ANARŞİ ÂLEM Mİ, NİZAM-I ÂLEM Mİ?

ALPEREN GÜRBÜZER

Bossuet anarşi ile otoriteyi şöyle karşılaştırır: “Herkesin istediğini yaptığı yerde hiç kimse istediğini yapamaz; efendinin olmadığı yerde herkes efendi; herkesin efendi olduğu yerde herkes köle.” İşte anarşi budur. “Saule, meşru iktidarın kumandasında tek insan gibi yola çıktı. Kırk bin kişiydiler ama tek vücut gibiydiler. İşte her ferdi kendi iradesinden vazgeçirip, onu hükümdarına devreden, hükümdarında birleştiren bir kavim böyle yekparedir.” İşte otorite bu.(Bkz. Kırk Ambar. Cemil Meriç, Sh. 312)
Evet, bu müthiş sözlerden de anlaşıldığı üzere; anarşi denilince bozgunculuk, otorite deyince de ‘Nizam' akla gelmektedir. Bir başka ifadeyle anarşi; zihinlerde başıboşluk ve kargaşa olarak algılanırken, otorite ise özgürlüklere saygı duymak kaydıyla nizami disiplin olarak algılanmaktadır. Anarşizmin öyle algılanması gayet tabii bir durum, çünkü intizam ve disiplinden yoksun bir toplumu, şarlatanların ve anarşistlerin idare edeceği muhakkak. Nasıl ki başıbozukluk ve kargaşa ‘Anarşizm’le özdeş bir kavramsa, otorite de ‘Nizam’la özdeş bir kavramdır. Bu yüzden müspet manada otorite şart diyoruz. Yani otoriteden kastımız karşılıklı sevgi ve güvene dayalı bir otoriterliktir. Asla korku imparatorluğunu çağrıştıracak bir otoriterlik bizim ölçümüz olamaz.
Biz ki; bir zamanlar Devlet-i Aliye olarak yedi düvele karşı şefkat ve merhamet kollarımızı açaraktan gittiğimiz yerlere adalet götürmüş milletiz, o halde aynı ruh ve heyecanla yeniden tüm dünyanın ümidi ve ışık kaynağı olabiliriz pekâlâ. Yeter ki; Nizam-ı âlem ülküsünün bir adalet meşalesi olduğu anlaşılsın, gerisi gelir elbet. Zira tüm insanlık medeniyet nedir sorusunun cevabını Osmanlının ‘Nizam-ı âlem’ fütuhatında görmek mümkün. Bu gerçeği gördüğümüzde cümle âlemin bizim hilalimizle, hak hukuk anlayışımızla ve adalet uygulamalarımızla nizam bulan bir fütuhat olduğu gerçeği ile yüzleşiriz. Ama ne var ki geldiğimiz noktada o Nizam-ı âlem adaletimizden eser kalmadı artık, kalmayınca da bizi hem bizi biz yapan kendi öz kaynaklarımızdan uzaklaşır hale geldik, hem de tüm insanlığı bitip tükenmek bilmeyen anarşi ve buhranlarla baş başa bırakır olduk.
Evet, insanlık perişan haldedir. Ve içler acısı bir tabloyla karşı karşıyadır. Zira küfür küfürle, hilal hilalle, küfür hilalle birbirinin kıyasıya kuyusunu kazar hale girmiş durumda. Yani insanlık tam bir kaotik hal ve ‘Anarşi âlem’ hali yaşıyor. Ülkeler kendi içlerinde çatırdadığı yetmezmiş gibi, birde bunun üstüne kendi iç çatırdayış artıklar diğerlerine de sıçrayıp onları da ateş sarmalına dolamakta. Baksanıza Avrupa daha şimdiden kendi içinde çöküş emaresi sinyaller vermeye başladı bile. Hani her inişin bir yükselişi olduğu gibi her yükselişinde bir zevali var denilir ya hep, aynen öylede Avrupa’da kredisini doldurup inişe geçmiş durumda. Öyle ki, Avrupa denilince artık zihinlerde çağdaşlık, özgürlük algısı çağrıştırmıyor, daha çok eroin, uyuşturuculuk, alkol, fuhuş ve şimdiye kadar işlemiş oldukları sayısız cinayetleriyle çağrışım yapmakta. Belli ki bu gidişat iyi bir gidişat değil, Yenidünya düzeninin kurucu patronlarının da başını ağrıtıp her tarafı kasıp kavuracak alev topu bir gidişattır bu. Bir zamanlar Osmanlıya hasta adam gözüyle bakan zinde güçler, şimdi kendileri hasta yatağa düşecek haldeler. Zaten olayları objektif açıdan bakan aklı başında aydınlar da bizim gibi düşünüp beyaz adamın düştüğü bu halini batı medeniyetinin artık son çırpınışları olarak görmekte. Tabii hal vaziyet böyle olunca ister istemez insanlık yeniden Osmanlı’nın Nizam-ı Âlem modelini hatırlayaraktan “Ah! Yeni Osmanlı doğa gelse” de bizi bu hal vaziyetten kurtar” dercesine haleti ruhiye içerisinde yolunu beklemekte adeta. Öyle anlaşılıyor ki insanlık yeniden Osmanlı’nın adaletine hasret duymakta. Elbette ki Osmanlıyı hatırlamak ve o’nu özlemek güzel bir haslet, ancak şu da var ki geç kalınmış bir özlem duymaktır bu. Bir kere Avrupa öteden beri uygulamaya çalıştığı özgürlükçü politikalarına anarşizmin değirmenine su taşıyacak felsefeleri baş tacı edinerek işe koyulursa olacağı buydu, başka ne beklenebilirdi ki. Sen misin Makyavelizm’i rehber kabul edip kendini ‘Hükümdar’ gören, işte böyle görürsen “Hiç kimse Şah değil, Hükümdar değil” ya da “Dünya 5’ten büyüktür” tepkisiyle yüzleşmeye müstahak olursun. Hiç kuşkusuz kılavuzu karga olanın geleceği hazin nokta budur. Bakın, Machiavelli batıya nasıl kılavuz olmuş: “Suçlarında faydalısı, faydasızı var... Tabiatın tek kanunu var: En kuvvetlinin hakkı yalan, hıyanet, sahtekarlık dünyanın her ülkesinde geçer akçe.. Hükümdarlar da halk da kan döker. Sokakta her insan katil adayıdır... Dürüstlük özel hayatta olur, politikanın tek kuralı iktidarın menfaatidir.. İyi kalplilik felakete götürür insanı. Zulüm, yufka yüreklilikten daha az zalimdir. İç savaşları önlemek için üç beş kelle koparmak zulüm değil vazife. Halk yalnız neticeleri görür, vasıtalar ne olursa olsun hoş görülür ve alkışlanır...” Ne diyelim, işte görüyorsunuz bu sözler içten pazarlıklı vahşi batının gerçek yüzünü ortaya koymaya yeter artar da.
Bilhassa içten pazarlıklı oldukları şu 15 Temmuz İhanet Darbe Girişimi sonraki gelişmelerde o kadar net kendini belli etti ki; meğer batının bir zamanlar ‘Yenidünya düzeni’ sloganına sarılmasının arka planında yatan sis perdesinde, bugüne dek sayısız işlenen cinayetlerin örtbas etmek için bir kılıfmış. Ama bu kılıfla ört bas edemediler, şimdi ise bir başka taktikle Türkiye’den kaçan hainlerin ürettikleri sahte deliller üzerinden saldırmaktalar. Dedik ya, meğer ‘Yenidünya düzeni’ söylemi Makyavelizm siyaset modelini esas alan bir kılıf söylemmiş. İşte tüm dünyada bir türlü kan ve gözyaşının dinmemesinin ardında bu Makyavelist yaklaşım yatmaktadır. Malum çıkarları uğruna çoluk çocuk, yaşlısı genci ayırmaksızın kan dökmeyi mubah gören bir yaklaşımdır. Dahası vahşi batı ruhudur bu. Batı bu çirkin makyavelist alışkanlığından kurtulamadığı müddetçe ne kendilerine ne de insanlığa huzur getirebilir. Huzurun adresi asla Makyavelizm olamaz, bilakis Osmanlı’nın Nizam-ı âlem modeli insanlığa huzur kaynağı soluk olabilir. Madem öyle, insanlık iki seçenekten birini seçmek durumdadır; ya batının aldatıcı oyunlarına aldanıp kendini ‘Anarşi âlem’de bulacak, ya da Osmanlıyı yeniden keşfedip ‘Nizamı âlem’inde huzur bulacaktır.
Komünizm, kapitalizm, faşizm vs. hepsi Avrupa’nın icadı suni ideolojilerdir. Oysa suni “izm”lerin temelinde anarşi âlem mayası vardır. Mesela komünizmin mayası icabı insanı üretim aracı yani proletarya görüp burjuvaziye karşı kalkan olarak kullanmak vardır. Kapitalizm’in mayasında ise “Bırakınız geçsinler, bırakınız yapsınlar” mantığıyla saldım çayıra mevlam kayıra misali habire kargaşalığa çanak tutmakla işi kotarmaya çalışmak vardır. Peki ya Faşizm’in mayasında ne var? Malum Faşizmin mayasında Mussolini’nin “Bizim doktrinimiz eylemdir” sözleri her halinden kendini belli ediyor zaten. Kaldı ki faşizmin düşünceye de ihtiyacı yoktur, tek ihtiyacı polisiye kuvvetlerdir.
Allah aşkına Batı cenahından şimdiye kadar insanlığın hayrına şöyle adam akıllı bir ideoloji çıktı mı ki şimdi de çıksın. Bu kafayla nasıl çıksın ki, baksanıza tarihten bugüne tüm ürettikleri ‘izm’ler kan, gözyaşı ve anarşizm doğurdu hep. Üstelik bu ideolojiler ekonomik darboğazlığı ve işsizliği fırsat bilip birde bunun üstüne sanayileşmenin doğurduğu bir takım sancılardan da yararlanıp öyle ortaya çıkmışlardır. Gerçekten de sahneye çıktıklarında geçici bir süreliğine de olsa meşhur olmuşlarda. Hele insanlık zeril sefil hale bir düşmeye görsün, bir bakmışsın denize düşen yılana sarılır misali umudunu ideolojilere bağlayıp onları kurtuluş simidi görebiliyor. Besbelli ki sisli havalar kanla beslenen ideolojilerin işine yarayıp icabında kitleler nezdinde baş tacı olabiliyor. Tıpkı bir zamanlar komünizmin bir dönem bizim toprağımıza sıçrayıp baş tacı edilerekten başımıza bela olduğu gibi durum yaşanılabiliyor. Nitekim o günleri yaşayanlar çok iyi bilir ki; ‘Devrim kanla yazılır’ sloganı gençlerimizi avlayan kapan olmuştur. Neyse ki, komünizm Rusya’da dokuz doğurmasıyla birlikte kominizim tarihin sayalarına gömülüp tamamen paçavra hale dönüştü. Her ne kadar solcuların elinden bu oyuncak gitse de yinede boş durmayacaklardır. Hani derler ya çıkmamış candan ümit kesilmez diye, aynen öyle de bu kez sol tüfekler 12 Eylül sonrası kendilerini oyalayacak ‘laisizm' oyuncağına sarılıp kurtuluş reçetesi olarak göreceklerdir. Öyle anlaşılıyor ki solcular, başka ellerinde avuçlarında bir şey kalmayınca bir şekilde avunacak suni, sentetik bir şeyler bulabiliyorlar. Adamlar ne yapsınlar baksanıza hayatlarında vahyin soluğundan soluklanmak hiç nasip olmamış ki. Bu durumda elbette ki suni putlara sarılacaklardır. Nizam-ı âlem ülküsünden bihaber sığ beyinler, akıllarını başlarına toplamadığı müddetçe dün olduğu gibi bugünde suni kavramların kurbanı olup anarşi âlem bataklığında habire debelenip duracaklardır. Ve bu yaşadıkları hazin durum kıyamete dek kaçınılmaz alın yazıları olacak gibide.
Batı geçmişten ders alır mı bilinmez ama şu bir gerçek sonuçta kendilerinin ürettikleri “izm”ler dönüp dolaşıp kendilerini vurabiliyor. Bir bakmışsın Brüksel’in tam merkezinde bombalar patlayıp can evinden vurulabiliyor. Bakın, ne zaman ki Avrupa aklını başına toplayıp karşı devrim hareketlerinin üzerine şiddetle değil sosyal adalet projeleriyle gitmesini bildi, işte o zaman pek çok meselelerin üstesinden gelebilmişlerdir. Hem şiddetle kim ne bulmuş ki onlarda bulsun. O halde Machiavelli’nin anarşiyi önlemek için üç beş kelle koparmak sözlerinin pek kıymet harbiyesi yoktur diyebiliriz. Belli ki nizam ve asayişi sağlamanın en kalıcı çözüm yolu sosyal adalet uygulamalarına ağırlık vermekten geçmekte. Aksi halde anarşi âlem her yerde kol gezmesi kaçınılmazdır.
Belki anarşistin, baş kaldırdığı düzene karşı şikâyetlerinde haklı olduğu yanlar olabilir. Fakat bu haklılık ona yakıp yıkma ve kan dökme hakkı vermez, bunun adı düpedüz anarşizm olur. Her yakıp yıktığı yer, her akıttığı oluk oluk kanlar ona meşruiyet kazandırmayacaktır, tam aksine alınlarına kara leke bir hüviyet olarak kazınacaktır. İnsan olmanın onuru olarak meşru yoldan hak talep etmek varken illegal yollardan hak talep etmekte neyin nesi bunu anlamış değiliz.
Evet, anarşist tarihin hiç bir döneminde insanlığa nizam getiremedi, getiremez de. Kaldı ki her bir anarşist ardından sadece içi boş yaldızlı ve parlak sloganlar bırakarak bu dünyadan göç etmekte. İşte bu noktada uyanık olmak mecburiyetimiz vardır. Hiç kuşkusuz anarşistlerin eline tutuşturulmuş sloganları boşa çıkartacak “Bir elde Kur’an, bir elde Bilgisayar” donanıma haiz nesil yetiştirerek uyanık olacağız. Bunu yapmak varken maalesef geçmişte iş bilmez iktidarlar anarşistin elindeki propaganda malzemeleri almak yerine kanı kanla yıkamak suretiyle daha da kanayan yarayı kangren hale getirmişlerdir. Öyle ki özgürlükleri kısıtlayıcı bir takım uygulamalarla meseleleri daha da çıkmaz hale sokup illegal örgütlerin değirmenine su taşımışlardır. Derken bu tip iş bilmez idareciler birliği dirliği sağlamak yerine, ayrımcı ve ötekileştirici uygulamaları yüzünden anarşi âlemle yüzleşmiş olduk. Hâlbuki iktidar olmuş bir parti ya da liderin yapacağı tek şey öncelikle anarşistin propaganda yoluyla istismar ettiği kaynaklara yasaklayıcı kurallar koymak değil, demokratik ve nizam-ı âlem çerçevesinde bir dizi kurallarla birliği ve dirliği sağlamak olmalıydı. Zaten adil iktidar, adil lider o dur ki; bu topraklarda yaşayan her insanı Allah’ın mukaddes emaneti görüp ona göre icraat sergileyendir. Kelimenin tam anlamıyla basiret sahibi bir lider, bu doğurgan topraklarda farklılıkları ayrılık değil tıpkı bir kilim üzerine işlenmiş desenler gibi zenginlik olarak görebilen demektir. Nitekim bunun ilk meyvelerini bilhassa 2002 sonrası milletiyle bütünleşen iktidarın icraatında gördükte. Bu sayede liderinin bir işaretiyle 15 Temmuz Diriliş destanı yazdıkta.
Pekâlâ, bizde biliyoruz olağan üstü güvenlik önlemlerin kısa vadede işe yaradığını, ancak bizim asıl aradığımız uzun soluklu, uzun vadede işe yarayacak çözümlerdir. Her şeyden önce şu gerçeği zihnimize iyi kazımak gerekir, düşüncelere pranga vurmakla asla anarşizm önlenemez. İş bilen yöneticinin dikkat etmesi gereken husus düşüncelere pranga koymak değil, düşüncelere açıklama fırsatı tanıyıp anarşizmin elinden silahı alma becerisi göstermek olmalıdır. Zaten bu toprakların insanı öteden beri yasakçı uygulamalardan hep nefret etmiştir. Bu gün olmuş hala necip milletimiz milli şef döneminin o jandarma dipçiği ile yönettiği yılları unutmuş değil. Şayet o dönemlerde özgürlükçü sosyal adalet projelerine ağırlık verilseydi gelinen noktada anarşizm bu denli mesafe kat edemeyecekti. O dönemlerde Jandarma dipçiği ile toplumu yönettiler de ne oldu, sonunda tıpkı Rusya’da olduğu gibi hem kendileri çöktüler, hem de yürüttükleri despot politikalar çöktü. Bu demektir ki; faşizan ve milli şef uygulamalar asla payidar olamaz uygulamalardır. Er geç pılını pırtıların toplayıp şeflikleri sona erebiliyor. Bakın örnek aldıkları Avrupa bile epey şeflik ve kanlı ihtilallar geçirmiş bir tarihi dönem yaşadı. Ta ki, meselelerin üzerine kaba kuvvetle değil, sosyal adalet uygulamalarıyla gitmiş, işte o zaman ancak özgür ülke hale gelebilmişlerdir. Çözümü sosyal adalet ve özgürlüklerde görmekle de iyi yaptılar, çünkü anarşizmin istismar kaynakları ancak bu yöntemle kurutabiliyor. Böylece elinde avucunda hiçbir istismar malzemesi kalmayan anarşist, kitleleri harekete geçirmekten aciz hale düşebiliyor.
Malum olduğu üzere dünyada bir tek ölüme çare yok, her şeyin bir çaresi var elbet, o halde çıkmaz kuyularda çözüm aramayalım, bizim çözüm reçetemiz Nizam-ı âlem’in kültür kodlarında ziyadesiyle mevcut. Bu yüzden avrupayı örnek almamıza da lüzum yoktur. Nasıl ki, Fatih’in kendini elinde gül ile resimletmesi Nizam-ı âlem sembolü demekse, batılının elinde Roma ruhu baltasıyla kendisini heykeltıraş büst halde göstermesi de anarşi âlemi çağrıştıran bir semboldür. Batı, Roma ruhu baltasıyla nice kıydığı canları unutmuş gözükse de biz unutmuş değiliz. Dolayısıyla ikide bir kalkıp bize özgürlük dersi vermeye kalkışmasınlar, önce giyotine verdikleri kurbanların hesabını versinler sonrasında gelip insan haklarından ve özgürlükten dem vursunlar. Onların özgürlük, eşitlik, barış, hümanizm dedikleri şey sadece kendi coğrafi sınırları için geçerli umdelerdir. Hiç kuşkusuz kendi sınırlarının dışına çıktıklarında kazın ayağı hiçte öyle değil, tam aksine etrafta vahşi batının akıttığı kanları görüyoruz. Başta da dedik ya, meğer yenidünya düzeni dedikleri ucube şey, sayısız işledikleri vahşi cinayetleri gizlemek için söylenmiş bir kılıfmış. Dolayısıyla batılı içinde saklı tuttuğu Roma kılıfı baltasını, yani barbar ruhunu ıslah etmedikçe hiçbir zaman özgürlük, yenidünya düzeni gibi kavramlar içi boş bir balon olmaktan öte bir anlam içermeyecektir.
Velhasıl, insanlığın kurtuluşu Roma baltası anarşi âlemde değil, Osmanlıyı üç kıtada adalet güneşi kılan İ’lây-ı Kelimetullah için Nizam-ı âlem ülküsü gülfidanın kokusundadır. O halde gün ümit tazeleme günü deyip, Nizam-ı âlem için kolları sıvamalı.
Vesselam.
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi...-i-lem-mi.html