DÜNDEN BUGÜNE PROVOKASYONLAR

SELİM GÜRBÜZER

Provokasyon Fransızca bir kavram olup, dilimizde tahrik etmek ya da kışkırtma anlamında kullanılmaktadır. Fransızca komplo kavramı ise gizlice yürütülen plan anlamına gelir. Her neyse provokasyon ya da komplo sonuçta dünden bugüne baktığımızda bu topraklarda provokatif kaynaklı hadiselerin hiçte eksik olmadığı artık bir sır değil elbet.

31 Mart vakası

Bakın, birtakım aklı evveller tarihte yaşanan şu meşhur 31 Mart vakasını incelemeden hemen irtica harekâtı olarak kestirip atabiliyorlar. Oysa bu olayın perde arkasına baktığımızda, bir grup insana öncelikle 'şeriat, şeriat' diye slogan attırıp sonrasında şeriatı berhava etmek gayesi güdüldüğü, en nihayette yine şeriatı kullanarak bu olayın müsebbibi padişahmış gibi gösterilip tahtından indirilme amacı güdüldüğü anlaşılıyor. Madem öyle, 31 Mart vakasının bir irtica hareketi olmadığını güçlendirecek gerekçelerimizi Abdulhamid’in uygulamalarına bakaraktan ve padişahın Meşrutiyeti ilanının akabinde Meclisi Mebusan'ı açıp ülke içindeki problemleri Allah’a ve halkın iradesine havale ederek izlediği politikayla açıklamaya çalışalım. Gerçektende fotoğraf karesine baktığımızda; ortada sözde hürriyet lafından başka bir çift söz bulamayan İttihat ve Terakki bezirgânlarının hakaretleri, siyasetin hızla orduya bulaşmışlığını görürüz. Bunun yanı sıra, Ulu Hakan Abdülhamit Han’ın emrindeki ordusunu derhal harekete geçirip kontrolü ele alacak kudrette olduğu halde kan akıtmamak adına ilahi kadere kendisini teslim etmişliğini görürüz. Bu olayda besbelli ki iki kişi maşa olarak kullanılmış; biri Beden eğitimcisi Selim Sırrı, diğeri Filozof Rıza Tevfik’tir. Gerçi Rıza Tevfik ilk günler İttihat ve Terakkiye olağan gücüyle destek verdiğini, sonradan pişmanlığını dile getirip tarihe not düşmüşte. Nitekim 31 Mart’ı tertipleyenlerin bizatihi İttihatçılar olduğunu ve Selim Sırrı ile beraber bu işi yürüttüklerini itiraf etme erdemliğini de göstermiştir. Hatta Rıza Tevfik itiraf etmekle kalmamış Abdülhamit Han’a karşı yaptıklarından pişmanlık duyaraktan ruhaniyetinden himmet dileyip şöyle bir şiir döktürmüştür:
“Tarihler adını andığı zaman
Sana hak verecek Ey Koca sultan

Bizdik utanmadan iftira atan asrın siyasi Padişahına…”
İşte bu mısralar her şeyi anlatmaya yeter artar da. İlginçtir bir de bu işin bir başka tuhaf yanı var ki, cumhuriyet döneminin ileriki yıllarında Necip Fazıl’ın bu şiiri yayınlamasından dolayı yirmi gün hapse mahkûm edilmiş olmasıdır.
Şu bir gerçek Abdülhamit Han isteseydi İttihat ve Terakki’nin kurmuş olduğu bu komployu Hassa ordusunun tek bir tümenine vereceği talimatla üstesinden gelebilirdi, ama o böyle yapmayıp sadece sarayda aile efradından birkaç akraba, harem halkından iki üç kişiyle birlikte kaderiyle baş başa kalmayı tercih etmiştir. Böylece Harekât ordusuna gün doğup komplo saati işlemeye başlar da. Öyle ki; İttihat ve Terakki Partisine karşı bir grup insan ayaklandırılarak sanki bu işi padişahın tertiplediği izlenimi verilecektir. Sonrası malum, provoke edilmiş bir kısım insanlara 'şeriat isteriz' diye nara attırılıp parti mensuplarının saf dışı edilmesi sağlanacaktır. Gerçekten de sahneye konulan sinsi plan gereği 31 Mart cumartesi sabahı Selanik’ten yola çıkarılan İttihat ve Terakki yanlısı Harekât ordusu İstanbul’a geldiğinde ilk iş olarak havaya kurşun sıkıp güya olayları bastırır görünümü vermek olmuştur. Böylece bu görünümle maksat yerini bulduktan sonra padişah suçlu ilan edilip tahttan inmesi sağlanır. Oysa ortada ne ayaklanan ne ayaklandırılmış grup vardır, tamamen sinsi planlanmış bir hadise olduğu fark edilir. Kaldı ki, Ulu Hakan’ın başsız askerleri Hassa Birlikleriyle takviye ederekten örgütleyip üstesinden geleceği olayı büyük bir soğukkanlılıkla tevekkülle karşılamayı tercih etmesi İttihat ve Terakkinin tertibini başarılı kılmıştır. İşte bu yüzden 31 Mart irtica vakası dedikleri olayın, aslında dünyada böylesine ender rastlanan cinsten topluma yutturulmaya çalışılan planlı provokatif bir hareket olarak görürüz biz. Nasıl provokatif hadise olarak görmeyelim ki, baksanıza İttihat ve Terakki güruhu bunla da yetinmez Şeyhül İslam Mehmed Ziyaüddin’den fetva koparır da. Böylece oynadıkları oyunu örtbas edecek fetvayla kendilerini garantiye almış olurlar. İlginçtir fetva mı, ültimatom mu doğrusu şaşmamak elde değil, işte o malum fetvada Ulu Hakan’ın güya sanat kitaplarını tahrif etmek, bozmak, yakmak, hazineyi keyfince kullanmak, adam öldürtmek ve sürgün etmek gibi bir dizi ipe sapa gelmez suçlamaların yer aldığını görürüz. Değim yerindeyse ismarlama yazılmış bu fetvayla Ulu Hakan tahttan indirilir. Artık iktidarda Harekât ordusu vardır. Tabii ilk icraatları örfi idare ilan etmek olur, sonrası malum olayla yakından uzaktan ilişkili gördükleri her kim varsa veya kendilerince elebaşı gördükleri masum kişileri darağacında sallandırmak olacaktır. İşte bu noktada ister istemez Ahmet Altan'ın, ‘İsyan günlerinde Aşk’ romanını hatırlarız. Yazar bu romanında 31 Mart vakasının 28 Şubat’ın bir benzeri postmodern darbe olduğunu akıcı üslubuyla dile getirdiği gibi bildik ezberleri bir şekilde bozmuş olur. Ancak ne var ki Ahmet Altan'ı 17-25 Aralık Paralel Çete İhanet örgütünün yaptıkları karşısında aynı duyarlılığını göremiyoruz, adeta sırra kadem basar bir hale bürünür.
Her şey postmodern darbeyle sınırlı kalsa yine gam yemeyiz, İttihat Terakki güruhu iktidarında Osmanlı imparatorluğu I. Cihan Harbinin eşiğine sürüklenir. Tabii bu noktada hasta yatağında can çekişen Osmanlıyı izlediği akıl dolusu denge siyasetiyle 33 yıl ayakta kalmasını sağlayan Abdülhamit Han farkı ile Osmanlıyı I. Cihan Harbin eşiğine sürükleyip imparatorluğun yıkılmasına vesile olan İttihat Terakki arasındaki farkı görmek gerekir. Görelim ki, tarihte irtica vakası diye yutturulmaya çalışılan bu olayın sorumlusu ilan ettikleri padişahı devirmekle Osmanlının hızla çöküşünün zeminini hazırlandığı fark edilmiş olsun.
Menemen olayları
Mareşal Fevzi Çakmak Kurtuluş savaşı öncesi yola çıkmadan önce Erbilli Şeyh’in ziyaretine gider. Şeyh Paşayı görünce;
— Hayrola, sizi tanıyamadım der.
Fevzi Çakmak;
—Efendim Fevzi kulunuz (hizmetkârınız), duanıza muhtacız.
Erbilli Şeyh;
—İnşallah muvaffak olursunuz, Allah yar ve yardımcınız olsun deyip öyle uğurlar.
Bilindiği üzere Şeyh, Cumhuriyetten sonra tekke ve zaviyelerin kapatılmasıyla birlikte kendi kabına çekilerek mütevazı bir hayatı kendine düstur edinip günlerini etrafındaki dostlarına hoş sohbetle ederek geçirmiş bir zattır.
Tarihler 1930'u gösterdiğinde önemli bir gelişme yaşanır ve geçte olsa çok partili sistem denemesi dönemine şahit oluruz, işte bu ilk deneme girişimi toplumda heyecan uyandırmaya yetmiştir. Nitekim Menemen halkı partinin tanıtımı için gelen Serbest Fırka’yı bağrına basıp büyük bir teveccüh gösterir de. Fakat aynı teveccüh Halk fırkasına gösterilmez, üstelik yuh çekilip protesto edilirler de. Tabiî ki bu duruma fena bozulmuşlardı, sonuçta bu gönül işi halkla karşı karşıya gelmek doğru olmazdı. Fakat ne ilginçtir o günlerde iktidar partisinden bazıları Adapalas Otelinde konakladıklarında otellerinin önünde kalabalık kitle halde araç ve otobüslerden inen insanlara dikkat kesilirler. Merak edip sorduklarında karşı otelde Erbilli Şeyh Esad Efendi’yi ziyarete geldiklerinin cevabını alırlar. İşte fırsat bu fırsat deyip o an akıllarına bir hinlik düşer. Öyle ya siz misiniz bizi yuhalayan; Menemende kendilerine hem yuh çekmenin bedelini ödetme, hem de Serbest Fırka’nın daha doğmadan faaliyetine son verilmesi noktasında komplo sahneye koyulur. Peki, bunun bir komplo olduğuna deliliniz nedir denildiğinde cevaben deriz ki; bir zaman sonra bu komplo kararının ilk meclis üyelerinden Balıkesirli Hasan Basri Çantay ve Salih Yeşil'in o toplantıda hazır bulunup edindikleri bilgileri dile getirmelerinden biliriz elbet. İyi ki de o toplantıda hazır bulunmuşlar, böylece hadisenin ilk şahitleri olarak tarihe önemli bir ayrıntıyı not düşmüş oldular.
İşte o malum sinsi plan şu;
Yer; Menemen,
Mekân; Jandarma Karakolu karşısında ki cami,
Kurye ise daha önceden ruh yapısında mehdilik özentisi olduğu bilinen esrarkeş Mehmet’tir elbet. Evet, yanlış duymadınız esrarkeş bir adamdan söz ediyoruz, asla dini bütün bir adam değil, yani bu iş esrarkeşe havale edilir. Ve bu iş ona havale edildiğinde bilhassa kendisine cami içindeki minberden yeşil bayrağı eline al talimatı verilmesinin yanı sıra “sancağın altına girmeyen kâfirdir” sloganı eşliğinde cihad ilan etmesini, halktan ya da Jandarmadan birileri karşı koyan olduğunda ise derhal gözünün yaşına bakmaksızın kan akıtması öğütlenir. Derken bu işin karşılığında verilecek taahhüt her neyse onun da garantisi alınıp beş kişiyle birlikte yola koyulurlar. Ancak yolculuk esnasında çoban Ramazan o an ne düşünüyorsa kellesini kurtarmak pahasına bir yolunu bulup işin içinden sıyrılmasını bilecektir. İyi ki de sıyrılmış, çünkü yol boyunca konakladıklarında o'nun birkaç yerde esrar partisi düzenlediklerine dair itirafları tarihe not düşmek bakımdan önemli delil oluşturacaktır. Tabii Çoban Ramazan işin içinden sıyrılsa da diğer arkadaşları yola devam edeceklerdir. Nitekim arkadaşları Menemen’e vardıklarında ellerine tutuşturulmuş planları harfi harfine uygulamaya koyulurlar da. Şöyle ki;
Bir Askeri Şube Reisi etrafta bir şeylerin döndüğünü sezdiğinde, olup biteni anlamak için esrarkeş üç beş sözde cihat çığırtkanının yanlarına geldiğinde; ‘üzerimize kuvvet gönderin, aksi takdirde Menemen’i kuşatıyoruz’ sözlerine muhatap kalır. Tabii adam şube reisi de olsa korku belası oracıktan derhal uzaklaşır. Adam oradan uzaklaşa dursun provokatörler var güçleriyle bağırmayı ihmal etmeyeceklerdir. Sadece bağırmak mı, bu arada etrafa korku ve dehşette salarlar. Zaten bağırmalar, korku ve dehşet salmalar derken bunun yankısı şehrin hemen ötesinde kışlada duyulur da. Elbette ki; asker bu bağrışmalara sessiz kalamazdı. Derhal, Kubilay kışlasında bir manga askeri birlikle olay yerine gelip askere süngü tak emri verir. Artık nefesler tutulmuş şartlar oluşmuştu, derken o arbedede sözde Mehdi Mehmed esrarkeşi ve arkadaşları Kubilay’ın ayağına kurşun sıktıklarında yere yığılacaktır. Evet, yere yığılmıştı ama bir Allah’ın kulu çıkıpta mudahale etmez, hadi bu neyse de Kubilay yerde yaklaşık yirmi beş dakika kıvrandığı halde hala merkezi hükümet yetkilisinden görünürde bir adamın olmamasına ne demeli, sırra kadem basmışlardı sanki. Besbelli ki olayın kıvam alması beklenmektedir. Ve bu arada sahte derviş kılıklı esrarkeş Mehdi Mehmet elinde ki bıçakla hunharca Kubilay’ın başını gövdesinden ayırır da. Ne de olsa her şey bitmişti, madem öyle artık alaydan bir bölük olay yerine gelebilirdi, nihayet zahmet buyurup geldiklerinde güya olaya müdahale eder görünümü bir hava vererek önce etrafı çembere alınır, sonrasında ise malum makineli tüfeklerle iki masum bekçi, akabinde esrarkeş Mehdi Mehmed ve arkadaşları taranıp oracıkta can verirler. Tabii Menemen hadisesi Menemenle sınırlı kalmaz Türkiye çapında irtica avına dönüşen bir boyut kazanır. Nasıl mı? İlk başta 80 yaşına girmiş Erbilli Şeyh Esad Efendi’den işe başlanılır. Nitekim Bursa Adapalas Otelinde start verilen kurgu gereği Erbilli Şeyhin pılını pırtısını bile toplamasına fırsat verilmeden apar topar Menemen’e sevk edilip hapsedilir. Hastalığı nüksettiğinde ise Askeri Hastane’ye kaldırılır. Artık yaşı doksan üzerindedir, dolayısıyla yaşlı adamın kanunen idamı söz konusu olamazdı. İlginçtir idamı mümkün olmasa da ansızın hastanede ölmesi acaba oldubittiye getirilip zehirli enjeksiyonla mı öldürüldü kuşkusu akla düşürmüyor da değil, üstelik bu kuşku hala hafızalardan giderilmişte değildir.
Bu arada meşhur Muğlalı Mustafa Paşa'da boş durmaz, o da kendince Menemen olaylarıyla irtibatlı gördüğü 37 kişiden 28’ini idam cezasına mahkûm ettirip darağacında sallandıracaktır. İşte tarihte yaşanan bu hadisenin bir irtica olayı mı yoksa Menemen provokasyonu mu diye herkes tartışa dursun bizim açımızdan şüphe götürmeyecek derecede; çok partili denemesine geçişe son vermek için girişilen bir provokatif harekettir. Nitekim Menemen hadisesi durulup etraf süt liman olduktan sonra tek partili hayatla yola devam etmenin kararı alınması bizim gibi düşünenlerin tezini teyit ediyor. Meğer bunca kan, bunca uğraş amaçlarına ulaşmak içinmiş. Böylece halkın desteğiyle çığ gibi büyümesinden endişe edilen partinin kapatılarak kendilerince muhtemel tehlike addettikleri engelden arınmış olurlar.

Kürt İsyanı

Akl-ı selim sahibi tarihçiler, ikide bir bize Şeyh Said isyanı diye lanse edilmeye çalışılan hadisenin aslında Musul ve Kerkük üzerindeki Türkiye’nin etki gücünü kırmaya yönelik tezgâhlanmış bir hareket olduğunda hem fikirdirler.
Evet, Türkiye'yi petrolden uzak tutmak için bir şekilde oyalamak gerekirdi, ama nasıl? İşte jandarmanın izini sürdüğü adamları bir köyde düğün esnasında Şeyh Said’den istemeleri üzerine başlayacak plan zinde güçlerin imdadına yetişir de. Öyle ki; Şeyh’in gelenlere kibarca ‘Hele şu düğün merasimi bitsin kendi ellerimizle teslim ederiz’ istirhamına karşı; ‘Hayır hemen şimdi halletmemiz gerekir’ ısrarı neticesinde Diyarbakır’a uzanacak kadar bir dizi provokatif olaylar kontrolden çıkıp hızla ülke gündemine oturur da. Oturdu da ne oldu derseniz, Türkiye olarak kendi halkına bu olayın Kürt isyanı olarak lanse ederken dışarıya karşıda bir irtica hareketi diye açıklamaya çalışılır. İşte iç kamuoyuna başka, dış kamuoyuna başka verilen mesajlar eşliğinde petrol bakımdan iki önemli ilimiz Musul ve Kerkük’ün kontrolü elimizden çıkmış olur. Meğer 1925 yılında patlak veren Kürt isyanı olarak nitelendirilen olayın perde arkasında Musul ve Kerkük üzerindeki çıkar ilişkileri yatmaktaymış. Hatta bu olayın üzerinden çokça zaman geçmesine rağmen şimdi daha iyi anlıyoruz ki; Türkiye’de Türk-Kürt ayırımı oluşturularak kırk yılı aşkındır sabah akşam yatıp kalkıp güneydoğu meselesiyle uğraşıyoruz hala. Hele PKK elebaşçısı Abdullah Öcalan’ın eşinin Milli İstihbarat Teşkilatında çalışmışlığı ister istemez akıllara kuşku düşürüyor. Hadi kuşkulanmaktan vazgeçtik diyelim peki ya 28 Şubat sürecinde devam eden PKK eylemlerinin halkla örgüt arasında değil de, asker ve örgüt arasında cereyan etmiş olmasına ne demeli. Hele o günün kimin eli kimin cebinde belli olmayan olağanüstü şartlarda ‘Ergenekon-kontr’ ya da ‘Hizbi-kontr’ tartışmalarını hatırladığımızda kim kimle iş tutmuş ya da tutmamış fark etmez sonuçta terörün ülkemizin ömründen kırk yılı aşkın bir süre çaldığı, bunca insanın ölümüne neden olan bir sürecin hala devam ediyor olması gerçeğini değiştiremeyecektir. Besbelli ki Türk-Kürt kardeştir ruhunu bu ülkede hâkim değer kılmadığımız sürece bu tür kuşkular giderilemeyecektir. Zaten meseleyi objektif kriterler açısından ele alıp kritik ettiğimizde PKK’nın Kürt devleti kurması pek mümkün görünmüyordu, kurmaya kalkışsa da o günlerde Sam amca, Barzani ve Talabani izin vermezdi, kaldı ki İran ve Suriye'de geçit vermezdi. O halde durduk yere Kürt kardeşlerimizle papaz olmaya ne gerek vardı ki.
Türkiye'de kanayan bir yara haline gelen bu mesele halkımızdan tutunda, aydın, asker ve sanatçı çevrelere kadar hemen her kesimi yakından ilgilendiren bir süreç yaşadık. Düşünsenize ana dilde konuşma yasağı ve Kürtçe şarkı söylemenin yasak olduğu dönemlerden yasaksız döneme geçiş sürecinde yine birileri boş durmayıp düğmeye basıp Ahmet Kaya’nın onuncu yıl marşı eşliğinde çatallar kaşıklar tabaklar havada uçuşur halde protesto edilerek doğup büyüdüğü topraklardan sürgün edilebiliyor. Evet, geçiş süreçleri hep böyle sancılı geçmiştir. Zaten Ahmet Kaya'nın ‘Beni ölürken değil, yaşarken anlayın’ şarkı sözleri sürgün olduğu topraklarda öldüğünde daha da bir anlam kazanır. Nasıl anlam kazanmasın ki, o dillendirdiği müziğiyle sağcısından solcusuna farklılıkları aynı müzik platformunda bir araya toplayabilmiş bir sanatçımızdı. Ama ne var ki Türkiyede yaşadığı sırlarda karanlık zinde güçler tarafından Kürtçü ve bölücü yaftasıyla kanadı kırık bir kuş misali sürgün halde son nefesini uzak diyarlarda tamamlayıp öbür âleme göç edecektir.
Türkçüler
Nihal Atsız ve arkadaşlarının Türkçülük kapsamında faaliyetleri suç kapsamına alındığında aralarında genç bir subay Alparslan Türkeş’in de bulunduğu 1944 milliyetçilik olayları sancılı geçip birçok Türkçü gencin tabutluk denen hücrelerde hapsolunmalarına neden olacaktır. Neyse ki, mahkemelerde sorgulamalar sonucu adalet yerini bulup beraatlarına karar verilir.
Nurcular
Malum, Risaleyi Nur eserleriyle adından söz ettiren Said Nursi'nin iman hakikatlerine yönelik tüm faaliyetleri mercek altına alınıp uzun süren gündemi meşgul edecek tarzda Nurcu avına dönüşür. Öyle ki, 27 Mayısın ardından Said Nursi’nin ölüsünden bile endişe edilip mezarının kimsenin bilemeyeceği bir yere defnedilir. Belli ki devleti idare edenler ne Türkçüsüyle ne Nurcusuyla ne de Akıncısıyla barışık kalmışlar. Kendileri dışında her kesim onlar için düşmandırlar. Üstelik düşman ilan ettikleri kesimlerin kökünü de kazıyamadılar, bilakis davalarına daha da sımsıkı sarılıp çemberlerinin genişlemesine daha da yardımcı olunmuş olundu. Nitekim geldiğimiz nokta itibarıyla gerek Türkçülük damarından gelen Ülkücü kesim, gerek Risaleyi Nur çizgisinden gelen (FETÖ ihanet örgütü hariç) tüm nur cemaatlerinin kolları ve gerekse Milli görüş kanalından gelen Akıncılar tüm baskılara rağmen adından söz ettirecek seviyeye gelebilmişlerdir.
Darbeler
Türkiye’de her on yılda bir darbe yapılması içte ve dışta tezgâhlanarak ortaya konan provokatif eylemlerin bir neticesidir. Malum, tek parti iktidarının milli şef uygulamaları milletin canına tak dedirttirecek cinsten uygulamalardı. Halkımızı canından bezdirenleri tahmin etmişsinizdir, şüphesiz ki minarelerimizde tarih boyunca hoş seda okunan ezanı orijinal halinden uzaklaştırıp Türkçe okunmasını sağlayan CHP'den söz ediyoruz. İşte sözünü ettiğimiz böyle bir partiden milletimiz öyle bunalmıştı ki Menderesin “Yeter artık söz milletindir” çağrısına can simidi gibi sarılıp tek başına iktidara getirmişti. Milletimiz iyi ki de Menderes'i iktidara taşımış, böylece Ezan-ı Muhammedi’ye tekrar minarelerimizde orijinal haline kavuşmuş olur. Sadece ezan mı, bunun yanı sıra ülkemiz ekonomik rahatlığa geçiş yapar da. Peki ya entrika peşinde koşanlar? Malum onlarda 'elemtere fiş hain gözlere şiş' babından bu güzel gelişmeleri çekemeyip ülkemizi 27 Mayıs ihtilalinin eşiğine getireceklerdir. Dahası Necip Fazıl'ın ifadesiyle karton mukavvadan bir hükümete askeri darbe yaptırıp devrin Başbakanını ve Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu'yu idama götürecek gelişmelere sebep olacaklardır.
İşte bu zihniyet 12 Martta'da aynısı yapmıştı. Her ne kadar Deniz Gezmiş, Mahir Çayan aşırı solcu insanlar olsada sonuçta bu ülkenin bağrından çıkmış insanlardı, maalesef onlarda başlarına gelecek olan acı akıbetten kurtulamayacaklardır. O yıllarda nice insanlar soğuk savaş döneminin o ürkütücü psikolojik ortamından istifadeyle amansız bir şekilde takibe alınıp vatan hain ilan edilmişlerdi. Aslında amaç Deniz Gezmiş, Mahir Çayanı yakalamak değildi, asıl amaç ülke genelinde gerilim oluşturup 12 Mart muhtırasını gerçekleştirmekti, gerçekleşir de. Hakeza 12 Eylül 1980 darbesi de öyle olup Kenan Evren’in şartların tam olgunlaşmasının beklenilmesiyle NATO kontrolünde sahneye konulmuş bir ihtilaldir. Evet, yanlış duymadınız, 12 Eylül darbesinin vuku bulması için şartların olgunlaşması beklenilmiş, bu ülkenin çocukları birbirlerini biraz daha kırsınlar sonra icabına bakarız denilmiş. Belli ki 12 Eylül öncesinde gizli bir el Ülkücülerle solcu grupları karşı karşıya getirmiş, sırf Sovyet Rusya'nın komünizm ideolojik yayılmacı emellerine geçit vermemek için start verilmiş bir sağ sol çatışmasıdır, derken maksat yerini bulduktan sonra her iki gençlik kesimde tasfiye yoluna gidilmiştir. Hiç kuşkusuz tasfiye karar noktasında 12 Eylül devreye girecektir. Devreye girdide ne oldu, vatan-millet-bayrak diyen Ülkücülerle beşinci kol faaliyeti yürüten Marksist Leninist ve Maocu akımlar terazinin aynı kefesine konuldular. Yani 12 Eylül zihniyeti bu ülkeye âşık insanlarla bu ülkenin temeline dinamit koyanları aynı terazide tartmıştır. Şu da bir gerçek; gerek Ülkücüler olsun gerekse solcular 12 Eylül mahkemelerinde yargılandıklarında başlarına gelen bu musibetin bir tezgâh olduğunu mahpushaneye düştüklerinde anlayacaklardır. Zira 12 Eylül sonrası ortalık süt liman olduktan sonra bir mermiden yola çıkarak yapılan kriminal incelemeyle aynı silahın hem Ülkücüleri hem de sol gruplardan birçok insanı öldürdüğü tespit edilmiştir.
Aman Allah’ım! Neydi o günler. O günlere şöyle bir baktığımızda ilginç senaryolarla karşılaşırız. Malatya Bağımsız Belediye Başkanı Hamit Fendoğlu’nun bombalı suikasta kurban gitmesi bunun en bariz örneği zaten. O günleri yaşayanlar çok iyi bilir; Ecevit iktidarı daha olayın feri soğumadan hemen alelacele peşin hüküm verip bu olayı MHP taraftarlarının işlediği yalanını ortaya atmışlardı. Tabii bu mesnetsiz açıklamanın ardından Alparslan Türkeş sessiz kalmaz ve der ki; ‘Şayet bu iddialarınızı ispat edemezsiniz dünyanın en alçak ******** insanlarısınız.’ İşte bu çıkış sus pus olmalarına yetmiştir.
Peki ya şu Kahramanmaraş olayları öncesinde Ülkücü dünya görüşü yansıtan ‘Güneş Ne Zaman Doğacak’ adlı filim sahne aldığında patlak veren bombayla bir anda saman alevi gibi dalga dalga büyüyen olaylara ne demeli. Tabii burada da Ecevit hükümeti bildiğini yapacaktır. Nitekim İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş daha işin aslını araştırmadan hemen peşin hükümle aralarında Ökkeş Şendiller’in de bulunduğu bir grup Ülkücünün üzerine yıkmaya çalışması MHP’nin sinir katsayısının sınanmasına yetmiştir. Gerçekten o yıllarda MHP tahrik edilmeye çalışılsa da MHP üzerine düşen görevi ziyadesiyle yerine getirip itidal ve soğukkanlılığını elden bırakmayacaktır. Bilhassa yirmi bini aşkın Ülkücünün işkence gördüklerini gözler önüne seren işkence dosyasını hükümete sunmakla kalmamış CHP binası önüne siyah çelenk koyarak da tarihi sorumluğunu yerine getirmiştir. Hakeza yine 12 Eylül sonrası Ökkeş Şendiller ‘Kahramanmaraş olayları’ isimli eseriyle bu olayların perde arkasını aydınlatıp tarihe not düşmüştür. Dile kolay bu dönemde tam tamına yirmi bini aşkın Ülkücü işkence görmüş, hatta artık takatı kalmayacak derecede dayanılmaz işkenceler karşısında suçu üstlenmek zorunda olanda olmuştur. Ecevit’in ikide bir her olayın ardından Ülkücüleri faşist ithamıyla suçlayıp televizyonlarda hedef alması ortamı daha da germeye yetmiştir. Alparslan Türkeş ise Ecevit’in tam aksine hem ülkemiz üzerinde oynanan oyunları bozmak hem de birlik beraberliği tesis etmek için Türkiye genelinde “Gönül seferberliği” mitingleri düzenlemekle yüreklere su serpmiştir. Ne var ki gönül seferberliği çağrısı devletin derin koridorlarında karşılık bulmamıştır. Çünkü hükümet suçlu psikolojisiyle üzerindeki salvoyu atlatma hesabı yapıyordu habire.
Malumunuz, Gün Sazak denilince MC hükümetinin Gümrük ve Tekel Bakanı ve aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk kez kaçakçılığın canına ot tıkayıp adeta sınırda kuş uçurtmayacak derecede mücadele örneği vermiş şahsiyet akla gelir. İşte Gün Sazak ve genç müsteşarı Namık Kemal Zeybek’le birlikte yürüttükleri bu mücadele bir takım zinde güçlerin uykusunu kaçırmış olsa gerek ki, Bakan'ın canına kıyacaklardır. Evet, hunharca katledilmiştir. Şehit haberi duyulduğunda kanı yerde kalmalıydı mı düşünceler eşliğinde tüm Ülkücü camianın nefesleri tutulmuştu o gün. Nasıl nefesler tutulmasın ki, o bir Bakan olmanın ötesinde Ülkücü camianın can Gün Sazak ağabeysiydi. Allah'tan herhangi bir taşkınlığa kapı aralanmadan Alparslan Türkeş’in yine o soğukkanlılığı devreye girip “Gün birlik beraberlik günüdür, gün sabretmek günüdür” çağrısıyla Ülkücülerin duygu seli teskin edilmiştir. Zaten bu itidal ve sükûnet çağrısı yapılmasaydı Ülkücülerin sokağa taşması kaçınılmaz hal alacaktı, hatta Allah korusun kitlesel çatışmalara dönüşebilirdi. İşte o günün Alparslan Türkeş farkı budur. Ecevit zihniyeti ise habire tahrik edici üslubuyla Türkiye sathını yangına çevirirken, Alparslan Türkeş’te tam aksine sükûnet çağrısı yapmakla bir Başbuğda olması gereken yakışır tavır sergilemiştir. Tabii Ülkücü camianın ona Başbuğ duygu seliyle sadakat göstermesini bir insan idealist değilse anlayamaz. Hele o insan pragmatik bir tipse hiç anlayamaz. Nasıl anlasın ki; baksanıza adamlar Gün Sazak’ın ölümünün ardından otel ve motel odalarında milletvekilliği pazarlığı kurup transfer etmekten imtina etmeyecek kadar kirli işlerin içine girmiş tiplerdir. Gerçekten bu kirli pazarlıklar neticesinde MC hükümeti düşürülür de. Derken kaçakçılara göz açtırmayıp aman vermeyen Gün Sazak'ın şehit edilmesinin ardından hükümet düşürülüp ülke yönetimi tekrar Ecevit’e teslim edilir. Ne diyelim, evlere şenlik, Ecevit’in kurduğu hükümet kabinesine Hilmi İşgüzar ve Tuncay Mataracı gibi tiplerin yer aldığını gördüğümüzde daha ilk baştan hükümetin ne tür hükümet olduğunun ipuçlarını vermeye yetmiştir. Söz konusu tiplerin hükümet kabinesinde bakanlık görevi boyunca görevlerini suiistimal ettikleri o kadar net ortaya çarşaf çarşaf dökülür ki iktidar düştüğünde bu iki bakan yolsuzluklarıyla mahkûm edilip tarihe kara leke olarak geçer de.
Evet, 12 Eylül öncesi Türkiye açısından tam içler acısı kayıp yıllardı. Peki ya 12 Eylül sonrası Türkiye? Malum 12 Eylül sabahın ilk ışıklarıyla Kenan Evren'in sesinden sağ sol kavgasına son vermek için Türk Silahlı Kuvvetlerinin idareye el koyduğunun duyurusuyla uyandık. Tamam, sağ sol çatışmasını anladıkta, peki nasıl oluyor da 11 Eylül öncesi akşamına kadar devam eden olaylar 12 Eylül sabahı olduğunda bıçaktan kesilircesine tık bir şekilde duruvermesine ne demeli. Adama demezler mi 12 Eylül öncesi eliniz armut mu topluyordu, şimdi ne değişti de olaylar bir anda tak diye kesiliverdi. İşte bu tür sorular eşliğinde bugün olmuş hala hafızamızı kurcalayan bu sihirli değneğin esrarı izah edilememiştir. Her nasıl bir sihirli değnekse her gün 10-15 gencin ölümüne sebep teşkil eden olaylar bir anda tık şekilde sonlanabiliyormuş, doğrusu şaşmamak elde değil. Hele şu kamuoyunda yankı bulan MHP davasına ne demeli. Nasıl bir davaysa o davalardan yargılanıp daha sonrasında milletvekili ve idareci konumuna gelen bir sürü insan var aramızda. Gerçekten insan şaşa kalıyor. Hatta asıl bizi şaşırtan husus 12 Eylül mimarı Kenan Evren’in Türkeş'in beş yıl hapis yatıp beraat ettikten sonra dışarıya çıktığında sanki geçmişte aralarında hiç bir husumet olmamış gibi davranıp el sıkışmasıdır. Hadi bu düşüncemizden vazgeçtik diyelim, asıl bizi inciten Başbuğumuzun ne maksatla yaptığını bilemediğimiz kendi tabanını göz ardı etmeyi göze alaraktan sözde çağdaş geçinen çevrelerin düzenlediği laiklik mitingine önderlik etmesine ne demeli. Tabii bitmedi asıl bizi daha da şaşırtan en önemli husus Abdullah Çatlı ve arkadaşlarına sahip çıkmama gibi kafa karıştıran tavır değişikliğidir. Tabii bu durum Ülkücü camia için hayal kırıklığına yol açan kırılmalardır. Evet, Ülkücü camiada tam bir hayal kırıklıkları yaşanırken, malum bir dönem Türkeş ismi anıldığında öcü görmüşçesine dehşete kapılan zinde çevreler gün gelip devir döndüğünde laiklik mitinginde baş tacı edilebiliyor. Demek ki bir zaman faşist dedikleri insan gerektiğinde tehlike teşkil etmiyormuş. Ne var ki tüm bu çifte yüzlülük tabloyu nice canları toprağa verip aradan epey bir zaman geçtikten sonra farkediyoruz. Nasıl fark etmeyelim ki, bakın Abdurrahim Karakoç ne diyor:
“Elçibeyi biz satmadık, çok şükür sevenleri aldatmadık/Dansöz-mansöz oynatmadık, çok şükür sevenleri aldatmadık /Biz aynı yerdeyiz siz nerdesiniz/Laiklerle Taksimde mi birleştik/Sırtınızdan KİT'lere mi yerleştik/İslam’da mı, iktidarda mı körleştik/Biz aynı yerdeyiz siz nerdesiniz” dizeleri meramımızı anlatmaya yeter artar da.
Neyse ki bunca yaşananlardan sonra 12 Eylül sonrası Özal tek başına iktidara geldide değişim ve dönüşüm hamleleri yüreklere su serpmesiyle birlikte yeniden diriliş muştumuz olur. Gerçektende Özal o dönemde diriliş muştumuz için tek teselli kaynağımız olmuştur. Bu öyle bir diriliş muştusuydu ki, derin güçlerin tekerine çomak sokacak türden bir muştuydu. Hani onların bir hesabı varsa, Allah'ın da mutlak değişmez bir hesabı var ya, işte o mutlak hesab tecelli ettiğinde Turgut Özal içine kapanık Türkiye’ye çağ atlatıp Nizam-ı âlemce dış dünyaya açar da. Ancak kabımızdan çıkıp dünyaya açıldıkça zinde güçler yine boş durmayacaktır. Belli ki çilesiz değişim dönüşüm gerçekleşemiyor, gerektiğinde kefenini çantaya koyup yola çıkmak gerekti. Nitekim bu dönemde Anadolu kaplanların çoğalmasından rahatsızlık duyan zinde güçler 19 Mayıs Gençlik kapalı spor salonunda Özal’ın parti kongresinde yapacağı konuşma anına kilitlenip beklemeye koyulurlar. Dedik ya onların bir hesabı varsa Allah'ında değişmez hükmü var, her ne kadar tetikçi Kartal Demirağ o kalabalık kongre salonun ortasında kovboy filmlerine aratmayacak derecede profesyonelce tam isabet tetiğe dokunsa da kıl payı mikrofonun azizliğine uğrayıp kurşun ancak Özal'ın eline hafif sıyırarak geçecektir. Karanlık zinde güçler sıktıkları bu kör kurşunla kendilerince uyarı yapa dursun Özal’ın bu durum karşısında sanki hiç bir şey olmamışçasına “Allah'ın verdiği canı ancak Allah alır” sözü tüm mazlumlar için umut ışığı olurken zalimleri içinse yaşasın cehennem olur.
Yenilen pehlivan güreşe doymaz derler ya, bu kez tarihler 24 Ocak 1993 günü gösterdiğinde Uğur Mumcu’nun Çankaya Güniz sokakta arabasına konan bombanın patlamasıyla hunhanca katledilip can vermesiyle Türkiye üzerinde bir başka ayar çekme niteliğinde hadise vuku bulur. Zaten olay vuku bulur bulmaz daha ne oldu ne bitti kimin parmağı var sorgulanmadan hemen Ankara caddelerine dökülen kitlelerin; ‘Mollalar İran’a, Türkiye laiktir laik kalacak’ sloganlarla yankılanması karanlık güçlerin beklentisini karşılayan bir tablo olurda. Bu arada gazeteciler DGM savcısı Nuh Mete Yüksel’e bombayı kimler attı diye sorduğunda; ilginçtir bilerek ya da bilmeyerek ‘Onlar bilinmez’ diye karşılık vermesi gayet manidar cevaptır. Hatta o sıralar Uğur Mumcu’nun kardeşi Ceyhan Mumcu da ısrarla cinayetin gizli bir el tarafından işlendiğini defalarca söylemekten çekinmemiştir. Ancak ne var ki bu iki açıklama Cumhuriyet gazetesinin sayfalarına haber konusu olarak geçememiştir. Şimdi ne diyelim, el insaf “kendi yazarına kurşun sıkanın derdiyle dertlenmeyen bir gazete, gazetecilik yapacağına dağa çıkıp eşkıyalık yapsa daha doğru tutum olmaz mı? Bilhassa o yıllarda medyada isim yapmış ya da gündem oluşturan her kim varsa onlar üzerinde ülkemize ayar çekilmek istenmiştir. Bunu Muammer Aksoy ve Bahriye Üçok gibi kişileri önce televizyonlara çıkararak laiklikten dem vurduraraktan meşhur edip, sonrada icabına bakıp kıydıklarından biliriz. Muhafazakârların yükselişini durdurmak için bunu yapmaya mecburdular zaten. Üstelik bu tür oyunlar bir değil, iki değil, üç değil, pek çok defalar tekrarlandı. Bu yüzden pek garipsemiyoruz, alışığız. Kaldı ki biz onları muhafazakârlığın yükselişi karşısında Kemalist kesim toparlansın diye birilerine Atatürk büstlerini çekiçle kırdırmalarından biliriz. Temel amaç belli ‘yobazlar harekete geçti’ düşüncesini zihinlere kazımaktır.
Maalesef birileri birbiriyle ilişik hep aynı film senaryolarını bize izletmekten geri durmayacaklar gibi. Ancak bu arada hep aynı filimleri seyrede seyrede artık bizede gına geldi diyebiliriz. Ne yapsak baş belası bu kirli oyunlardan bir türlü kurtulamıyoruz. İtalya’daki gibi temiz eller operasyonuna benzer tam bir bağırsak temizliği gerçekleştiremiyoruz. Düşünsenize içimize sızan bir takım hainler 28 Şubatın bin yıl devam edeceğinden pişkince dem vurabilmişlerdir. Gerçektende o yılları yaşayanlar çok iyi bilir 28 Şubat belasıyla ciddi anlamda başımız dertteydi. Öyle başa bela bir derttiyki bize ait değerlerle bizi vurup hizaya getirmek istiyorlardı. Bu işin servisi içinde Batı Çalışma Grubu (BÇG) devredeydi, Fadime Şahin, Müslüm Gündüz, Aczimendi gibi sahne aktörler gırla gidiyordu. İşte bu yüzden adından postmodern darbe olarak söz ettirmiştir. Dahası “biz bu filmi daha önce seyrettik” dedirttirecek cinsten toplum mühendisliği üzerine kurulu sürecin adıdır 28 Şubat. Evet, Türkiye 28 Şubatla birlikte ağır yara almıştı. Öyle bir ağır yaraydı ki karşı koyup direnenleri silindir gibi ezen, yalakalığını yapanları da rezil rüsva eden bir darbeydi.
Hatırlayın hani şu dillere destan meşhur Sivas Madımak oteli olayı vardı ya, malum olay öncesi birtakım mahfiller kültürel etkinlikleri bahane ederek yola koyulmuşlardı. Hani şu ateistliği ile övünen Aziz Nesin yazarı vardı ya, sanki Aleviliğin ateizmle akrabalığı varmışçasına haftalar öncesinden hazırlıklarını yapıp bir hevesle Sivas yollarına düşer de. Peki, adama demezler mi senin neyine Alevilik, hem de dini motifli kültürel etkinlikte işin ne diye. Aslında tüm bu hazırlıklar fırtınadan önce sessizliğin birer habercisi hazırlıklardı. Zaten otele gelip konakladıklarında haftalar öncesinden geliyorum diyen fırtına vuku bulur da. Derken alev alan otelde mahsur kalan canlar derin güçlerin tezgâhladığı provokasyonun kurbanı olurlar. Bunu bilmek için illa uzman olmak şart değil elbet, mesele gayet açık; birileri düğmeye basıp ülkemizde yeniden alevi-sünni ve laik-anti laik çatışmasının eşiğine getirmeyi hedeflemiş oldukları besbelli. Dedik ya bunu bilmek için illa ki uzman olmaya gerek yoktur, Madımak üzerinde bir bardak suda fırtına koparanlar aynı hassasiyeti Erzincan Başbağlar köyü katliamında göstermeyip sırra kadem basmışlardır. İşte Başbağlar hadisesine teğet geçmeleri milletimizin nezdinde maskelerini düşürmeye yetmiştir. Nasıl olsa burada Alevi yoktu, kıyılan sadece Sünni halktı, kimin umurunda ki.
Peki, ya şu Susurluk hadisesine ne demeli. Allah’tan kamyon kaza yaptı da böyle bir gerçekle yüzleşebildik. Hatırlayın o yıllarda yıllık dönüşümlü üzere anlaşmış bir başbakan vardı ya, işte o başbakan dünya görüşleri birbirinden farklı aralarında Abdullah Çatlı ve bir milletvekilinin de bulunduğu Susurluk kazasının ortaya koyduğu tablo için faso fiso demişti. Oysa kazın ayağı hiçte öyle değilmiş, basbayağı derin yapıların varlığını ele veren bir hadisedir. Nasıl faso fisoysa dünya görüşleri birbirinden farklı insanlar aynı arabada silah ve mühimmatlarıyla birlikte bir arada bulunabiliyor. Maalesef kendi tabanında mücahit gözüyle bakılan böyle bir liderin ağzından böyle bir sözün sadır olması doğrusu bize Necip Fazıl'ın 'Sahte Kahramanlar' kitabını hatırlatmakta. Nasıl hatırlatmasın ki, sadece mesele Susurlukla sınırlı olsa gam yemeyiz, söz konusu mücahit lider 28 Şubatta da öyleydi, önüne koyulan 18 maddelik Milli Güvenlik Kurulu kararlarına imza atmak neyin nesiydi? Şayet o imzayı atmasaydı işte o zaman gerçek mücahitliğinden söz edebilirdik. Demek ki, her şey faso fiso değilmiş. Faso fiso denildi de ne oldu, işte bir başçavuştan fırça yiyen başbakan olarak tarihe geçmesi bir yana laik-anti laik eksenli provokatif eylemlerle İmam Hatiplerin önü tık diye kesilmesini beraberinde getirdiği gibi yine iktidarın postmodern yöntemlerle alaşağı edilmesi de bu tür boş vermezlikler yüzünden çok kolay olmuştur. Belki bu süreçte bir başbakan için sadece tek kayıp başbakanlık makamıdır, şayet bu da bir kayıp sayılırsa. Oysa asıl kaybı yaşayan halkımız olmuştur, yani mağdur olan askeri şura kararlarıyla atılan subaylarımız ve üniversite kapılarından kovulan başörtülü kızlarımızdır. Derken bu sürecin akabinde adam sandıklarımız vesayetin ürkek oyuncağı çıkınca artık iktidara 28 Şubat ürünü ANASOL hükümeti tahta oturur da.
Evet, 28 Şubat ürünü ANASOL hükümetinin ülkemiz üzerine kara kâbus gibi çökmesiyle birlikte Türkiye büyük bir ekonomik krizin eşiğine sürüklenmiştir. Neyse ki o ekonomik krizin yol açtığı bunalımın akabinde seçime gitmek zorunda kalındı da seçimden zaferle çıkan Tayyip Erdoğan Hükümeti iş başına gelmesiyle birlikte kısa zamanda krizin yaraları sarılmış oldu. Nasıl yaralar sarılmasın ki; artık 28 Şubat mazlumları ülke yönetiminin başındadır. Ancak bu dönemde de zinde ve karanlık güçler boş durmayacaktır. Nitekim Avrupa Birliğine giden yolda önemli adımlar atılmaya tam başlanılmışken hatta ülke tam rahat nefes alma aşamasına geçmişken Türkiye bir anda Danıştay saldırısıyla sarsılır. Bu saldırının sıradan bir saldırı olmadığı yine birilerinin düğmeye bastığının bir göstergesi saldırı olduğu anlaşılır. Öyle ki daha soruşturulmaya mahal bırakmaksızın sanki yangından mal kaçırırcasına derhal irtica hareketi olarak takdim edilir. Oysa bu olay görev süresi dolan Necdet Sezer'in yerine geçecek Cumhurbaşkanının iktidar kanadından seçilmesini önlemek amaçlı ve aynı zamanda hükümeti düşürmeye yönelik bir saldırıdır. Hatta soruşturmalar ilerledikçe devlet içinde ya da dışında palazlanmış birtakım çetelerin varlığını doğrular nitelikte gelişmeler yaşanır. Hakeza Şemdinli olayının askerle bağlantılı noktalara değinen savcının açığa alınma hadisesinde olduğu gibi devlet içinde devlet yapılanmaları ortaya koyacak en çarpıcı verilerdir. Nitekim Ferhat Sarıkaya 15 Temmuz Darbe girişiminden sonra FETÖ itirafçısı olarak kumpasa geldiğini itiraf etti de. Hatta Yaşar Büyükanıt’tan helallik ister de. Meğer Pensilvan’ya da oturan ve kendini kurtarıcı zanneden FETÖ elebaşısı ta o günlerde sinsi sinsi sızma hazırlığı içerisindeymiş. Zaten 28 Şubatta başörtüsüne furuattır diyenden başka ne beklenirdi ki.
Şurası muhakkak; ister derin devlet, ister paralel devlet yapılanmaları olsun fark etmez sonuçta kendini devlet yerine koyan hangi akım olursa olsun fütursuzca gözünü kırpmadan eylem yapma yetkisini kendinde görebiliyor. Böylece yarınlarımızı karatmaktalar. Belli ki Türkiye’de bir yandan Anadolu kaplanları ve memleket sevdalıları bu ülkeyi aydınlığa taşımaya çalışırken, birileri de habire Haziran 2013'te Taksimde olduğu gibi Gezi parkı bahanesiyle tencere tava çaldırtarak takoz görevi yapmakta, ya da 17-25 Aralıkta olduğu gibi MİT Tırlarını durdurarak sırtımızdan hançerlemekteler. Daha da işi ileriye götürerek 15 Temmuz Darbe girişimine yeltenebiliyorlar.
Velhasıl; bir zaman Ülkücü ve Milli görüşçü diye suçladıkları insanlar artık Türkiye’yi yönetiyor, o halde ülkeyi yönetmek için illa da düşman ilan edilmek mi gerek.
Vesselam.