Etiketlenen üyelerin listesi

S.a. Bu başlıkta hergün ben ve diğer arkadaşlar olmak üzere tarihte bugün neler olduğunu yazabiliriz diye düşündüm, umarım yararlı olur. ;) Tarihte bugün; 22/02/1848 Paris'te işçiler ayaklandı. İki yıl boyunca Avrupa'yı altüst edecek işçi devrimleri çığırı açıldı. 22/02/1942 Halide Edip Adıvar 'Sinekli Bakkal' romanıyla Cumhuriyet Halk Parti (CHP) Sanat Mükafatını kazandı. 22/02/1945 Elli yıllık evliler için Fatih Halkevi'nde jübile yapıldı.

Bu konu 48884 kez görüntülendi 222 yorum aldı ...
Tarihte bugün? 48884 Reviews

    Konuyu değerlendir: Tarihte bugün?

    5 üzerinden | Toplam: 0 kişi oyladı ve 48884 kez incelendi.

Sayfa 14/14 İlk ... 491011121314
  1. #209
    Ahmet - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Emekli Admin
    Üyelik tarihi
    26-08-2006
    Yaş
    32
    Mesajlar
    2.778
    Adı geçen
    4 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @Ahmet
    Aliya İzzetbegoviç'in vefatı. (2003)



    Doğru yol:
    insanların çoğunun gittiği yol değildir,
    düşünen öz akıl sahiplerinin yoludur..


  2. #210
    bulut_bey79 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    28-10-2006
    Yer
    istanbul
    Yaş
    37
    Mesajlar
    6.059
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @bulut_bey79
    GÜNÜN TARİHİ - MEVLÂNÂ CELÂLEDDÎN-İ RUMÎ hazretleri

    Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretleri, Allahü teâlânın aşkı ile dolmuş evliyânın büyüklerindendir. 1207’de Belh şehrinde doğup, 17 Aralık 1273’te Konya’da vefât etti. Babası Behâeddîn-i Veled de, büyük âlim ve velî idi. Daha çocuk iken babasının kalbindeki feyzlere kavuştu. Babası ile Hicaz’a, sonra Şam’a, oradan da Konya’ya geldi. Önce babasının halîfesi seyyid Burhaneddin Tirmüzî’den 9 sene feyz aldı. Sonra, Şemseddîn-i Tebrizî onu yetiştirdi. Celâleddîn-i Rûmî, ney ve dümbelek çalmadı, dönmedi, raks etmedi. Bunları, sonra gelen cahiller uydurdu. Divanında 30 bin, Mesnevîsinde 47 bin beyit vardır. Mesnevîsini nazım şeklinde yazarak, düşmanların değiştirmesine imkân bırakmamıştır. Pek çok menkıbesi vardır.

    Mevlânâ’dan

    Yüzde ısrar etme, “Doksan da olur.”
    İnsan dediğinde, “Noksan da olur.”
    Sakın büyüklenme, “Elde neler var.”
    Bir ben varım deme, “Yoksan da olur.”
    Sen uzattığın elini tutmayan ele mi dargınsın,
    Tutmayacak bir ele uzandığın için kendine mi?

    Eğer birgün dünyaya ait çok büyük bir derdin olursa,
    Rabbine dönüp; “Benim büyük bir derdim var.” deme.
    Derdine dönüp; “Benim çok büyük bir Rabbim var” de!..
    türkiye takvimi

  3. #211
    bulut_bey79 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    28-10-2006
    Yer
    istanbul
    Yaş
    37
    Mesajlar
    6.059
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @bulut_bey79
    GÜNÜN TARİHİ - İMÂM-I GAZÂLİhazretleri
    İmâm-ı Gazâlî “rahmetullahi aleyh” hazretleri, İslâm âlimlerinin en büyüklerindendir. Ömrünü İslâmiyetin emir ve yasaklarını öğrenmek ve öğretmekle geçiren İmâm-ı Gazâlî hazretleri 1058 yılında, İran’ın Meşhed şehrinin Gazâl köyünde doğdu. 1111 senesi Cemazil-evvel ayının 14. Pazartesi günü, orada vefât etti. Müctehid idi. Çok kitap yazdı. O kadar çok kitap yazdı ki, ömrüne bölününce bir güne 18 sayfa düşmektedir. Bağdat’ta Nizâmiyye Üniversitesinde, müderris yani, profesör idi. Daha sonra, Şam’da ve Nişapur’da müderrislik yaptı. İhyâ ve Kimyâ-i Seâdet kitapları çok kıymetlidir. türkiye takvimi

  4. #212
    bulut_bey79 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    28-10-2006
    Yer
    istanbul
    Yaş
    37
    Mesajlar
    6.059
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @bulut_bey79
    Âriflerin ışığı, velîlerin önderi, İslâmiyetin bekçisi ve Müslümanların sığınağı, İmâm-ı Rabbânî Müceddid-i Elf-i Sânî Ahmed Farûkî Serhendî hazretleri, hicrî 971’de (m. 1563) Hindistan’da Serhend şehrinde doğup, 1034’de (m. 1624) yine orada vefât etti. Derin âlim, büyük velî ve müctehid idi. Silsile-i aliyyenin 23. halkasıdır. Nakşibendiyye, Kadiriyye, Çeştiyye, Kübreviyye, Sühreverdiyye tarikatlarında mürşid-i kâmil idi. Kelâm, fıkıh ve tasavvufun marifetlerini açıklayan Mektûbât kitabı uçsuz bir deryadır. Üç cilt olup, 536 mektûbunun toplanmasından meydana gelmiştir. Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki:

    “Ümmetimden, Sıla isminde biri gelecektir. Onun şefaati ile Cennete çok kimseler girecektir.”

    Sıla isminin, İmâm-ı Rabbânî hazretlerine lâyık olduğunu, yüzlerce âlim sözbirliği ile bildirmişlerdir. 17 yaşında, zâhirî ve bâtınî ilimlerin üstâdı oldu. Yüksek dereceleri, eşsiz makamları, kerâmetleri çok meşhurdur.

    Mektûbât’tan bir bölüm:

    “En büyük saadet, iki cihanın en üstün insanı olan Muhammed aleyhisselâma tâbi olmaktır. Cehennem azabından kurtulmak için, Ona uymak lâzımdır. Cennet nimetlerine kavuşmak, Ona tâbi olanlara mahsustur. Allahü teâlânın sevgisine kavuşmak için, Ona tâbi olmak şarttır. Ona uymayanların tevbeleri, zühdleri, tevekkülleri ve duâları kabul olmaz. Onun yolunda olmayanların zikirleri, fikirleri, şevkleri ve zevkleri kıymetsizdir. Peygamberler, Onun hayat veren deryasından bir kadehe kavuşmakla, o derecelere yükselmişlerdir. Evliyâ, Onun sonsuz denizinden bir yudum içmekle muratlarına ermişlerdir. Yeryüzündeki melekler, Onun hizmetçileri, göklerdekiler, aşıklarıdır. Herşey, Onun şerefine yaratılmıştır...”

    (Cilt: 1, Mektup: 10)
    türkiye takvimi

  5. #213
    bulut_bey79 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    28-10-2006
    Yer
    istanbul
    Yaş
    37
    Mesajlar
    6.059
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @bulut_bey79
    İkinci Abdülhamid Hân, 10 Şubat 1918 günü saat 15’te, Beylerbeyi Sarayı’nda vefât etmişti. 75,5 yaşında idi.

    Hâkan-halîfe olarak 32 yıl, 7 ay, 22 gün tahtta kaldı. 27 Nisan 1909’da tahttan indirilip, Yıldız Sarayı, Balkanlı kavimlerden oluşan eşkıyanın yağmasına açılırken; “Devleti 10 yıl idare edebilirlerse bir asır idare ettik diye sevinsinler.” diyerek, 10 yıl dolmadan aynen gerçekleşen tarihî sözlerini söyledi.

    Asrının en önde gelen devlet adamlarından olan Sultan Hamid öldüğü günlerde İstanbul, İzmir, Beyrut gibi imparatorluğumuzun en müreffeh şehirlerinde, insanlarımız açlıktan sokaklara düşüp ölüyor, sabah çok erken saatlerde çöpçüler cesetleri topluyorlardı.
    İttihadçılar, artık hâkan-ı sâbık (eski hâkan) veya hâkan-ı mahlû’ (tahttan indirilmiş imparator) dedikleri Sultan Abdülhamîd hakkındaki iftira kampanyalarına son vermişlerdi. Hükümdarı tahtta bıraksa idiler, Balkan Savaşı çıkmayacağını, Dünya Savaşı çıksa bile kesinlikle katılmayacağımızı, anlamışlardı. Onu, tahttaki imparatorlara uygulanan cenaze töreni ile uğurladılar. Şehzâdelerin arkasında başkomutan vekili Enver Paşa, İttihadçı arkadaşları arasında başı toprağa eğik yürü-yordu.

    4. yılına giren Cihan Savaşı’nın sefalete mahkûm ettiği İstanbul, yasa bürünmüştü. Halkın gözyaşları, Cennet-Mekân için değildi. Bir daha avdet etmeyecek o haşmetler, o şevketler, o debdebeler, o satvetler içindi. Bir büyük millet, 2.500 yıllık gayretinin eseri olan Cihan Devleti’nin batışına ağlıyordu.

    İkinci Abdülhamid, emperyalizmin en maskara çılgınlığını yaşadığı bir devirde, bugün üzerinde iki düzine bağımsız dev-letin bulunduğu, Orta Afrika ile Orta Avrupa üzerinde 3 kıt’aya yayılmış Türk imparatorluğunu yönetti.

    Yılmaz Öztuna TÜRKİYE GAZETESİ
    türkiye gazatesi

  6. #214
    bulut_bey79 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    28-10-2006
    Yer
    istanbul
    Yaş
    37
    Mesajlar
    6.059
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @bulut_bey79
    Kafkasya millî kahramanı Şeyh Şâmil, Dağıstanlıdır. 1797’de Dağıstan’da doğdu. ‹mâm Şâmil, boyu iki metreden uzun, geniş omuzlu, pehlivan vücutlu, engin ve sağlam imanlı, dinî ilimlere ve her türlü muharebe sanatına fevkalâde vâkıf, son derece cesur ve çevik müstesna bir zattı. Bir avuç askeri ile 35 sene Rusların koca ordusuna karşı akıl almaz bir mücadele vermiş, Kafkasya’nın istiklâli için çarpışmıştır.

    Ömrü, Ruslarla mücadele ile geçti. Sonunda, hile ile oyuna getirdiler. Ruslara esir düştü. 10 sene esir kaldı. Hacca gitmesi için izin verildi. ‹stanbul’a geldiğinde, halk, kahramanı görmek için yollara döküldü. ‹stanbul’da bir müddet kaldıktan sonra, Medine-i Münevvere’ye yerleşip, 17 Şubat 1871 yılında orada vefât etti.

    ŞEYH ŞÂMİL’İN YARALANMASI

    Kafkasya'da, Gimri Muharebesi’nde, bağrına zâlim bir Rus süngüsü saplanan Kafkas Kartalı Şeyh Şâmil, büyük bir soğukkanlılıkla bir ucu sırtından görünen süngüyü çıkarıp attı. Bir yanda canından çok sevdiği İmam Gazi Muhammed’in şehâdeti, bir yanda da bağrına saplanan süngü, Şeyh Şâmil’i yaralı bir arslan hâline getirmişti. Sol elindeki kılıç her vuruşunda birkaç Rus kâfirini yere seriyordu. Korkudan gözleri yuvalarından fırlayan Ruslar, kaçacak delik arıyorlardı. Şâmil, akşamın karanlığına karışıp gitmişti. Şâmil’in yaralandığını gören Gimri Câmiî müezzini Şâmil’i takip edip, karanlık iyice bastırdığında onu bir mağaraya götürdü.

    Müezzin Mehmet Ali’den durumu öğrenen Şeyh Şamil’in kayınpederi Abdülaziz Efendi hemen yola çıktı. Dağıstan’ın en meşhur cerrahlarından birisi idi. Birkaç gün mağarada kalarak Şeyh Şâmil’i şifalı otlardan hazırladığı ilâçlarla tedâvi etti.

    Ancak bu tedâvinin daha uzun bir süre devam etmesi lâzımdı. Şeyh Şâmil’i, Unsokul Köyü’ne getirdiler. Tedâviler aralıksız sürüyordu. Tam 25 gün sonra Şeyh Şâmil komadan çıktı. Gözlerini ilk açtığı an başucundan hiç ayrılmayan annesini gördü. Annesine ilk sözleri şu oldu: “Anacığım! Namazımın vakti geçti mi?
    türkiye takvimi

  7. #215
    bulut_bey79 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    28-10-2006
    Yer
    istanbul
    Yaş
    37
    Mesajlar
    6.059
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @bulut_bey79
    30 Ekim 1918’deki Mondros Mütarekesi’nden 14 gün sonra, 13 Kasımda itilaf devletlerinin İstanbul Boğazı’na demirlediği 55 adet harp gemisinden o gün İstanbul'a 3.500 asker çıkarıldı.

    16 Mart 1920’de de güzel İstanbul’umuz, Osmanlı Devleti’nin ve milletinin tarihî düşmanı sömürgeci İngilizler tarafından resmen işgal edildi. Bu işgal Anadolu’da büyük tepkiler uyandırdı. Şehrin caddelerinde düşman ordularının subayları, askerleri geziyor, bazı evlerde düşman bayrakları dalgalanıyordu.

    Beyoğlu gibi azınlığın çoğunlukta olduğu semtlerde zafer şenlikleri düzenlenirken, Türklerin oturdukları semtlerde halk kan ağlıyordu. İngiliz askerleri şafakla beraber Şehzadebaşı’ndaki bir karakolumuzu basarak silâhsız bando erlerini süngüleriyle delik deşik etmişlerdi. Yerli Ermeni ve Rumlar iyice azıtıp, işgalcilere muhbirlik ve kılavuzluk yaparak birçok Türkü tutuklattılar. Vapurlarda 1. mevkide işgalci ordu mensupları, Türkler ise 2. mevkide seyahate mecburdu. İstanbul dışına çıkmak herkese yasaktı.

    İşte bugün, o acı günün yıl dönümüdür. 9 Eylül 1922’de Yunanın Ege denizine dökülmesi üzerine, İstanbul’da dört yıldır kan kusturan zalim işgalciler, can derdine düştüler. Düşman kuvvetleri 2 Ekim 1923’te Türk bayrağını ve donanmasını selâmlayarak İstanbul’u boşalttılar.
    türkıye takvımı

  8. #216
    bulut_bey79 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    28-10-2006
    Yer
    istanbul
    Yaş
    37
    Mesajlar
    6.059
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @bulut_bey79
    Eyûb Sultân hazretlerinin ismi, Hâlid bin Zeyd’dir. Eshâb-ı kirâmın büyüklerindendir. Resûlullah efendimiz Medine’ye hicret edince, onun evinde 7 ay misâfir kaldı. O bütün gazâlarda bulundu. Hicri 50. yılda Halîfe Yezîd emrinde İstanbul’a gelen asker arasında 33 Sahâbi vardı. Bunlardan Hazret-i Hâlid, dizanteriden vefât ederek şehid oldu. Vasiyyetinde, “Şâyet burada vefât edersem, cenâzemi hemen defnetmeyin. Ordunun gidebileceği yerin en ileri noktasına kadar götürün ve beni oraya defnedin.” buyurdu. O gün Müslümanlar, çarpışa çarpışa surlara en yakın varabildikleri yere kadar gittiler. Resûlullah efendimizin mübârek sahâbîsi Ebû Eyyûb-i Ensârî’yi orada defnettiler.

    Fâtih Sultân Mehmed Hân’ın hocası Akşemseddîn hazretleri kabrini keşfetti. Üzerine güzel türbe ile yanına bir câmi yapıldı. Bu câmi, 1776 zelzelesinde harap oldu. 1800’de yeniden inşâ edildi. Sultan 2. Bâyezid Hân’dan son pâdişâha kadar Osmanlı Sultanları bu câmide kılıç kuşanırlardı.

    İstanbulda en çok ziyâret edilen ve duâ yapılan mahallerden biridir.

    türkiye takvimi

  9. #217
    bulut_bey79 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    28-10-2006
    Yer
    istanbul
    Yaş
    37
    Mesajlar
    6.059
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @bulut_bey79
    Ehl-i sünnetin amelde 4 hak mezhebinden biri olan Hanefî mezhebinin kurucusudur. Mutlak müctehiddir. İslâm tarihinde, rehber edinilen, yolundan daha çok gidilen başka bir şahıs yoktur.

    Asıl ismi Numan’dır. Babası Sabit, Hazret-i Ali ile görüşmüş, zürriyeti için duâ almıştır. Ebû Hanife, hakiki Müslümanların babası demektir. Yoksa Hanife isimli bir kızı yoktur. Hicrî (80-150), milâdî (699-767) seneleri arasında Kûfe ve Bağdat’ta yaşadı. Bağdat'ta şehit edildi.

    Kûfe Câmisi’nde ders verirken bin talebesi her dersinde bulunurdu. Bir meseleye cevap bulunca talebelerine söylerdi. Hepsi uygun görürlerse; “Elhamdülillah” diyerek talebelerine; “Bunu yazınız!” buyururdu.

    İslâmiyette ev sahibi, aile reisi odur. Bütün diğer müctehidler, onun çocuklarıdır. Müslümanların imamı, Tabiinin yükseği, ümmetin ışığı, imamların, müctehidlerin medâr-ı iftiharıdır. İslâm dünyasında ilimleri ilk defa tedvin ve tasnif eden odur. Din bilgilerini kelâm, fıkıh, tefsir, hadis vs. isimleri altında ayırarak bu ilimlere ait kaideleri tespit etti. İmâm-ı a’zamın; her hâlini, kemâlini, zekâsını, ilmini, ictihad ve istinbatının derinliğini anlatmak imkânsızdır. Fıkıhtaki çok geniş bilgisini ve hele kıyastaki harikulâde kuvvetini ve zühd ve takvadaki ve hilm ve salâhtaki, akıllara hayret veren üstünlüğünü bildiren kitaplar, sayılamayacak kadar çoktur.

    Hanefî mezhebi Osmanlı Dev-leti zamanında her yere yayıldı. Bugün bütün dünyadaki Müslümanların dörtte üçü, onun yolundadır. Kalan dörtte birinde de ortaktır.
    türkiye takvimi

  10. #218

    Yasaklı
    Üyelik tarihi
    21-10-2009
    Yer
    Ankara
    Mesajlar
    3.252
    Adı geçen
    4 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @PUTKIRAN

  11. #219
    Muhtazaf - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektar Emektar Üye emektar
    Üyelik tarihi
    22-01-2014
    Yer
    Almanya
    Mesajlar
    1.778
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @Muhtazaf
    Sultan 2 Abdulhamid'in vefatı dolayısı ile.



    Sultan II. Abdülhamit Han’ın ölüm hastalığı 5 Şubat 1918 Salı günü soğuk algınlığı ile başlamış ve üç gün sonra şiddetli bir mide ağrısıyla nefes darlığı baş göstermiştir
    Emre Gül - Dünya Bülteni / Tarih Dosyası
    Sultan II. Abdülhamit Han’ın ölüm hastalığı 5 Şubat 1918 Salı günü soğuk algınlığı ile başlamış ve üç gün sonra şiddetli bir mide ağrısıyla nefes darlığı baş göstermiştir. Eski padişaha ilk bakan doktorlar Beylerbeyi Hastahanesi’nden Nikolaki Paraskevidis, Veliaht Vahidüddin Efendi’nin özel doktoru Alkivyedis ve kendi doktoru Atıf Hüseyin Bey’dir. Hastaya ilk müdahaleyi yapan bu doktorlar önce kendisinden kan almışlardır. O sırada nabzın, yüz kırk beş; teneffüsün de altmış beşten fazla olduğu görülmüştür.





    Kardeşi Sultan Mehmet Reşat Han, bu durumdan haberdar olunca hangi doktoru istiyorsa onun gönderileceğini bildirmiş, Sultan Abdülhamid ise: “Benim doktorlarım var!” diyerek bunu kabul etmemiştir. Öldüğü gün olan 10 Şubat’ta mutadı üzere soğuk suyla aldığı duş sonrası tekrar rahatsızlanmıştır. Bunun üzerine kendi doktorlarının tavsiyesiyle Akil Muhtar Bey ve Selanikli Rifat Bey Dolmabahçe Sarayı’ndan getirilmişlerdir. Yapılan kontrollerin ardından, kan toplanması sonucu ödemleşme ile kalp ve böbrek yetmezliği teşhisi konmuştur. Dokuz kez vücudundan kan alınmış fakat tüm çabalara rağmen Sultan Abdülhamid, o gün saat on beşte 5 sene, 3 ay, 9 gündür ikametine tahsis edilmiş olan Beylerbeyi Sarayı’nda vefat etmiştir.
    Sultan Abdülhamid’in ölüm haberi ilk önce Başkumandan Vekili ve Harbiye Nazırı Enver Paşa’ya iletilmiş, Enver Paşa da haberi telefonla padişaha bildirmiştir. Sultan Reşat, kardeşinin II. Mahmut Türbesi’ne gömülmesini ve saltanat makamında bulunmuş olan padişahlar için yapılan merasimin aynıyla tekrarını emretmiştir. Ailesi ise Sultan Abdülhamid’in, Fatih Sultan Mehmet Han Türbesi’ne defnini talep etmiş fakat Enver Paşa, Fatih Türbesi’ne hiç kimsenin gömülmesinin caiz olmayacağından bahisle bunu reddetmiştir.





    Eski padişahın cenazesi sabah ezani saat dört buçuk sularında Bahriye Nezareti’nden tahsis edilen istimbota konarak, Beylerbeyi Sarayı’ndan önce Sarayburnu’na götürülmüş ve oradan da Topkapı Sarayı’na gasl, teçhiz ve tekfin için nakil edilmiştir. Siyahlar giyinmiş bir kafilenin elleri üzerinde beyaz bir çarşaf ve koyu renkli bir şal ile örtülü tahta bir sedyeyle Hırka-i Saadet Dairesi’ne konan Sultan Abdülhamid’in cesedini hazırlamak için içeriye yalnız Hırka-i Saadet erkânı ve önde gelenler girmiş diğer eşlik edenler dışarıda kalmıştır.
    Sultan Abdülhamid’in teçhiz, tekfin ve cenaze merasiminde hazır bulunanlardan Tarihçi Ahmet Refik Bey bundan sonraki sahneyi: “Sultan Abdülhamid, üryan ve bi-ruh teneşir üzerine yatırılmıştı. Hacet penceresinin yaldızlı parmaklıkları önünde müteessirane durdum. Tabutun ilerisinde, Enderun erkânı, ellerini hürmetle kavuşturmuşlar, hizmete muntazır bekliyorlardı. Teneşirin etrafında, ikisi yeşil, ikisi beyaz sarıklı, dört hoca, ellerinde sarı lifler, misk sabunları, dindarane bir ihtiramla naaşı yıkıyorlardı. Sultan Abdülhamid’in beline doğru beyaz ve yeni bir kefen örtülmüştü. Göğsünden yukarısı ve dizlerinden aşağısı açıkta idi. Vücudunda uzun bir hastalığın zaafı görülmüyordu. Renginde ölüm sarılığı, korkunç bir sarılık yoktu, fildişinden camid bir cisim gibiydi. Boyu ufak, saçı sakalı ağarmıştı. Burnu çehresine nisbeten uzunca idi. Gözleri kapanmış çukura batmıştı. Uzun ve siyah kaşlarının vaz’ında melal ve teessür vardı. Saçları alnına doğru biraz dökülmüştü. Sakalı bembeyaz, uçlarına doğru sararmıştı. Yüzünde ihtiyarlık alameti, fazla buruşukluk yoktu. Boynu incelmiş, omuz kemikleri dışarı fırlamıştı. En zayıf yerleri göğsü idi. Göğüs ve kalça kemikleri görülüyordu. Bacakları beyaz ve ince, ayakları ufaktı. Vücudunda hiç kıl yoktu. Yalnız meme uçlarında, kollarının alt kısımlarında, parmaklarının üzerinde siyah kıllar görülüyordu. Kolları bi-tabane iki tarafa düşmüş, ayaklarının parmakları açılmıştı. Vücudunun sağ tarafı bembeyazdı. Sol tarafında ve arkasında kırmızılıklar görülüyordu. Heyet-i umumiyesi sevimli idi. Beyaz bir vücut, yıkandıkça güzelleşen bir naaş yeni bir teneşir üzerinde, yıkayanların ellerine tabi uzanmış yatıyordu. Naaşın karşısında, ellerinde gümüş buhurdanlar, ağalar duruyordu. Herkes huşu içinde idi. Bütün simalarda tevekkül alametleri görülüyordu. Nihayet, naaşın yıkanması bitti. Sarı ipek işlemeli havlularla kurulandı, tabut yere indirildi, teneşir, tabutun yanına getirildi. İçine kefenler serildi. Sultan Abdülhamid’in naaşı hürmetle tabuta indirildi. Kefen bağlandı, tabut kapandı.” şeklinde aktarmaktadır.





    Ardından vasiyeti gereği göğsüne ahidname duası, yüzüne Hırka-i Saadet bezi ve siyah Kâbe örtüsü konulmuştur. Cenazenin define hazırlanması ezani saat dokuz sıralarında son bulmuştur. Hırka-i Saadet Dairesi’nden çıkarılan tabut kapı önünde yüksek bir yere konulduktan, Hamidiye Camii’nin kürsü şeyhi etrafına bakınarak orada hazır bulunanlara “Merhumu nasıl bilirsiniz?” sorusunu yöneltip “İyi biliriz!” cevabını ve helallik aldıktan sonra Şeyhülislam Musa Kazım Efendi’nin imametiyle cenaze namazı kılınmıştır. Sultan Abdülhamid’in mensup olduğu Şazeli Dergâhı şeyhlerinin okudukları Kelime-i Tevhidler, Tekbirler ve naatlar eşliğinde Babüsselam Kapısı’ndan çıkarılmıştır. Önde sıra ile süvari bölükleri, inzibat askeri memurları, Bahriye mızıkası, Bahriye askeri, Piyade Küçük Zabit Mektebi, Sahra Topçu Mektebi, İtfaiye alayı, Harbiye Mızıkası, Harem-i Hümayun ve Şazeli Dergâhı mensupları olduğu halde tabut hürmetle taşınmıştır.
    Cenazeyi, İmam-ı evvel ve sani hazret-i şehriyari ve hazin-i hassa, hazine-i hümayun ve saray-ı şahane erkân- ı memurları, onların ardında Veliaht Vahidüddin Efendi, şehzadeler, Harbiye Nazırı Enver Paşa, Şeyhülislam Musa Kazım Efendi hazretleri, Ayan ve Meclis-i Mebusan Reisleri ve milletvekilleri, İstanbul’da bulunan yabancı devlet elçileri, hanedana mensup damatlar, İttihat ve Terakki Cemiyeti Merkez-i Umumi Azası, İlmiye sınıfının önde gelenleri, Gayr-i Müslimlerin ruhani reisleri olan haham ve patrikler, müsteşarlar, İstanbul Belediye Başkanı ve vekili, İstanbul vali ve vekili, Polis Emniyet Müdürü müdür-ü umumisi ve Maliye direktörleri resmi üniformalarını giymiş oldukları halde takip etmişlerdir.





    Bu şekilde düzenlenmiş olan Sultan Abdülhamid’in muhteşem cenaze alayı, Ayasofya’dan Sultan Mahmud Türbesi’ne kadar iki sıra asker dizili Divanyolu’nu takip ederek defin mahalline varmıştır. Bu sırada cadde ve caddeye çıkan sokaklar, pencereler, damlar, ağaçlar, türbe duvarları üzüntü içerisindeki halk ile dolup taşmıştır. Ağlayanların haykırışları eşliğinde türbeye “Allah Allah” sesleri, dualar ve tekbirlerle sokulan II. Abdülhamid’in cesedi orada dedesi II. Mahmud ve Amcası Sultan Abdülaziz ‘in yanında kendisi için açılan kabre konulmuştur. Böylece uzun ve dolu bir saltanat devresinin son sayfası da kapanmıştır.





    Kaynaklar:
    Ahmed Refik, Sultan Abdülhamid-i Sani’ye Dair, İstanbul, 1918.
    Tercüman-ı Hakikat Gazetesi, Nr: 13281
    Ali Fuat Türkgeldi, Görüp İşittiklerim, Ankara, 1949.
    İsmail Hami Danişmend, İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, C.4, İstanbul, 2011.

  12. #220

    Yasaklı
    Üyelik tarihi
    21-10-2009
    Yer
    Ankara
    Mesajlar
    3.252
    Adı geçen
    4 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @PUTKIRAN












  13. #221

    Yasaklı
    Üyelik tarihi
    21-10-2009
    Yer
    Ankara
    Mesajlar
    3.252
    Adı geçen
    4 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @PUTKIRAN


    Avrupa'nın utanç günü... Yarın Srebrenitsa soykırımının 20'nci yıl dönümü... Unutmuyoruz!


    11 Temmuz 1995 günü yapılan bu katliam insanlık tarihinin en kirli sayfalarından biriydi. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Avrupa'da yapılan en büyük katliam olarak da tarihe geçti.

    Soykırımın 20. yılında 13 maddeyle Srebrenitsa Katliamı'nın dünü ve bugünü.
    1. Nisan 1992 - Bosna Hersek'te savaş başladı.

    Yugoslavya'nın çöküşü üzerine 1992 yılında Sırpların Bosna'da başlattıkları soykırımla doğuya doğru hızla ilerledi ve nüfusunun yüzde 75'ini Müslümanların oluşturduğu 36 bin nüfuslu Srebrenitsa'yı ele geçirdi. Birkaç ay sonra Boşnaklar kasabayı geri aldı.

    2. Ocak-Mart 1993 - Sırplar Boşnakların elindeki bölgelere karşı saldırıya geçti.
    Srebrenitsa ve Zepa, Sırpların elindeki bölgenin oldukça içlerinde, düşman birlikler tarafından kuşatılmış bölgeler haline geldi. çevre bölgelerden kaçan Boşnakların göçü sonucu Srebrenitsa'nın nüfusu 60 bine çıktı. Su, gıda ve tıbbi malzeme kıtlığı başladı.


    3. Nisan 1993 - Birleşmiş Milletler, Srebrenitsa, Zepa ve Gorazde'yi ''güvenli bölge'' ilan etti.
    BM Barış Gücü, bu bölgelere asker sevk etti ve Sırp saldırıları durdu. Ancak Srebrenitsa etrafındaki Sırp kuşatması devam etti ve sonraki 2 yıl içinde çok az sayıda insani yardım konvoyunun kasabaya girmesine izin verildi. Müslümanların elindeki silahlar BM Barış Gücü tarafından koruma gerekçesiyle toplanmıştı.


    4. Çetnikler şehre yıllar boyunca yardım malzemesi, özellikle de tuz girişini bilinçli bir şekilde engellemiştir.
    Bu şekilde Boşnakları güçsüz bırakıldı ve Mladiç’ten önce açlık çoktan can almaya başladı.

    5. 9 Temmuz 1995 - Karaciç, Srebrenitsa'nın alınması emrini verdi.
    Sırplar kasabayı ele geçirmek için ''Krivaya 95'' operasyonunu başlattı. Srebrenitsa'yı kuşatan Sırplar, BM barış gücündeki Hollanda askerlerinin gözetleme mevzilerine saldırdı ve 30 kadar Hollanda askerini rehin aldı. Ratko Mladiç komutasındaki Sırplar Srebrenitsa'ya olan saldırılarını sıklaştırdıklarında Müslümanların toplanan silahlarını geri almak için yaptıkları başvuru , sorumlu Hollanda komutanı Thom Karremans tarafından reddedildi.
    6. 10 Temmuz 1995 - Sırp ordusu Srebrenitsa'ya top ateşine başladı.


    Sırp ordusu kasabaya bombardımana yeniden başlayacağı ve rehin Hollanda askerlerini öldüreceği tehdidinde bulundu. Hollanda güçleri Sırplara, sabaha kadar geri çekilmezlerle Nato'nun hava saldırısı düzenleyeceği tehdidinde bulundu.11 Temmuz 1995'te Nato savaş uçakları Srebrenitsa etrafındaki Sırp tanklarını bombaladı. BM yalnızca iki F16'yı kent üzerinde bir uçuş yaptırmakla yetindi.
    7. Hollandalı Komutan Thom Karremans kendisine sığınan 25 bin mülteciyi ve şehri Sırplara teslim etti.


    Hollandalı askerler bir gece yarısı Bosna'daki BM Barış Gücü komutanı Hollandalı generalden aldıkları emir doğrultusunda kenti boşalttılar. Esir alınan BM askerlerine karşılık olarak kamptakiler Mladiç’e teslim edildi. Daha sonra ortaya çıkan bir video kasetinde Sırp generalin kenti boşaltan Hollandalı komutana bir hediye verirken görüntüleri çekilecekti.
    8. 11 Temmuz 1995 - Ratko Mladiç komutasındaki VRS (Bosna Sırp Cumhuriyeti Ordusu) birlikleri Srebrenitsa’ya girdi.
    Ratko Mladiç komutasındaki VRS (Bosna Sırp Cumhuriyeti Ordusu) birlikleri Srebrenitsa’ya girerken Mladiç kameralara şunları diyordu: “Bugün 11 Temmuz 1995. Sırplar için kutsal bir günün yıl dönümünü kutlamadan önce Sırp Srebrenitsa'dayız. Bu kenti Sırp milletine armağan ediyoruz. Osmanlı’ya karşı gerçekleştirdiğimiz ayaklanmanın anısına, Türklerden öç alma vakti gelmiştir.” (Burada Türk dediği ise Bosnalı Müslümanlar elbette.)

    9. Sırp vahşeti Avrupa'dan yüz bularak doruğa çıktı ve tam 5 gün süren katliamda 8372 kişi öldürüldü.
    Tam 10000 kişiyi esir alan askeri grup Mladiç'in emriyle esirleri öldürmeye başladı. 5 gün süren katliamda 8372 kişi öldürüldü.
    10. Sırp askerler cesetlerin kimlikleri tespit edilmesin diye cesetleri parçalayarak sayıları 64'ü bulan toplu mezarlara gömdüler.
    Öldürülen 8 bin 372 kişiden 3 bininin cesedine hâlâ ulaşılamadı.


    11. Srebrenitsa'da öldürülen ve kimliği 2013 yılında belirlenen 409 kişi, katliamın 18'inci yıl dönümünde toprağa verildi.
    12. Saldırının baş sorumlusu General Ratko Mladiç, Sırbistan İstihbarat Teşkilatı tarafından 2011 yılında yakanlandı.
    Ölümlerden doğrudan sorumlu olduğu suçlamasıyla karşı karşıya olan iki Sırp lider Radovan Karaciç ve Ratko Mladiç halen La Hey'deki Uluslararası Eski Yugoslavya Savaş Suçları Özel Mahkemesi'nde yargılanıyor. Bugüne kadar 38 Sırp asker ve polis Srebrenitsa'daki katliamla ilgili olarak hüküm giydi.
    13. Lahey Adalet Divanı katliamı 'soykırım' olarak kabul etmiştir.






    http://superhaber.tv/avrupanin-utanc...yoruz-14629591

  14. #222
    Ehl-i Sünnet - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    05-02-2011
    Mesajlar
    3.036
    Adı geçen
    3 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @Ehl-i Sünnet
    Bugün Ingiliz ordusunu esir aldığımız Kutul.Amare zaferimizin 101. yıldönümü. El hezimetini unutur, biz zaferimizi.

    Unutma unutturma.

  15. #223
    Ehl-i Sünnet - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    05-02-2011
    Mesajlar
    3.036
    Adı geçen
    3 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @Ehl-i Sünnet
    GÜNÜN TARİHİ: FATİH SULTAN MEHMED HAN’IN VEFATI – 3 MAYIS 1481

    FATİH SULTAN MEHMED ZEHİRLENDİ Mİ?

    Fatih Sultan Mehmed’in vefatı bugün bile münakaşa mevzuudur. Eceliyle mi vefat etti, yoksa bir suikasta mı maruz kaldı? Hâlâ açık değildir.
    “Büyük kartal öldü!”

    Fatih Sultan Mehmed’in vefatını, İstanbul’daki Venedik elçisi ülkesine böyle haber vermişti. İtalya’nın topuğunu fetheden hükümdarın, Roma üzerine yürümesi an meselesiydi. Yeni çıkılan seferin de bu fethi kolaylaştırmak maksadını taşıdığı belliydi.

    Dünya tarihinin en büyük hükümdarlarından Fatih Sultan Mehmed, hayatının en olgun çağında, Mısır üzerine, belki Rodos'a sefere çıkışının haftasında 3 Mayıs 1481 günü Gebze’de Tekfurçayırı mevkiinde kısa süren bir hastalık neticesi vefat etti. Hususî tabibleri Acem Lârî Çelebi ve Yakub Paşa başındaydı. Lârî, Yakub’un tedavisini hatalı bulmuş; fakat kendisi de muvaffak olamayınca tekrar Yakub’u çağırmışlardır. Padişahın vefatından bir sene evvel kaleme alınan Tâli-i Mevlûd-i Sultan Mehemmed Han adlı eserinde müneccimbaşı Geylânî, padişahın bir sefer sırasında vefat edeceğine dair keşfini yazmıştır. Sultan, bunu okudu mu bilinmez. Ama keşif doğru çıkmıştır.


    Ah şu doktorlar!
    Osmanlı tarihçileri vefat sebebinin hastalık olduğunda müttefiktir. Hezarfen Hüseyn, Takvîmü’t-Tevârih’te “Nikris (gut) hareket edip, bazı alâmetler de eklenince, tahtı oğlu Şehzade Bayezid’e vasiyet ederek vefat etti” diyor. Köprülü Kütüphanesi’ndeki anonim Mecmua-i Resâil’e göre padişah sefere hasta çıkmıştı. Yolculuk kendisini iyiden iyiye yordu. Diline takılan şu beyti devamlı söyler oldu: Âh min süfretin garîbin bigayrı iyâb/Âh min firkatin min ahbâb! [Âh ederim dönüşü olmayan yolculuktan/Âh ederim sevdiklerimin ayrılığından] Öleceğini hissetti. Bu da hastalığını arttırdı. Sadrazam Karamanî Mehmed Paşa, “İnşallah Mısır’a sultan olursunuz. Sıcaktır; orayı tercih edip kalırsınız. Anadolu ve Rumeli’yi şehzâdelerinize bırakırsınız” diye teselliye kalkıştıysa da muvaffak olamadı.

    Sultan Fatih'en vefatında üzerinden kesilerek çıkartılan kaftan (Topkapı Sarayı)
    Bu seferde bizzat bulunan Neşrî, “İstanbul’dan çıkalıdan beri hasta idi. At arabasına girerek sefer etmesinden, yabancı kimseler ahvaline vakıf değildi” der. Kemalpaşazâde, “Ayak zahmetiyle huzuru kaçmıştı. Atalarından gelme nikris illeti, son demlerinde kendisini ciddi rahatsız ederdi” der. Tâcüttevârih, sefere hasta çıktıklarını, giderek zayıflayıp hallerinin değiştiğini anlatır. Müneccimbaşı, konakladıkları yerde hastalığının şiddetlendiğini söyler. Nişancızâde, sıhhati iyi olmadığı halde sefere çıktığını, konakladığında vaziyetin ağırlaştığından bahseder. Hayrullah Efendi, “Babası gibi nikrisi vardı. Seferde hastalığı arttı; hatta binip inmeye gücü kalmadı. Konakladığı günün akşamı vefat etti” der.

    Hâdise hakkındaki en enteresan tasvir, o devirde yaşamış Âşıkpaşazâde’ye aittir. Gerçi Âşıkpaşazâde’nin o tarihte vefat etmiş olduğu; eserini talebelerinin tamamladığı söylenirse de bu başka mevzudur. Orada der ki, “Vefatına sebep, ayağında zahmet vardı. Tabibler ilacından âciz oldular; sonra toplanıp ayağından kan aldılar. Zahmeti arttı. Şerâb-ı fâriğ verdiler. Allah rahmetine vardı” der; sonra manzum olarak tabiblere acı serzenişte bulunur. Şerâb-ı fâriğ, şifâsı umulan, ama işe yaramayan son ilaçtır.

    Tabibler şerbeti kim verdi bana/O hân içdi şerâbı kana kana
    Ciğerin doğradı şerbet o hânın/Hemîn dem-i zârı etti yana yana
    Dedi niçün bana kıydı tabibler/Boyadılar ciğer-i canı kana
    İsâbet etmedi tabib şerâbı/Timarları kamu vardı ziyâna
    Tabibler hâna çok taksirlik etti/Budur doğru kavil düşme gümâna
    Dua et Âşıkî bu hân hakkında/Ki nûr-ı rahmete cânı boyana.

    Bu hâle nasıl geldi?
    Sultan Fatih’in heyeti yakışıklı idi. Fakat 40 yaşlarında iken çok şişmanlamıştı. Vefatına bir sene kala da çok zayıf düşmüştü. Ölümünde içinden omuzlar kesilerek çıkarılan elbisesi bunu gösterir. Ressam Bellini’nin yaptığı son resminde zayıf, benzi uçuk, yüzü ince ve alt çenesi biraz yukarı kalkmış haldedir. Demek ki dişleri dökülmüştür. Padişahı bu hâle getiren nedir? Tıp tarihçisi Süheyl Ünver’e göre, polidipsi (böbrek rahatsızlığı sebebiyle aşırı su ihtiyacı) ve diyabet (şeker) olabilir. Padişahın yalnız yemek yeme âdetini kanun hâline getirmesi belki bunun işaretidir. Öte yandan, saray mutfak kayıtlarından da anladığımıza göre, zayıflık ve takatsizliğin önüne geçmek için çeşitli ve gıdalı yemeklere itibar etmektedir. Vefat sebebi ise, muhtemelen nikris krizi de denilen asidoza, yani böbrek ifrazatının atılamaması neticesi girilen komadır. Nikris, tek başına değilse bile, böbrek tahribatı yoluyla öldürücü olabilmektedir.
    Fatih’in etraflı bir biyografisini kaleme almış Alman tarihçi Franz Babinger der ki: “Padişahın İtalya’yı fethinden korkan Venedik, 15 suikast tertipledi. Sonuncusu muvaffak oldu. Venedik Yahudisi Iacobo, Müslüman görünüp Yakub adını aldı. Yüksek meblağda para, Venedik vatandaşlığı ve vergi muafiyeti karşılığında bu cinayeti işledi. Üsküdar’a geçtiği 25 Nisanda zehirlemeye başladı. Tedavi iddiasıyla doz arttırıldı. 3 Mayıs Perşembe gün vefat vuku buldu. Padişah ölünce, asker suçluyu, yani Yakub Paşa’yı linç etti”. Son devir tarihçileri, onlarca klasik Osmanlı kaynağını bırakıp, bu söze iştiyakla sarılmıştır.

    Günah keçisi
    Babinger’e göre zehirlenme kat’îdir; esas fail meçhuldür. Babinger, en az Venedik kadar, Şehzade Bayezid’e işaret eder. Sefer Mısır’a olduğuna göre, Memlûk Sultanı Kayıtbay da zanlılar arasındadır. Hatta Kayıtbay’ın adamı da Lârî Çelebi olarak verilir. Hâdiseden on sene evveline ait 1471 tarihli bir Venedik vesikasında, Yakub Paşa’ya bu yolda yapılacak bir tekliften bahis vardır. Osmanlı tarihçilerinde buna dair en ufak bir ima dahi yoktur. Âşıkpaşazâde’nin yazdığı ve zamanenin delil gösterdiği şiirde, tabibin şüpheli ilacına bir ima sezilirse de, padişahın çektiği ölüm acısının kastedilmesi daha mantıklıdır. Hatırlı bir hasta iyileşmez de ölürse, bugün bile tabibleri suçlamak âdettir. Üstelik Yakub Paşa, padişahı öldürdüğü için değil, Sadrazam Karamani Mehmed Paşa ile beraber ölümü gizlediği gerekçesiyle ayaklanan asker tarafından katledilmiştir.

    Her işin arkasında bir suikast aramak yersizdir. Padişahın vefat ettiği 49 (veya bazı rivayetlerde 51) yaş, bugün için genç; ama o zaman için normal sayılabilecek bir yaştır. Padişahın babası Sultan II. Murad, 47; dedesi Çelebi Sultan Mehmed, 39; büyük dedesi Yıldırım Sultan Bayezid, 43 yaşında vefat etmiştir. Genetik mirası kötü, üstelik seferlerde yıpranmış ve hastalıkla tükenmiş bir vücuda, o zamanın mahdud fennî imkânlarıyla tabibler ne yapsın? Ta Sultan II. Murad’dan beri Osmanlı hizmetindeki Yakub Paşa’ya padişahın itimadı çoktu. Hatta bir ara defterdarlık bile yapmıştır. Padişahın hususî tabibliğine kadar yükselmiş bir zâtın, basit bir menfaat için böyle cinayet işlemesi pek akıl kârı değildir. Bu niyette birinin saraya kadar sokulması büyük bir emniyet zaafına işaret eder ki, bu, Fatih ve sarayı için pek muhtemel görünmüyor. Her ne kadar o devir, “zehrin altın çağı”; İtalya da bunun kompetanı olsa da, Sultan Fatih’i Venedik’in zehirlediğini iddia etmek, komplo teorisinden öte bir kıymeti yoktur. Cinayet faraziyesinin kabul görmesinin sebebi, son asırda milletin sürüklendiği eziklik ve herkesi düşman görme sendromudur. Babinger’i anlamak daha da kolaydır: Yakub Paşa bir Yahudidir. Bir Alman için, Yahudiler, dünyadaki bütün kötülüklerin sebebidir.

    Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci

    http://www.ekrembugraekinci.com/makale.asp?id=459

Sayfa 14/14 İlk ... 491011121314

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Benzer Konular

  1. DÜN Dündür BUGÜN Bugün diyenler Malesef
    By agbi in forum MÜNAZARALAR
    Cevaplar: 27
    Son Mesaj: 25-09-2013, 23:36
  2. Tarihte Adıgeler
    By Arayıcı in forum Osmanlı Tarihi
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 22-03-2010, 11:57
  3. Tarihte Bu Hafta
    By İsmail in forum Osmanlı Tarihi
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 01-02-2010, 11:37
  4. Tarihte En çok Ağlayanlar!...
    By Seyfullah Kara in forum İSLAMİ HAYAT
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 24-12-2007, 14:38
  5. Tarihte Bilinmeyenler
    By Berke in forum Osmanlı Tarihi
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 23-09-2007, 12:42

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

Giriş

Facebook platformu Giriş