AHİ EVRAN VE AHİLİK

ALPEREN GÜRBÜZER

Hiç kuşkusuz Allah Resulünün nübüvvet yönünü görüp de ticari yönünü görmemek olmaz. Malum, ticari yönü Hatice annemizin Peygamberimiz (s.a.v)’i genç yaşta ticari kervanın başına getirmesiyle başlar. Hele Allah Resulünün yolculuk boyunca gösterdiği o üstün performans bir rapor halinde kendisine sunulduğunda aralarında ki ticari bağ bir anda evliliğe dönüşecektir. Öyle ki ticarette yaşanan bereket evliliğe de yansıyıp İslam’ın doğuşunu ve yayılışını beraberinde getirir. Madem öyle, ticari kervanda neymiş, kervan yolu da neymiş, han-kervansaray da neymiş deyip geçmeyelim. Şu bir gerçek; ‘yol’, ’kervan’, ‘han’ üçlüsü İslam medeniyeti oluşumuna kapı aralayıp ‘Üç Tuğ’ meşalesi olarak göz dolduracaktır. Ve bu ‘Üç Tuğ’lar Türk fütuhatında tetikleyici rolde oynar. Şayet tarihten bugüne hala İpek Yolundan söz ediyorsak biliniz ki bunda büyük ölçüde ‘Üç Tuğ’ meşalemizle taçlanmış ‘yol’, ’kervan’, ‘han’ üçlüsüne borçluyuz. Nasıl mı? İşte Çin’den Türkiye’ye, Türkiye’den Berlin’e uzanacak hızlı tren projesi için 150 milyar doların göze alınmasıyla birlikte yeniden Tarihi İpek Yolunun gündeme oturması bunun en tipik göstergesidir. İyi ki de Tarihi İpek Yolu dünden bugüne varda, bu sayede tarihi süreç içerisinde, önce göçebe dinamizmiyle Orta Asya bozkır ve steplerinden göç etmek suretiyle Anadolu’ya yerleşip vatan edinebildik, sonrasın da ise malum batıya yönelip üç kıtada Nizam-ı âlem için at koşturur hale geldik. Derken başlangıçtaki dinamik göçümüzle yerleşik vatan olurken, nihayetimizde de âleme nizam verecek cihanşümul devlet oluverdik
Peki, sadece İpek Yolu üzerinde at sırtında medeniyetten medeniyete ufuk turu eyleyen biz miydik, hiç kuşkusuz diğer göçmen kabilelerinde gözü kulağı hep bu tarihi güzergâh üzerinde olmuştur. Böyle olması da gayet tabii bir durum.. Çünkü bu hat üzerinde kesişen tüm yollar ilk fırsatta büyük gelir kaynağı elde edebilecek potansiyele sahip kavşak noktalardır. Aynı zamanda yolların kesiştiği noktalarda kervan sahipleri konakladıkça buralarda hem hasbıhalleşme fırsatı yakalamaktalar hem de ticari tecrübelerine tecrübe katıp ilerisinde ahiliğin doğuşuna da vesile olurlar.
Batıda ahilik yerine lonca sistemi vardır. Yani bizde ki gibi batıda toplumsal dayanışma örgütlenmesine dayalı bir model olmadığı içindir, ticari hayatları etik ve dini değerlerden uzak lonca örgütlenmesi üzerine şekillenmiştir. İster istemez bu durumda batıda vicdan cüzdan olmuştur hep. Malumunuz batıda adalet ve hukuk gibi iki etik değerde öyledir, adeta yerlerde sürünmeye mahkûm edilmiş değerlerdir. Daha çok uygulamada görülen hak kuvvetlinin ilkesi baş tacı değerdir. Bizde ise ‘hak haklınındır’ anlayışı başat değerdir. Zira bizim adaletimizde ‘Alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste’ hassasiyetinin yanı sıra ‘Tüyü bitmemiş yetimin hakkını gözeten’ anlayış esastır. İşte Ahi teşkilatı da bu vicdani hassasiyetin kurumsal göstergesi olarak aça aş, açığa bez vermek için vardır. Nitekim bu bilinç doğrultusunda Ahi teşkilatları ocağını tüttürmesini bilmiştir. Gerçektende tarihi süreç içerisinde Ahilik iş, ekmek ve sosyal adaletin tesisi için var olmuştur. Zaten Ahi teşkilatı nedir diye sual edildiğinde, cevaben tek kelimeyle bu topraklarda manevi değerlerle yüklü iktisadi kurumsallaşmanın adıdır demek kâfidir.
XIII. yüzyıl Anadolu tarihine baktığımızda umutla umutsuzluğun iç içe olduğu bir devir olarak göze çarpar. Bilhassa bu yüzyılda Moğollarla Bizanslılar arasında geçen kıyasıya mücadele damga vuracaktır. İşte Anadolu etrafında cereyan eden bu kıyasıya mücadele içerisinde Anadolu insanı kimi zaman umut tazelerken, kimi zamanda umutsuzluğa düşecek hal vaziyet içerisine girer. Hele ki yaklaşan Moğol tehlikesi Anadolu coğrafyasında yaşayan topluluklar üzerinde adeta gel git (med-cezir) manzarası hal vaziyet yaşatır. Hiç kuşkusuz böylesi diken üstü bir hal vaziyet çerisinde yaşamayı hiç kimse arzu etmez elbet. Madem öyle, diken üstü bu hal vaziyetten çıkmaya vesile olacak bir ruh hamlesi devreye girmeliydi, girer de. İşte o ruh hamlesini tahmin etmişsinizdir. Evet, o beklenen hamle Horasan Erenlerinin bağrından çıkıp Anadolu’yu mesken tutmuş Mevlana, Yunus, Hacı Bektaş-ı Veli, Ahi Evran gibi gönül Sultanlarının elinde açacak olan bir demet gül hamledir. Nitekim her bir Gönül Sultanının Anadolu kiliminin ucundan tutmasıyla birlikte Anadolu’da umutlar yeniden yeşerip tazelenir de. Derken Orta Asya kaynaklı Aki’lik Gönül Sultanlarının elinde bir dönüşüm yaşayarak Ahilik sahne alır da. Sadece Akilik mi dönüşüm yaşar, elbetti ki buna musiki ve sanat dünyası da dâhildir. Böylece Anadolu’da her şey mamur hale gelir de.
Ahiliğin ilk maya tutması Abbasi Halifesi Nasır lidinillah’ın (1180–1225) kurduğu fütüvvet teşkilat yapısıyla gerçekleşir. Hiç kuşkusuz böyle bir teşkilattan ilham alan ahiliğin yapacağı her tür ticari faaliyet ve ahlaki örgütlenmede zorluk çekmeyeceği malum. Nasıl zorluk çeksin ki, her şeyden önce Ahilik bir meslek örgütü olmanın ötesinde bir eğitim yuvası, bir o kadar da fütüvvet hareketi ve sivil organizasyon ocağıdır. İşte Halife Nasır Li-dinillah önderliğinde müesseseleşen söz konusu fütüvvet organizasyon ocakları gün be gün İslam dünyasında hızla yayılır da. Şu bir gerçek; İslam toplumunda bilhassa sofilikle özdeşleşmiş yiğitlik ve cömertlik manasına ‘fet⒠ya da ‘fityan’ diye isimlendirilen ilk nüve oluşum Irak, İran ve Horasan bölgesinden dallanıp budaklanmasıyla fütüvvet harekâtına dönüşecektir. Her ne kadar Abbasi Halifelerinden en Nasır En-Nasır Li-dinillâh Ebû’l-Abbas öncesinde bu oluşuma tepki gösterse de, sonrasında Şahabeddin Es Sühreverdi Maktûl gibi meşhur mutasavvıfların manevi tasarrufatlarının etkisiyle bu uğurda kendisini hizmete adayacaktır. Nasıl adamasın ki, bikere isimi üzerinde Şahabeddin Es Sühreverdi Maktûl, yani bilinen künyesiyle ‘Ebu’l-Fütûh Sahabeddin Yahya bin Habeş bin Emirek Sühreverdi Maktûl’ adında herkesin hürmet gösterdiği büyük bir zat karşısında tepkisizdir artık. İşte o aynı zamanda ortaçağ yıllarına denk gelen bir dönemde İslam tasavvufunun Sühreverdilik ekolünü Türkî illere yayan zattır. Hatta bu ekolden gelen çağdaşı Şihabeddin Ömer Sühreverdî, bu maksat ve gaye için Abbasi Halifesi En-Nasır Lidinillâh’ın liderliğinde kurulan Fütüvvet ocağının yeşermesine yönelik Selçuklu Hakanı I. İzzeddin Keykavus’a elçi olarak tayin edilir de.
Adından da anlaşıldığı üzere fütüvvet kavramı VIII. yüzyıldan itibaren bir tasavvufi ekol olarak Anadolu coğrafyasıyla olan ilk teması I. Gıyaseddin Keyhüsrev liderliğinde Selçuklu dönemine denk düşecektir. Nitekim bu ilk teması İslam Halifesinin bilgisi doğrultusunda gerçekleşip bu uğurda Anadolu Selçuklu Hükümdarı bir yandan Hocası Mecidüddin İshak’ı Bağdat’a elçi olarak görevlendirirken, diğer yandan da Endülüs mutasavvıflarından Muhyiddin-i Arabî ve Evhaduddin-i Kirmani gibi evliyaları Anadolu’yu irşad için seferber eyler. Mesela İbnü’l Arabî Malatya ve Konya’da sadece talebe yetiştirmekle yetinmez dönemin emir, ümera ve hakanlarına vaaz-ı nasihatte bulunarak da faaliyet yürütür. Malum, kendisi vahdeti vücud üzere bir yol izler. Her ne kadar Füsu’l Hikem ve Fütûhat-ı Mekkiye eserinde yer alan akıl ötesi bir takım mevzubahis hususlar kimilerince yanlış bir yorumlamayla tekfirlik ithamına maruz kalacak bir boyut kazansa da, o tüm bunlara aldırmaksızın yolunu yol bilip Sadreddin-i Konevi gibi büyük bir halifeyi yetiştirip Anadolu’ya kazandıracaktır. Sadece kazandırılan Sadreddin-i Konevi mi, malum ismi Ahilikle özdeşleşen Ahi Evranı’da Anadolu’nun ihyası için kazandırır. İşte Anadolu’nun aydınlatacak Ahi Evliyamız, şu meşhur meşayihı kiramdan Kirmani’nin damadı olma şerefine nail olur da. Ama o damatlık yönüyle değil, daha çok Ahilikle özdeşleşen yönüyle dikkat çekecektir. İyi ki de O, ahiliğin fütüvvet ve tasavvufi meşrebiyle Ahi Evran olarak dikkat çekmiş, bu sayede Ahilik kervanına katılan her bir esnaf gündüz ticari hayat, gece de derviş hayatı yaşayarak ahi ocağının yüzyıllar boyu tütmesini sağlayacaklardır. Hatta Ahi ocağı nesiller boyu ‘el kâr da gönül yâr da’ veciz sözün mana ve ruhuna uygun esnaf ve sanatkârlar birliği hüviyetiyle adından epey bir zaman söz ettirir de.
Evet, Ah-i Evran İran’ın Batı Azerbaycan kasabasında 1171 (H.567) yılında dünyaya teşrif ederek doğa gelir. Hiç kuşkusuz o’nun yetişmesinde Fahreddin Razi ve Hace Ahmed Yesevi’nin yolundan gelen talebelerin katkısı çok büyük olduğu gibi bizatihi kendisinin Şahabeddin es-Sühreverdi’nin sohbetlerinde bulunmanın da payı çok büyüktür. Hele Hac yolculuğunda Evhadüddîn Hamid Kirmâni (Kezmani) adında bir büyüt zatla yolu buluştuğunda bir anda kendisini o’nun terbiyesi dairesi altında bulur. Derken günlerden bir gün Konya’da Sadreddin-i Konevi’nin babası Mecdüddin İshak’ın davetine icabet etmek üzere Muhyiddin Arabî ve Şeyh Evhadüddîn’le beraber Anadolu’ya teşrif ettiklerinde yukarıda da belirttiğimiz üzere Şeyh Kezmani’nin kızı Fatıma Bacıyla evlenme şerefine de nail olur. İşte bu şerefe nail oluşun akabinde Anadolu yollarına irşat faaliyeti için birlikte revan olmayı da beraberinde getirir. Öyle ki şeyh-damat ikilisi irşat faaliyetlerini daha çok esnaf üzerinde yoğunlaştıracaklardır. Bilhassa dünya ve ahret işlerinde esnafın nasıl bir yol izlemeleri hususunda aydınlık güneşi olacaklardır. Böylece esnafın beynine ve ruhuna ‘Hizmet nimettir’ düsturunu işleyerekten gönüllerinde taht kuracaklardır. Ancak öyle bir zaman gelir ki bir noktadan sonra ölüm, gönüllerde taht kuran bu ikiliyi birbirinden ayıracaktır. Kaderi ilahi bu ya, şeyhi vefat etti diye hizmetten geri kalmak olmazdı, nitekim dur durak bilmeksizin irşat faaliyetine hız kazandırdığı gibi yaklaşan Moğol kasırgasına karşı halkı uyanık tutacak bilgilendirmelerde bulunmayı da ihmal etmeyecektir. İyi ki de çok öncesinden durum vaziyeti haberdar edecek bilgilendirmelerde bulunmuş, bu sayede şehir ve kasabalarda gönüllü milis kuvvetleri oluşacaktır. Bu demektir ki ahi ocakları sayesinde bir yandan aça aş, açığa bez verme faaliyetleri yürütülürken diğer yandan da yaklaşan Moğol tehlikesine karşı kahramanca mücadele edebilecek gönüllü halk milisleri oluşturulabiliyormuş pekâlâ. Zaten bu hususta başka ne diyebiliriz ki, işte gazi dervişlik böyle bir şeydir, bu yolda yeri geldiğinde derviş, yeri geldiğinde milis kuvvet olunabiliyormuş meğer. Hiç kuşkusuz Anadolu’da böylesi derviş gazi ruhunun fitilini yakacak olan ahilikte meşhur ustalardan debbağ (derici) ve Ahi Evran olarak bilinen Nasîrüddîn Mahmut el Hoyi’den başkası değil elbet. İster adına debbağ, ister Ahi Evran, ister Nasîrüddîn Mahmut el Hoyi densin fark etmez, sonuçta kıyamete dek o bizim Ahi Pirimiz olarak yâd edilecektir. Hatta o; bir deryayı umman olmanın ötesinde esnaf sanatkârlarının cömertlikte, ahlakta, yardım severlikte, misafirperverlikte yarışır konuma getirmiş 32 meslek örgütünün de öncü piridir.
Şu bir gerçek bir insanın meslek sahibi olması yetmez, ahilik değerleri donanıma haiz olması da gerekir, aksi halde icra ettiği mesleğinde bir şeylerin eksik olacağı muhakkak. İlla ki, ahilik değerlerinden üzerine bir şeyler sinmesi lazım ki mesleğinin hakkını vermiş olsun. İcabında bu da yetmez, Fütüvvet ruhundan da üzerine bir şeyler sinmeli ki ticari hayatta hem kurda kuşa yem olmasın hem de haramilerin talanına uğramasın. Her ne kadar günümüzde ahilik değerlerinden uzak bir ticari hayat söz konusu olsa da Ahiliğin adını anmak bile özümüze dönmemize yetecektir. Zira dünya döner devran döner, sonunda her şey aslına döneceği muhakkak. Madem öyle, daha ne duruyoruz, gelin bizde şu fani dünyada rızık peşinden koşarak ömür törpülerken tıpkı Ahilikte olduğu gibi hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya yarın ölecekmiş gibi ahrete yolculuğuna da koyulalım. Koyulalım ki el kârda, gönül yârda ve geceleyin aşkla şevkle teheccüd kılmaya hazır gazi derviş olabilelim. Daha da yetmedi iç ve dış istilacılara karşı her an kadife eldiven içerisinde demir yumruk milis güç olabilelim. Nasıl olsa köklerimizde Ahi Evran’ın üflediği nefes var. O nefes dün olduğu gibi bugünde ışık olmaya yeter artar da. Buna inancımız tamda. Ancak şu da var ki bir yerde hayır hasenat varsa biliniz ki şerde var olacaktır. Nasıl mı?
İşte böylesi hayır hasenat organizasyonu yürüten Şeyhin etki gücünden ve gittikçe çoğalan nüfuzundan korkan yöneticilerin boş durmayacakları muhakkak, o’nu bir şekilde sudan bahanelerle sürgün edip 5 yıl göz hapsinde tutacaklardır. Mahkûm ettiler de ne oldu, hiç kuşkusuz bu durum en çok Moğolların işine yarayıp Kayseri’yi kuşatma altına alırlar. Niye kuşatmasınlar ki, nede olsa milis kuvvetlerin lideri mahkûm halde. Böylece fırsattan istifade kuşatma altındaki halkın bir kısmı şehit, bir kısmı da esir düşecektir. Üstelik esir düşenler arasında Ahi Evran’ın hanımı Fatıma Bacı’da vardır. Yine de her şeye rağmen tüm bu elim vaziyet içerisinde Ahi milisler Moğollara karşı gerilla türü bir savaş taktiği ile karşı koyup pes etmeyeceklerdir
Ah-i Evran beş yıllık mahkûmiyetinin ardından Denizli’ye hicret eder etmesine ama Sadreddin Konevi’nin isteği üzerine buradan Konya’ya gelip irşat faaliyetine koyulacaktır. Tabii öyle bir zaman gelir ki Konya’da artık o’na dar gelecektir. Çünkü Şemsi Tebriz’in şehit edildiği haberi yürekleri dağlayacaktır. İşte bu elim olayın ardından Kırşehir’e (Gülşehri) hicret eder. Ve burada ilgi odağı olur da. Öyle ki yerli halk Evran isimli büyükçe bir yılanın kendisine itaat ettiğini gördüğünde ister istemez dergâhında halka olacaktır. Derken bu olayla birlikte üzerine halk tarafından kendisine yılanın kardeşi anlamına gelen Evran ismiyle hürmet görürken, kimi ulema tarafından da ilmi hizmetlerinden dolayı Nâsıruddîn lakabıyla hürmet görür. Hiç kuşkusuz bu iki yakıştırmadan Ahi Şeyhi, yani Ahi Evran daha çok gönüllerde yankı bulacaktır. Allah dostlarının sevenleri gönüllerince doyasıya yakıştırmalarla seve dursun bu arada sevmeyenler de çirkeflikleriyle boş durmayacaktır. Nitekim Moğollar, Ahi Evran’ın katline yönelik Kırşehir Emir’ine baskı yapmayı ihmal etmeyeceklerdir. Derken Ahi Evran’ın Moğollara karşı Kırşehir'de yürüttüğü o müthiş direniş (Miladi 1262 -H.660) sehadetiyle son bulur.
Evet, O artık şehit katında Hakka yürüdü. Her ne kadar sevenlerinden ayrılsa da ardından bıraktığı ahilik ruhu gönüllerde yaşıyor ya, bu yetmez mi? Nasıl yetmesin ki, bikere o’nun nefesiyle tüten bu ocak Osmanlının yükselişine kadar devam edip misyonundan hiç bir şey kaybetmeyecektir. Nasıl ki aki’lik bir Asyatik kültür kodu olarak unutulmadıysa, aynen öyle de ahilikte bir Anadolu kültür kodu olarak unutulmaması gayet tabiidir. Zaten ahiliğin günümüzde hala etkisini hissettirmesi bu gerçeği teyit ediyor. Zira ahilik tarihi süreç içerisinde insanları birbirine kardeş kıldığı gibi toplumsal aydınlanma görevi de ifa etmiştir. Hele ki Ahi ocağının ruh meşalesi Selçuklu sonrası Osmanlı’ya devr olunduğunda bu ruh üç kıtaya sarıp sarmalayacak bir boyut kazanır da. Nasıl mı? Malum XIII. yüzyılda Ahi Evran’ın rahle-i tedrisatından geçmiş Ahiyan-ı Rum mensubu ve Ahi Evran’ın Hanımı Fatıma Bacı ve Hayma analarımızın dizinin dibinde hemhal olmuş Bacıyan-ı Rum mensubları Kayı boyundan gelen Ertuğrul Gazi’nin Söğüt civarında açtığı sancağının altına girmekle bunun muştusunu çoktan vermiş olurlar. Yani bu muştu ilerisinde Osman Gazi’nin Ahi Piri Şeyh Edebali’nin kızıyla evlenmesini müjdeleyecektir. Ve bu evliliğin sıradan bir evlilik olmadığı, bilakis nikâh bağın ötesinde 200 çadırlık beyliğin ahilikle sessiz kaynayışını beraberinde getiren bir evlilik olduğu anlaşılacaktır. Böylece her bir Ahi ocağı mensubu Ahi Piri Şeyh Edebali ve Osman Gazi arasında kurulan bu akrabalık bağı vasıtasıyla Osmanlıyla olan münasebetlerini daha da güçlendirmiş olur. İcabında ahiler bunla da kalmaz doğu tarafından hicret edip gelen Türkmenleri de Ahilik hamuruyla yoğurup Osmanlının gücüne güç katacaklardır. Derken Fatma Bacı’nın Bacıyan-ı Rum’u, Ahi Evran’ın Ahiyan-ı ve Gaziyan-ı Rum’u Osmanlıyı üç kıtada hükümran kılacak diriliş muştumuz olur.
Madem öyle, Ahiliği hafife alıp ahilik de nedir deyip geçmeyelim, hem nasıl hafife alabiliriz ki, bikere Ahi teşkilatına girebilmek için ilimle sanatla iştigal olmak gerektiği gibi birdizi kaide ve kurallara uyma şartları söz konusudur. Üstelik bu ocakta alçak gönüllü olmak, fakirleri sevmek, beylerin ve zenginlerin kapısına gitmemek gibi bir dizi usuller ocağın amentüsü olur da. Asla her gelenin elini kolunu sallayaraktan destursuz bir şekilde kapısından girilen sıradan bir ocak değildir. Tam aksine ilhamını aki’likten almış usul, erdem ve erkân üzerine kurulu bir ocaktır. Nitekim Divâni Lügati’t-Türk'e baktığımızda ‘Aki’ ibaresinin cömert veya eli açık manasına bir ibare olduğunu görürüz. Dolayısıyla akiliğin tarihi süreç içerisinde ahiliğe dönüşmesine şaşmamak gerekir. Kaldı ki ortada değişen sadece ‘k’ harfidir, yerine ‘h’ harfi gelerek daha da zengin bir yapı hüviyeti kazanmıştır. Sonuçta ister adına Akı diyelim, ister Ahi, fark etmez bizim açımızdan Ahi’likte üç açıklık mühim hadisedir. Yani eli açık olma, sofranın açık olması, kapının açık (misafirperver) olması çok mühim adaptır. Yine önemine binaen Ahi’likte üç kapalılıkta dikkat çeken önem arz eder. Yani, gözü harama kapalı tutma, dili içi boş ve malayani sözlere kapalı tutma, iffet ve namusumuzu korumada uçkuru kapalı tutmak çok mühim adaplardır. Bir başka ifadeyle ahilikte Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veli’nin beyan buyurduğu ‘eline, diline, beline sahip ol’ düsturu esastır. Mesela dile sahip olma düsturundan maksat; fikir isyan etse de sükût lehçesinde karar kılmaktır. Öyle ya, sükût gibi altın hazine varken gümüş mesabesinde söze ne gerek var ki.
Peki, Osmanlı kuruluş safhasında onca göç hareketlerinden ve keşmekeş halinden etkilenmeden bir anda ahilikle nasıl yolu kesişir? Hiç kuşkusuz kuruluş safhasında, onca keşmekeş içerisinde işi kotarmada 'Umran'dan Uygarlığa' dönüştürecek bir ele ihtiyaç duyulur ki, işte böyle bir durumda başta Ahiler olmak üzere meşayih-i kiram, ulema, umerâ ve eli pusat tutan gazi alperenler Hızır gibi yetişeceklerdir. Tüm bu unsurlar el ele, gönül gönüle vererekten halkı kartal yuvasından (Selçuklu coğrafyasından) çıkarıp Söğüt civarında Ertuğrul Gazinin açtığı sancak etrafında ihtiyaç duyulan ‘devlet-i ebed müddet’ ülküsünün mayasını çalmak için cem olacaklardır. İyi ki de söğüt civarında bir araya gelmişler, Osmanlı otağında çalınan bu diriliş mayası sayesinde ilerisinde üç kıtada cihangir devlet olur da.
Evet, Osmanlının kuruluşunda Bacıyan-ı Rum, Ahiyan-ı Rum, Gaziyan-ı Rum ve Gazi alperenler maya olmak için var oldular, derken bu kuruluş mayası aşısıyla âleme nizam olduk. Şayet Osman Gazi etrafında toplanan Türkmen Baba ve Evliyaları daha ilk günden itibaren birbirlerine sıkı kenetlenip cihanşümul devletin kuruluş mayasını çalmasalardı ne mümkün İklim-i Rum kilimi üç kıtada, medeniyet hamlesi gerçekleştirecek güce erişirdik.
Osmanlı kuruluş safhasında bilhassa Ahi Evran’ın torunlarına zerre miskal hürmette kusur göstermediği gibi sahip çıkmasını da bilecektir. Sahip çıktıkça da Devleti âliye sınırları genişler de. Düşünsenize bir gün Fatih Sultan Mehmed tebdili kıyafet eyleyip dükkân dükkân gezdiğinde esnaftan birinin ‘Efendim, dükkânıma teşrif etmekle ilk siftahı yaptım, şimdi diğer alışverişi de yan komşumdan yapınız” bir ruh seciyesi ortaya koyacaktır. Tabii Fatih Sultan Mehmed bu erdemli ahi ruh seciyesi karşısında Allah’a hamdüsenada bulunup “Evvel Allah’ın izniyle böylesi tebaam olduğu sürece devletimiz ilelebet payidar kalacak” demekten kendini alamayacaktır. Gerçekten de Osmanlı’nın kuruluşunda ahilik ruhu diriliş maya olduğu gibi yükselişinde de bir kısım padişahların Ahi Piri olmasını beraberinde getirecek derecede misyon üstlenen ocak olur da. Bu demektir ki bir insan padişahta olsa icabında bu ocağın Piri olabiliyor. Tabii hal vaziyet böyle olunca Osmanlının cihanşümul devlet olması kaçınılmaz hal alır. Düşünsenize Ahiler Osmanlının kuruluşunda beraberinde getirip kol kanat gerdiği göçebe toplulukların yerleşik olmasına vesile olurken, yükselişinde ise bayındırlık, sağlık, imar, yardımlaşma, şehir hizmetleri, iş güvenliği gibi faaliyetleriyle de Osmanlının cihanşümul devlet olmasına vesile olacaklardır. Kelimenin tam anlamıyla Osmanlıda tüm imar faaliyetleri Ahiler elinde hayat buldu dersek yeridir. Hiç kuşkusuz Devlet-i âliye daha çok gaza, bürokratik ve teknik işleri üstlenmiş, bunun dışındaki alanlarda Ahiler hep var olmuştur. Derken bu iş bölümü sayesinde Osmanlı ve Anadolu arasında köprü bağı kurulmuş olurda. Fakat ne zaman ki Osmanlı tam manasıyla güç kazanıp Anadolu’ya hâkim olur, işte o gün Osmanlının artık bu köprü ayağına ihtiyacı kalmaz. Bu aşamadan sonra artık Ahilerin siyasi faaliyetlerine son verilip yerine esnaf loncaları devreye girecektir. Ve bu kurulan loncalar ahiliğin bir değişik versiyonu olarak sahne alır.
Bu arada Ahiliğin esnaf loncasına dönüş sürecine kadar zaman aralığındaki işleyişine bir göz attığımızda; Ahiliğin usta çırak ilişkisine dayalı bir sistem olduğu ve bu ocakta zanaat sahibi olmak için işin ehli bir ustanın tezgâhından geçmek gerektiğini müşahede ederiz. Mesleğe atılacak olanlardan bilhassa 10 yaşından küçük olanlar çıraklık ve kalfalık sürecini ve mesleğin inceliklerini öğrenmediği müddetçe, asla peştamal kuşanıp ustalık diplomasına hak kazanması mümkün değildir. Asla ustalık icazeti oldubittiye getirilerek verilmez, bilakis esnaf birliklerin başında işin ehli şeyh, halife veya onun tayin ettiği yardımcısı, yani nakiblerin oluruyla verilmekte.
Bakın, İbn-i Batuta XIV. yüzyıl ortalarında tâ Afrika’dan gelip gittiği şehirlerde gördüğü Ahi zaviyelerinden öyle etkilenir ki, seyahatnamesinde ahiliği şöyle övmüştür: “Ahi; kardeş, Ahilik'te kardeşlik demektir. Bunlar sanat sahibi kimseler olup dünyanın hiçbir yerinde benzerlerine rastlamak mümkün değildir.” İşte görüyorsunuz bu müthiş tespit meramımızı anlatmaya yeter artar bile.
Evet, Ahilik dünyanın görüp göreceği en güçlü bir sivil toplum örgütüdür. Çünkü ahilik alışılmışın dışında bir ekol ortaya koyarak eşyayı sırf ticari meta olarak değil, eşyanın içine ruhta katan bir teşkilattır. Bir başka ifadeyle yürek varsa köze ne gerek var demektir ahilik. İşte böylesi yürek sahibi bir ahinin elbette ki kâr beklentisinden uzak anlayışla fakirleri gözetmesi, yerleşim alanlarının güvenliği için seferber olması gayet tabii bir durumdur. Ve bu ocakta yetişmiş her bir Ahi mensubu Rızayı Bari’yi kazanmayı gaye edinip vukuf-i zamani (zamana vakıf olmak) ve vakit nakittir bilincinden hareketle halka hizmeti için vardır. Aynı zamanda her bir Ahi mensubu Halka hizmetin Hakka hizmet bilinciyle ömürden geçen her günü hayırlara vesile kılmak için vardır. Bu yüzden bu ocakta ömür sermayesini boşa tüketmeden yaşamak temel gayedir. Ama bu demek değil ki ocağa giren her bir ahi dünyayı terki diyar eylesin. Tam aksine hiç ölmeyecekmiş dünyaya, yarın ölecekmiş gibi ahret için Ahi olmak gerekir.
Bir lokma bir hırka hayattan ziyade ahilikte içi manevi değerlerle mücehhez kalite kontrol hayatta çok önemlidir. Tarihin sayfalarını şöyle bir göz gezdirdiğimizde dünyevi işlerde ticari mal ve kalite kontrolünden tutunda fiyat ayarlamasına kadar tüm mesleki faaliyetler ahilik teşkilatı aracılığıyla yapıldığını görürüz. Şayet ticari mallar kaliteden yoksun ya da fahiş fiyatla piyasaya sürülüyorsa ahilik kurallarını çiğneyenler hakkında derhal yaptırım uygulanıp halk dilinde ‘pabucu dama atılmak’ şeklinde bir ifadeyle ahilik sicil kayıtlarına kara leke olarak işlenir. Dolayısıyla ahilikte meslek erbabından en azından etik değerlere uyup sadakat göstermesi şartı aranır hep.
Velhasıl; Ahilik dünden bugüne, geleceğe de ışık saçabilecek güçte ticari ve mesleki organizasyon ocağıdır.
Vesselam.