Osman Gazi'nin Hutbede İlk Olarak Adının Yer Alması

İslam hukuku kıstasına göre bir hükümdar kendi adına para bastırmakla ve hutbe okutmakla bağımsızlığını ilan eder. Bu itibar ile Osman Gazi'nin hutbede ilk olarak adının yer alması Osmanlı Devleti’nin kuruluş tarihini yakinen ilgilendirmektedir.

Tarihi kaynaklara baktığımızda şu bilgilere rastlamaktayız: Hasırcızade Metin Hasırcı, Büyük Osmanlı Tarihi’nde şöyle nakletmektedir: “Osman Gazi; Karacahisar'ın fethinden sonra (kayınpederi) Şeyh Edeb Ali'nin akrabasından ve talebesinden olan Dursun Fakih'i hatib tayin etti. Dursun Fakih, büyük bir âlim olup, Osman Gazi’nin yaptığı savaşlara da iştirak edip, askere namaz kıldırırdı. H. 688 (M.1289) senesinde bir cuma günü Dursun Fakih hutbesini irad ederken, Selçuk Sultan’ının ismiyle beraber Gazi Osman Bey'in ismini de hutbede okudu. Osman Gazi ikametini Eskişehir'e nakledince, Dursun Fakih hutbelerinde daima Gazi Osman Bey'in adını Selçuklu Sultanı ile beraber okumaya devam etti” (1).

Diğer taraftan tarihçi Hammer’e göre: “On iki seneden beri Karaca Hisar'da nâmına hutbe okunan Osman, Alâü'd-dîn'in. vefatını müteakip İslam’da mer'î olan ikinci saltanat hakkını, yâni sikke darb ettirmek hakkını icra eylediği rivayet olunur.* Ancak Alâü'd-dîn'in vefatından evvelki on iki sene zarfında hutbe Osman'ın metbûu olmak üzere Sultân'ın ismine okunur ve Osmanlının nâmı ancak Alâü'd-dîn'in vefatından sonra yâd olunmuş olması daha muhtemeldir; ilk sikkeler de, ancak Orhan'ın zamanında darb olunmuştur” (2).

Birbirine muarız görünen bu bilgilerin tarihçi Mustafa Armağan ve heyetinin hazırladığı Osmanlılar Ansiklopedisi’nde şu şekilde izah edildiğini görürüz: “Karacahisar'ın fethinden sonra Osmanlı tarihinde ilk defa bir kilise camiye çevrildi ve burada Dursun Fakih'in kıldırdığı ilk Cuma namazında okunan hutbede, Osman Bey’in adı Anadolu Selçuklu Sultanı'nın isminden sonra ve ilk defa zikredildi. Bu olay Osmanlılar'ın bağımsızlıklarının başlangıcı alarak kabul edilir. Ancak bunu zikreden kaynaklar geç devir tarihçilerdi. Bu bakımdan Karacahisar'da 1288 yılında okunan bu hutbe olayını şüphe ile karşılamak gerekiyor. Eğer bu kaynakların verdiği bilgi doğru ise Osmanlı Beyliği'nin bağımsızlığını ilân etmesi 1288 yılına inmektedir.

Karacahisar'ın fethinden sonra Osman Bey buraya Karamanlı Dursun Fakih'i kadı olarak tayin etti, Böylece Dursun Fakih ilk Osmanlı kadısı olarak vazifeye başladı. Osman Bey bu savaştan sonra esir alınan tekfuru ve diğer esirleri çeşitli ganimetlerle birlikte Selçuklu Sultanı II. Gıyaseddin Mesud'a gönderdi. Sultan da, onun bu başarısına karşılık, fethedilen Karacahisar'ın yanı sıra Eskişehir, İnönü ve civarını, babasından miras kalan Söğüt'e ilâveten Osman Gazi’ye iktâ alarak verdi. Ayrıca Osman Gazi’ye hil’atler, topuz, kılıç ve iyi cins birkaç at gönderdi, ona tabi, nekare ve alem ihsan etti. Böylece bu tarihten itibaren Osman Gazi uç beyliğine yükselmiş oluyordu” (3).

Peki, tüm bu bilgiler ışığında bakıldığında; Osmanlı Devleti’nin tam istiklâlinin dünyaya ilânı sayılan cuma namazının kıldırılması ve cuma ve bayram hutbesinin okunması nasıl oldu? Bu konuyu tarihçi Prof. Dr. Halil İnalcık ve heyetinin hazırladığı Osmanlı Ansiklopedisi’nden detaylıca izahına bakacak olursak mevzuumuza son noktayı koyduğunu söyleyebiliriz:

“Osmanlı Tarihinin ilk kaynaklarından olan Aşıkpaşaoğlu Tarihi’ni esas almak suretiyle açıklamaya çalışacağız. Osman Gazi yarı müstakil, Selçuklu veya İlhanlı sultanlarına bağımlı bir devlet başkanı idi. Mehmed Neşrî, Osman Bey’in istiklâlini ilân sebebini Sultan Alaeddin’in ölümüne dayandırır. Sultan Alaeddin, Osman Gaziye "davul, bayrak, at, kılıç ve hil’at-i şahane"yi gönderdikten sonra, o da, teşekkür için Konya’ya gitmek istedi. Bundan sonrasını Neşrî'den takip edelim:

“Hülâsa, Osman’a davul ve bayrak gelince, O da, ganimet malının HA ini ayırarak, hadsiz hesapsız hediyeler ve nihayetsiz armağanlarla birlikte Konya’ya giderek, bu Sultan II. Alaeddin ile buluşmak, rızasını alarak veliahtı olmak amacını güttü. Zira bu Alaeddin Keykubad’ın oğlu yoktu. 0, Osman’ı hemen hemen oğlu yerinde görerek O’na davul, bayrak ve kılıç göndermişti. Osman Gazi de Sultan Alaeddin zamanında herne kadar bir nevî istiklâl bulmuşsa da, lâkin edebe riayet ederek hutbeyi ve sikkeyi yine sultan adına kılmıştı. Osman, Sultan nezdine gitmek hazırlıklarını yaptığı sırada, Sultan Alaeddin’in öteki dünyaya intikal ettiği, oğlu kalmadığı için yerine veziri Sahih’in geçtiği haberi geldi. Osman bunu işitince: “Hüküm yüce ve ulu Allahındır” diyerek derhal buyurdu. Dursun Fakih’i Karacahisar’a hem kadı hem de hatip yaptılar. Zira bu Dursun Fakih bir aziz kişi idi...” (4)

Anlaşılacağı üzere Osman Gazi, metotsuz, keyfî bir şekilde değil, plânlı ve zamanlaması çok iyi yapılmış bir şekilde istiklâlini ilân etti. Hem Selçuklu’nun hem de İlhanlIların (5) zayıf ve karışık bir anına rastlatıldı. İşte böyle bir siyasî ortamda iken Karacahisar fethedildi (1299). Bu şehre başka şehirlerden göçler oldu ve boş evlere yerleştirildiler. Kısa bir süre içinde mamur bir şehir oldu. Pazar kurdular, mescidler yaptılar. Halk kendi aralarında toplantılar ve:

Kadı isteyelim ve cuma namazı kılalım, dediler.

Dursun Fakih zaten onlara eskiden beri imamlık yapmakta idi. Halk isteklerini önce Dursun Fakih’e iletti. O da kayınpederi Şeyh Edebâlî’ye anlattı. Konuşma sırasında Osman Gazi üzerlerine geldi ve halkın ne istediğini sordu. Halkın isteklerinin yerine getirilmesi için ne gerekiyorsa yapılmasını söylemesi üzerine Dursun Fakih:

— Hân’ım! Cuma namazı kılınması için Sultan’in izni gerekir, dedi.

Dursun Fakih’in bu söylediği husus Hanefî mezhebi fıkıh kitaplarında yazılan bir beldede cuma namazının kılınabilmesi için ulu’l-emr’in yani devlet başkanının izni olması gerektiği şartı idi. Ancak Osman Gazi, az önce işaret ettiğimiz siyasî şartların uygunluğunu da gözönü- ne alarak meydan okuyacaktır.

Celâletli bir şekilde şöyle dedi:

— Bu şehri ben kendi kılıcımla aldım. Bunda Sultan’ın ne dahli var ki ondan izin alayım, Ona Sultanlık veren Allah bana da gazâ ile hân’lık verdi. Eğer minneti şu sancak ise ben kendim dahi sancak kaldırıp kâfirlerle uğraştım. Eğer o, ben Selçuklu Hanedanındanım derse ben de Gök Alp oğluyum derim. Eğer bu ülkeye ben onlardan önce geldim derse, Süleyman Şah dedem de ondan evvel geldi!

Bu sözler, kendine güvenen bir devlet başkanının meydan okuması idi. Cuma namazı kılınacak, adına hutbe okunacaktır. Bu karar üzerine kaynaklarımızın âlim, zâhid ve aziz bir kişi olarak nitelendirdiği, halkla iç içe ve halkın saygı duyduğu, savaşta ve barışta Osman Gazi’nin yanında yer alan, ordunun ve halkın imamı Dursun Fakih cuma namazını kıldırmak ve cuma hutbesini 28 Eylül 1299** günü okumak üzere görevlendirildi (6). Böylece Osman Gazi hür ve tam istiklâl sahibi bir devletin başkanı olduğunu ve Osmanlı Devleti’nin istiklâlini dünyaya ilân etti” (7).


* 313 no’lu dipnot: Neşri, varak: 36. Bütün Osmanlı müverrihleri Alâü'd-dîn'in emirlik fermanını Osman Beğ'in 688 (1289)'da aldığını Devanda müttefiktirler. Lâkin Selçuklu müverrihlerine nazaran, (Deguignes bunları senet tutuyor) Sultân Mes'ûd, 708 (1308)'den evvel vefat etmemiştir. Cenâbî (varak: 208), bu rivayete sarîhen muhalefet ediyor; ona göre Alâü'd-dîn yirmi sene üç ay hükümetten sonra, 700'de vefat etmiştir. Mes'ûd'un halefi Gıyâsü'd-dîn Keyhusrev'in vefatının 682'de gösterilmesi doğru olduğu halde, bu rivayet dahî mübalâğalı görünüyor. Müverrih-i âlim müftî Kara Çelebî-zâde Ravzatifl-Ebrâr'ında 696 vekayiinde, Lârî ve İdrîs'e göre Alâü'd-dîn ancak 696 senesinde tahta câlis olup, hâlbuki emaret berâtının Osman'a 688'de, yâni, sekiz sene evvel Alâü'd-dîn nâmına verilmiş bulunduğunu nazar-i dikkate vaz' eder. Bu işaret Müftî'nin tenkidine bâis-i şereftir. Bir adım daha ilerleyerek, birbirine benzemeyen iki emaret fermanı hakkında şüphesini beyân etmesi lâzım gelirdi; zîrâ biri farsça, diğeri türkçedir; târihler de ihtilaflıdır. Birçok muharrerât ve siyâsî vesikalar mecmualarında türkçe berâtın sureti dercedilmiştir. 13 numaralı Diez yazma nüshasının 116'inci sâhîfesindeki berâtın -ki gurre-i şevval 688 târihiyle târihlenmiştir- şimdiki uslûpda olması talırîf edilmiş olduğu zannını vermektedir. Bunun kıymettâd bir mecmuada dercedilmiş olan farsça sureti 683 Ramazan'ıyla târihlenmiş ve Feridun'un evrâk-ı hükümet mecmuasının hâvî olduğu üç berâttan birincisine tamâmiyle muvafıktır. 683 Ramazan'ı gurresiyle (1284) târihlenmiş olan birincisinde Sultân Alâü'd-dîn Osman'a yalnız nasihat veriyor.

Gurre-i Şevval 688 (1289) tarihli türkçe ikinci berâtta Karaca Balaban ile hediyeler ve alem ve tabi gönderiyor.» Slh. Zilhicce 689 (1290) târihiyle târihlenmiş ve farşça ibareli olan üçüncüsü Eskişehir kazasını îtâ ediyor. Birinci ve ikincisi Konya'dan ve üçüncüsü Akşehir'den gönderilmiş. Feridun mecmuasında bunlar 39, 41, 43 ve Osman'ın cevâbları 40, 42, 44 numaralardadır. Birincisinin adem-i sıhhati emaresi olarak, 683 senesinde Ertuğrul'un henüz hayatta bulunduğu zikrolunabilir. Şu kadar ki onun hâl-i hayâtında oğlu Eskişehir beğliğine tâyin olunabilirdi. Hacı Kalfa Takvîmü't-Tevârîh'inde 688 senesinde işbu emaret berâtını ve tabi ve alemi zikr ile beraber 699 senesinde Osmanlı hanedanının ibtidâsı, Selçuklu hanedanının intifası senesinden önce olamıyacağını, ve fakat diğer tarafdan Osman'ın 688 senesinde Karaca Hisar'a bir kadı tâyin ederek, bu seneden itibaren hutbede nâmı yâd olunduğunu beyân ediyor.

** Devletin kuruluş tarihi ile ilgili tartışmaları da bir sonraki yazımızda izah edeceğiz inşallah.

Tarih yazılmaya devam ediyor…


Aziz KARACA (22.03.2017)



Kaynaklar:
1. Hasırcızade Metin Hasırcı, Büyük Osmanlı Tarihi, Merve Yayınları; 2003. c. 1, s. 42.
2. Joseph von Hammer, Büyük Osmanlı Tarihi, Üçdal Neşriyat; 2003. c. 1, s. 92-3.
3. D. Mehmet Doğan, Osman Gazi. Mustafa Armağan ve Heyet; Osmanlılar Ansiklopedisi, İz Yayıncılık (Yeni Şafak Baskısı); İstanbul,1999, c.1, s.64.
4. Neşri, I, s. 57.
5. Hoca Sadettin Efendi, I, s. 32.
6. Mecdi Mehmet Efendi, Hadaik üş-Şakaik, İstanbul 1269,1, s. 21.
7. Ahmet Vehbi Ecer, Osmanlı Devleti'nin İstiklâl Hutbesini Okuyan Devlet Adamı Dursun Fakih. Halil İnalcık (Ed.); Osmanlı Ansiklopedisi. Yeni Türkiye Yayınları. Ankara 1999. c. 1, s. 187-8.