vahyolunana uymaktayım. Ben sadece apaçık bir uyarıcıyım”.
Hz. Peygamber aldığı vahyi, şahsında tatbik etmek suretiyle müslümanlar için yaşayan bir örnek olmuştur. Bu husus ayette şöyle belirtilmiştir :
“Ey İnananlar! Andolsun ki, sizin için, Allah’a ve Ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok ananlar için Allah Rasulü en güzel örnektir”.
Hz. Peygamber’in vahyi, şahsında uygulayarak yaşamasını, inananların örnek almaları istenmiş ve Peygamberin diliyle ayette şöyle buyrulmuştur :
“Ey Rasulüm de ki : ‘Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah affeden ve merhamet edendir”.
Hz. Peygamber’e yapılan itaatın Allah’ın iznine dayandığı şu ayeti kerimede ifade edilmiştir :
“ Biz her peygamberi, ancak Allah’ın izniyle kendisine itaat edilmesi için gönderdik”.
Yukarıda zikredilen ayeti kerimelerin Hz. Peygamber’in mesel olma görevi ile ilgili olarak vermek istediği mesajları şu şekilde özetleyebiliriz :

a.İndirilen vahye Hz Peygamber’in bizzat kendisinin uyması emriyle, başkalarına örnek-mesel olma görevi ve sorumluluğu yüklenmiş olması.

b.Hz. Peygamber’in diliyle bu görevi yerine getirdiği ifade edilmesi.

c.Müminlerin, yaşantılarında onu örnek almalarının gereğine vurgu yapılması.

d.Hz. Peygamber’e talep edilen itaatin Allah’ın izniyle olduğuna vurgu yapılması.

Dolayısıyla sözkonusu itaat, bazılarının zannettiği gibi şirk gategorisine giren bir itaat değildir. Zira o insanları kendi yoluna değil, Allah’ın yoluna çağırmıştır.
Cabir b. Abdillah’dan gelen aşağıdaki kıssa bize Allah Rasulü (s.a.v)’in mesel/örnek olma görevinin evrensel boyutunu ortaya koymaktadır :
“ 'Ömer b. Hattab (r.a) Allah Rasulü (s.a.v)’in yanına Tevrat’tan bir nüsha ile gelerek :
--''Ey Allah’ın Rasulü! bak bu Tevrat’tan bir nüshadır'', diyerek okumaya başladı. Bunun üzerine Ebu Bekr,
--''Ey Ömer!!! Rasulüllah’ın yüzünün değiştiğini görmüyormusun? deyince, Ömer Rasulüllah’ın yüzüne baktı ve ;
--''Allah ve Rasulü’nün gadabıbdan Allah’a sığınırız, Rab olarak Allah’dan, Nebi olarak, Muhammed’den din olarak ta İslam’dan razı olduk'', dedi. Bunun üzerine Allah Rasulü (s.a.v.) şöyle buyurdular :
--''Nefsimi elinde tutan Allah’a yemin olsun ki, Musa (a.s) çıka gelseydi, siz de ona tabi olup beni bıraksaydınız, doğru yoldan sapıtırdınız. Eğer Musa (a.s) hayatta olsaydı ve benim nübüvvetime yetişseydi, muhakkak ki bana tabi olurdu”.

C. Rasul’ün Beyan (açıklama) Görevi :
Allah Rasulü (s.a.v.)'in üçüncü görevine gelince, kendisine indirilen ayetleri ve İlahi emirleri insanlara beyan etmektir. Kur’anda Peygamberin bu görevi şöyle ifade edilmektedir :
“ Kendilerine apaçık olarak anlatabilsin diye her Peygamberi kendi milletinin diliyle gönderdik..”
“..Sana da insanlara gönderileni açıklayasın diye Kur’an’ı indirdik; belki düşünürler..”
“Sana kitabı, ayrılığa düştükleri şeyleri onlara açıklaman için, inanan kimselere de doğru yol rehberi ve rahmet olarak indirdik”.
İmam Şafiî, Resulüllah'ın Sünnetinin Kur’an-ı beyan/açıklama görevi konusunda önemli bilgiler kaydeder. Verdiği bu bilgiler ışığında konuyu işlemeğe çalışacağız.
Bu konuda İmam Şafiî şunları söyler : “İlim adamlarından, Nebî (s.a.v)’in Sünnetinin, kitap karşısında üç durumda olduğu konusunda muhalif görüşte olanı bilmiyorum. Bunlardan ilk ikisi hakkında alimler ittifak halindedirler: Allah’ın Kur’an’da hükmünü açıkladığı konuda, Resûlüllah kitabın nassını te’yid eden bir Sünnet vaz eder. Allah’ın, Kur’anda mücmel (özü belirtilmiş, açıklaması yapılmamış) olarak bildirdiği konularda, Resûlüllah, onunla Allah’ın neyi murad ettiğini açıklayan bir Sünnet ortaya koyar. Kitapta, hakkında hüküm bulunmayan konuda, Resûlüllah müstekillen bir Sünnet (hüküm) getirir.
Onun kaydetttiği bu bilgiler ışığında Sünnetin Kur’an-ı açıklaması konusundaki geliş yollarını şu şekilde ortaya koyabiliriz :

a. Allah Rasul’ünün beyanları icmâl ve tafsîl açısından Kur’an-ı Kerim’e muvafık ve onu destekleyici olarak gelir. Örneğin; namaz, zekat, oruç ve haccın vücûbiyyetini, şart ve rükünlerine değinmeyerek bu manayı ifade eden hadislerdir ki, bu konularda gelen ayeti kerimelere uygun olarak sudur etmiştir.

b. Mutlakını mukayyed, mücmelini tafsil etme, müşkilini izâh, genelini hususîleştirme, mübhemini beyan etme gibi, fonksiyonları yerine getirmek suretiyle, Kur’an’ın hükümlerini beyan ve tefsir eder. Örneğin; ayette geçen siyah iplikten beyaz ipliğin ayrılmasından; günün beyazlığı ile gecenin karanlığı kastedildiği veya ayette; ''Onlar imanlarını zulum ile giymezler”den muradın şirk ile giymezler anlamına geldiği, benzeri örnekler gibi, Sünnetin çoğu bu türden olduğu için, Kur’an’ı beyan etme (açıklama) vasfını kazanmıştır. Bu iki türün gelişi konusunda ilim adamları arasında ihtilaf yoktur.

c. Kur’an-ın hüküm getirmediği bir konuda Sünnet hüküm getirir. Örneğin, evcil eşeğin ve yırtıcı hayvanlardan pençeli olanların haramlılığı gibi hükümler....

Bu üçüncü türde gelen Sünnetin, hüküm koymadaki yetkisi konusunda usulcü alimler arasında ihtilaf sözkonusu olmuşsa da, Sünnetin her üç fonksiyonunu yerine getirirken Kur'an'a muhalif olmayacağı açıktır. Ancak burada Sünnet, yeni hükümler karar kılarken tek başına mı, yoksa velev tevil yoluyla olsa da, Kur’an naslarının altına (işareten de olsa ) girerek mi karar kılar? Yani Kur’an’ın genel naslarına dahil midir? Birinci görüş, cumhûr alimlerin görüşüdür, ikinci görüş ise, Şâtıbî’nin görüşüdür. Eğer ikinci görüş tercih edilerek, ''Kur’ana muvafakat ettiğine itaat, onun dışında getirdiği hükümlerde Peygambere itaat yoktur, dolayısıyla Sünnetin tek başına hüküm koyma yetkisi olamaz'' denilirse, o zaman Peygambere hususi itaatı emreden ayetlerin anlamı kalmayacaktır. Kaldı ki, Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: “Kim Rasullüllah’a itaat ederse Allah’a itaat etmiş gibidir”. Ayrıca bu konudaki delilleri gözönünde bulundurduğumuzda, cumhur alimlerin görüşünün tercihe şayan olduğunu görürüz.
Sünnetin tek başına hüküm koyma fonksiyonu üzerindeki görüşleri delilleriyle birlikte tetkik eden Dr. Mustafa Sibâî, aslında alimler arasında meselenin özüne ait bir görüş ayrılğı bulunmadığını; farkın, meseleyi takdim ederken kullanılan ifadelerde olduğunu –isabetle- belirtmektedir.

Kaynaklar:
-Muhammed b. İdrîs eş-Şâfiî, Risâle, thk. Ahmed Muhammed Şâkir, el-Mektebetü'l-'ilmiyye, Beyrut. s. 91-92.
-Bkz. Abdülganiy Abdülhâlık, Hücciyetü’s-Sünne, Dâru'l-vefâ, Kahire, 1997, s. 495-497.
-Şâtibî, Muvâfakât, Dâru'l-Fikr, Kâhire, ts., IV, s. 6-8.
-Nisâ, 80.
-Abdülganiy Abdülhâlık bu meseleyi çok detaylı bir şekilde ele almakta ve Şatibi’nin bu konudaki görüşünü eleştirmektedir. Bkz. Hücciyetü’s-Sünne s, 504- 515.
-Bkz. Sibâî Mustafa, es-Sünne ve mekânetuhâ fî teşri'il-islâmî, Kâhire, 1961, s. 379-385.

selamunaleykumverahmetullah