İslam’ın on dört asırlık serüvenini pesimist [kötümser] bakış açısıyla okuyan zevatın içine düştüğü temel hata, İslam’ın tarihini, kavramlarını ve kurumlarını, Batılıların kendi tarih, kavram ve kurumlarını okuduğu biçimde okuma hastalığına yakalanmalarıdır. Hani hadiste “onlardan biri keler deliğine girse siz de [bir hikmeti vardır diyerek] gireceksiniz” buyruluyor ya işte tam da bu hastalık.

Yanlış analojilere / kıyaslamalara bina edilmiş yanlış sonuçlar…

Batının Hristiyanlıkla olan serüvenini, bizim İslam’la olan serüvenimize kıyaslama… Batının reformist anlayışını adapte etme… Temel hata bu!

Ne oluyor bunun sonucunda?

Olan şu: Birileri, Katoliklik gibi bir yapıya hiçbir zaman sahip olmamış bu din ve kültürde bir Protestanlık inşasına gayret ediyor. İslam’ın Martin Luther ve Calvin’i olmaya can adıyorlar. Böyle bir proje tutar mı? Tabi ki tutmaz. Sel akar, köpük üste çıkar ama köpük gider, su kalır.

Yanlış kıyaslara kurban edilen yeni bir anlayıştan söz ediyoruz. Nasıl yanlış kıyaslar?

İslam’daki “Sünnet”, Yahudilerin Mişnası, Yahudi ve Hristiyanların İsrailiyatı değildir!

İslam’daki icma delili, Hristiyanlıktaki konsil değildir!

İslam’daki ulema, Hristiyanlardaki ruhban sınıfı değildir!

İslam’daki mezhep, Hristiyanlardaki kilise değildir!

Kur’an, İncil değildir!

Halife veya Şeyhülislam, Papa veya kardinal değildir!

İslam’da hiçbir zaman "din adamları" sınıfı olmadı. Müslüman ulemanın hiçbir zaman oligarşik hakimiyeti ve “tanrı krallığı” olmadı. Müslüman ulema tamamen kendi çabalarıyla ilim yolunda yükselen sivil halk çocuğu idi. Bir çoğu, zamanının devlet otoritesine boyun eğmediği için hapis yattı, işkence gördü, hapiste öldü.

İslam’daki icma, arkasında siyasî zorlama ya da devlet yaptırımı olmaksızın tamamen spontane [kendiliğinden] gelişen bir konsensüs [ittifak]tır. Bunu, Roma devletinin ve Vatikan’ın devlet yaptırımıyla toplayıp akide belirlediği konsillere kıyas etmek bir akıl tutulmasından başka bir şey değildir.

İslam’da Hâricîler gibi bir takım heretik grupların tekfiri bir silah olarak kullanması hiçbir zaman ana akım [sevad-ı azam] Müslümanlar tarafından kabul edilmedi. Ehl-i kıble tekfir edilmedi. Kimi tarikatlarda zaman zaman cenneti garantileme söylemleri söz konusu olmuşsa da bu hep sıradışı / şâzz bir yaklaşım olarak kabul edildi ve İslam’ın hiçbir zaman endülüjans [cennet tapusu] ve aforoz [dinden atma] belgeleri olmadı. Bireysel tekfir tartışmaları kolektif bir baskı ve yaptırım aracına dönmedi.

İslam’da, bilimsel çalışma yaptığı için mahkeme kararıyla idama mahkum edilen bilim adamları olmadı. Ulemanın birçoğu aynı zamanda astronomi, tıp, coğrafya, mekanik, botanik vb. alanlarda da uzmanlık seviyesinde bilgi sahibiydi.

İslam meteniyetinin, dinî metinleri anlama ve yorumlama metodolojisi fıkıh usulü ilmi çerçevesinde yürüyordu. Bu usulde Kur’an’ın dışındaki kaynaklar Kur’an’ın rakibi, onu tahtından edecek, onunla eşdeğer, otonom [bağımsız] deliller değil ancak ona hizmet eden delillerdi.

İmdi,

Yanlış analojilere dayalı sakat bir mantığın, halkı “din adamları” sınıfından kurtarıp “kutsal kitapla buluşturmak” adına havariliğe soyunması, bütün bir tarihi “kötücül” bir bakışla yorumlamasının bizi getireceği nokta neydi? Tabi ki "indirilmiş din"

Temel soru şu? Nereden indirilmiş din?

Bu “indirilmiş din”, Allah tarafından indirilmiş, başta Allah Resûlü (s.a.v.) ve ashab-ı kiram olmak üzere ümmet ölçeğinde tatbikata geçmiş din değil, tamaman subjektif yorumlarla tarihi bağlarından koparılıp "tahtından indirilmiş", adı konulmamış öykünmelerle "hakimiyetinden indirilmiş", on dört asırlık hafızaya veda ederek "sindirilmiş" bir din.

Ne diyelim?

Allah emrinde galiptir, ama insanların çoğu bunu bilmezler!

(Soner Duman /19.Haziran.2017/Pazartesi)