Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasından önce Osmanlı padişahlarının gündelik hayatı ile ilgili yazılmış eserlerin başında sırkâtiplerinin tuttukları notlardan oluşan ruznameler geliyor. Padişahın en yakınındaki saray görevlilerinden olan sırkâtibinin günü gününe tuttuğu notlar ayrıntıya ve kişisel yoruma yer vermemekle beraber oldukça önemli bilgiler içeriyor.

Ruznamelerden ayrı olarak padişah ve Topkapı Sarayı’nı merkeze alarak Osmanlı sarayında yaşanan gündelik hayatı anlatan eserlerin başında Hâfız Hızır İlyas Ağa’nın yazdığı Letâif-i Vekâyi’-i Enderûniyye geliyor. Bir Enderûn mensubu olan Hızır İlyas Ağa (öl. 1864), II. Mahmud döneminde 1812 yılında saraya girmiş ve 15 Şubat 1831’e kadar sarayda kalmıştı. Hızır İlyas Ağa’nın saraydan ayrıldığı tarih aynı zamanda Enderûn’un Osmanlı tarihinde işlevini yitirdiği döneme rast geliyor. Bilindiği üzere 1826 yılında Yeniçeri Ocağı kaldırıldıktan sonra batılılaşma hareketlerine hız veren II. Mahmud, devlet yapısıyla birlikte saray teşkilâtında da değişikliklere gitmiş, bunun bir sonucu olarak Topkapı Sarayı yerine başta Rami Kışlası ve Beşiktaş Sarayı’nda ikamet etmeyi tercih etmişti. Bu süreçten Enderûn teşkilâtı da nasibini almış, bu köklü müessese yaşanan dönüşüme paralel olarak yavaş yavaş işlevini yitirmişti. Bu yönüyle Hızır İlyas Ağa’nın eseri Enderûn’un son dönemine ışık tutması bakımından da önemli bir kaynak durumunda.

Tayyârzâde Mehmed Atâ Bey’in yazdığı beş ciltlik Târih-i Enderûn ile birlikte değerlendirilmesi gereken Letâif-i Vekâyi’-i Enderûniyye, Osmanlı sarayının son dönem gündelik hayatını anlatmakla beraber, eseri sadece bu dönem çerçevesinde düşünmemek gerekiyor. Bir başka deyişle II. Mahmud öncesinde yaşanan saray hayatı ile bu dönem arasında belirgin bir farkın olmadığı hesaba katıldığında, eserin, geleneklere sıkı sıkıya bağlı olan klasik dönem Osmanlı saray hayatını büyük ölçüde yansıtma ve anlatma kabiliyetine sahip olduğunu görürüz.

Eser zaman bakımından yazarın sarayda bulunduğu süreyi içeriyor. 20 yılı aşkın bir süre sarayda kalan Hızır İlyas Ağa’nın saraya girdikten hemen sonra eserini yazmaya başlaması ise dikkat çekici. 1831 yılında “çerağ” edilen yani bir görevle saraydan ayrılan Hızır İlyas Ağa, vaktiyle sarayda tuttuğu notlarını daha sonraki yıllarda dost meclislerinde arkadaşlarına göstermiş ve onların teşvikiyle bu notları kitap hâline getirmeye karar vermişti. Eser önce dönemin meşhur hattatlarından Arabzâde Sadullah Efendi’nin öğrencilerinden Halil Niyazi Efendi tarafından 27 satır üzerine 245 varak olarak nesta’lîk hattıyla temize çekilmiş, daha sonra Ramazan 1275 (Nisan/Mayıs 1859) tarihli bu yazma nüsha esas alınarak yaklaşık beş ay sonra Hicrî 1276 yılının Safer ayının sonunda (Eylül 1859), Sultan Abdülmecid döneminde Matbaa-i Âmire’de kitap hâlinde basılmıştı.

Letâif-i Vekâyi’-i Enderûniyye’de ele alınan ve anlatılan olayların büyük kısmı dönemin padişahı II. Mahmud ile ilgili. Bununla beraber başta Hızır İlyas Ağa olmak üzere padişahın yakın çevresinde bulunan saray görevlileri bir figür olmaktan çok ete kemiğe bürünmüş bir insan şeklinde eserde yerini alıyor. Saray halkının kullandığı dil, mesleklerinde yükselme kaygısı, birbirlerine olan davranışları, şaka ve mizah anlayışları, kıskançlıklar, hayal kırıklıkları, üzüntüler, sevinçler, başkalarının yerine geçmek için yapılan ayak oyunları, padişaha kendisini beğendirme gayreti, iyi niyeti suistimal vb. gibi insanî durumların saray boyutu canlı bir şekilde eserde veriliyor. Ayrıca Ramazan hayatı, bayram törenleri, şehzade ve sultan doğumlarında düzenlenen eğlenceler, başta cirit, tomak ve pehlivan güreşleri olmak üzere padişahın huzurunda düzenlenen spor müsabakaları, sarayda musiki ve edebiyat hayatı, İstanbul’da yaşanan karışıklıklar, padişahın İstanbul içinde, Boğaz’ın Anadolu ve Rumeli yakasında gerçekleştirdiği geziler, Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması, Osmanlı-Rus Savaşı, II. Mahmud’un yeni ordu kurma çabaları, batılılaşma ile saray hayatında başlayan değişim sıklıkla vurguladığımız gibi eserde ayrıntılı bir şekilde ele alınıyor.

Letâif-i Vekâyi’-i Enderûniyye, dönemle ve Topkapı Sarayı ile ilgili çalışmalarda sık kullanılmakla beraber bu zamana kadar yeni harflere aktarılmamış. Eser, Matbaa-i Âmire baskısından hareketle Cahit Kayra tarafından 1987 yılında Tarih-i Enderun Letâif-i Enderun başlığıyla sadeleştirilerek neşredildi. Ancak yer yer atlamaların olduğu bu neşir eseri tanıtmadan öteye gidemiyor.

Bir saray mensubunun kaleminden çıkmış bir metin olması dolayısıyla Letâif-i Vekâyi’-i Enderûniyye’nin merkezinde büyük ölçüde dönemin padişahı II. Mahmud var. Osmanlı Devleti’nde geleneksel dönemin son, yaptığı reformlarla modern dönemin ilk hükümdarı olan II. Mahmud, gündelik hayatı, zevkleri, başta Osmanlı-Rus Savaşı ve Vehhâbilik meselesi olmak üzere imparatorluğu tehdit eden önemli iç ve dış olaylar karşısındaki tutumu ile eserde ayrıntılı bir şekilde ele alınıyor. Bir başka deyişle Letâif-i Vekâyi’-i Enderûniyye’den hareketle bir II. Mahmud portresi ortaya çıkarmak mümkün. Bu portre aynı zamanda seleflerine ve haleflerine de ışık tutacak nitelikte.

Geleneksel dönemin son padişahı olarak II. Mahmud
Karakter itibariyle dışa dönük, saray haricindeki hayata önem veren bir yapıya sahip olduğunu bildiğimiz II. Mahmud’un bu özelliği, Hızır İlyas Ağa’nın eserinde belirgin bir şekilde öne çıkıyor. Spora düşkünlük, gezmeyi sevme, sık sık İstanbul içinde dolaşma, devrin önemli müzisyenlerini ve şairlerini çevresinde toplayarak musiki fasılları düzenleme, şakadan hoşlanma, II. Mahmud kimliğinin gündelik hayata yansıyan bazı parçaları.

Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasından önceki gündelik hayatına baktığımızda, seleflerini takip eden II. Mahmud’un, her yönüyle geleneksel bir padişah yaşantısı sürdürdüğünü görüyoruz. İktidar meşruiyetini kudsiyete dayandıran, devletin büyüklüğünü ve yüceliğini mükemmeliyetçilikte arayan, bütün bunların sonucu olarak incelik ve teferruata önem veren geleneksel saray hayatı dikkate alındığında karşımıza çıkan resim ise kurallar ve kaideler manzumesi. Dolayısıyla padişahın gündelik hayatının sınırlarını, değiştirilmesi düşünülmeyen, olgunlaşma adına ancak tadil edilen bu kurallar ve kaideler manzumesi içinde değerlendirmek gerekiyor. Bu yaşantıda, sadrazam ve şeyhülislâmla yapılan görüşmeler, elçi kabulleri, yeniçerilere ulûfe dağıtımı, Ramazan’da sarayda verilen huzur dersleri, Hırka-i Şerif ziyaretleri, bayram törenleri, kandil kutlamaları, Cuma selâmlığı, İstanbul içi geziler, binişler, tebdil-i kıyafet yapılan çarşı pazar teftişleri gibi büyük bir kısmı devletin işleyişiyle ilgili resmî aktiviteler öne çıkıyor. Topkapı Sarayı içinde bile padişahın bir yerden bir yere gitmesi söz konusu olduğunda yukarıda işaret ettiğimiz mükemmeliyetçi anlayış çerçevesinde yapılan ve bugün garibimize giden uzun ve külfetli hazırlıklar göz önüne alındığında saray hayatı ile ilgili pek çok soru kendiliğinden cevap bulmuş olacak.

Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasından sonra II. Mahmud
İmparatorluk hayatında önemli bir yer sahip olan Yeniçeri Ocağı’nı kaldıran ve getirdiği uygulamalarla devlete eskisinden farklı yeni bir şekil vermeyi amaçlayan II. Mahmud bu özelliğiyle devrinde “müceddid” olarak anılmıştı. Bu yönüyle bir anlamda Tanzimat’ın hazırlayıcısı olan II. Mahmud, giyinişiyle, davranışlarıyla, kısaca yaşayışıyla toplumda ve devlet dairelerinde görmek istediği insan tipinin bir numunesi olarak hareket ediyordu. Kısacası yeni dönemin ilk hükümdarı olarak karşımızda eskisinden farklı bir II. Mahmud var.

Ordu, II. Mahmud’un getirmeye çalıştığı yeni düzenin en önemli ve merkezî unsuru olarak göze çarpıyor. “Ta’limden maksat din ve devlete kuvvet (vermek)” diyen ve Avrupaî mânâda talimli bir ordu kurmayı amaçlayan II. Mahmud, fes, ceket ve pantolondan oluşan yeni kıyafetiyle aynı zamanda bu ordunun ilk askeriydi. Enderûn ve Saray çevresinden seçtiği kişilerden ve III. Selim döneminden kalma Nizam-ı Cedit subaylarından oluşturduğu ilk birliklerle bizzat talime katılarak çevresini teşvik eden, bu konuda ısrarlı olacağının işaretlerini veren II. Mahmud, Vak’a-i Hayriyye sonrasında vaktinin büyük kısmını ordu ve devletin yeniden yapılanması ile ilgili çalışmalara ayırmıştı. Başka bir deyişle o Topkapı Sarayı’nın yerine artık Râmi Kışlası’nda, Davutpaşa’da ve Büyükdere’deydi.

Önce binbaşı daha sonra albay rütbesiyle yeni ordunun kuruluş çalışmalarına bizzat katılan, sık sık askerî birlikleri denetleyen II. Mahmud talim konusunda kusurlu gördüklerine karşı sert tavırlarıyla dikkat çekmişti. Padişahın sertliğinden yakın çevresindeki din görevlileri de nasibini almıştı. Bir keresinde öğle namazına geç kalan nöbetçi müezzinin yüzünden bütün müezzinler falakaya yatırılmıştı. Müezzinlerden birisinin dayak esnasında korkudan çenesinin kilitlendiği kendisine haber verilince aynı müezzini bu defa müezzinbaşılığa getirmişti.

1828 yılında başlayan ve iki seneye yakın süre devam eden Osmanlı-Rus Savaşı’nı yeni yapılan Râmi Kışlası’nda takip eden II. Mahmud kılık kıyafet de dâhil olmak üzere saray ve toplum yaşantısıyla alâkalı bazı değişikliklere burada imza atmıştı. Bunu yaparken de ulema ve tarikat çevreleriyle iyi ilişkiler içinde olmuştu. Batı tarzındaki müzik takımının da katıldığı bayramlaşmaları Râmi Kışlası’nda gerçekleştiren, imamların başındaki sarığı fese tahvil eden, Cuma ve bayram namazlarını Eyüp Camii’nde kılan, Fatih Sultan Mehmed’in camide bulunan seccadesini kullanan, ordunun zafere ulaşması için toplu olarak düzenlenen tevhid-i şerif okumalarına katılan padişah, alaylarda kendi yanına yakın olan safları subaylara tahsis etmiş, Enderun mensupları daha gerilerde yer almıştı. Kuşkusuz bu son değişiklik padişahın yeni bir elit ve seçkinler zümresi oluşturma çabasının bir göstergesiydi. Nitekim Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasından sonra geleneksel yaşantıyla bağlarını gevşeten, Enderun mensuplarının yeni ordudaki talimlerinden memnun olmayan padişah yavaş yavaş bu kurumdan, dolayısıyla Topkapı Sarayı’ndan yüz çevirmeye başlamıştı. Artık padişahın bu yeni dönemde gözde mekânları yabancı elçiliklerin bulunduğu Büyükdere ve Tarabya’ydı. Öyle ki alışılmışın dışında olarak 1829 yılı Kurban Bayramı kutlamalarını Büyükdere çayırında gerçekleştiren padişah, 1830 yılında İngiliz elçisinin düzenlediği baloya üst düzey devlet görevlilerini, bu arada kendisini temsilen silâhdarağayı gönderdi. Batılılaşma yolunda Osmanlı eliti için bir pratik teşkil eden bu balolar sayesinde Avrupa sofra kültürü saraya taşındı. Nitekim II. Mahmud döneminde üst tabakada başlayan ve sahası genişleyen Avrupaî değişim yavaş yavaş halka inecekti. Bununla beraber ev içi yaşamda eskinin büyük ölçüde muhafaza edildiğini görüyoruz. Bu ikiliği yaşayanlardan birisi de bizzat padişahın kendisiydi. Eskisine oranla daha sade yaşayan, Karagöz seyrinden ve musahip sohbetlerinden hoşlanan, özel hayatında klasik musiki zevkini devam ettiren padişah, bazı alanlarda geleneksel hayatı devam ettirmeye kararlıydı.

Özetle Enderûn’un son mensuplarından birisi olan Hafız Hızır İlyas Ağa tarafından yazılan Letâif-i Vekâyi’-i Enderûniyye, Osmanlı saray hayatı ile ilgili pek çok soruya cevap verecek nitelikte bir eser. Bu konuda pek çok spekülasyonun yapıldığı günümüzde, öncelikle söylentileri bir tarafa bırakarak Letâif-i Vekâyi’-i Enderûniyye gibi konuyla ilgili birinci elden kaynakların okunması gerekiyor. Kaynakların yetersiz kaldığı durumlarda ise yine kaynaklardan hareketle gerçekleştirilecek bilinçli bir akıl yürütme ile pek çok zorluğu ortadan kaldırmak mümkün.

Ali Şükrü ÇORUK
mostar dergisi