Tarih, çoğumuzun okurken sıkıldığı, çoğu zaman ihmal ettiği yahut gereksiz gördüğü bir bilim. “Yaşanmış bitmiş, bilsek ne olur ki?” anlayışı bizi geçmişten koparmakla kalmıyor, ondan ders çıkarma gibi büyük bir tecrübeden de mahrum bırakıyor. Hele, çok değil bundan 300-400 yıl öncesine kadar dünyanın hâkimiyetini elinde bulunduran bir devletin varisi iseniz o devletin tarihi okunmayı, araştırılmayı her şeyden çok hak ediyor. Osmanlı Devleti de geçmişten ders çıkarmak düsturunu benimsemiş ve kuruluşundan 100 yıl sonra resmî kayıtlarla olmasa da tarih yazıcılarının marifetiyle neler olup bittiğini kayda aldırmış. Daha sonra kurumsallaşarak vekayiname olarak adlandırılan bu kayıtlar o günlere dair çok önemli bilgiler aktarıyor bizlere. Vekayinamelerin tarihçesini konunun dünyadaki en önemli uzmanlarından biriyle, Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Abdülkadir Özcan’la konuştuk…

Osmanlı Devleti’nde tarih yazımı ne zaman başlıyor?
Osmanlı döneminde tarihçilik kuruluştan 100-150 yıl sonra başlamış.

Neden kuruluşla birlikte başlamamış?
Çünkü tarih önce yapılır, sonra yazılır. Sürekli kullandığımız bir cümle, “Falanca takımımız tarih yazdı”. Hâlbuki o takım tarih yazmadı, tarihî bir olay icra etti. Bu olay gelecek günlerde yazılacak. Bir de kuruluşta önce aşiret, sonra beylik olarak teşekkül etti Osmanlı. Sistemli ve organize bir devlet olması sonraki yıllara dayanıyor. Tabir caizse tarihçilik işin son noktası. Belirli bir seviyeye gelmeden tarih yazamazsınız. Bu da ancak Osmanlı’nın kuruluşunun tamamlanmasıyla gerçekleşti. Kuruluş da İstanbul’un fethiyle tamamlandı diyebiliriz. Hatta Osmanlı’da standart tarih yazımına Fatih zamanında bile değil, oğlu II. Bayezid zamanında başlandı. Âşıkpaşazâde gibi, Neşrî gibi büyük tarihçiler Sultan Bayezid döneminde ortaya çıktı.

Bu dönemden önce herhangi bir tarihî kayda rastlamıyor muyuz?
1410’larda Ahmedî’nin Dasitan-i Tevârih-i Mülûk-i Âli Osman isimli bir eseri var. Müstakil eser değil. Meşhur İskendername’nin sonuna eklenmiş bir bölüm. Manzum bir eser. İskendername de Büyük İskender’in zaferlerini ve fetihlerini anlatıyor. İslam dünyasında da çok etkili olmuş. Zamanla İskendername edebiyatı ortaya çıkmış. Ahmedî de bu geleneğin devamı olarak 15. yüzyılın ilk çeyreğinde İskendername’yi yazdı, sonuna da Osmanoğulları’nın manzum tarihini ekledi. Ama bir destan olarak... Kısa ama çok özel, bir ilk bizim için. Bir de Âşıkpaşazâde’nin kitabında yer alan Yıldırım Bayezid dönemine kadarki sürecin anlatıldığı Yahşi Fakih’in Menâkıbname’si var. Orhan Gazi’nin imamının oğlu Yahşi Fakih’in eseri...

Yahşi Fakih’in Menakıbname’si de yazılı olarak bulunuyor mu?
Müstakil bir metin yok. Ama Âşıkpaşazâde onu kullandığını söylüyor. Yıldırım Bayezid döneminin sonlarına kadar gelen dönem için... Demek ki ilk dört padişah devri için geçerli. Bu eser kayıp, aslı nerede bilemiyoruz. Geç dönemde yazılmış olmasına rağmen Hayrullah Efendi, Osmanlı Devleti Tarihi’nde Yahşi Fakih’in Menakıbname’sinden bahsediyor, ama nerede olduğundan söz etmiyor. Demek ki o da gördü veya dolaylı olarak faydalandı.

OSMANLI’DA TARİH YAZICILIĞI FETRET DÖNEMİNDE BAŞLADI

O halde Osmanlı’da tarih yazımının II. Murad zamanında başladığını söyleyebilir miyiz?
Yok. Ahmedî’nin eseri elimizde olduğuna ve Yıldırım Bayezid’in oğlu Emir Süleyman’a sunulduğuna göre Fetret Devri’nde başladığı söylenebilir. Fakat gerçek anlamda II. Murad döneminde başladığını söylemek mümkün. Hatta tercüme faaliyetlerinin de yine o dönemde başladığı biliniyor. Mesela Târih-i Âl-i Selçuk var. Bu eserin müellifi Yazıcızade Ali. Fakat eserin önemli kısmı İbn Bibi’nin el-Evâmirü’l-Alâiyye’sinden tercüme. İlk kısımlarını Oğuzname’lerden ve eski eserlerden faydalanarak yazmış. Ayrıca Tarihî Takvimler var. Rahmetli Osman Turan, Nihal Atsız bunları yayımladı. Bunlar da II. Murad ve Fatih dönemlerinde bir araya getirilmiş önemli eserler. Gazavâtname türü eserler de Sultan II. Murad döneminden itibaren görülür.

Fatih dönemi, İmparatorluk tarihinin kendine has dönemlerinden biri. Fetihten sonra Fatih’in çeşitli ilim adamlarını İstanbul’a getirttiğini, yani ilme verdiği önemi biliyoruz. Fatih döneminde Osmanlı tarih yazıcılığı ile ilgili neler yapıldı?
Fatih dönemi tarihçiliğin canlandığı bir dönem. Fatih belirttiğiniz gibi çağın önemli ilim adamlarını Osmanlı toprakları dışından İstanbul’a getirtti. Tarihçiler için de aynı şey geçerli. Fatih zamanında İran’dan birçok şehnamecinin İstanbul’a geldiğini ve hükümdar sarayında çoğu manzum eserler yazdıklarını biliyoruz. Fatih Sultan Mehmed dünya tarihiyle yakından ilgilendi. Çevresindekilere Batı kökenli Büyük İskender’in, Sezar’ın hayatlarını okuttu. Sarayına giren tarihçileri himaye etti. Onlara tarih kitapları yazdırdı. Bu eserlerin birçoğu Farsça’dır. Mesela İstanbul’un fethine bizzat katılmış Tursun Bey -ki biz ona Dursun Bey deriz- Tarih-i Ebü’l Feth adlı eserini Fatih döneminde telif etmeye başladı, II. Bayezid döneminde bitirdi. Çok orijinal bir kaynak. Gemilerin karadan yürütüldüğü bu eserde açık bir şekilde yazıyor. Tursun Bey gördüklerini yazmış.

Oysa kimi tarihçiler gemilerin karadan yürütülmesi gibi bir hadisenin gerçekleşmediğini iddia ediyorlar…
O iddianın sahipleri kör olmalılar. Bu iddia “dünya yoktur” demek kadar komik. Çünkü biz tarihçiler kaynak ve belgelere dayanarak hüküm veririz. Bir kişi “benim için yoktur” diyebilir. Ama bu o olayın gerçekte olmadığını göstermez. Fetihten iki sene sonra İstanbul’a gelen Fransız gezgin Bertrandon de le Broquière’in Deniz Aşırı Seyahat isimli bir eseri var. Bu eserde resmedilmiş gemilerin karadan yürütüldüğü açıkça ifade ediliyor. Fatih zamanında Şükrullah Efendi Farsça bir dünya tarihi yazdı. Behcetü’t-tevârih adlı bu eser insanlığın ortaya çıkışından kendi yaşadığı döneme kadar gelir. Bu eserin Osmanlı kısmını Nihal Atsız yayımladı. Böyle başka eserler de var. Ancak ilk standart Osmanlı tarihleri II. Bayezid zamanında ortaya çıktı.

II. Bayezid dönemi fetihlerin ve ilerlemenin çeşitli sebeplerle durduğu bir dönem. Aynı dönemde kültür ve ilim hayatı da durmuş muydu?
Fetihlerin ve ilerlemenin durduğunu söylemek doğru değil. Saltanat müddeisi kardeşi Cem Sultan’ın açtığı gaileler fetihleri biraz duraklattıysa da, o dönemi, Fatih’in hareketli devrinin oturduğu dönem olarak da değerlendirmek mümkün. II. Bayezid kültüre çok önem veren bir hükümdardı. Bu yönüyle dedesi II. Murad’a benzetirim onu. Malumunuz II. Murad da kültüre çok önem veren bir hükümdardı. Âşıkpaşazâde uzun yıllar yaşamıştı. Meşhur Tevârîh-i Âli Osman’ına o dönemde son şeklini veriyor.

SÜSLÜ OSMANLI TARİHİ YAZICILIĞINI İDRİS-İ BİTLİSİ BAŞLATTI

Âşıkpaşazâde de Tursun Bey gibi İstanbul’un fethine bizzat katılmış değil mi?
Evet. Âşıkpaşazâde kitabında İstanbul’un fethine ilişkin orijinal bilgiler veriyor. Söylemleri biraz hamasî gibi gelir ama Bizans kaynaklarıyla karşılaştırıldığında söylediklerinin doğru olduğunu görürüz.T evârih-i Âli Osman, o dönemde köy odalarında okunmak üzere yazılmış bir eser olarak kabul ediliyor. Âşıkpaşazâde Tarihi’ni bilimsel şekle sokan Neşrî’dir. Neşrî diğer kaynaklardan da beslenerek ilk tenkidî Osmanlı tarihini yazdı. Eserinin ismi Kitâb-ı Cihannüma’dır. II. Bayezid Doğu’dan gelen meşhur âlim İdris-i Bitlisî’den bir tarih kitabı yazmasını istedi. İdris-i Bitlisi bu emri yerine getirerek Heşt Bihişt adlı meşhur Osmanlı tarihini yazdı. İlk sekiz padişah dönemini anlatıyor eserinde. Heşt Bihişt sekiz cennet demek. Tabir caizse her padişahın dönemini cennet olarak nitelendirmiş İdris-i Bitlisi. Onun, bu eseriyle süslü Osmanlı tarihi yazıcılığını başlattığı da söylenebilir. İran tarihçiliğinin gereği olarak biraz mübalağalı bir üslubu olduğu malûm. Çağdaşları ve halefleri tarafından “biraz abartmış” diyerek eleştirilmiştir.

Bu biraz da Farsçadan ve İran tarih yazıcılığının bu özellikte olmasından kaynaklanıyor galiba?
Kesinlikle. Bitlisî de padişahların böyle anlatılması gerektiğini söyleyerek kendini savunuyor. Bitlisî’yi mühim kılan faktörlerin belki de en önemlisi İran ekolünü Osmanlı tarih yazımına getirmesiydi. II. Bayezid ayrıca Kemalpaşazade olarak bildiğimiz ünlü Şeyhülislam İbn-i Kemal’i de Türkçe bir Osmanlı tarihi yazmak üzere görevlendirdi. Tevârih-i Âli Osman olarak adlandırılan bu eser on defter halinde kaleme alınmış ve her bir padişah dönemine bir defter tahsis etmiş; günümüze mükemmel bir Osmanlı tarihi bırakmış.

II. Bayezid’den sonra vekayiname geleneğimizde herhangi bir değişiklik yaşanıyor mu?
Yavuz Sultan Selim’in kısa hükümdarlık döneminde gazavatnâmelerin Selimname adı ile anılan örneklerini görüyoruz. Çok sayıda Selimname yazıldı. Bu eserler Trabzon’daki şehzadelik döneminden başlayıp, kimisi Mısır’ın ilhakına kadarki dönemi, kimisi de vefatına kadarki dönemi ele almıştı. Yavuz Sultan Selim Osmanlı tarihinin adeta mitolojik kahramanlarından biri... Hakkında da pek çok menkıbeler anlatılır. İlk menkıbeleri de Hoca Saadettin Efendi Hasancan’dan naklen Tacü’t-Tevârih adlı umumi eserin sonuna dercetmiş. Kemalpaşazade’nin atının ayağından Yavuz’un kaftanına çamur sıçraması ve Yavuz’un “ölünce kaftanımı sandukamın üzerine koyun” bilindik menkıbesi oradan nakledilir. Bu dönem oldukça kısa olduğu için çok büyük eserler yazılmadı, ama Yavuz Sultan Selim’in hayatı her yönüyle, mesela İran Seferi, Mısır Seferi ile ilgili bilgiler Haydar Çelebi Ruznamesi adlı eserde menzil menzil verilir.

Yavuz Sultan Selim döneminden sonra Kanuni Sultan Süleyman’ın devri başlıyor. İmparatorluğun zirve yaptığı bir dönem... Bu dönemde tarih yazımına ilişkin oldukça önemli işler yapılmış olmalı…
Kanuni Sultan Süleyman devri neredeyse yarım asra yakın bir dönem. Bu dönemde Selimnameler yerini Süleymannameler’e bırakır. Kanuni Sultan Süleyman’ın şehzadeliği döneminden başlayıp devam eden birçok Süleymanname kaleme alınıyor. Bunların kimi manzum, kimi mensur, kimisi de yarı manzum yarı mensur eserler. Süleymannameler tarih edebiyatımız açısından birer zenginlik. En büyük Süleymanname, Celalzade Koca Nişancı Mustafa Çelebi’nin yazdığı Tabakatü’l-Memalik adlı eser. Bu eser Kanuni’nin cülûsundan başlar ve Süleymaniye Külliyesi’nin bitimine kadar gelir. Dili ağdalı biraz... Çünkü yazarı Mustafa Efendi nişancı olduğu için Osmanlı Türkçesi’ni çok iyi kullanan biriydi...

Kanuni Sultan Süleyman’dan sonra da padişahlar kendi dönemlerine ilişkin eserler yazdırıyorlar mı?
Kanuni’den sonra II. Selim’in 8 yıllık saltanatı döneminde yazılmış birkaç Selimname bulunuyor. Bu dönem Yavuz ve Kanuni dönemleri gibi çok hareketli değil. Kıbrıs’ın fethi ve İnebahtı Bozgunu var. Birincisi için birkaç fetihname yazılmış. Esas büyük umumi tarihler 16. yüzyılın sonlarında yazılmış. III. Murad ve III. Mehmed’in hocalığını yapan Hoca Sadeddin Efendi Yavuz’un çok yakınındaki isim Hasancan’ın oğlu. Hasancan, Yavuz Sultan Selim’in Tebriz’den İstanbul’a getirttiği ulemadan ve en yakınındaki isimlerden biri... Yavuz’un ölümüne yakın yaşadığı söylenen meşhur kıssa var. Yavuz üzgün olduğunu gören Hasancan’a “Bu ne hâldir Hasan?” diye sorunca Hasancan, “Vakit Allah’la olma vaktidir hünkârım” cevabını veriyor. Bunun üzerine Yavuz Sultan Selim doğrulmaya çalışıyor ve “Ya sen beni bu vakte kadar kiminle biliyordun?” diye çıkışıyor. Hoca Sadeddin Efendi babasından duyduklarını derlemiş. Osman Gazi döneminden Yavuz Sultan Selim döneminin sonuna kadarki süreci yazmış. Eserinin ismi Tacü’t-tevârih. Arapça, Farsça ve Türkçe karışımı adeta elsine-i selâse ile yazmış... Çok ağır bir dili var. Yine 16. yüzyılın ikinci yarısında yaşamış Gelibolulu Mustafa Âlî tarafından kaleme alınan Künhü’l-Ahbâr adında bir eser mevcut. Hilkatten kendi devrine kadarki zaman diliminin ele alındığı büyük bir eser. Âlî’nin dili biraz sivri. Eleştirmekten çekinmiyor. Hem kendi dönemini, hem de geçmiş dönemleri eleştiriyor. Birçok eseri var. Menâkıb-ı Hünerverân’da Osmanlı’nın birçok sanatkârını bir araya getirmiş Gelibolulu Mustafa Âlî. Nusretname Lala Mustafa Paşa’nın şark seferlerine dair eseri. Yine o yıllarda yaşamış Selanikî Mustafa Efendi’nin kendi adıyla anılan bir eseri var. Gördüğü, yaşadığı olayları aktarmış Selanikî.

TEZKİRELER İRAN EDEBİYATI TESİRİYLE ORTAYA ÇIKTI

Vekayinamecilik tarihimizde biyografi türü eserler de var mı?
16. yüzyılda biyografik ilk özgün eserlerin kaleme alındığını görüyoruz. Tezkire deniliyor bunlara... Tezkireler de İran edebiyatı tesiriyle ortaya çıkıyor. Türklerde ilk tezkireyi Ali Şir Nevaî yazmış. Osmanlılar’da ise ilk tezkireyi Heşt Bihişt adıyla Sehi Bey kaleme almış. Sonra Kastamonulu Latifî’nin de bir tezkire yazdığını biliyoruz. Yani Osmanlı Devleti’nde tarih yazıcılığının 16. yüzyılda çeşitlendiğini söyleyebiliriz. Yine bu asırda Şehnamecilik de ortaya çıkmış. Ben ona yarı resmî saray tarihçiliği diyorum. Şehnamenüvisler Divan-ı Hümâyun’dan maaş alan kişiler değil. Padişahın emri üzerine eserler yazmışlar. Resimli, biraz hamasete kaçan hanedan ağırlıklı eserler ortaya koymuşlar. Minyatürlerle süslenmiş, sanat değeri olan eserler bunlar. 18. yüzyılın başlarında vak’anüvislik yani resmî devlet tarihçiliği ortaya çıkıyor. Vak’a olay demek, nüvis de yazan. Arapça ve Farsça iki ayrı kelimeden müteşekkil bir kavram vak’anüvis. İlk resmî vak’anüvis de meşhur Naima Mustafa Efendi. II. Mustafa zamanında Divan-ı Hümayun’a bağlı vak’anüvislik kalemi kurulmuş. İlk görev de Naima Mustafa Efendi’ye verilmiş. O da devrin sadrazamı Amcazade Hüseyin Efendi’den aldığı birtakım müsveddeleri düzenleyerek meşhur Naîma Tarihi’ni meydana getirmiş. Bir de eserini daha önce IV. Mehmed’in emriyle yazan Abdurrahman Abdi Paşa var. Onun eserinin adı da Vekayiname. Ama o resmî bir vak’anüvis değil. Naîma Mustafa Efendi kısmen 18. yüzyılda yaşamış; ancak kendi dönemini yazmamış. Eserini 1574 yılından 1590’lı yıllara kadar getirmiş. Dolayısıyla daha rahat kalem oynatmış. Cevdet Paşa diyor ki: “Kendi dönemini yazmak zordur. Çünkü zaman zaman zülf-i yare dokunmanız gerekebilir”. Naîma da kendi döneminin vak’alarına pek girmemiş. Eski dönemi rahat eleştirmiş. Sadece Edirne Vak’ası’na dair bir risale kaleme almış... Onun yerine vak’anüvisliğe Şefik Mehmet Efendi getirildi. Fakat o sadece Edirne Vak’ası’nı yazdı. Dönemine ilişkin olduğu için hadiseleri çok muğlâk ifadelerle kaleme aldı. Eserinin adı Şefikname. Herkes okuyup anlayamaz. Naîma’ya asıl halef olan Raşid Mehmed Efendi’dir.

Aynı dönemde mi yaşamışlar?
Çağdaş yanları var. Ama Raşid Mehmed Efendi Naîma’dan 20 yıl kadar sonra vefat etmiş. Naima’nın bıraktığı yerden başlamış eserine. Bu eserlerin ikisi de basıldı. Naîma’yı Mehmet İpşirli 4 cilt olarak hazırladı. Raşid Tarihi’ni de biz hazırladık ve yakında çıkacak inşaallah.

Resmî devlet tarihçiliği başladıktan sonra amatör tarihçilik durmuş mu bu dönemde?
Resmî tarih yazıcılığı başladı diye amatör tarihçilik bitmedi. Silahdar Mehmed Ağa, Defterdar Sarı Mehmed Paşa gibi tarihçiler kendi istekleriyle tarihler yazmışlar. Bunlar birbirini tamamlar nitelikte eserler çok kıymetli eserler... Bunların asıl önemi şuradan kaynaklanır: Bu tarihçiler resmî tarih yazıcıları olmadıkları için her türlü meseleyi rahat eleştirip yazabilmişler. Dolayısıyla biz tarihçiler için bunların verdikleri bilgiler daha güvenilir.

II. MAHMUD DÖNEMİNDE VAKANÜVİSLİĞİN YERİNİ GAZETECİLİK ALDI

Vak’anüvisleri birbirinin devamı gibi düşünebilir miyiz?
Tabii ki. Birinin bıraktığı yerden diğeri başlamış. Arada ufak tefek boşluklar olmuş olabilir. Bu boşluklar ileride amatör tarihçilerin yazdıkları eserlere bakılarak doldurulmuş. 18. yüzyılda kısa süreli çok sayıda vak’anüvis geldi gitti. 19. yüzyılda 18. yüzyıl tarihçilerinin hemen hepsini bir araya getiren çok mühim bir isim var: Ahmed Cevdet Paşa. Hammer’in bıraktığı 1774’ten başlattı eserini ve 1826’da Yeniçeri Ocağı’nın kaldırıldığı yıla kadar getirdi. Bu 12 ciltlik dev bir eser. 50 yıllık bir dönemi kapsıyor ve çok güzel bilgiler ihtiva ediyor. Ahmed Cevdet Paşa’dan sonra Ahmed Lütfi Efendi vak’anüvis oldu. En uzun süreli vak’anüvistir Ahmed Lütfi Efendi. 1908’li yıllara kadar geldi, uzun bir dönemi yazdı. 15 ciltlik bir eser kaleme aldı. Ahmed Cevdet Paşa’ya kıyasla kıymeti biraz daha az. Çünkü II. Mahmud döneminde ilk gazete çıkarıldı ve vak’anüvisliğin yerini gazetecilik aldı. Ahmed Lütfi Efendi’nin başlıca kaynağı Takvim-i Vekayi. Çünkü orada devletle ilgili birtakım bilgiler de yer alıyordu. Son vak’anüvisimiz de Abdurrahman Şeref Efendi. II. Abdülhamid döneminde yaşamış. Osmanlı’nın son dönemi ile ilgili fazla bilgi bulunmaz eserinde. Tabir caizse suya sabuna pek dokunmamış. Sultan Reşad döneminde mükemmel bir Osmanlı tarihi yazmak için Tarih-i Osmanî Encümeni kuruldu. Mehmet Arif Bey’le arkadaşı Necip Asım Bey Anadolu beyliklerinden başlayarak Osmanlı tarihini yazmışlar. Ama diğer tarihçiler tarafından çok eleştirilmiş bu eser. Tarih Osmanî Encümeni de kendini tarih dergisi çıkarmaya yönlendirdi. Tarih-i Osmanî Encümeni Mecmuası adıyla ilk tarih dergimiz yayımlandı. Burada belgeler neşredildi, sikkeler üzerine bazı çalışmalar yapıldı. Uzun süre yayımlandı bu dergi. Yıllar önce de tarafımdan yazılan bir giriş yazısıyla Enderun Basımevi bu dergileri toplayıp tıpkıbasımını gerçekleştirdi. Cumhuriyetten sonra Tarih-i Osmanî Encümeni’nin adı Türk Tarih Encümeni oldu. Dergi de Türk Tarih Encümeni Mecmuası olarak isim değiştirdi. Türk Tarih Kurumu kurulduktan sonra da, bugün de yayımı devam eden Belleten Dergisi ortaya çıktı.

Resmî vak’anüvislik kurumu kurulmadan önce Âşıkpaşazâde gibi tarih yazıcıları belgelere değil, duyduklarıyla eserlerini kaleme almışlar. Tarihçiler belgelerden besleniyorlar. Âşıkpaşazâde gibi duyduklarını aktaran bir tarihçinin eseri tarihçiler için bir kaynak olabilir mi?
Kaynak tabii ki. Ancak bu eserler eleştirel bir süzgeçten geçirilerek değerlendirilmeli. Sözlü tarih, bugün önemli tarih kaynakları arasında yer alıyor. Dersim olayları gibi, Ermeni olayları gibi bunları gören yaşayan kişilerin anlattıkları ihmal edilemez. Bu kişiler ahirete göçmeden onlardaki bilgilere sahip olmalıyız. Ancak yineliyorum, eleştirel gözle bakmalıyız...

Kimdir:
Prof. Dr. Abdülkadir Özcan, 1948’de Milas’ta doğdu. 1972 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ni bitirdi. Defterdar Sarı Mehmed Paşa, Zübde-i Vekayiât, Tahlil ve Metin adlı çalışmasıyla 6 Mayıs 1980 tarihinde doktorasını tamamladı. 1983 yılında yardımcı doçent, 1987’de tarihinde Doçent, 1993 tarihinde Profesör oldu. 2000-2001 eğitim ve öğretim yılında Hoca Ahmed Yesevi Uluslararası Türk-Kazak Üniversitesi'nde Türk Devletleri Tarihi Bölüm Başkanlığı ve öğretim üyeliği yaptı. Halen Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi.

İbrahim BARAN
mostar dergisi