Siz hiç küçükken mıknatısla bozuk para, toplu iğne vb. şeyler çektiniz mi? Yahut da mıknatısı buzdolabına yaklaştırıp "tak!" diye yapışmasına şahit oldunuz mu? Ben küçükken bunları yapmaktan büyük haz alırdım (şimdi de bulsam oynarım ya neyse...) Önce mıknatısı biraz uzak bir yerde tutardım. Sonra yavaş yavaş paraya doğru yaklaştırırdım. Öyle bir noktaya gelirdi ki mıknatıs paraya iyice yaklaşınca parayı oynatmaya başlar, hatta peşinden sürüklerdi. Eğer mesafe uzaksa veya araya bir şey girerse mıknatıs parayı çekmezdi.


Bunu bir yere bağlayalım…


İnsan nefsi demire benzer. Dünyadaki her türlü gayr-i meşru istek ve arzular, heva ve hevesler ise mıknatısa benzer. Bu dünyadaki imtihanımız o demir ile mıknatısın ilişkisi üzerine kurulu. Bizden istenen şey demir ile mıknatısın birleşmemesini sağlamak. Eğer nefsiniz ile bu gayr-i meşru arzu ve istekler arasına yeteri kadar mesafe koyamazsanız veya araya güçlü engeller koyamazsanız o zaman mıknatıs, tabiatı gereğince demiri kendisine çekecektir. Önce hareket etmeye başlayan nefsiniz, bir zaman sonra heva ve hevesinin ardına takılacak ve nihayet demir ile mıknatıs birleşecek, böylece kişi imtihanı kaybedecektir.


Bizi kendisine çeken kötü mıknatıslar iki türlüdür:


Birincisi içki, kumar, zina, faiz, helal olmayan kazanç gibi haram olan şeylerden oluşuyor. İmanı yeterince gelişememiş pek çok kişi bu mıknatıslar tarafından kendine çekiliyor.


Bir de aslında haram olmadığı halde insan tarafından “asıl gaye”, “hayatın amacı” haline getirilmesi halinde zehirli bir bal gibi öldürücü hale dönüşecek olan mıknatıslar vardır. İşte iman eden çoğu kimsenin ayaklarının kaydığı nokta tam da burasıdır.


Kur’an, bu türden olan mıknatıslara karşı bizleri şöyle uyarıyor:


“Nefsanî arzulara, (özellikle) kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma atlara, sağmal hayvanlara ve ekinlere karşı düşkünlük insanlara çekici kılındı. Bunlar, dünya hayatının geçici menfaatleridir. Halbuki varılacak güzel yer, Allah'ın katındadır.” (Âl-i İmran, 14)


Gördüğünüz üzere âyette sayılan şeyler aslında kötü değildir. Kötü olan şey, insanın yaratılış gayesini unutarak kendisini tamamen bu maddî, fâni şeylere adaması, ömrünü bunların uğrunda tüketmesidir. Nitekim Kur’an bunun tehlikesine bir başka âyette şu şekilde işaret ediyor:


“De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler size Allah'tan, Resûlünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah fâsıklar topluluğunu hidayete erdirmez.” (Tevbe, 24)


Bu zorlu imtihanda başarılı olmanın iki yolu var:


1. Nefsimiz ile onu kendisine çeken mıknatıslar arasındaki mesafeyi açmak. Bu mıknatıslardan “uzak durmak”. İşte Kur’an dilinde bunun adı tam anlamıyla “takva”dır. Zira takva “uzak durmak”, “kaçınmak”, “sakınmak” anlamına gelir. Şeytan, nefsimizi o mıknatıslara yaklaştırmak için bize durmadan vesvese verir. Şeytan bizi zorla, çekerek mıknatıslara götürmez, sadece yaklaşmamız için teşvikte bulunur. Şeytanın vesveselerine kanmamak gerekir.


2. Nefsimiz ile onu kendisine çeken mıknatıslar arasına güçlü engeller koymak. Bu da başta ibadetler olmak üzere, anlamını düşünerek, üzerinde tefekkür ederek Kur’an okumak, manasını akılda düşünerek Allah’ı zikretmek, ölümü hatırdan çıkarmamaktır.


Rabbimiz, bizleri nefsimiz ile gayr-i meşru isteklerimiz arasına mesafe koyan ve set çeken kullarından eylesin.


(Soner Duman /30.Temmuz.2017/Pazar)