EDA VE KAZANIN TÜRLERİ

(Hanefî Usulüne Dair İncelemeler)

Hanefî usulünün “analitik / çözümlemeci” bir karaktere sahip olduğunu gösteren en güzel örneklerden birisi de “eda ve kazanın türleri” konusudur. Hanefî usulcüler bu konuyu “emrin hükmü” başlığı altında ele alırlar. Burada emrin hükmü ile kastedilen şey aslında “emre konu olan şeyin niteliği / sıfatı”dır. Bu açıdan bakıldığında emre konu olan şey iki nitelikte olabilir: Eda ve kaza.
Gerek eda gerekse kaza üçer türe ayrılır.

1. EDANIN TÜRLERİ

Eda “mahza / sırf eda” ve “kazaya benzeyen eda” olmak üzere ikiye ayrılır. Mahza eda da “kâmil / tam” ve “kâsır / eksik” olmak üzere ikiye ayrılır.

Bu üçlü ayrım, hem Allah hakkı olan hükümlerde hem de kul hakkı olan hükümlerde söz konusudur.

Bunu ibadetlerde örneklendirelim:

a) Kâmil eda: Namazı vakti içinde cemaatle rükün ve şartlarına riayet ederek kılan kimsenin bu namazı “kâmil eda”dır.

b) Kâsır eda: Namazı vakit içinde tek başına kılan kişinin edası ise kâsır’dır.

c) Kazaya benzer eda: Namazın başında imamla birlikte namaza başladığı halde namaz içinde uyuyakalıp imamdan geride kalan veya namazda abdesti bozulduğu için namazı terk edip abdest alan kimsenin sonradan geride kaldığı kısımları kıraatsiz bir şekilde tamamlaması kazaya benzer edadır. Vakit içinde yapılmış olması bakımından eda, ama imamın namazı bitirmiş olması ve kendisinin buna yetişememiş olması bakımından ise kaza gibidir.

Bunu kul haklarından örneklendirelim.

a) Kâmil eda: Gasp edilen bir malı aynen geri vermek kâmil edadır.

b) Kâsır eda: Gasp edilmiş olan bir köleyi, o köle kendisine kısas cezası uygulanmasını gerektirecek bir suç işledikten sonra geri vermek kâsır edadır. Zira her ne kadar köle geri verilmesi bakımından eda gerçekleşmişse de kölenin canı ya da bir organının ileride uygulanacak kısas sonucunda telef olacak olması, bu edayı tam değil eksik hale getirmiştir.

c) Kazaya benzer eda: Bir kimse, nikâh akdi yaparken mehir olarak başkasının elinde bulunan bir köleyi karısına vermeyi şart koşsa, sonra da bu köleyi satın alıp verse kazaya benzer bir eda gerçekleşmiş olur. Çünkü her ne kadar köle aynı köle olmak bakımından eda gerçekleşmişse de kölenin mülkiyetinin el değiştirmiş olması, o köleyi bir yönüyle farklı bir mülkiyete dönüştürmüştür. Bunun bir sonucu olarak koca, köleyi karısına teslim etmeden önce azat etse bu azat geçerli olur. Köle, kocanın elinde iken kadın onu azat etmek istese edemez. Köle ilk baştan itibaren başkasına ait olmayıp kocanın olsaydı ve koca bunu karısına mehir olarak vermiş olsaydı, kadının o köleyi koca elinde iken azat etmesi geçerli olacaktı. Şimdi ise kocanın elinde olan köleyi karısının azat etmesi geçerli olmamaktadır; çünkü köle başkasının mülkiyetindeyken mehir olarak tayin edilmiş, sonradan koca tarafından satın alınmıştır.

2.KAZANIN TÜRLERİ

Kaza da üç türe ayrılır:

a. Misl-i ma’kul ile kaza:

Bu, eda edilemeyen şeyin benzeri ve misli olduğu aklen anlaşılabilen bir şeyle yapılan kazadır.

b. Misl-i gayr-i ma’kul ile kaza:

Bu, eda edilemeyen şeyin benzeri ve misli olduğu akılla anlaşılamayacak bir şeyle yapılan kazadır.

c. Edaya benzer kaza.

Bu üç türün hem Allah hakları hem de kul haklarında karşılığı bulunmaktadır.

Bunları ibadetlerden örneklendirelim:

Ramazan’da tutulamayan orucun Ramazan dışında kaza edilmesi “misl-i makul ile kaza” örneğidir. Orucun oruca benzediğini akıl kavramaktadır. Yine vaktinde kılınamayan namazın başka vakitte kaza edilmesi de böyledir.

Aşırı yaşlılık ve daimî hastalık gibi oruç tutmalarına sürekli engel olan kimselerin tutamadıkları her bir gün oruç için bir fakiri doyuracak şekilde fidye vermeleri, misl-i gayr-i ma’kul ile kazadır. Fidyenin orucun misli olduğu akıl ile değil ancak nassla bilinir. Bu nass olmasaydı biz oruç tutamamanın karşılığı olarak fakir doyurulması gerektiğini bilemezdik. Bu gibi hususlar akılla bilinemeyeceği için kıyasla sabit olmazlar.

Hanefîler, kaza namazı borcu ile ölen kimsenin bu namazları için fidye verilmesini [iskat-ı salat] oruca kıyasla söylemişlerse de bunu kesin bir hüküm olarak değil ihtiyat gereği ve bir temenni olarak dile getirmişlerdir. Bu sebeple oruçta fidye vermek farz olduğu halde namaz borcu ile ölen kişi için bunu yapmak farz ya da vacip değil, yapılması hoş görülen bir temennidir.

Yine bu sebeple Hanefîler, kurban bayramında kesilemeyen kurbanın bedelinin daha sonra fakirlere tasadduk edilmesi gerektiğini ihtiyat prensibi gereği söylemişlerdir. Zira sadakanın kan akıtmak yerine geçtiğini biz aklen bilemeyiz. Kurban yerine kurban kesmek hem suret hem de mana bakımından benzerdir, ama artık vakit geçtiği için sureten benzerliği sağlamak mümkün değildir. Bu durumda manen benzerliği sağlamak gerekir. Manen benzerlik ise kurban etinin sadaka olarak verilmesine kıyasla hayvanın bedelinin sadaka olarak verilmesidir.

Edaya benzer kazanın örneği ise şudur: Hanefîlere göre kıraatın, dört rekâtlı bir farz namazın ilk iki rekâtında yapılması vâcibtir. Kişi bunu ilk iki rekâtta yapamadığında son iki rekâtta yapar. Bunun ilk iki rekâtta olması haber-i vahidle sabit olduğundan son iki rekâtta yapılan kıraat zamanında yapılmaması yönüyle kazadır. Ama henüz namaz bitmediğinden yerine getirildiği için de edaya benzemektedir.

Bu ayrımın kul haklarında da örnekleri şunlardır:

Misl-i makul ile tam kazanın örneği borç alınan bir malın misliyle ödenmesi, misl-i makul ile eksik kazanın örneği ise borç alınan malın mislinin piyasada bulunamaması sebebiyle misliyle değil kıymetiyle ödenmesidir.

Yine bir kimsenin elini kesip sonra onu öldüren kimse hakkında Ebu Hanife’ye göre kısas uygulanırken önce el kesilip sonra öldürme yapılabilir. Bu, misl-i makul ile tam kazadır. El kesilmeden doğrudan ölüm yoluna gidilmesi ise misl-i makul ile eksik kazadır.

Hanefîler, "gayr-i makul misil ile kaza için nass gerekir kıyas yeterli değildir" şeklindeki bu kabulleri sebebiyle menfaatlerin telef edilmesi halinde ücretle tazmin edilmeyeceğini kabul ederler. Çünkü bir menfaat üzerinde kira gibi bir akit yapıldığında menfaat karşılığında bedel alınabilir. Bu kira akdi menfaatin tazmine tabi olması bakımından bir tür nass gibidir. Ama ortada bir kira akdi olmadığı sürece telef edilen bir menfaat yerine para verilmesi aklen bilinemeyecek bir durumdur. Bunun için nass gerekir. Bu, malın telef edilmesine kıyaslanamaz.

Misl-i gayr-i makul ile kazanın örneği bir şahsı öldürmeye karşılık diyet ödenmesidir. Bir canın bedelinin bir diyet miktarı olduğu akılla bilinemez.

Edaya benzer kazanın örneği ise şudur: Bir kimse karısına muayyen olmayan bir köleyi mehir olarak vermeyi kararlaştırdıktan sonra köle değil de bir köle değeri verse, kadın bunu almaya zorlanır. Burada kölenin aslı bilinmediğinden onu eda etmek mümkün değildir. Kölenin değeri ise onun yerini aldığından kaza yerini alır.

SONUÇ:

1. Bu tartışma, Hanefîler tarafından akıl-nakil (nass-kıyas) ilişkisinin bir uzantısı mahiyetinde ele alınmış olması bakımından son derece ilginçtir. Hanefîler akıl-nakıl ilişkisinin boyut ve uzantılarını hem usul hem de füruda örnekler üzerinde serdetmek suretiyle açık bir tavır ortaya koymuşlar, nerede nassa teslim olup nerede akıl yürüttüklerini emrin uzantısı olan eda-kaza ikilisi üzerinde de göstermişlerdir.

2. Hanefî fıkıh düşüncesinde akıl yürütmenin mümkün görülmediği kimi durumlarda bile ihtiyat prensibinden hareketle bazı çözüm önerileri geliştirildiği görülmektedir. Vallahu a’lem.

(Soner Duman / 17.Mart.2017/Cuma)