“…BİR ELİME GÜNEŞİ BİR ELİME AYI DA VERSENİZ DAVAMDAN VAZGEÇMEM…” HADİSİNİN PEDAGOJİK TAHLİLİ

Mekkeli müşriklerin Peygamber Efendimize (asm) yaptıkları tertip, eziyet ve işkencelerin hiçbiri Resûl-i Ekrem Efendimizi (asm) İslâmı tebliğ etmekten alıkoyamıyordu. Üstelik, amcası Ebû Talib de yaptıklarına ve söylediklerine karşı çıkmıyor, bilakis onu koruyordu.

Müşrikler, bu sefer başka bir yol denediler. İleri gelenlerinden on kişi, Ebû Talib'e gelerek;

“Ey Ebû Talib; yeğenin putlarımıza ve dinî inançlarımızı kötüledi, akılsız olduğumuzu, babalarımızın, dedelerimizin yanlış yolda gitmiş olduklarını söyleyip durdu. Şimdi sen, ya onu bunları yapmaktan ve söylemekten alıkoy veya aradan çekil." dediler.

- Ebû Talib, bu teklif karşısında ne yapacaktı? Bir tarafta kavminin gelenek ve âdetleri, diğer tarafta yeğenine karşı olan samimi sevgisi! Hangisini tercih edecekti? Sonunda yumuşak ve güzel sözlerle müşrik heyetini başından savdı. İlk şikâyetlerinden hiçbir netice alamadıklarını gören müşrikler, Ebû Talib'e tekrar başvurdular:

"Ey Ebû Talib! Sen bizim yaşlı ve ileri gelenlerimizden birisin. Yeğenini yaptıklarından vazgeçirmek için sana müracaat ettik. Fakat sen istediğimizi yapmadın. Vallahi, artık, bundan sonra onun babalarımızı, dedelerimizi kötülemesine, bizi akılsızlıkla ithâm etmesine, ilâhlarımıza hakaretlerde bulunmasına asla tahammül edemeyiz. Sen, ya onu bunları yapıp durmaktan vazgeçirirsin, yahut da iki taraftan biri yok oluncaya kadar onunla da seninle de çarpışırız."

Ebû Talib, tehlikeli bir durumla karşı karşıya bulunduğunun farkındaydı. Kavmi tarafından terk edilmek istemezdi. Ama, yeğeni Kâinatın Efendisi (asm)'den de vazgeçemezdi. O halde ne yapabilirdi? Derin derin düşündükten sonra, Resûl-i Ekremi (a.s.m.) yanına çağırarak yalvarırcasına,

"Kardeşimin oğlu, kavminin ileri gelenleri bana başvurarak senin onlara dediklerini bana ârzettiler. Ne olursun, bana ve kendine acı! İkimizin de altından kalkamayacağımız işleri üzerimize yükleme. Kavminin hoşuna gitmeyen sözleri söylemekten artık vazgeç." dedi.

Durum oldukça nazikti. Bir bakıma o güne kadar kavmi içinde kendisine yegâne hâmilik eden Ebû Talib'di. O da mı himâyeden vazgeçecekti?

Bu teklifle karşı karşıya kalan Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (asm), bir müddet mahzun mahzun düşündü. Sonra, hakiki muhafızının Cenâb-ı Hak olduğunu bilmenin gönül rahatlığı içinde amcasına cevabı kılıç kadar keskin, kayalar gibi sert ve kesin oldu:

"Bunu bilesin ki, ey amca! Güneşi sağ elime, ayı da sol elime verseler, ben yine bu dinden/davamdan/tebliğden vazgeçmem. Ya Allah, bu dini hâkim kılar, yahut ben bu uğurda canımı veririm."

Yıkılmayan bir iradeye sahib Resûl-i Kibriyâ (asm)'ın davasını haykırmaktan asla vazgeçmeyeceğini anlayan Ebû Talib; "Yeğenim benim," diyerek boynuna sarıldı ve "İşine devam et, istediğini yap. Vallahi, seni asla herhangi bir şeyden dolayı kimseye teslim etmeyeceğim." diye konuştu.

Bu söz verişten sonra, müşrikler de Ebû Talib'in yeğenini her şeye rağmen koruyacağını ve asla yalnız bırakmayacağını kesinlikle anladılar (1).

Hadis-i şerife pedagojik açıdan da bakacak olursak:

Çocuk, ancak dışa vurduğu dünyası ile kendini kabul eden, anlayan ve duygularına eşlik edebilen bir ebeveyn yanındaysa gerçek benliğini yaşayabilir, çocukluk sırrına ait ruhu yaşayabilir. Başka bir deyişle, çocuk böyle bir ortamda gerçek benliğini yaşamaya başlar. Gerçek benliğini yaşayan çocuk ise ‘etken’ bir çocuktur. Ne istediğini bilen, gözleri çakmak çakmak, duygu dünyası derin, geleceği gören, basiret sahibi biridir etken çocuk.

Etken bir çocuk, erken çocukluk döneminden itibaren—özellikle annesinden— güven hissini doyasıya almış, aile içinde kendini rahatlıkla ifade edebilmiş, duygu ve düşüncelerini anne-babası ile paylaştığında incitilmemiş, ona ‘insan’ olmanın onuru hissettirilmiştir.

Burada özellikle ‘anne’ ifadesi kullanıldı, zira erken çocukluk döneminde, çocuk anneyi kendine zarar veren, inciten, ezen, zorlayan biri değil de, kendisini güven içinde teslim edebileceği şefkatli biri olarak algıladıysa, onun etken bir çocuk olmasının önü açılmış demektir.

Bir annenin çocuğuna güven hissi verebilmesi ise çocukluğun en zayıf döneminde, annenin çocuğunun ihtiyaçlarını ‘vaktinde’ ve ‘yeterince’ verebilmesi şartına bağlıdır. Eğer anne çocuğunun ihtiyaçlarını giderirken;

·koşullar öne sürmüşse,
·(onun masum ihtiyaçlarını kullanarak) kendi sözünün dinlenmesi için, en temel İnsanî ihtiyaçları bile giderirken sınırlı davrandıysa, çocukta güven duygusu kaybı oluşur.

Bu güvensizlik rehabilite edilmedikçe de, bu çocuğun ‘duyarlı’ bir etken çocuk olması oldukça zordur (2).

Burda şöyle bir itiraz gündeme gelebilir. “eee hem Efendimiz (SAV)’in annesi O daha küçükken vefat etti hem de annesinden daha çok sütannesi baktı. Bu durumda Efendimiz (SAV)’in annesinden güven hissi aldığını nasıl söyleyebilirsiniz ki?”

İlk bakışta tutarlı bir itiraz gibi görünse de şu şekilde bir izah duruma açıklık getirecektir:

Peygamberimiz (a.s.m.) doğmadan önce babasını, altı yaşında da annesini kay*betmişti. Hem yetim hem de öksüz olarak büyüdü. Fakat birçok kadın, bir anne şefkatiyle o Yüce Peygamber’i bağrına bastı. Ona annesizlik acısını hissettirmemek için ellerinden gelen gayreti gösterdiler.İşte bu kadınlardan bazıları Süveybe, Halime-i Sâdiye ve Ümmü Eymen’di (r.anha).

Ebû Leheb'in cariyesi bulunan Süveybe, Halime-i Sa'diye'den önceki günlerde Efendimiz (SAV)’i emzirmiş ve ona adeta annelik yapmıştı. Resûlullah (s.a.v) de Mekke'de bulunduğu sırada, Süveybe'yi ziyaret eder, hatırını sorar ve kendisine yardımda bulunurdu. Medine-i Münevvere'ye hicret ettikten sonra da bu ilgisini devam ettirmiş ve ona giyecek elbiseler göndermiştir (3).

Peygamber (s.a.v.), Halime-i Sâdiye bt. Ebi Züeyb'in Sa’doğulları yurdunda dört yaşına kadar kaldı. Sütanne Halîme, Saadet Güneşini Mekke’de bırakıp yurduna döndükten sonra da ne o Efendimizi, ne de Efendimiz onu hayatı boyunca unutmadı. Kendisini dört sene gibi uzun bir zaman kucaklayan ve saran kollara karşı hürmetini, saygısını hiçbir zaman yitirmedi. Onu, her gördüğünde, “Anneciğim!” diye, saygı ve hürmetle çağırır, kendisine ihsan ve ikramda bulunurdu. İhtiyacının olup olmadığını sorar, varsa hemen gidermeye çalışırdı (4).

Peygamberimizin Ehl-i Beyt’ten saydığı ve “annemden sonra annem” diyerek iltifat ettiği bu büyük İslam kadını olan Ümmü Eymen (5), uzun yıllardan beri peygamber ocağının hizmetlerini görüyordu. Peygamberimizin babası Abdullah’ın vefatından sonra da aynı evde kaldı. Sütanne Halîme’nin 4 veya 5 yaşından sonra annesinin yanına bırakmasıyla (6) artık hem anne Âmine’nin hem de Peygamberimizin yardımcısıydı (ve adeta annesiydi) (7).

Her ne kadar, etken bir çocuğun ruhunun ilk şekillenmesi, annenin çocuğuyla kuracağı bağla mümkün olsa da, çocuğun ilerleyen yaşlarda ‘dirayet’ ve ‘irade’ sahibi olabilmesi de babanın babalık yapabilmesine bağlıdır. Eğer bir baba;

·güç ve kuvvetini haksız yere kullanmışsa,
·evde kendi varlığını hissettirmemişse,
·çocuğunun duygu dünyasında ‘adalet’ ve ‘sebat’ ile yer edememişse,
·aileyi bir otorite olarak sevk ve idare edememişse,
·çocuğun anneye karşı geliştirdiği güven duygusunu, anneyle çatışarak, kavga ederek zedelemişse, bu çocuğun güven duygusu gelişmiş olsa da, ‘dirayet’ ve ‘irade’ eğitiminde sorun olur. Aynı zamanda bu, etken olmasına da engel teşkil eder (8).

Yine Efendimiz (SAV)’in babasını daha doğmadan veya çok küçükken kaybettiği göz önüne alındığında yukarıdaki gibi bir itiraza karşılık da dedesi Abdülmuttalib ve amcası Ebu Talib’in Efendimiz (SAV)’e adeta babalık yaptığını hatırdan çıkarmamak gerekir.

Abdülmuttalib Âmine validemizin vefatından sonra yetim torununa beslediği merhamet hisleri artmaya başlamıştı. Kendi çocuklarının hiçbirine göstermediği hassasiyeti ona gösteriyor, onu hiçbir zaman yalnız bırakmıyor ve daima kendi çocuklarına tercih ediyordu.

İbn Hişam şöyle diyor: “Kâbe’nin gölgesinde Abdülmuttalib’e ait bir yaygı serilir, çocuklarından hiçbiri bu yaygının üzerine oturamazdı. Muhammed (s.a.) ise daha henüz çocuk olduğu halde gelir bu yaygının üzerine otururdu. Amcaları geri çekmek için onu alırlarsa da bu durumu gören Abdülmuttalib: “Oğlumu bırakın. Yemin ederim ki, onun ayrı bir yeri var!” der, sonra da onu yanına, yaygının üzerine oturturdu. Eliyle sırtını okşar, onun yaptığı şeylerden memnun olurdu (9).

Efendimiz (s.a.) mübarek ömrünün sekiz sene iki ay ve on gününü doldurduğunda dedesi Abdülmuttalib Mekke’de vefat etti. Vefatından önce torununun velayetini öz amcası Ebu Talib’in üzerine almasını vasiyet etmişti (10).

Ebu Talib yeğeninin hakkına en güzel şekilde riayet ediyordu. Onu kendi evladı saymış, hatta onlardan daha üstün görerek, ona özel muamele göstermişti. Kırk yıldan fazla ona hizmet etmiş, himayesi altına almış, sadece onun için dostluklar kurmuş, onun için mücadele etmişti (11).

Etken ruha sahip bir çocuk, annenin ‘anne gibi anne,’ babanın da 'baba gibi baba1 olduğu bir evde, kişilikli ve karakterli olur.

Anne; baba boşluğundan dolayı bazen otoriter, bazen sevecen oluyorsa, baba da eşinin çocuklarla ilgilendiğini öne sürerek evdeki varlığını hissettirmiyorsa, o evde büyüyen çocuğun, 'duyarlı bir etken’ olması oldukça zordur.

Duyarlı ve etken çocuk diyoruz; çünkü bir çocuk etken olurken, aynı zamanda duyarsız da olabilir. Çocuk, aile içinde kendini hep baskı altında hissetmiş, zoraki bir kişilik oluşturmada kullanılmışsa, hissetme yeteneğini kaybeder. Kaybedilmiş hissetme yeteneği ile belki sert, kararlı, güçlü-kuvvetli ve hedefine hızla yürür gibi görünse de,— yani etken bir çocuğun bütün özellikleri görünse de— böyle bir çocuk, ‘duyarsızlıktan’ kaynaklanan etken bir ruhu bünyesinde barındırdığı için, ‘tehlikeli insan' kategorisi içinde yer alır.

Asıl önemli olan şey ise ‘duyarlı etken’ kişiliktir. His dünyası olmayan, diğergâmlığını, empati yeteneğini kaybetmiş, ruhu katılaşmış etken bir çocuk, hem anne-baba için, hem de toplum için bir baş belasıdır. Bu açıdan bakıldığında, anne-babaların hedefi, sadece etken çocuk yetiştirmek olmamalıdır. Hedef, etken ve duyarlı bir çocuk yetiştirmek olmalıdır.

Etken-duyarlı bir kişilik, ancak cesur anne-babaların çocuğunun önünü açması ile olur. Zayıf kişilikli anne-babalar, çocuklarının kontrolünü kaybedecekleri endişesiyle edilgen çocuk yetiştirmeyi bir marifet zannederler.

Duyarlı-etken kişiliğin zirve noktası, elbette Efendimizdir. Peygamber Efendimiz (aleyhissalatu vesselam), kendisinden İslam'ı anlatma davasından vazgeçmesi istendiğinde, şu sözleri söyler:

"... Güneş’i sağ elime, Ay’ı da sol elime verseler, ben yine bu dinden, bu tebliğden vazgeçmem! Ya Allah bu dini hâkim kılar yahut ben bu uğurda canımı veririm!” (1).

Bütün kâinatın kendisine verilmesini dahi etken bir ruh ile geri çeviren Peygamber Efendimizin, Kur'an-ı Kerim’de Müslümanlara karşı ne kadar duyarlı olduğu "... Sizin sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir" (12) ayetiyle gösterilmektedir. Böylelikle “etken ve duyarlı” bir ruhun zirve çizgisi çizilmektedir (13).

Şüphesiz Allah (cc) en doğruyu bilendir.


Ebu Taha bin Mahmud
14 Safer 1439
(m. 03 Kasım 2017)


Kaynaklar:

1. Bkz. Hâkim, Müstedrek, 3/668; İbn Hacer, el-Matalibu’l-Hasene, h.no: 4227; Sîretu İbn Hişam, 1/266; İbn İshak, el-Magazi,1/284-285; İbnu Seyyid’n-nas,Uyunu’l-eser, 1/132; İbn Kesir, es-Sîretu’n-Nebeviye, Beyrut, 1395/1976, 1/474; Beyhakî, Delail’u’n-Nübüvve-şamile- 2/63; Taberî, 2/218-220; en-Nedvi, es-Siyre, 1/187-188. Ayrıca bu hadisi -benzer ifadelerle- Buhari Tarihinde, Taberani, Kebirinde, Ebu Yala Müsnedinde rivayet etmiştir. Bu ise hadisin bir aslının olduğunu gösterir.

2. Adem Güneş, Çocukluk Sırrı. Nesil Yayınları, İstanbul 2017; s. 115-6.

3. İbn Sa’d, Tabakât, 1/108.

4. İbn Sa’d, Tabakât, c. 1, s. 113; İbn Hişam, Sîre, c. 1, s. 176; Belâzurî, Ensab, c. 1, s. 96.

5. Ümmü Eymen’in asıl ismi, “Bereke bint-i Sâlebe”dir.

6. Resûlullah (s.a.) Sa’doğulları’nda kaldığı dönemde dört veya beş yaşına gelince “göğsünün yarılması” hadisesi meydana geldi (Siyer âlimlerinin çoğunluğu bu görüştedirler. İbn İshak’ın rivayet şekli bu hadisenin “üç yaşında” iken meydana geldiğine işaret ediyor. Bkz. İbn Hişâm, es-Siretü’n-Nebeviyye, 1/164-5). Müslim Hz. Enes (r.a.)’den rivayet ediyor: “Efendimiz (s.a.) çocuklarla oynarken Cebrail (a.s.) geldi ve onu alarak götürdü. Göğsünü yararak kalbinden bir kan pıhtısı çıkarttı. “Bu, şeytan’ın sendeki nasibidir.” dedi. Daha sonra altın bir tas içerisinde zemzem suyu ile kalbini yıkadı ve tekrar onu çocukların yanına bıraktı. Çocuklar koşarak annelerinin (Halime) yanına geldiler, ona “Muhammed öldürüldü.” dediler. Yanına koşarak geldiklerinde ise Muhammed’i (s.a.) rengi solmuş bir halde buldular.” (Sahihu’l-Müslim, K. el-İman, Babü’l-İsra, 1/92 Hadis No, 261. Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, III/121, 149, 288.). Bu hadiseden sonra Halime onun başına bir şey gelmesinden korktu ve onu annesine teslim etti. Altı yaşına kadar da annesinin yanında kaldı (İbnü’l-Cevzi, Telkihu Fuhûmi Ehli’l-Eser, s. 7; İbn Hişâm, a.g.e, 1/168.).

7. İbn Sa’d, Tabakât, c. 8, s. 223; İbn-i Hacer, el-İsâbe, c. 4, s. 432.

8. Adem Güneş, a.g.e. s. 116-7.

9. İbn Hişârn, a.g.e., 1/168.

10. İbnü’l-Cevzi, a.g.e., s. 7; İbn Hişâm, a.g.e., 1/169.

11. Seyfurrahman Mübarek Furi. Peygamberimizin Hayatı ve Daveti. Risale Yayınları, İstanbul, 2016; s. 63-5.

12. Tevbe suresi, 9:128.

13. Adem Güneş, a.g.e. s. 117-21.