BEDEVİLİKTEN HADARİLİĞE MEDENİYET’TEN NİZAM-I ÂLEM’E

ALPEREN GÜRBÜZER
Arapçada ‘medeni’ olmak şehirleşme manasına gelen bir kavramdır. Avrupa’da ise bunun yerine daha çok 'sivil' kavramı kullanılır. Malum, sivil kavramı ‘vatandaş, nazik, zarafet, şehir ve medeni’ öğelerini de içeren kavramdır. Yani kök itibariyle vatandaş (citizenship, citoyen) demektir, yani Latince şehir anlamına gelen civitas (city) sözcükten türeyen öğedir. Öyle ya, madem sivil kavramı medenileşmeyi çağrıştırmakta, o halde nerede bir medeniyet oluşumu var, orada aynı zamanda bir şehirleşme faaliyeti var demektir. Nasıl mı? İşte Yesrib halkı Allah Resulünü bağrına basıp ‘Medine’ olmakla kendilerini şehirleşme faaliyeti içerisinde bulmaları bunun bariz bir örneğidir Yine mesela Sümerlerin tarihin ilk dönemlerinde bilhassa yazı dilini keşfetmesiyle sahne almaları da kayda değer medenileşme örneğidir. Keza 16 Türk devleti arasında ismiyle müsemma 'Uygur' devleti de bir başka kayda değer ‘Uygurluk’ örneğidir. Belli ki iş olsun babından adına Uygur denilmemiş, bilakis yerleşik ve şehirleşmenin göstergesi bir isimlendirmedir bu.
Bu arada şunu unutmayalım ki “civil-medeniyet-uygarlık” kavramları asla birbirinin karşıtı kavramlar değil tam aksine birbirlerini destekleyici sacayağıdır. Her ne kadar ‘sivil’ ibaresi dilimize batı ortamından bizim iklimimize geçmiş olsa da, sonuçta bizim coğrafyamızda sivil kavramına verdiğimiz veya yüklediğimiz anlam çok kıymet ifade edecektir. Hiç kuşkusuz bu kavrama yüklediğimiz mana medeni olmaktan başka bir şey değildir. Her halde ki bu kavram civis kökünden kök salıp Latince ‘yurttaş-vatandaş’ manasına gelmiş olması bizim bu kavrama medeni anlam yüklememize herhangi bir mani durum teşkil etmeyecektir. Bilakis devlet bazında bize medeniyet hamle içerisinde olmamızı, kişi bazında ise medeni olmamızı hatırlatıcı misyon üstlenmiş bir kavram olarak karşılık bulacaktır. Nitekim bu noktada Medeniyet kavramını ilmi yönden ele alan Cevdet Paşa bize ufuk katar da. Cevdet Paşa bakın bu hususta ne diyor; “Önce devlet kurulur, insanlar düşman korkusundan azad olurlar. Sonrasında ihtiyacat-ı beşeriyetlerini tahsile ve kemalat-ı insaniyetlerini tekmile koyulur.”
Hatta Cevdet Paşa bunla da kalmaz, ‘medeniyet’ kavramını yerli yerinde kullanan ilk aydınımız olarak bu kavrama veçhe kazandıran iki öğeyi de şöyle tasnif eder:
— Beşeri ihtiyaçlar,
— Ahlak ve zekâ yönünden olgunlaşma (kemale erme).
Evet, bu iki tasniften de anlaşılacağı üzere medeniyet iksirinin bir ilerleme, bir terakki ve bir yükselmek demek olduğu o kadar net açık ki, İbn-i Haldun çok yıllar öncesinde bedevi Araplara yönelik “Bedeviliği bırakın hadari (yerleşik-şehir) olun” çağrısını yapmaktan kendini alıkoymamıştır. Keza Hz. Mevlana’da göçmen Türkmenlere yönelik bu çağrıyı yapmaktan geri durmamıştır. Aslında her iki çağrı da kucağında yaşadıkları toplumların bir an evvel kendilerine çeki düzen vermelerine yönelik söylenmiş çağrıdır. Ama gel gör ki medeniyete teşvik için söylenmiş bu çağrılar kimilerince mesela Mevlana’nın Moğol işbirlikçisi şeklinde bir karalama boyutuna indirgenebiliyor. Oysa her iki bilge dehada içinde bulundukları toplumların bedeviliğin yansıması kaynaklı tahripkâr tutumlarına son vermeleri noktasında getirdikleri bir öz eleştiri mahiyetinde çağrılardır. Her neyse onlar karalaya dursunlar, şu bir gerçek Mevlana’nın o engin hoşgörü çağrıları bir şekilde yerini bulurda. Hatta ileri ki evrelerde o deryayı umman sözler Moğol ilhanlarına da tesir edip yerini yumuşamaya bıraktığı görülecektir. Nasıl yumuşamaya terk etmesin ki, bikere sevgiyle fethedilemeyecek hiçbir güç, hiçbir kale yoktur ki. Nitekim İslam’ın getirdiği o engin hoşgörü ve şehirleşmeye çağrı mesajlarının etkisiyle bedevilikten hadariliğe (yerleşikliğe) geçiş süreci kısa sürede tamamlanıp tüm İslam toplumlarında kabalığın yerini zarafet alır da. Ancak şu da var ki İslam toplumlarında bedeviyetten hadariliğe geçiş hiçte kolay olmadı, mutlaka her bir toplum kendi içinde geçiş sancısı yaşadı. Yani, bu sancı kimi toplumlarda yumuşak, kimi toplumlarda çok ağır bedeller ödeyerek yaşandı dersek yeridir. Nasıl mı? İşte Arap toplumunun bedevilikten hadariliğe geçişte ki gösterdikleri direnç ve karşı koymalar bunun bariz misalini teşkil eder. Elbette ki başsızlığa, kurumsuzluğa, nizamsızlığa alışmış bir toplumun bir çırpıda yerleşik ve medeni olması beklenemez, uzun bir süreç gerektireceği muhakkak. Düşünsenize bir toplumu bir çırpıda nizama sokup kurumsal hale getireceksin, hiçte öyle kolay değil elbet. Bu ancak masallarda rastlayacağımız bir durumdur. İlla ki bir geçiş süreci sancısı yaşanmalı ki medeniyete giden yolda taşlar döşenebilsin. Zaten taşlar yerine oturduktan sonra kazananın bedevilik değil, hadarilik ve medenilik olduğu görülecektir.
Peki ya günümüzde medeniyet taşları nasıl döşenmekte? Malum önce tarım toplumundan sanayi toplumuna, sonra sanayi toplumundan bilgi toplumuna geçiş sancıları yaşayarak bugünlere geldik. Mesela günümüzde kendi coğrafyamız üzerinden örnek verecek olursak, bilhassa Güneydoğu’da yaşadığımız bir takım sıkıntıların arka planında tarım toplumundan sanayileşmiş bilgi toplumuna adapte olamayışımızın varlığını görürüz. Tabii adapte olamayınca da bir bakıyorsun kimileri dağa çıkıp terör örgütünün kucağında maşa olabiliyor, kimileride bir bakıyorsun tarihte Haşhaşı eylemlerinde olduğu gibi aklını ve ruhunu Pensilvanya’da ki Haşhaşı terörist elebaşına teslim edip ülkesini arkadan hançerleyebiliyor. Madem öyle yaşadıklarımızdan dersler çıkarıp yaşanması muhtemel her geçiş sürecini iyi yönetmek gerekir. Aksi halde Allah korusun daha nice 15 Temmuz Darbe girişimi krizleri yaşamak zorunda kalırız. Neydik edip önceden alınacak maddi ve manevi sosyal tedbirler almalı ki her türden krize karşı mukavemet gösterebilelim. Dolayısıyla bu noktada Nizam-ı âlem esprisini iyi kavramak gerekmektedir.
Bakın, Türkler 17. asırda medeniyet aşılayıcısı konumda iken, 18. asırdan itibaren aşılanan konuma geçmiştir, niye dersiniz acaba. Hiç kuşkusuz bunun bir öncesi var bir de sonrası. Malum öncesinde Moğol kasırgasına verdiği mücadeleyle dikkat çeken Kayı boyunun o dönemlerde Süleyman Şah ve Ertuğrul Gazi önderliğinde gerçekleşen Hazar denizinden Ahlât’a Ahlât’tan Haleb’e Haleb’ten Erzurum’a giden nice yolların kat edilmesiyle birlikte açılan sancağın diriliş etkisi vardır. İşte bu diriliş muştusu Oğuz nesline yeni cihan kapılarını açacak ilk aşıdır. Öyle ki Ertuğrul Gazinin ardından bayrağı devr alan Osman Gazi’de kuzeyden güneye, doğudan batıya cihanın dört bir yanına dal budak salacak ulu çınarın fidanını Şeyh Edebali’nin nefesiyle yeşerterekten Türk-İslam medeniyetinin temelleri atılır bile. Derken söğütte dikilen bu ulu çınar fidanı Osman Gazinin göğsünde açılan hilalle birlikte Bizans hudutlarına dal budak salıp sonrasında tüm kollarıyla birlikte Nizam-ı âlemce cihanı sarıp sarmalar da.
Peki ya sonrası? Malumunuz tüm cihanı sarıp sarmalayan bu medeniyet hamlemiz ancak 17. asra kadar devam edebilmiştir. Yani, bundan sonraki evreler de artık bize ait olan değerlerin sürdürülebilir etkisi gün be gün azaldıkça düşüşümüz kaçınılmaz hal alır. Bu arada bir medeniyet ömrünün 600 yıl gibi bir ömre sığmayacağını da idrak etmiş olduk. Yani, medeniyetler de tıpkı bir insan ömrünün geçirdiği aşamalar gibi doğar, büyür, geriler ve en nihayet dirilmek üzere yıkılacaklarını idrak ettik. Bakın, Osmanlı ‘devlet-i ebed-müddet’ ülküsünü şiar edindiği halde bir türlü düşüşünü önleyemedi, niye acaba? Dedik ya insanın doğuşundan ölümüne kadar geçireceği süreçlerin bir benzer türü medeniyetler içinde değişmez alın yazgısıdır. Ancak şu da var ki her doğan ölmek için vardır, her ölense dirilmek için vardır. Değim yerindeyse insan için ölüm ahrette diriliştir, bir medeniyet için çöküş de bir başka medeniyetin doğuşuna yelken açmaktır. Birde vakıaya sosyolojik açıdan baktığımızda bilim adamları her medeniyetin kendi içinde eski çağı, ortaçağı ve yeniçağları olduğunda hem fikir olduklarını görürüz. Yani, bu demektir ki yaşanılan sosyolojik evreler her medeniyet hamlesinin geçireceği fotoğraf karelerin göstergesi evrelerdir. Malum fotoğraf karesinin en son aşamasında çöküşe geçen bir medeniyet bir başka medeniyete ilham olarak vadesini doldurabiliyor. Tabii bu ilham oluş üç yoldan vuku bulmakta. Bunlar:
— Kolonileşme yoluyla,
— Aşılanma yoluyla,
— Faydalanma yoluyla.
Evet, tarih kolonileşme yoluyla da bir başka medeniyetlerin doğuşuna şahitlik etmiştir. Nitekim Avrupa 12. ve 15. asırlar arasında yaşadıkları kolonileşme süreçleri içerisinde İslam’dan aldığı aşılarla kendi kültür medeniyetlerini inşa edebilmişlerdir. Yine Avrupa bir zaman yitirmiş oldukları kendi öz Greko-Latin kültürlerini bile Müslümanlardan alarak kavuşabilmişlerdir. Hakeza eski Yunan’da öyledir, yani kendi kültür mirasına kavuşmaları bizim sayemizde mümkün olmuştur. Böylece şimdiki konumlarını İslam medeniyetine borçludurlar.
Faydalanma ismi üzerinde bir medeniyetin tecrübesinden istifade etmek manası içerdiğinden hiçbir sakıncası yok diyebileceğimiz bir metottur. Ama tıpa tıp bir medeniyetin aynen kopyalanması söz konusu olduğunda bir takım telafisi mümkün olmayan krizler doğuracağı muhakkak. Çünkü faydalanma metodunda kendi kültür hazinelerimize besleyiciliği ve zenginleştiricilik etkisi söz konusu iken diğerinde tam aksine kısırlaştırıcı etki oluşturması hasebiyle kayıp nesil, kayıp bir medeniyet, kayıp kültür ortaya çıkarabiliyor. Bakın Yunanlılar faydalanma yoluyla dünyada mevcut bir takım kültür hazinelerini coğrafyasına kendi kültürlerinden taviz vermeksizin taşıdıklarında besleyicilik bakımdan çok faydasını görmüşlerdir. Biz ise batı batı diye hayranlık boyutunda kendimizi yaban ellere teslim ettiğimizde kimlik krizi veya kendi öz kaynaklarımıza yabancılaşma diyebileceğimiz durum ortaya çıkarmıştır. İşte bu nedenledir ki yerli kültürleri kurutmaksızın ve asimilasyona uğratmayacak her türlü faydalanmaya evet, körü körüne bir kültüre ya da medeniyete teslim olmaya da hayır deriz
Hazır medeniyet evrelerini sosyolojik açıdan ele almışken sosyologların piri diyebileceğimiz İbn-i Haldun’un bu hususta görüşlerine bakmakta fayda var. Malum kendisi medeniyet kavramı yerine daha çok ‘Umran’ kavramını kullanır. Bu yüzden İbn-i Haldun; Tarih denilen muammanın iki anahtarı vardır: Biri ‘Umran’ diğeri ise ‘Asabiyet’ diye tarif etmiş ve Cemil Meriç o’nun bu tarifini şöyle dile getirmiştir:
“Umran bir kavmin yaptıklarının ve yarattıklarının bütünü, içtimai ve dini düzen, adetler ve inançlar... Tarihi ve insanı bütün olarak ifade eden bir kelime, hem bedeviliği hem hadariliği kucaklar; Kültür ve medeniyet..”
Tabi Cemil Meriç bunla da kalmaz yine İbn-i Haldun’un yorumlarından hareketle bir gerçeği vurgulamayı, yani “Umran'dan habersizdik, medeniyete de ısınamadık, kendimize layık bir kelime bulduk; Uygarlık…” demeyi de ihmal etmez. Gerçekten de uygarlık, bir zamanlar Türk Dil Kurumunca uydurukça kelimeler üreterek dilimize sızmış hali bir kavramdır. Belki bu kavram ‘Uygurluk’ şeklinde kullanılsaydı, Türklerin göçerlikten yerleşikliğe, yerleşiklikten de medeniyete geçişin bir simgesi olarak yorumlayıp baş tacı kavramımız olabilirdi pekâlâ. Şayet Cemil Meriç’in, hem Cevdet Paşa hem de İbn-i Haldun sosyolojisine dayanarak yaptığı tanımlamalardan hareketle medeniyet kavramını, bir kavmin yaptıklarının ve yarattıklarının bütünü olarak görebilseydik gerçek manada uygarlığı ve çağdaşlığı özümsememiz çok daha kolay olacaktı. Hele ki bin yıllık birikimimizin neticesinde ortaya çıkan bu büyük medeniyet projeksiyonumuz aynı zamanda bize Osmanlının Nizam-ı âlem hareketini hatırlatırda.
Medeniyet oluşumundan önce tesanüd (dayanışma) hâkimdir, yani hasbi bağlılık diyebileceğimiz asabiyet esastır. Dolayısıyla her devletin ilk kuruluşunda tesanüd çok önem arz eder. Ne zaman ki devlet mekanizması yerli yerine oturur sonrasında asabiyete gerek kalmaz da. Çünkü müessesleşme göçer konarlıktan kalan dayanışmayı zayıflatabiliyor. Nitekim günümüzde bilhassa köy ve kırsal kesimlerde tesanüdün ağır basması bu durumu teyit ediyor. Ama bu demek değildir ki şehirleştik diye dayanışma kültürümüzden vazgeçilsin. Tam aksine İstiklal şairimizin batı için söylediği “medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar” anlayışı yerine tüm toplum katmanlarında dayanışmanın hâkim olduğu bir medeniyet projesini inşa etmek için var olmalıyız. Zaten gerçek manada medeniyet anlayışı bunu gerektirir. Zira gerçek manada medeni olmak vahşiliğin zıddı bir kavramdır. Bir başka ifadeyle vahşilikten ve iptidailikten kurtulmanın adıdır medeniyet. Madem öyle, ölçülerimize ve orijinal kaynaklarımıza yabancılaşmadan, her alanda medenice tavır sergileyip Nizam-ı âlem’e yol almak gerekir. Yol alalım ki;
- Medeniyet taşlarımızdan yeni Süleymaniyeler, yeni Selimiyeler inşa edebilelim,
-Mimarı dehalarımızdan alacağımız ilhamla bağrımızdan yeni Mimar Sinanlar, yeni Mimar Hayreddin’ler çıkarabilelim,
-Türk İslam medeniyetinin mayasına ruh katan Mevlana, Yunus, Şeyh Edebali, Akşemseddin ve Hacı Bayramı Veli gibi günümüz Gönül Sultanlarının himmet ve bereketlerinden istifade edebilelim.
Her ne kadar günümüz dünyasında sanayi ve sanayi ötesine sıçramış enerji medeniyeti söz konusu olsa da teknolojinin içerisine ruh şırınga etmeye mani durum olmamalı elbet. Şu da var ki, petrol medeniyeti artık son demlerini yaşıyor. Yeni enerji nükleer enerji adı altında çağımıza damgasını vurmuş durumda. Buhar çağı, Petrol çağı derken yeni bir anlayışın eşiğindeyiz. Hiç kuşkusuz bu anlayışa mühendis, teknokrat ve bilgi işlem uzmanları damga vurmaktalar. Besbelli ki, dün olduğu gibi bugünde medeniyet hamlesine politikacılar damga vuramıyor, bilge insanlar, sanatkârlar damga vurmakta. İyi ki de bilge dehalar ve sanatkârların iç dünyalarında bitip tükenmek bilmeyen üretkenlik ruhu heyecanı var da bu sayede yeni medeniyetler vuku bulabiliyor. Kelimenin tam anlamıyla her medeniyet oluşumu sübjektif aşk ve heyacanla neşvünema bulabiliyor. İşte bu yüzden medeniyetler para ile değil inançla kurulur sözü sıkça söylenilir olmuştur. Zira hiçbir medeniyet ruh köküne dayanmadan dikiş tutmuyor. Nasıl tutsun ki, bakın insanlık yozlaşıp, dinden uzaklaştıkça Fourler bugünkü medeniyet anlayışını iki sütun üzerine inşa edildiğini şöyle tasnifler:
— Süngü
— Açlık diye.
Anlaşılan günümüzde medeniyet anlayışı Napolyon’un “para para para” diye tutturduğu sözde gizlidir. Böylece bu günkü medeniyet anlayışı hâkimi mutlak paraya indirgenmiş gözüküyor. Aslında parayı ön plana alan bu tip nakaratlar yaşadığımız çağın içinde bulunduğu ortamı izah etmeye yeter artar da. O halde birileri çıkıp bu döngüyü tersine çevirmesi icap eder. Zaten birileri ruh köküne dayalı bir medeniyet projesi için ortaya çıkmazsa vay halimize, çünkü dinden uzak materyalist uygarlıkların bir şekilde yıkılacağına bizatihi tarihin kendisi şahit.
Bilindiği üzere yükselen medeniyetin uzun ömürlü olması ruh köküne bağlılığı ölçüsüyle sınırlı kalmaktadır. Şayet bir ülkenin ruh kökü kodlarında aşk ve sevgi tükenmemişse o ülkeyi ayakta tutan medeniyet uzun süre varlığını devam ettirebiliyor. Bakınız Bolşevik Rusya medeniyet olmak yerine demir yumruk olunca ancak yetmiş senelik bir kısa hâkimiyet sürdürebilmiştir. Hem suni medeniyetler ne zaman payidar olmuş ki komünistlerde payidar olsun Keza aynı durum kapitalizm içinde geçerli. Hiç boşa heveslenmesinler, tüketim çılgınlığına dayalı uygarlık bir yere kadardır, tüketim sarhoşluğunun varacağı son nokta tükeniş olacağını er geç göreceklerdir. Madem öyle, geçici olana değil kalıcı olana talip olmalı. Dahası medeniyeti bir bütün olarak ele alıp, bir milletin yaptıklarının ve yapacaklarının ürünü olarak görmek gerekir. Şayet âlemin nizam bulmasını istiyorsak bütüne talip olmakta fayda var, parçalarda oyalanmak tüm insanlığı yer, bitirir de. Ki; bunu Arnold Joseph Toynbee'nin; insanlığın medeni tarihini mağara, yontma taş, cilalı taş, bakır, bronz, demir, makine şeklinde sistematiğe bağlayan arkeologları yerden yere vuran eleştirilerinden anlayabiliyoruz da. Zaten bizimde medeniyete bakışımız aşağı yukarı Toynbee'den farklı değil elbet. Kaldı ki biz Hz. Âdem (a.s)’ın cennetten dünyaya medeniyet inşası için indirildiğine de inanıyoruz. Nitekim İbn-i Abbas (r.anh.)’dan rivayetle; “Hz. Adem, cennetten indiği zaman beraberinde demirden mamul beş şey getirmiştir: Örs, kerpeten, mik’ama (gürz veya çevgen değnek), çekiç, iğne..” diye zikredilen hadis-i şerifte geçen alet adavetten kastın medeniyeti çağrıştıran cennet kaynaklı alet olduğunu gösterir. (Bkz. Hangi Medeniyet, Kültür dünya, Prof. Dr. İbrahim Canan, S.109).
Hele cennetten dünyaya alet ve adavet indirilmeye görülsün bir bakmışsın eski Yunan medeniyetine bakıldığında Tarentli Arkhytas’ın tahtadan yaptığı güvercinle bir müddet havada uçuşan aygıt yaptığını, yine buna benzer Phaleron’lu Demetrios’un kendi kendine yürüyen bir sümüklü böcek aygıtı geliştirdiğine şahit olmamak ne mümkün. Tabii bitmedi dahası var; M.Ö ikinci yüzyılda, yani Roma devrinde Mısır’ın İskenderiye şehrinde yaşamış Heron'un içerisine madeni bir metal atıldığında otomatik olarak devreye giren su akan musluklardan bahsetmesi de bir başka kayda değer medeniyet öğretisi şahitliktir. Keza Doğu Roma imparatoru Theophilus’un (839–842) oturduğu tahtının her iki yanında adeta Kralı karşılarcasına ayağa kalkıp tazimde bulunmanın ifadesi diyebileceğimiz türden som altından yaptırdığı otomatik kükreyen aslan modelleri de öyledir. İşte tüm bu şahit olunan medeniyet öğretileri ortada dururken hala tarihin seyrini mağara, yontma taş, cilalı taş, bakır, bronz vs. devirlerle sınırlamaya kalkışılmasının doğrusu abesle iştigal buluyoruz. Üstelik tüm şahit olunan modeller sadece Roma da mevcut değil, eski Çin’de de dillere destan robotlar geliştirilmiştir. Ne var ki imparatoriçe kıskançlıktan robotları paramparça etmiştir.
İslam medeniyetini anlayabilmek için metodolojisini çok iyi bilinmesi gerekiyor. Batı patentli medeniyet tanımları ekseriye İslam’la taban tabana zıt tariflerdir. Baksanıza batı klasiklerini taradığımızda ilk insan vahşi insan olarak kategorize edilebiliyor, yetmedi kendi kafalarına göre insan topluluklarını evrimleşmeye tabi tutup siyah beyaz ayırımında olduğu gibi hayvan toplulukları ilan edilebiliyor. Charles Darwin bunun en tipik örneği zaten. Onlar sanal vahşi topluluklar ürete dursunlar Allah Teâlâ ilk insanın vahşi olmadığını, tam aksine “Bütün isimleri Âdem’e öğrettik” ayetiyle tüm insanlığın fıtri olarak medeni olduğunu ilan etmekte. Hatta Kur’an-ı Muciz’ül Beyan da; geçmişte bir kısım milletlerin kuvvetçe daha ileri, “mal ve evlatça daha çok oldukları (Tevbe–69, Fatır–44, Muhammed 13) ve yeryüzünde daha çok ve sağlam eserler bıraktıkları (Mümin 21–82) beyan buyrularak medeniyetin bugüne has bir olgu olmadığı vurgulanır.
Hani huylu huyundan vazgeçmez ya, aynen öylede Batı dünyası da hala gelinen noktada insanlığı 'Avrupalı-yerli-şarklı-siyah-beyaz’ kavramlarla kategorize etmekten vazgeçmiş değil. Hiç kuşkusuz İslam medeniyeti böyle bir tasnif yapmaz, sadece akaid yönden mümin, münafık ve kâfir diye niteler. Zira bizim derdimiz inanç olmalı, inanç olmadan medeniyet ne işe yarar ki. İşte bu yüzden batı kullandığı kavramlara ihtiyaç hissetmememiz icap eder. Kaldı ki batının medeniyete bakışı da bizden farklı.. Dolayısıyla batı kopyacılığıyla bir yere varamayacağımızı artık çok iyi kavramamız lazım gelir. Malum, taklit başka terakki başkadır. Her ikisini birbirine karıştırmamak gerekir.
Batı terakki etti de ne oldu, şimdilerde sil baştan yeniden telaşlı haldedir. Yani, artık fildişi kuleden bakıp küçük gördüğü dünyanın (doğu) yeniden dirilişe geçeceği endişesine kapılmış durumdalar. Yerli, doğulu, siyah ve barbar diye aşağılayıp kategorize ettiği dünya yeniden kıpırdar gibi. İşte bu noktada batılı telaşlı diyoruz.
Velhasıl; bedevilikten medeniyete İslam sayesinde ulaşan insanlık, bugün de yeni bir medeniyet soluklanmasıyla yüzleşebilir. Hele bir insanlık yeniden İslam medeniyetiyle yüzleştiğinde biliniz ki hâkim-i mutlak para değil, hâkim-i mutlak Îlây-ı Kelîmetullah için Nizam-ı Âlem esprisi olduğu görülecektir.
Vesselam.
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi...am-i-leme.html