OTORİTE OLMADAN İLİM OLUR MU?

Modern dönemler öncesinde, ilmin üretildiği ve aktarıldığı kurumlar medreselerdi. Bu medreselerde her bir ilim dalında “otorite” kabul edilen bir takım metinler ve o otorite metinlerin yazımı, şerh edilmesi ve öğrencilere aktarılmasında uzmanlaşmış “otorite âlimler” vardı. Bu metinlerin kimi zaman özet tarzında (muhtasar), kimi zaman şiir tarzında (manzum) yazılmış olanları ilme yeni başlayan öğrencilere bu otorite âlimler tarafından ezberletilirdi. Bu metinler, o ilme ilişkin bilinmesi gereken ana malzemeyi derli-toplu sunar, hiçbir önemli meseleyi dışarıda bırakmazdı. İlerleyen yıllarda okutulan bütün metinler, ilk başta ezberlenen bu muhtasar metinlerin açılımı mahiyetinde metinlerdi. Böylece medreseden mezun olan ve vasatın altına düşmeyen bir öğrenci İslamî ilimlerin hemen her dalının temel meselelerini ayrıntılarıyla bilirdi.

Medrese geleneğinin ortadan kalkmasıyla birlikte İslamî ilimlerin eğitim-öğretiminde büyük bir kriz de söz konusu oldu. Artık ne “otorite metinler”, ne de “otorite âlimler” vardı. Otorite metinlerin yerini, şuradan buradan yapılan alıntılarla oluşturulmuş derme çatma metinler, otorite âlimlerin yerini ise pergelinin sabit ayağını koyabileceği sabit bir zemin bulamayan yeni nesil din bilginleri (!) alacaktı.

Bu yeni dönemin en belirgin özelliği "otorite karşıtlığı" idi. Zira otorite onlara göre taklid / taassup / bağnazlık demekti. Hür düşünceye engeldi. Vâkıa, tarihte otorite metinleri ve otorite âlimleri hatasız kabul edip tazimde aşırıya gidenler yok değildir. Lâkin bu durum ne bu metinlerin ne de bu âlimlerin ilme yaptığı katkıların inkârını gerektirmezdi / gerektirmemeliydi. Ama öyle olmadı… İlim, ancak sabiteler üzerine kurulabilirdi. Evet, ilimde ön yargıya yer yoktu ama ön yargı ile sabite farklı şeylerdi.

Devran öyle bir döndü, devir öyle bir değişti ki kimileri çağımız Müslümanlarına “otorite fikrine bütünüyle karşı çıkma”yı salık verdi. Bırakın âlimin otoritesini artık bu dini tebliğ eden, bizi Allah’ın kitabıyla tanıştıran zâtın bile bu dinde otoritesi yoktu!. Artık tek otorite “Allah’ın kitabı” idi.

Hz. Peygamber (s.a.v.)’in ve ashabının yaşadığı İslam’ı sahih gelenekler halinde bize takdim eden “mezhepler” hiç olmaması gereken yapılardı. Mezhep imamları, bizim Kur’an’ı anlamamızın önünde engeldi. Tarihin bize süzerek getirdiği ilim geleneği ve kitaplar, hep “uydurulmuş din”in yapıtaşlarıydı. Artık bu “uydurulmuş din” bir kenara bırakılmalı, şahıslar ve kitaplara yönelik “otorite” fikrinden vazgeçilmeli, tek otorite olan “Kur’an” okunmalı, ihtiyaç duyduğumuz her şey ondan elde edilmeliydi.

Bu düşüncenin bizi götüreceği nokta, tarihsel süreçte İslam’ı anlamaya vesile olan fıkıh, tefsir, hadis, kelam, siyer gibi bütün ilmî geleneklerin gayr-i meşru ilan edilmesi, İslamî ilimler içinde metodoloji meselesini ele alan usulün görevine son verilerek devre dışı bırakılmasıydı.

Bu protest(an) Müslümanlık anlayışı ne getirdi? Bizi İslam’ı doğru anlayacak ve yaşayacak bir seviyeye ulaştırdı mı? Bizi, kendimizle ve “öteki” ile olan sorunlarımızı çözebilecek bir donanıma ulaştırdı mı? Bizi, “ötekine” benzemekten kurtardı mı? Asla!

Tarihimizi, baştan sona hiç yaşanmaması gereken kara bir leke gibi gören / gösteren bu protest(an) Müslümanlık anlayışı tarihle bütün bağlarımızı kopardı. Tarihle olan bağlarımızın kopması demek, bizi biz yapan bütün değerlerle aramıza mesafe koymak demekti. Kabuğundan çıktıktan sonra kabuğunu beğenmeyen kaplumbağa gibiydik artık. Övünebileceğimiz İmam Gazalîler, İmam Maturidîler, Fahreddin Razîler, İbn Rüşdler, İmam Ebu Hanîfeler yoktu… Zira bunlar hep Kur’an’ı doğru anlamamızı engelleyen “yol kesiciler”di. Hür düşünceli, ileri müslüman olmak için bu ayakbağlarından kurtulmalı, İslam'ı doğrudan / sadece Kur'an'dan öğrenmeliydik.

Peki tabiat boşluk kabul etti mi? Ebu Hanife’leri, Şâfiîleri, Maturidîleri, Eş’arîleri, Gazalîleri, Râzîleri otorite kabul etmeyi bıraktığımızda gerçekten bütün otoritelerden kurtulduk mu? Asla!

Şimdilerde bu “saf ötesi” zihnin fark edemediği yeni otoriteler edindik. Artık ilimde hiçbir sabitesi olmayan, ömrünü güya “ezber bozmaya” adayan, “muhalefet et ki tanınasın” parolasını şiar edinen, Kur'an'ın yeryüzünde sözcülüğüne soyunan sivri dilli yeni otoritelerimiz var. Ve bu otoriteler karşısında ağzı açık bir hayranlıkla onları dinleyen, onları tartışılmaz bir otorite edindiğinin farkına varmayarak sözüm ona geçmişin otoritesine karşı çıkan, onlardan edindiği malumatı, bütün tartışmalarında bir manifesto gibi tekrarlayan yığınla kitleler. Bütün sermayesi retorik, muhalefet, laf cambazlığı olan, Kur’an’ın bir satırını hatasız okuma becerisine sahip olmayan kitleler.

Evet… Mutlak otorite Allah’a aittir. Âmenna. Allah Resûlü dışında hiç kimse masum değildir. Hiç kimse hata etmez / eleştirilemez değildir. Hiçbir âlim peygamber olmadığı gibi hiçbir beşer ürünü kitap da Kur’an değildir. Bunların tümüne âmennâ…

Ama en az bunun kadar gerçek olan başka bir şey daha var: Allah, dinini öğrenme ve öğretmeyi önce Resûlü’ne (s.a.v.) ve onun vasıtasıyla da onun mirasçıları olan Rabbânî âlimlere tevdi etmiştir. Ulema belirli bir sınıf, zümre, oligarşik bir yapı değildir. Ulema "ruhban sınıfı" değildir. Kim ilim öğrenmek isterse kapılar ona sonuna kadar açıktır. Kime de ilim verilmişse ona mutlaka büyük bir pay verilmiştir.

Hâsılı ilimde otoriteyi kutsamak / tartışılmaz kabul etmek ne kadar yanlışsa ilimde otorite fikrini bütünüyle yok saymak da en az bunun kadar yanlıştır. Vallahu a’lem.

(Soner Duman /08.Haziran.2017/Perşembe)