AKŞEMSEDDİN VE FATİH

ALPEREN GÜRBÜZER


Asıl adı Şeyh Mehmed Şemseddin bin Hamza olan Akşemseddin Hz.leri Şam’da doğdu. Kendisi Şeyh Şihâbüddin Sühreverdî (k.s)’ın torunu olup baba tarafından nesebi Hz. Ebu Bekir (r.a)’a dayanır. Yedi yaşına girdiğinde babası Şeyh Hamza'yla birlikte Amasya’ya bağlı Kavak nahiyesine yerleşip İslami ilimleri burada tahsil eder. Sonrasında Osmancık müderrisliğine getirilir. Yaş yirmi beş dediğinde içini ününü duyduğu Hacı Bayram Veli’ye intisap etme arzusu kaplar. Ancak intisap için yola koyulduğunda böylesi bir zatın kapı kapı, dükkân dükkân dolaşıp sofileriyle birlikte yardım topladığını görünce bir anda dilencilik yaptığı zannıyla biat etmekten vazgeçecektir. Oysa kapı kapı dolaşma ihtiyaç sahiplerin ihtiyacını gidermeye yönelik dolaşmaydı. Belli ki Akşemseddin bir imtihanın eşiğinde olduğunu fark edemiyordu, bu yüzden yönünü Halep’teki Şeyh Zeynüddin el-Hafi’ye doğru çevirecektir. Fakat evdeki hesap çarşıya uymayacaktır. Çünkü Halep’e varıp rüya âlemine daldığında kendini kendinden alacak bir hadise ile karşılaşır. Öyle ki rüyada zincir halkasının bir ucu boynuna takılmış halde, diğer ucunun da Hacı Bayram’ın elinde olduğu gösterilir. Ve boynunda kement bir halde Ankara’ya sürüklenişini gördüğü bu rüya aklını başına getirmeye yeter artar da. Nasıl akıl karaya vurmasın ki, bikere verilen mesaj gayet net ve açık; tasavvuf yolunda nasibi Halep değilmiş, Ankara’ymış meğer. İşte verilen bu mesaj gereği önce Osmancık’a uğradıktan sonra tekrar ver elini Ankara deyip Hacı Bayram Veli'nin zincirine tutunacaktır. İyi ki de rüya âleminde boynuna geçirilmiş kement halka zincire tutunmuş, bu sayede seyr-i sülukunu tamamlayıp halifelik alır da. Sadece halifelik mi, hiç şüphe yoktur ki Hacı Bayram-ı Veli’nin vefatıyla birlikte irşada koyulduğunda İstanbul’un manevi Fatih’i olur da. Malum olduğu üzere İstanbul’un fethi öncesinde payitahtı fikriyle ve zikiyle rehber olup sonrasında Fethin gerçekleşmesiyle gerçek pir-i fani zat olduğu ortaya çıkar.
Elbette ki böylesi rehbere can kurban, Fatih Sultan Mehmed’in Fetih hayali öteden beri düşlediği sevdadır. Zira bu konuyu istişare heyetine sunduğunda ekser hazırun: “Beni Asfar'la yapılan savaş sonrası Mehdi’nin himmetiyle İstanbul’un feth olunacağını, bundan dolayı İstanbul’u kuşatılması sevdasından vazgeçilmesi” yönünde ortak kanaat belirtirken, Akşemseddin Hz.leri ise tam aksine “Önce İstanbul’u Sultan Mehmet fetheder, Mehdi’nin fethinin bu hadiselerden sonra zuhur edeceği” yönünde bir fikir beyan edecektir. Dedik ya Fatih Sultan Mehmed’in canına minnet tam da istediği türden fikirdi bu. Ve bu fikir kendisine ilaç gibi gelir de. Ancak İstanbul’u kuşatmaya başlayalı ellinci gün olmuştu ki hala fethediliyor olamaması üzerine bir kısım devlet ricali durumdan vazife çıkarıp padişaha sitemlerini şöyle ileteceklerdir: “ Bakın, bir sofinin sözüyle sefer eyleyip bu kadar asker zayi oldu, bunca hazine telef oldu. Şimdi Avrupa’dan kâfire yardım geldi, fetih ümidi artık kalmamıştır.”
Onlar sitem ede dursunlar, hakiki Devletlû padişah odur ki; inandığı dava uğruna en zor anlarında bile kararından vazgeçmemesidir. Peygamber müjdesine mazhar olmuş Fatih’e de bu duruş yakışırdı zaten. Derhal veziri Veliyüddin Ahmed Paşa vasıtasıyla Akşeyh’e şöyle haber salar: “Kal’a feth olmak, düşman ordusuna zafer bulmak ümidi var mıdır?” Tabii Akşemseddin’den gelen cevap manidardır, yani ‘bunca müslüman ve gaziler yılmadan usanmadan kâfir kalesine hücum ederse İnşallah feth olacaktır, yeter ki biraz sabır gösterile’ der. Ancak genç yaşta padişah olmak bu ya, Fatihin delikanlılık kanı kaynadıkça sabredemeyecektir. Hele içi alev alev fetih aşkıyla yandıkça tekrar dayanamayıp veziri vasıtasıyla haber gönderip “Tayin vakit eylesin” ricasında bulunacaktır.
Tabii ki Akşeyh bu ricasına kayıtsız kalmayacaktır. Rabıtaya dalıp ötelerden aldığı işaretle: “ Rebiül evvel ayının 20. günü seher vaktinde Sıddık'ı himmetle filan canibden yürüyüş eylesinler. Ol gün feth ola” müjdesini verdiği gibi en nihai kat’ı müjde sözlerini şöyle beyan eder: “Yarın şu kapıdan (Topkapı) hisara yürüyüş ola. İzni Hüda ile babı zafer feth olup ezan sedası ile sur’un içi dola, gün doğmadan gaziler sabah namazını hisar içinde kılalar.”
İşte Fatih aldığı bu işaret doğrultusunda ordusunun başına geçip karadan gemileri Haliç’e yürütecek derecede sabahın ilk ışıklarında fethe doğru ilerlerken Akşemseddin’de kimselerin yanında olmadığı bir çadırda Peygamberimizin müjdelediği fetih için dua ve niyazda bulunaraktan manevi gayret sarf edecektir. Gerçektende tayin edilen vakitte fetih vuku bulur da. Öğlen vakti olduğunda Fatih ve Akşeyh şehre Topkapı’dan atbaşı beraber gireceklerdir. İlginçtir beraber girdiklerinde Bizans halkı Akşemseddin’i padişah sanıp çiçekleri ona uzatacaklardır. Akşeyh bu durumda Fatih’i işaret edip “gidiniz çiçekleri o’na veriniz” der. Fatih ise “Her ne kadar padişah bensem de o’da şehrin manevi fatihi ve aynı zamanda Hocamdır. Verin, verin, çiçekleri o’na verin” deyip mütevazı bir duruş sergileyecektir.
Evet, Sultan Mehmed’i ‘Fatih’ yapan en belirgin özelliği işte böylesi bir ruh seciyesine sahip olmasıdır. Nitekim Ayasofya’ya girdiğinde Patriğe şu fermanla çağrıda bulunacaktır: “Ayağa kalk! Fatih Sultan Mehmed olarak sana ve arkadaşlarına vaadim odur ki, bugünden itibaren artık ne hayatınız hususunda, ne de hürriyetiniz hususunda endişeye kapılınız. Asla korkmayınız.” Böylece bu çağrı bir anda Bizans halkının teveccühünü kazanmaya yettiği gibi tüm insanlığa özgürlük dersi vermiş olur da.
Peki, Fatih Sultan Mehmet özgürlük dersi vermekle gayrimüslimler üzerinde etki oluştururken Müslim tebaa üzerinde nasıl bir etki oluşturur? Hiç kuşkusuz beyaz at üzerinde Ayasofya’ya doğru ilerlerken o Yüce Peygamberin beyan buyurduğu; “İstanbul muhakkak feth olunacaktır. Onu fetheden ne güzel kumandan ve onu fetheden ne güzel askerdir” hadisi şerifin şükrünü eda etmekle etki oluşturacaktır. Öyle ki bu şükrün gereği üç gün içerisinde Ayasofya camiye dönüşür bile. Nasıl mı? Akşemseddin Hz.lerinin önderliğinde ilk cuma hutbesinin okunup cuma namazının eda edilmesiyle elbet. Dile kolay, Fatih Sultan Mehmed Ayasofya’nın kiliseden camiye çevriliş talimatını ordusunda ki ustalara vermesiyle birlikte ustalar kısa zamanda gereğini yaptıktan sonra sıra Cuma namazını kim kıldıracağı hususuna gelindiğinde kendisinin hayatında bir kez olsun ikindi namazının sünnetini kaçırmamış olması hasebiyle imamlığa geçtiği namazın ilk tekbiriyle giriş yapamayacaktır. Tâ ki, Akşemseddin’in maneviyatta şahit olduğu Hızır (a.s) arka safta eksik kalan bir kişilik yerde saf tutmaya ramak kala parmağını direğe sokmasıyla birlikte Ayasofya kıble istikametine çevrilir, işte o an üçüncü tekbirde Kâbe gözü önünde zuhur edip namaza öyle giriş yapacaktır. Böylece Akşeyh ve Fatih’in elinde Ayasofya bir bambaşka manevi kimlik hüviyetine bürünecektir. .
Nede olsa Allah’ın izniyle fetih müyesser oldu. Şimdi sırada Ebu Eyyub Halid El Ensari’nin İstanbul surlarına kadar gelip de muradına eremeden ruhunu teslim ettiği yerdeki kabrin keşfi vardır. İşte Fatih bunun içinde bir kez daha Akşeyh’in kapısını çalıp Eyüp Sultan Hz.lerinin merkadının yerin keşfi ricasında bulunacaktır.
Evet, Ebû Eyyûb el-Ensari (r.anh), Emeviler döneminde İstanbul surlarına kadar gelip kuşatmaya katılmış bir sahabedir. Ancak hastalanıp vefat edince surların dışında bir yere defnedilmiş. Ancak gel zaman git zaman derken zamanla mezar yeri kaybolmuştur. Ne diyelim işte o büyük Akşeyh, Fatih’in ricasını kıracak değil ya, eline aldığı iki ağaç dalını kabrin baş ve ayak hizasına diktikten sonra “yeri burasıdır” deyip oradan öyle ayrılır. Akşemseddin oradan ayrıldı ayrılmasına ama Fatih yine de işi sağlama almak niyetindedir. Bunu bir kez daha tecrübe etmek için bir adam görevlendirip dikilen dalları yirmişer adım güney tarafa çektirecektir. Böylece sabah vakti tekrardan Akşeyh’den kabrin kazılacağı yerin son kez teyit etmesini isteyecektir. Tabii sabah vakti Akşemseddin keşif mahalline geldiğinde dalların yeri değişmiş olduğu yeri değil, yine önceki yeri işaret eyleyip şöyle der: “Şayet işaret edilen yer biraz kazılırsa “Halid b. Zeyd’in kabridir yazılı bir taş çıkacaktır.” Ve denilen vuku bulur ve artık bundan sonra ki işlemler içinde Fatih devreye girecektir. Nitekim gereğini yapıp keşfedilen kabrin üzerine bir türbe ve yanına cami yaptırır da. Derken Ebu Eyyub El Ensari'ye ait kabrin keşfiyle birlikte Fatih tarihe şöyle not düşerek şükreyleyecektir: “Akşemseddin gibi bir zatın bulunmasından duyduğum sevinç, İstanbul’un fethinden dolayı duyduğum sevinçten az değildir.”
Gerçektende şöyle geriye dönüp bakıldığında Fatih’in İstanbul’un fethi sırasında; “Ya ben İstanbul’u alırım, Ya İstanbul beni ” şeklinde sarf ettiği sözler meğer boşa değilmiş. Besbelli ki İstanbul’un Manevi Fatihi Akşemseddin’in kutlu müjdesine herhangi bir gölge düşmemesine yönelik söylenilmiş sözdür. Nitekim fetih sonrasında da bu bilinçle hareket edip o’na en ufak hürmette kusur eylemez de. Öyle ki Akşemseddin’in peşini bırakmayıp o büyük zattan huzurunda halvete girip tasavvuf neşesiyle yaşamayı bile dileyecektir. Ancak Akşemseddin bu dileğini kabul etmez. Ve şöyle der: “Sen bizim tattığımız lezzeti tadarsan saltanatı bırakırsın. Seni dervişliğe kabul edersem devletin düzeni sarsılabilir. Bununda vebali çok büyük olur. Adalet eylemek Padişah için keramet sayılır. Müslümanların rahat ve huzuru için devletin varlığı gereklidir.” Fatih baktı olmayacak Akşeyh'ten bari İstanbul’da kal ricasında bulunacaktır. Fakat ne var ki, Akşemseddin daha önce yerleştiği Göynük’e dönüş kararını çoktan vermiş olduğundan bu teklifte kabul görmez. Böylece O büyük Veli hayatının son demlerini Göynük'te geçirip ruhunu orada Allah’a teslim edecektir.
Velhasıl, O şimdi Süleyman Paşa Caminin yanında medfundur.
Vesselam.


http://www.enpolitik.com/haber/14990...-ve-fatih.html