ÜZERİNDE KAZA BORCU OLAN KİMSE NAFİLE İBADET YAPABİLİR Mİ?

1. Dört mezhebin geneli tarafından benimsenen görüşe göre namaz ve oruç ibadetleri ister özürlü olarak yerine getirilememiş olsun isterse kasten terk edilmiş olsun kaza edilmesi farzdır. Üzerinde özürlü veya özürsüz olarak kaza borcu bulunan bir kimsenin nafile ibadetle meşgul olması caiz midir? Mesela namazların sünnetlerini kılabilir mi? Tutulması sünnet olan Şevval orucu, aşûrâ orucu vb. oruçları tutabilir mi? Bu konuda mezhepler arasında farklı görüşler söz konusudur.

2. İbadetleri özürlü ya da özürsüz olarak kazaya kalmış bir kimse ne kadar ibadetinin kazaya kaldığını kesin olarak biliyorsa bunu yaparak kazalarını eritmiş olur. Şayet kesin sayıyı bilmiyorsa, borcunu erittiği kanaatine ulaşıncaya kadar kaza ile meşgul olmalıdır.

3. İbadetlerini özürsüz olarak kazaya bırakmış olan bir kimsenin sadece ibadetini kaza etmesi yetmez. Ayrıca özürsüz bir biçimde ibadetini zamanında yapmamış olması sebebiyle tevbe-istiğfar’da bulunması, pişmanlığını arz etmesi gerekir. Zira kazaları yerine getirmek, o ibadetleri kazaya bırakma günahının otomatik olarak ortadan kalktığı anlamına gelmez.

4. Hanefî mezhebine göre kaza borcu olan bir kimse farz namazlardan önce ve sonra kılınan sünnet namazları (revâtib) ve bir de teravih, teheccüd, kuşluk, hâcet, istihâre vb. Peygamberimizin hadislerinde yer alan ve kılınması teşvik edilen namazları kılabilir. Bunun dışında mutlak nafile namaz kılmak ise mekruh görülür. Bu, bir anlamda borcu olan kimsenin alacaklısına hediye vermeye çalışması gibi görülür. (İbn Abidîn, Reddü’l-muhtar, II, 433)

5. Şâfiî mezhebine gelince; İbn Hacer el-Heytemî, el-Fetâva’l-kübrâ adlı eserinde (I, 189) şöyle söyler:

“Bir kimsenin farz namazı özürsüz olarak kazaya kalmışsa o kişinin bu namazları kaza etmeden önce hiçbir şekilde nafile namazları kılmakla uğraşması caiz olmaz. Çünkü kazaya kalmış namazları kaza etmesi derhal onun üzerine gereklidir. Nafileleri kılmakla meşgul olduğunda kazayı derhal yerine getirme özelliği ortadan kalkmış olur. Bu sebeple kazaları kılma konusunda acele etmesi gerekir. Bu da bütün zamanını kazalara sarf etmesiyle olur. Bundan ancak uyuma, çalışıp kendisinin ve bakımında olan kimselerin kazancını elde etme zamanı istisna edilir…

Kişi zamanını bunlar dışında bir şeye sarf etmek zorunda kalırsa zorunluluk miktarınca mazur olur. Böyle bir zorunluluğu bulunmadığı sürece, derhal yapması gereken şeye zaman ayırması gerekir, aksi takdirde nasıl ki namaz kılmayı terk etmekle isyankâr ve günahkâr olursa kazaları ertelemekle de isyankâr ve günahkâr olur.”

Hanbelîlerin bu konudaki görüşleri Şâfiîlere yakındır.

6. Mâlikî fıkhında Hâşiyetü’s-Sâvî adlı eserde (I, 366) Ebu Abdullah el-Kavrî adlı âlimden şöyle bir ayrım nakledilir:

“Kaza borcu olanın nafile namaz kılmasının yasak olması, nafile namazla meşgul olmadığı zamanlarda kazaları eritmekle meşgul olan kimse içindir. Nafile namaz kılmayı yasakladığımızda kaza kılmakla da nafile kılmakla da meşgul olmayacak olan kişiye gelince; bu kişinin nafile namaz kılması tamamen terk etmesinden daha iyidir.”

Sonuç

1. Kaza borcu olanın nafile ibadet yapıp yapamayacağı konusunda herkesin kendi mezhebine göre amel etmesi en uygun olan davranıştır.

2. Bununla birlikte Hanefî mezhebi dışındaki mezheplere müntesip olanların, yukarıda Mâlikî bir âlimden aktardığımız görüşle amel etmesi kanaatimce daha uygun görünmektedir. Zira günümüzde Şâfiî mezhebine mensup bazı kardeşlerimiz, kaza borçlarını gerekçe göstererek sünnet namazları kılmaktan uzak durmakta buna karşılık Şâfiî mezhebinde yer alan “bütün vaktini kazaları eritmekle meşgul olma” yoluna da girmemektedirler. Bu durumda hem farzları eritmekle meşgul olmayıp hem de sünnet namazları kılmaktan uzak durmak iki yönlü bir kayıp gibi görünmektedir. Bu kardeşlerimiz ya Şâfiî mezhebi ulemasının belirttiği üzere boş zamanlarını kazalarını eritmeye ayırmalı ya da sünnet namazlarını da kılmalıdır. Vallahu a’lem.

(Soner Duman /12.Mart.2017/Pazar)