'Kitapta iki satırın arasında görülmeyen bir satır daha vardır. Onu hoca okur ve aktarır. O, okunmadıkça satırlarda olan kamilen anlaşılmaz. O, okunabilir olana kadar da hocaya ihtiyaç vardır.' dedi bir hocamız...
Hocada takılmamak ve bir an önce hocayı da aşmak gerek ile cümle devam edebilirdi kanaatindeyim. Okurken eserin etkisi zaten hissedilir. O etkinin üstüne başka birinin etkisi okuyucuyu etki manyağı yapabiliyor. Tarafgirlik, holigan kapılganlık makul olmayan düzeylere hep bu nedenle çıkıyor. Öz kısırlaşıp, söz çoğalıyor ise bundandır.
Tecrübeden menkul tespiti paylaşmak ayrı, tespiti dinleştirip pazarlamak ayrıdır. Öyle ki hocasını tanrı ittihaz edip, şuurunu bantlayarak bu etkinin nevri döndüren sihri ile bir tarz tapınma ayinleri düzenleyenler bile yok değil...
Satır aralarını okuyabilmek için (yani sadrı açabilmek için) lazım olanı edinmedikçe satırlardakine mahkumiyet ve satırları berraklaştıracak hocaya ihtiyacın devam edeceği de hakikattir. Bu ihtiyaç, kimine çukur kimine de zirve kılavuzluğu yapanları elbette çoğaltacaktır.
Bir gayrete girelim.
İdrak duru değil; kirli; fakat şu antreman önemli. Şimdi:
80 yaşında bir ateistin, batıda ağzı açık onu hayranlık ile dinleyen bir küçüğe: 'Evladım, cehalet büyük bir düşmandır. İnsan, bilgi ile donanmalı ve gerçeği zihnî gayreti ile bulmalıdır', dediği anda, 20.000 km doğuda zamandaşı olan 80 yaşında bir sûfi de önünde diz çökmüş gence benzer cümleleri farklı bir dilde kuruyor ise kirli idrak ayraçları kullanamaz, algı açıklığı için hoca ister.
Bu konuşmalardan habersiz aralarında 40.000 km mesafe olan iki ayrı beldede Lisa ve Şuha bebeklerine aynı anda meme veriyorlar ise ve o bebeklerden biri büyüyünce devletin başkanını öldürecek, diğeri ise devletine başkan olacaksa çok saf bakabilmek lazım, bakınca da görebilmek…
Bir Kızılderili, dedesinin beyazlarla olan savaşlarını ballandıra ballandıra sümüklü çocuklarına anlatırken, o anda Çinde kardeşinin tabağına açlıktan 'o yemesin ben yiyeyim derdi ile' tüküren Cheong Yong unutulmasın ki Kızılderilileri ömrü boyunca hiç duymayacaktır.
Dört nesil önce 65 yıl yaşayan Mahir Ağa’nın etoburluğu hakkında yakılan türkü hala okunurken dördüncü kuşaktan torunu Seyfi’nin vejeteryanların idolü olmasının hikmeti satırlarda sadece hafif bir gülümseme vesilesidir
Sevdiği adamla evlenemeyen Dilruba, Hakan'dan beş kız yapmış ve Hakan'ın kızları Dilruba’nın sevdiği adamın oğulları ile evlenmiş iseler bunu yazan kağıt, misalimizde ancak görsel bellektir.
‘Bir yerde herkes Hint kumaşı tüccarı ise ve bu kumaştan da bolca varsa, o yerde patiskaya paha biçilmez.’ cümlesi satırdan zıplamaya çalışan bir görüntü arz ediyor ise ‘geçmişini, bu günün sırtına vuranların geleceği hamallıkla geçer’ cümlesi de gayet iyi anlaşılabilir.
Son olarak ‘kendi filminin esas oğlanı, filminde her onunla ilintili yaşamın figüranı haline geliyorsa bu, hocasını aşamadığından/hocasından kopamadığındandır.' tespiti satırda boğulmamak için sadra genişlemek lazımın şerhidir; vesselam…