ÇÖZÜM MÜ? KEŞKE BİLSEM!

Şer'î hükmü elde etmenin kaynak ve yöntemlerini araştırmak yanında Fıkıh usulünün önemli fonksiyonlarından biri de farklı düşünce ve eğilimler arasında ortak bir dil inşa etmesi ve ilmî/akademik tartışma için makul bir zemin oluşturmasıdır. İbn Hazm gibi şaz görüşleriyle öne çıkan birkaç kişiyi paranteze alırsak ortaya çıkışından 20. yüzyıla kadar fıkıh usulü bu fonksiyonunu büyük oranda yerine getirmiş, fıkhî ve itikadî mesailde ihtilaflar bulunsa da dinî epistemoloji; yani “sahih dinî bilgiyi elde etmenin yolları” konusunda müslümanlar arasında büyük bir konsensüs oluşmuştur.

Klasik dönemde İbn Hazm, Nazzam vesair birkaç aykırı ses dışında, özellikle aslî deliller olarak bilinen Kitap, sünnet, icma ve kıyas delillerinden herhangi birine kategorik bir karşı çıkış olmamış ve bu deliller, ilmî münazaralarda hasmı ilzam edici bir rol üstlenebilmiştir. İstihsan, ıstıslah, sedd-i zeria gibi fer'î delillerde bile fıkıh usulü literatüründe yürütülen tartışmalar, kategorik kabul veya redden ziyade, bu yöntemlerin adlandırması, öncelik-sonralıkları ve hangi ağırlıkta kullanılacakları ile ilgilidir. Ebu Hanife'nin fıkıh mektebinde ortaya çıkan istihsan yöntemi, ilkin İmam Şafii tarafından ciddi bir eleştiriye tabi tutulsa da zamanla içeriğinin netleşmesi ile birlikte Şafii çevrelerinde istihsana karşı daha yumuşak bir tavır sergilenmeye başlanmıştır. Hakeza patenti İmam Malik'e ait olan maslahat-ı mürsele de Cüveynî, Gazzalî ve İzz b. Abdüsselam gibi Şafii/Eş'arî usulcüler elinde teorik bir zemine oturtulmuştur. Sedd-i zerianın da bu isimle olmasa bile haram li-gayrihî, fesad-ı zaman gibi kavramsallaştırmalarla Malikî mezhebi haricinde kullanımı vardır. Dolayısıyla klasik dönemde fıkhî ihtilafın başlıca sebebi, kategorik bir yaklaşımdan ziyade, spesifik bir meselede esas alınan kaynak veya uygulanan yöntemdir.

Günümüzde kimi çevrelerce terviç edilen türedi yöntemler yüzünden fıkıh usulünün bu fonksiyonu büyük yara almış, başta sünnet ve icma olmak üzere tarih boyunca büyük emekler sarfedilen ve adeta gergef gibi işlenen şer’î deliller kategorik olarak reddedilerek dini bilginin kaynakları ikiye veya teke indirgenmiştir. Kimileri tarihi süreçte tekamül eden mezhepleri paypas edip yüzyılların tecrübesini bir çırpıda silerek Kur'an ve hadis rivayetlerinden başka bilgi kaynağı tanımama ve asr-ı saadete uzun atlama yolunu seçerken kimileri sünneti de içinde barındıran bütün hadis külliyatını hiçbir ayrıma tabi tutmaksızın toptan reddederek Kur'an haricindeki bütün delilleri gayr-i meşru ilan etmiştir.

İtikad ve amele ilişkin her tür bilginin tek kaynağının Kur'an olduğunu savunan bu yaklaşım sahipleri de esasında yekpâre bir bütün değillerdir. Her ne kadar bu günlerde klasik görüşü savunanlara karşı tek cephe oluşturmuş ve nispeten anlaşıyor gibi gözükseler ve bir takım meseleler de birbirinin izine bassalar da bunlar arasında da ciddi ayrışmalar olduğunu ya da yakın vadede ortaya çıkacağını kestirmek için kahin olmaya gerek yoktur. Çünkü “sadece Kur’an” ortak paydasında buluşsalar da bunların da nihayetinde bir metinden ibaret olan Kur'an'ı anlama konusunda ortak bir yöntemlerinin olduğu söylenemez.

Fıkıh usulününün anlama imkânlarını elinin tersiyle iten ve yerine türedi yöntemler öneren bu yaklaşımların hemen tamamını klasik dönemden ayıran en büyük handikap, doğru tekelciliği yapmaları ve sahip oldukları görüşlerde matematiksel bir kesinlik vehmederek alternatif diğer bütün görüşleri birer sapma olarak nitelemeleridir. Halbuki klasik dönemde hangi mezhebe mensup olursa olsun bir alim, fıkhî bir meseleyi değerlendirirken son kertede kendi mezhep görüşünü tercih etse bile -şaz görüşler de dahil- diğer görüşleri ötekileştirmez, bir sapma olarak nitelemez ve onlara da hakikatten bir pay verirdi. Varılan netice farklı olsa bile gidilen yol aynı idi. Herhangi iki alim, mezhep ve meşrepleri ne olursa olsun bir meseleyi oturup tartışabilir ve bilgi teorileri ortak olduğu için biri diğerini ilzam edebilirdi. Tabakat kitapları bu tür seviyeli tartışma örnekleriyle doludur.

Günümüzde ise kategorik kabuller yüzünden farklı görüş sahipleri arasında ilmî münazaranın hemen hiçbir zemini kalmamış gibidir; çünkü sözgelimi Kur'an ve hadis rivayetlerinden başka delil tanımayan bir selefîye karşı aklî bir argüman öne süremez, bir ayetin veya hadisin müevvel olduğundan, temsilî bir anlatım içerdiğinden dem vuramazsınız. Zira aklın, tevilin ve metaforik anlatımın onun katında hiçbir anlam ve değeri yoktur. Keza Kur'an'dan başka delil tanımayan birine karşı hadis ve icma gibi bir delil ikame etmeniz mümkün değildir; çünkü ona göre icmanın oluşması zaten mümkün değildir; oluşsa bile delil değeri yoktur; hadislerin ise hemen tamamı iki yüz yıl sonra uydurulmuştur; uydurulmamış olsa bile Hz. Peygamber’in söz ve fiillerinin bağlayıcığı yoktur. Bu düşünce sahiplerine karşı bırakınız hadis ve icmaı Kur'an'dan bir ayeti dahi delil olarak ikame etmeniz mümkün değildir; çünkü ayeti onların anladığı gibi anlamıyorsanız sizin sizin iddia ettiğiniz anlamın doğru anlam olması imkân dahilinde değildir.

Hasılı, kanaatimce günümüzün en ciddi problemi sahih din bilgisi konusunda üzerinde büyük oranda konsessüz sağlanmış bilgi kaynaklarının olmaması ve yöntemler arasındaki mesafenin birbiriyle uzlaştırılamayacak derecede açılmasıdır. Sokrat öncesi dönemde ortaya çıkan sofistler ve Gazzali dönemindeki batınîler hakikatin bilgisini elde etme konusunda bir kaos ve keşmekeşe yol açtığı gibi günümüzdeki türedi yaklaşımlar da gelenek üzerinden tevarüs edilen birikimi zan altında bırakarak sahih din bilgisi konusunda bir kargaşa yaratmıştır. Bu kaosa bir son verilememesi veya tolere edilebilir bir düzeye indirilememesi halinde yapılacak hiçbir ilmî (!) münazaranın, Fener-Cimbom derbisinde hakemin verdiği penaltı kararının fanatik taraftarlarca yorumlanmasından farkı olmayacaktır.

Osman Güman, 12.07.2017