İSTİKLAL MARŞI VE MEHMET AKİF ERSOY’UN CENAZESİ

Vefat gününde Akifi Anmak!
Allah rahmet Eylesin.............




Milletimizin şanlı milli marşını yazan büyük insan ve şairimizin öldüğünde nasıl bir cenaze defnine layık görüldüğü içler acısıdır.

Mehmet Akif’in Cenazesi İle İlgili Bir Hatıra.

Dergiler önemlidir.
Türk Edebiyatı dergisi 1983 yılı Mart sayısında Akif İçin özel bir sayı hazırlamıştı.
O sayıda ; yazdıklarına peşinen mahcup olan bir isim vardı.
Dr. Macit Bumin adlı Tıp öğrencisi.
Yıl; 1936 aylardan Aralık.
Soğuk bir gün.
Bir cami avlusu ve bir tabut.
İçinde İstiklal marşımızın şairi Mehmet Akif Ersoy.
Devlet erkânı yok.
Sadece iki kalem katibi.
Sonraki yıllarda 1983 de ilk devlet töreni ile anıldı.
Bunlar Türkiye’de oluyor.
Bir ülke düşünün ki İstiklal Marşı şairi ölsün ve devlet töreni yapılmasın?
Aslında Akif Milletin gönlünde yaşıyor.
Maddiyat için her değeri bırakıp yolsuzluk yapanları, devlet imkanlarını pervasızca kullananları görünce, milli şairimizi daha çok seviyoruz.
Ödül olarak o günün 500 lirasını kabul etmeyen, istiklal Marşını safahat’a almayan, onu kahraman ordumuza ithaf eden milli şaiirimize Allah rahmet eylesin.
O cenaze merasimine katılan genç tıp öğrencisinin kaleminden tarihe not düşen bu yazıyı okuyalım.
O bu hatırayı kaleme aldığı için mahcup.
Ama biz ondan daha mahcubuz.
Akif’in hedef gösterdiği yerlere ulaşamadık henüz.

Yazan: Macit Bumin
Muhterem Mehmed Akif’in son günlerini Anavatanda geçirmek arzusu ile İstanbul’a geldiğini ve Mısır Oteli’nde kaldığını duymuştum. Otelinde ziyaretine gidemeyişim, bende büyük bir eksikliktir.
O zamanlar TIP fakültesinin ilk sınıflarındaydım ve sağlık vekaleti yurtlarının birinde kalıyordum.
Boş zamanlarımızı kütüphaneye gidip okumakla geçirdik.
Bir Pazar günüydü.
Arkadaşım Mithat Müdüroğlu ile birlikte Beyazıt Kütüphanesi’ne gidiyorduk.
Vakit erkendi.
Kütüphanenin açılma saatini, tam karşısında bulunan ve “Küllük” denilen kahvelerin birinde oturarak bekliyorduk. Sulu kar yağıyordu. Tam bu sırada caddeden tek atlı bir araba geçiyordu.
Arabacının yanında fesli bir genç oturuyordu.
Yükü, örtüsüz bir tabut olan araba, cami kapısına yöneldi.
Tam bu sırada ikimiz birden kalkıp önlerine koştuk.
Fesli gence sorduk:
-Bu tabut kime ait?
Delikanlı bize şöyle bir baktı ve:
Bu tabut Mehmet Akif Bey’e aittir.
Ben de katib-i hususiyim, dedi.
Hemen tabutu arabadan aldık ve hürmetle musalla taşının üzerine usul-ü vechile yerleştirdik.
Arkadaşımla görebildiğimiz birtakım eksiklikleri tamamlamak vazifesini üstlendik.
Katipten merhumun kartvizit büyüklüğünde iki fotoğrafını istedik.
Birini tabutun başına dayadık, birini de yanımıza alarak heyecan ve telaşla katibin adını bile sormadan, fatihamızı okuyup Kapalıçarşı’ya daldık.
Bir büyük bayrak ve raptiye alarak döndük.
Bayrağı büyük naaşın üzerine örttük.
Kâtipten tekrar izin alarak Cağaloğlu yolunu tuttuk.
Gözümüze takılan ilk matbaaya girdik.
Matbaacıya durumu anlattık.
Fotoğraftan parası karşılığında vesikalıktan biraz büyük boyda bol miktarda tabettirdik.
Bir miktar toplu iğne ve siyah kurdele da almak istedik.
Matbaacı:
”Bunlar da benden olsun” diyerek parasını almadı.
Siyah kurdeleyi münasip büyüklükte parçalara böldük.
Toplu iğnelerle tabettiğimiz fotoğraflara kurdeleleri iledik.
Oradan doğruca talebe yurtlarına koştuk.
Kısa bir zaman parçası içerisinde TIP talebe yurdunu dolaştık.
Rastladığımız herkese büyük şairimizin cenazesinin Beyazıt Camii’nde olduğunu, öğlen namazından sonra kaldırılacağını haber veriyorduk.
Bu arada Kadırga Yurdu’na da indik.
Yollarda rastladığımız kimselere sadece haberi vermekle kalmıyor, yakalarına merhumun fotoğrafını da iliştiriyor, naaşın Edirnekapı’da toprağa verileceğini söylüyorduk.
Öğle namazına yakındı, Beyazıt Camiine geldik.
Cenazenin yanında, resmi kıyafetleri ile Darüşşafaka ilkokul birinci sınıf talebelerini öğretmenle birlikte gördük.
Daha sonra cemaat çoğaldı.
Namazdan sonra tabut omuzlara alınarak Beyazıt meydanına çıkıldı.
Cenaze alayı ilerledikçe kalabalık artıyordu.
Edebiyat Fakültesi önünde 5 dakika duruldu, saygı duruşunda bulunuldu:
Artık cenaze alayı büyümüştü.
Tabut gençlerin ve halkımızın omuzlarında, bayrağımıza sarılı vaziyette ilerliyordu.
Edirnekapı’ya kadar böylece gelindi.
Tabut mezara indirildikten sonra görmek isteyenler için merhumun yüzü son bir kere açıldı.
Tam bu sırada Güzel Sanatlar Akademisi’nden bir genç mezara atladı ve alçılı bir bezle merhumun o nazik yüzünün mülajını aldı. Ona müdahale edenler olduysa da genç heyecanlı tavrıyla:
”İlerde bir gün belki heykeli yapılırsa lazım olur” dedi.
Mezar usul-ü veçhile kapandı.
Kur’an-ı Kerim okundu, dualar edildi ve büyük kaybın verdiği iç burukluğuyla cemaat oradan ayrıldı.
Şunu söylemek isterim ki, büyük şairimiz Mehmed Akif’i milletimiz ebediyete kadar unutmayacaktır.
Merhuma, naçiz hizmetimiz olmuş olabilir.
Fakat bizim gördüğümüzü, o günkü gençlerden kim görseydi, mutlaka bizim yaptığımızı yapacaktı.
Bu naçiz hizmet bize nasip oldu.
Bu naciz hizmetimizi açıklamaktan dolayı kusurumun bağışlanmasını Yüce Mevla’dan diliyorum.
Allah büyük şairimize gani gani rahmet eylesin.