Türk Halkları Medeniyet Vakfı Başkanı Prof. Dr. Ahmet Dağduran: "Türk devletlerinde maalesef üç tane alfabe var. Kiril, Latin ve Arap alfabesi. Kiril alfabesinde ise çok faklı harfler var ve birlik sağlanmıyor. Ortak dil ideası hayal değil ve zaten kendiliğinden Türkiye Türkçesi olma yolunda."

Röportaj: SERDAR YILMAZ

Öncelikle Türk Halkları Medeniyet Vakfı’nı tanıtıp vakfın faaliyetlerini anlatır mısınız? Kazakistan hakkında genel olarak neler söylemek istersiniz?


1999 yılında ihtiyaç olduğunu gördüğüm için bu vakfı kurduk, fikir babası benim. 7 Kazak profesör ile bu vakfı kurduğumuzdan şimdiye kadar kültürel alanda çalışmalarımız devam ediyor. Türk Dünyası ile alakalı üniversiteler arası işbirliği, yerel ve uluslararası konferanslar, festivaller yapıp mevcutlarına katılmak ve Kazakistan’ı daha çok tanıtmak amacıyla Türkiye’de, Kıbrıs’ta Romanya’da ve Türkmenistan gibi yerlerde de festivallerimiz oldu. Gençler, Kadınlar ve Öner (sanat) birliğimiz var. Zaman zaman çıkardığımız kitaplar ve 14 yıldır çıkardığımız Türk Alemi adında bir gazetemiz var. Amacımız Türk Dünyasını birbiriyle tanıştırmaktır. Çünkü 100’lerce yıldır birbirimizi tanımıyoruz Türkler olarak. Örnek olarak Özbekçe, Kazakça, Kırgızca ve Türkçe diye tabirler var, sanki onlar ayrı dil konuşuyor biz ayrı konuşuyoruz gibi bir ayrımcılık var. Hâlbuki Türkiye’de de şiveler var, biz onlarla her gün konuştuğumuz için onları anlıyoruz. Burada da yüzlerce yıldır görüşmediğimiz için buradaki şiveleri anlamakta zorlanıyoruz ve başka bir dil gibi görmeye başlamışız. Burada 70 yıl Sovyetler ve Rusça dili hâkim olduğu için kendi dillerini konuşmakta da zorluk çekiyor insanlar. Şiveleri anlamak konusunda gelişmeler var, ve karşılıklı gidiş gelişler oldu mu o şive zamanla anlaşılıyor.


Mesela Türkiye’deki y harfini burada j olarak söylüyorsun. Yol değil jol desen anlaşılır oluyor buralarda. Birçokları da ortak Türkçe derler ama bize ortak alfabe lazım. Mesela Türkçe iki üç harf daha almalı, çünkü yeterli değil, imla kuralları da kalkınca eksikliğimiz var. Yani yetmiyor alfabemiz. Toplanıp ortak bir alfabe yapılmalı. Burada alfabe serttir, bizdeki ise yumuşaktır, buralarda gırtlaktan çok konuşurlar ama bizde yok bu durum. Mesela bir Türkmen’le konuş, ilk haftalarda bir şey anlamazsın ama bir Türkmenistan gazetesini al ve oku, onları kendi Türkçen gibi anlayabilirsin. Yani yazıyla daha iyi anlaşabilirsiniz. Çin’de de bazı insanlar birbirlerini anlayamayabiliyor ama ortak alfabe ile anlaşabiliyorlar. Türk devletlerinde maalesef üç tane alfabe var. Kiril, Latin ve Arap alfabesi. Kiril alfabesinde ise çok faklı harfler var ve birlik sağlanmıyor. Ortak dil ideası hayal değil ve zaten kendiliğinden Türkiye Türkçesi olma yolunda. Mesela Türkmenistan’da TV den dolayı Türkçeyi öğrenen binlerce insan var, Kazakistan’da da var. Mesela bizde TRT Avaz var. Bu kanal biraz daha ciddi çalışıp buralara anten koymalı ve her devlette açıldığında direkt olarak görülmeli, şimdi görmek icin çanak lazım bunun ayarları lazım ve insanlar onun hepsini yapmadığı için TRT Avazdan yeteri kadar yararlanamıyoruz.


Kazakistan Cumhuriyeti’nin dış politikası küresel ve bölgesel güvenlik, adalet ve ilerleme adına çok yönlülük ve entegrasyon ilkeleri üzerine kuruludur. Kazakistan’ın dış politikasının en önemli konularından biri, Avrupa Birliği, Şangay İşbirliği Teşkilatı, Asya’da İşbirliği, Güven Artırıcı Önlemler Konferansı (CICA), ve Türk Konseyi gibi örgütler çerçevesinde entegrasyon süreçlerinin geliştirilmesidir. Bugün Rusya ile iyi anlaşan, Avrasya Birliği’nin hayata geçirilmesi için çaba sarf eden, Şangay beşlisinin kurucularından olan, Çin ile dengeleme politikası bağlamında yoğun ilişkiler kuran, Amerikan’ın desteğini her daim alan ve Batı tarafından izole edilmeyen çok vektörlü dış politika benimseyen istikrarlı bir Kazakistan görüyoruz. Dolayısıyla bu minvalde Türkiye Kazakistan dış politikasında nerede yer almaktadır?


Kazakistan Cumhuriyeti Nazarbayev ile çok şanslı bir başkan kazandı. Nazarbayev dünya siyasetini çok iyi bilen birisi. İngiliz, Amerikan, Türkiye ve Rus tarihlerini derinlemesine çok iyi bilir. Kendisini yetiştirmiştir. Kapitalizm, komünizm, emperyalizmin ne olduğunu bilen ve Türk Birliğinin kurulması için yoğun çaba sarfeden birisi. Türkiye, bağımsızlıktan sonra Kazakistan’ın dünya ile entegre olması için elinden geleni yaptı. Kazakistan’ı ve diğer Türk cumhuriyetlerini dünyaya tanıtan Türkiye’dir. Çabuk gelişmesinde, BM, AGİK ve Avrupa ortak komisyonlarına girmesinde yârdim etti. Ama Rusya ve Çin’den uzak olması da mümkün değil, onlarla da iş birliği yapmak zorunda. Petrol satan bir ülke olduğu için herkesle iyi geçinmek zorunda, Rusya’da boru hatları varken Çin’e de boru hatları döşeyerek onların boyunduruğundan kurtuldu gibi. Bizim Ceyhan hattına da girdi. Kendisini garantiye alabilen bir ülke oldu. Özellikle petrol konusunda ABD’nin teknolojisine ihtiyacı vardı, çünkü Rusya derin yerlerde petrol arama teknolojisi olmayan bir devletti. Toprağın üstünden petrol çıkarabilirdi, hatta bence bu Türk Cumhuriyetlerin bağımsızlık alması da buna dayanıyor. Baktı ki oralarda petrol çıkaramıyor, çıkartamayınca da buralara hizmet götüremiyor, bunlar isyanla benden ayrılacağına ben vermiş olayım dedi Rusya. Derindeki petrol ancak Amerikan teknolojisiyle çıkabilirdi. Ve nitekim bu devlet alıcı, dolayısıyla Kazakistan’ın dünya ile entegre olmasında bunlar da etkili oldu. Kazakistan istikrarlı giden, yeri geldiğinde tepki koyan lider bir ülke konumunda. Mesela Soroz vakfı birçok yerde devrimlerin finansörü oldu ama Nazarbayev burada bunları ikaz etti, burada böyle bir şey istemiyorum dedi.


Türkiye ise dediğim gibi Kazakistan’ın dünyaya tanıtılmasını üstlendi, alt yapısını yaptı, askeri işbirliği kurarak silah üretimine başladı, kültür konusunda TURKSOY, Türk Belediyeler Birliği vardır. Çünkü Belediyeler Birliği zaten bizim fikrimizde ve Türkiye tecrübesini buraya taşıyacaktı ve alt yapı konusunda yârdim yapacaktı. Nitekim bu kuruldu ama eksik kuruldu. Mesela biz Türkiye’deki İller bankasını Türk Dünyası Belediyeler Birliği Bankası olmasını istemiştik. Gerektiği zamanlarda kredi versin dedik. Ama şimdi bu birlik pasif hale geldi ve sıradan bir dernek gibi çalışmaktadır. Biz stratejik ortaklık olarak istediğimiz gibi olmasa da konseptin içindeyiz, biraz zaman ihtiyaç var, kültürel ve duygusal anlamada çok ileri seviyedeyiz. Mesela TURKPA fikri de bize aittir, başta Türkiye kursun biz katılalım dediler. Bende dedim ki sizde bağımsız devletlersiniz siz kurun Türkiye’yi davet edin. Onlarda olmaz Türkiye’ye ayıp olur dediler. Nazarbayev önerdi ve kuruldu. Yeterli değil ama başlanması önemlidir. Sonuçta dünyada da AB, Afrika Birliği, Arap Birliği gibi birlikler var, o zaman bizim Türk Birliğine de ihtiyaç var. Tabi bizim birlik olmak isteğimizi iyi karşılamayanlar ve engellemeye çalışanlar vardır ve bu gayet normaldir. Baskı yapacaklardır o da normal, ama biz istikrarlı şekilde bunu geliştirmek için çaba sarf etmeliyiz. Bu dünya barışının sağlanması için gerekli bir birliktir. Görüyoruz Müslüman dünyası kan ağlıyor, neden işte bunların petrol ve zenginliklerinden faydalanmak isteyen güçler hem bunları ırk yönünden hem mezhep yönünden bölüyor ve bunları birbirleri ile savaştırarak kendi menfaatlerini korumaya çalışıyor.


Ben hakikaten inanıyorum, 21. asırda Türk Birliği kurulacak ve gerçekten dünyanın istediği kardeşlik, birlik, savaşsızlık, kimsenin sömürülmediği bir dünya düzeni gelecek. Başka bir alternatif yok, bu ancak Türklerin birleşmesiyle olur. Stratejik olarak Kazakistan ile ortak askerlik kuruldu, askeri anlaşmalarımız, ASELSAN’ın burada fabrika kurması var. Mesela her sene 1 milyon dolar civarında askeri yârdim yapıyorduk. Aselsan var ve yöneticileri çok aktif olmalı. Bir de komünizmden kapitalizme geçiş çok zordur. Burası kapitalizme yeni yeni alışıyor. Mesela düşünün Rusya buraya bir fabrika kurardı ve onun kollarını da başka ülkelerde açardı. Misal eğer araba fabrikası ise Kazakistan direksiyonunu, Özbek tekerini, Kırgız aküsünü yapar diğeri başka şeyini. Malzemeyi veren Rusya’dır, toplayan da Rusya’dır. Sovyetler dağıldıktan sonra barakadaki fabrikalar atıl kaldı. Yani kapitalizme geçişi zor oldu, pazarlamayı, reklamı bilmiyorsan, malı nereden alacağını, uluslararası ticareti ve ulusal ticareti nasıl yapacağını bilmiyorsan, teknik elemanların kendi ülkelerine donuyorsa burada ciddi sıkıntı olur.

Ama Kazakistan bunu artık aştı ve binlerce iş adamı yurt dışına gidip sistemleri görüp kendi ülkelerinde bunları yapmaya başladı. Buranın genç iş gücünü gören dünya ülkeleri de gelip buralarda yatırım yapmaya başladılar. Bu bir entegrasyon dönemidir. Türk yöneticilerimizin çok aktif olması gerekmektedir, sitem etmemeli ve kendimiz zorlamalıyız. Büyük yatırımcılarımızın gelmemesi en büyük handikabımız bu, buralara güven duymuyorlar. Bence gelseler o güveni kendileri tesis edecekler, burasıda yeni kanunlar çıkarıyor, yatırımcıya önem veriyor, kanunları değiştiriyorlar. Bizim iş adamlarımız biraz risk almalı ama burada güvence olduğunu söyleyebilirim. Sonuçta buradaki sıkıntılarını dile getirdiklerinde cevap alabilirler. Buradaki ilgili mercilere gidip şu kanunun şu maddeleri işi zorlaştırıyor ve yatırımı zorluyor, düzeltebiliriz demek olur. Bunda bir sıkıntı yok. Bizim buradaki yetkililerimiz de yardımcı oluyor zaten. Sadece bu düşünce yapısı olarak risktir iş adamlarımız için, o riski de kabul etsinler, ama paralarına hiçbir şekilde zarar ziyan gelmez.

Dış politikanın oluşturulmasına etki eden faktörleri genel olarak incelediğimizde bu faktörlerin birey, rol, devlet ve sistem olduğunu görüyoruz. Örneğin, dış politika analizcilerinden Valerie Hudson’a dış politikayı etkileyen faktörleri şu şekilde sınıflandırmıştır: Bilişsel süreçler, liderin kişiliği, küçük grup dinamikleri, kurumsal süreçler, bürokratik politikalar, kültür, iç siyasi uyuşmazlıklar, ulusal özellikler ve uluslararası sistem. Tüm bu söylenenleri göz önüne aldığınızda size göre Kazakistan’ın Türkiye politikasını etkileyen faktörler nelerdir? Kazakistan dış politikasında birey mi sistem mi devlet mi daha fazla rol oynuyor?

Şu anda bireysellik daha ön planda. Bunun avantajları ve dezavantajları var. Mesela bizim Cumhurbaşkanı buranın Cumhurbaşkanına bir teklif yaparsa o teklif normal şartlarda yerine getirilir. Ama bunu Bakanlar Kurulu olarak alırsan, bu önce meclise gelecek, meclis kabul edecek, sonra bu kabul edilecek edilmeyecek onun riskleri çok daha fazla. Bu yüzden de bu avantajımızdır bizim. Dezavantaj ise mesela Özbekistan için dezavantaj, oranın Cumhurbaşkanı ile iletişimi kurulamadığından o yok dediğinde hiçbir şey olmuyor, yerine getirilemiyor. Onun dışındaki ülkelerde genelde devlet başkanları bir şeyler dediğinde genelde olur. Özbekistan ile de aradaki kırgınlıkları ivedilikle düzeltmek gerekiyor. Türkiye’nin de adim atması lazım. Başka bir ifadeyle, bugünkü hükûmetimiz AB çalışmalarının dörtte biri kadar buralara eğilirse büyük başarı sağlarız. AB bize yüktür ve AB’nin yükünü Türkiye kaldıramaz. Ama buralar bizim için şanstır, buralarda külfet yok mükâfat vardır avantaj vardır. Bir defa dünya enerji rezervlerinin çok büyük kısmı buralardadır. Stratejik hammaddeler buralardadır. Yiyecek ambarları buralardır. Gaz konusunda elleri çok güçlüdür. Mesela Rusya zaman zaman AB’yi tehdit eder, şu olmazsa gazı keserim der. Nerden alır bu gazları? Buralardan Türklerden alır. Kendi içimizde enerji politikaları yapılmalı, Türkiye de riskleri göze alarak üstüne düşmeli, Türkmen gazını muhakkak almalıyız.


Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla Kazakistan’da liderliği üstlenen Nursultan Nazarbayev, ülkenin etnik yapısını bir arada tutmayı başaran, Kazakistan’ı dünya haritasında bilinen bir yer yapan, Sovyetlerden kalan nükleer kalıntıları yok edip dünya kamuoyunun saygısını kazanan, ismi ülkenin bağımsızlığıyla özdeşleşen bir lider olarak telakki edilmektedir. Nursultan Nazarbayev’in girişimleriyle benimsenen çok-vektörlü dış politika sayesinde uluslararası arenada belli bir tanınırlık elde edilmiş, Kazakistan 2030 stratejisi ile ülkeyi dünyanın en gelişmiş 50 ülkesi arasına ve Kazakistan 2050 stratejisi ile de en gelişmiş 30 ülke arasına sokma amacı benimseyen Nazarbayev, vizyon sahibi bir liderlik örneği sergilemektedir. Bu doğrultuda Kazakistan Devlet Başkanı Nursultan Nazarbayev’in liderlik profili Kazakistan’ın Türkiye politikasını nasıl etkilemektedir?

Şimdi bir kere buradaki liderler Türkiye ile entegre olmak için büyük çaba sarf ediyorlar. Nazarbayev Türk dünyasında gerçekten büyük bir lider. Ortaya koyduğu bir çok fikir bugün uygulanmaya başlandı. Dadada büyüğünü istiyor. Ama bu görevin büyük kısmı Türkiye’ye düşüyor. Türk Birliği kurulursa kısa zamanda bu ülkelerin GSMH’leri 50 bin dolar seviyesine çıkar. 2050 den önce bile gerçekleşebilir bu durum Türk devletleri için.

Nazarbayev danışmayı seven biridir, güçlü bir danışmanlık kadrosu vardır, adamları ve bakanları yetişmiştir. Dünyayı gezmiş etkinlik yapmışlardır. Mesela Astana’nın kuruluş yıldönümü olsa inanın birçok lider kutlamaya geliyor buraya. Bu Kazakistan’ın han devleti değil büyük bir devlet olduğunu gösterir. Her sene Uluslararası toplantılar yapılır ve kazak yetkililerimiz katılıp genel değerlendirme yaparlar. Zaten bu gibi ülkeler birbirlerinden sistem acısından bile farklı olan çok büyük devletlerle is birliği yaptığı için çok iyi olmak zorundalar. Bu konuda büyük tecrübe sahibi oldular. Kotu niyetli olmamak kaydıyla bence eleştiriye acık biri. Çünkü bu ülkelerin hala daha dikkatli olmaları gerekir. Dış ajanlar, misyonerler kol gezmektedir. İşte Amerika; Fas, Tunus Irak, Libya, Mısır gibi yerlerde yapabileceklerini yaptı, geriye ne kaldı: bizim Türk Cumhuriyetleri kaldı. Bundan sonraki yoğunluğunu buralara verecektir. Bu yüzden bu devletler hazırlıklı durumdadır, ama tek başına yeterli olmaz, dolayısıyla diğer Türk devletleriyle iş birliği sürekli lazımdır çünkü kardeşler arasında menfaat olmaz, ama yabancı devletler menfaati olmadan iş yapmazlar.


Nazarbayev Türkiye’ye karşı özel bir sempati duymaktadır. Kendisinin de birçok beyanatı vardır. Biz çocuklarımızı Türk gelenek ve göreneklerine göre yetiştirmeliyiz diyen ibareleri vardır. O gelmeden önce sadece Sovyet tarihi okunurken, şimdi Türk tarihi de okunmaya başlandı. SAK, HUN ve Türk tarihlerinin ilişkileri incelenmeye başlandı. Samimi ölçüler içerisinde Türkleri gerçekten çok seviyor.


Kazakistan’ın bağımsızlığını kazanmasıyla birlikte Türkiye’ye yönelme düşüncesi Türkiye’nin o dönemlerde politikasını üç söylem üzerine koymasıyla şekillenmiştir. Atayurdu, ağabey ve model ülke söylemleri. Bu söylemlerin 2000’li yıllara kadar sürdüğünü ve dolayısıyla ilişkilerin bir türlü kurumsallaşmadığını gözlemledik. Türk dış politikasının zamanla rasyonel ve proaktif bir perspektifle şekillenmesiyle 2009 yılında Kazakistan ve Türkiye arasında stratejik ortaklık belgesi imzalanmıştır. Ama sanki iki ülke arasındaki ilişkilerde eğer Türkiye bir adım atarsa ancak o zaman Kazakistan adım atıyor izlenimi vardır ve bu durum acaba Kazakistan’ın Türkiye’ye yönelik bir politikasının olup olmadığını akla getirmektedir. Yani dış politikada Türkiye algısı belirsiz gibidir. Bu doğrultuda Kazakistan’ın Türkiye’ye bakışındaki algı nasıldır ve bu Türkiye’ye yönelik politikaları nasıl etkilemektedir?


Şimdi ben size katılmıyorum. Niye derseniz: bizim ilk ilişkilerimiz Özal ile başladı. Özal bir toplantıda, bizim liderlere gelin Türk Birliğini kuralım dediğinde bütün liderler “evet hadi kuralım” dediler. Ama Nazarbayev buna itiraz etti. Özal sordu neden istemiyorsun diye. Nazarbayev de “biz dedi şu anda bağımsızlığı alsak da bağımsız bir ülke değiliz, para bile kendimizin parası değil. Petrolümüzü satmak için başka bir ülkeye muhtaçlığımız var ve şuanda güçsüzüz. Bankacılık, sigortacılık, bakanlık, belediyecilik sistemi yok. Bunları yerine getirmeliyiz önce. Eğer bugün Türk Birliği kurulursa ölü doğar. Biz güçlendikten sonra bunu gündeme getirelim” dendi. Rahmetli Özal da kabul etti ve TİKA’yı kurdurttu. TİKA bu devletlerin altyapısını güçlendirmek için kurulmuştu. Gerçi simdi bu kurum çok dağıldı, başka yerlere gitti ve buralarda çalışma gücü hafifledi. Nazarbayev’in bir sözü var: Özal zamanında güçsüzdük, şimdi güçlendik ama Özal yok.

Türkiye dünyaya entegre olmuştur, bütün kurumlarıyla Avrupa’dadır, bir çok Uluslararası teşkilatın yönetim kurulundadır ve başkanlığını yapmaktadır. Türkiye bu bölgelere duygusal baksın ama şart değil bu. Artık zaten bu duygusallığı kendi içimizde halklar düzeyinde sürdürüp devletler arasında daha reel politikalar üretmeliyiz, küskün devletleri barıştırmalıyız. Ben neden hala daha Kazakistan dış politikasında sıradan bir yerdeyim. Tabi bu isler sizin buraları ne kadar önemsediğinizle de alakalıdır. O yüzden iğneyi önce kendimize batırmalıyız. Burası mesela bize hem duygusal hem mantıklı hem de reel bakıyor ve doğru olanı yapıyor. Kazakistan’ın düşüncelerini Türkiye düşünseydi problem olmayacaktı. Neticede 70 yıllık bir Sovyet sistemi var. İnsanların beyni yıkanmış, insanlara tarihi öğretilmemiş ve dilleri hakir görülmüş. Rusça ve Rus kültürü dayatılmış. Yani başka bir millete 70 yıl böyle bir baskı uygulasan belki o millet benliğini bile kaybederdi. Ama buralar halen işin bilincinde ayakta sağlam duran bir millet.

Türkiye’nin katkısıyla Türk İşbirliği ve Kalkınma Ajansı (TİKA), Türk Kültür ve Sanatları Ortak Yönetimi (TÜRKSOY) ve Yunus Emre Enstitüsü gibi kurumlar kurulmuştur. Bu kurumların varlığı ve ülkeye kazandırdıkları projelerin Kazakistan’ın Türkiye politikasına bir katkısı olduğunu düşünüyor musunuz? Ne yönde?


Tabi etkileri oldu. Mesela TİKA memurları eğitti, sistemlerini oturttu, hala daha Savcıları Türkiye’de eğitiyor, yani o konuda etkin. Yunus Emre Kültür Merkezi daha yeni bir teşkilat, oturmadı henüz. Bir defa bu iki kurumu muzunda STK’lar ile irtibat kurup onların fikirlerini alması lazım. Mesela Yunus Emre kültür yönünden çalışmak istiyorsa Kültür Bakanlığı ile entegre olmalı. Mesela burada bizim kurumlarımız Ahıska Türkleriyle çok ilgilenirler. Ama zaten burada tüm Türkler yaşıyor ve hepsiyle ilgilenmek lazım. Yani Ahıskalılar Türk’tür, ama Kazaklarda, Uygurlarda Türk’tür. Zaten burada Halklar Asamblesi var hepsinin yeri yurdu vardır ve onlarla ilgilenmeleri lazım. TURKSOY herkesle ilgileniyor, maddi acıdan yatırım yapmaz, kültürümüzü tanıtmak, konserler, sergiler, yarışmalar yapmak amacıyla kurulmuştur ve başarılı bir çalışma yapmaktadır. Bu coğrafyalarda TİKA en eski kurulan ve halk ile üniversitelerle entegre oldular için en çok bilinen kurumumuzdur. Demim dedim adamlar 70 sene de Türklüğü unutturdular. Türki lafı buradan çıktı mesela. Bir milletin iki tane adı olur mu? Ya Türk ya Türki’dir. Herkes aynı şeyi söylemeli. Ama biz Türki halklarız, Türkiye’dekiler Türk gibi Rusya tarafından çıkartılan bir saçmalık var. Bence bu imajı yok etmeliler, hepimiz Türk’üz veya Türki’yiz. Bizim kurumlarımızın görevlerinden biridir bu. Ortak bilim adamları kurulu kurulur ve buna karar verilir. Hatta ortak alfabe ve tarih için bile bu yapılabilir. Mesela dünya Fatih Sultan Mehmet’i tanır ama bu coğrafya tanımaz. Kim tanıtacak bizim kurumlarımız, Osmanlıyı, Selçukluyu tanımıyorlar. Hâlbuki Selçuklu döneminde Türk dünyasını zaten kurmuştuk. Büyük Selçuklu imparatorluğu döneminde civardaki tüm ülkeler Kazakistan’dan Türkiye’ye kadar bir imparatorluk oldular. Bunu biliyor mu bu coğrafyadakiler? Bilmiyorlar. Bunu da bizim kurumlarımız anlatacak.


Mesela Muhteşem Yüzyıl dizisi, her ne kadar tam bir Osmanlı kültürünü ve tarihini anlatmıyor ise de bazı şeylerin öğrenilmesi ve öğretilmesi açısından çok faydalı oldu. İlgi uyandırdı. Mesela TRT bu konuda üzerine düseni yapmalı, burada tarihi filmler daha çok izleniyor. TURKSOY başarabilir bunu. Yasaksa bile bence bu kurum araya girmeli ve yasakları kaldırtabilir. Yani biraz daha kurumlar olarak sıra dışı olmalı ve memur zihniyetinden kurtulmalıyız. Benim işim bu yaparım ve giderimden kurtulmalıyız. Gönül vermek lazım bu işe. Aybaşı olur maaşımı alırım zihniyeti var ise bundan kurtulmak lazım.


Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla beraber bağımsızlığını kazanan Kazakistan, bir yandan dünya ülkeleriyle bağlantı kurup Yeni Dünya düzenine ayak uydurmak isterken; diğer yandan o dönemki Cumhurbaşkanı merhum Turgut Özal’ın inisiyatifi ile başlayan Türk Dünyası Devlet Başkanları Zirvesi’ne katılmıştır. Nazarbayev ilerleyen dönemlerde Türk Konseyi fikrini ortaya atmıştır. 1992’de yapılan ilk zirveden 2009 yılındaki Nahçıvan Zirvesine kadar 9 zirve gerçekleştirilmiş ve en son ki bu zirvede Nahçıvan Antlaşması imzalanarak Türk dünyası arasındaki ilişkiler kurumsal bir çerçeveye oturtulmuştur. Türk Konseyi iki ülke arasında doğal bir köprü kurmuştur. Türk Konseyi’nin oluşturulmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Kazakistan’ın Türkiye politikasının şekillenmesine bir etkisi olmuş mudur? Ne yönde?

Eğer bizde abilik iddiası varsa bu konuda abilik yapalım. Tüm kurumlarımızla bu devletleri kucaklayalım. Biz hangi öneriyi getirdik de yok dediler… Mesela vize problemleri var arada, bunlar devlet başkanlarının oturup çözecekleri konular. Bir de işin stratejisine bakmak lazım. Şimdi buralarda bir Çin korkusu var. Nedir? Çin artık dünyaya açılmak istiyor. Dünyaya açılmak isteyen her iş adamına da kafadan 50 bin dolar para veriyor. Şimdi mevzu bahis Çin olursa mesela bu vize durumunu açık tutarsanız denetimsiz olursa, emin olun sınır açılırsa buraya en az 100 milyon Çinli gelir. Yani bazı ülkelerin özel durumlarını da dikkate almak lazım. Zamanla bize vizesiz girişi 3 aya çıkaracaklar. Türk konseyi iki ülke arasında bir köprü kurdu gibi ama biz olaya daha teknik bakmalıyız. Türkiye’nin eksikliği burada. Burada ekilip biçilmesi gereken büyük tarlalar var. Türkiye talip olsun. Konya, Hatay, Adana çiftçisini yollasın buraya ve teşvik etsin, tarım alanında söz sahibi olalım. Petrolde zamanında acık çek verildi istediğin kuyuyu al diye, nereyi aldık iste. TPAO ile zamanında geldik ama ne yaptık. Kırgızistan’da gelin altın madenlerimizi birlikte çıkaralım dedi, ne yaptık bir şey yapmadık. Buralara gelen bizim restorancıdır, bakkaldır, berberdir, inşaatçıdır. Ama Kazaklar şimdi zaten bu işleri öğrendiler. Kim gelecek bundan sonra buraya.

Özellikle Türkiye’nin girişimleri ile başlayan Büyük Öğrenci Projesi hayata geçirilmiş ve Türkistan şehrinde Uluslararası Hoca Ahmet Yesevi Üniversitesi ve Orta Asya Cumhuriyetlerinde özel kuruluşlar tarafından işletilen Türk okulları gibi eğitim kurumları açılmıştır. Türkiye Cumhuriyeti tarafından başlatılan Türkiye Bursları adında bir burs programı ve masraflarının Türkiye tarafından karşılandığı Mevlana Değişim Programı var. Türkiye’nin bu tür eğitim politikalarını hayata geçirmesi Kazakistan’ın Türkiye’ye yönelik politikalarını etkilemekte midir? Ne yönde etkilemektedir?


Olduğunu söyleyebilirim. Bir defa, biz kurum olarak çocuklardan yetişkinlere insanlara folklor ekibiyle Türkiye’ye götürür getiririz. Misal, Kazak bakar ki orada Özbek, Türkmen, Kırgız, Dağıstan, Türkmenler var, orada kendisinin ne kadar büyük bir soydan geldiğini anlıyor. Türkiye’ye giden öğrencilerde Türklük ile ilgili bilgisi olmadan oraya gidiyor zaman içinde bu konularda bilgi sahibi olunca bakış acısı değişiyor, ne kadar büyük millet olduğunu fark ediyor. 22 senede düşünün biz Türkiye’yi seven binlerce insan yetiştirmiş oluyoruz. Bunların birçoğu devlette çalışıyor ve faydalı oluyorlar. Kim ne derse desin burada Türkçe ikinci dil oldu. Farkındasınızdır Türkçeyi az-çok bilen birçok insanla karşılaşıyorsunuz. Hem Türk-Kazak liselerinin, hem TÖMER’in hakkını vermek lazım. Bilhassa TOMER Türkçe öğretilmesine katkı sağladılar.

İlaveten, iş adamlarımızın yanına giren ve girmek isteyen Kazaklar kendiliğinden Türkçe öğrendiler. Türkçe öğrenmeye istekli çok insan var burada. Ayrıca Ahmet Yesevi Üniversitesi var burada. Bir defasında Nazarbayev, Yesevi’nin rektörüne kızmıştı, demişti ki, Kazakistan-Britanya, Kazakistan-Amerikan Üniversiteleri iş yapıyor, siz neden yıllardır bir şey yapmıyorsunuz? Yani tüzük hazırlanırken biraz duygusal davranıldı ve iyi olmadı, çünkü bugün Türkiye eğitim konusunda bir numaradır, Kazakistan daha oraya gelmedi. Oranın yönetimi tamamen Türklere geçmelidir. Rektör Türk olmalı ve birlik sağlamalıdır. Ama Kırgızistan Manas’ta görevi Türkler yürütüyor. İkincisi uzak bir kasabada kuruldu, öğrenciler sıradan öğrenciler, öğretmenlerde ayni keza. Kalite ve bilgi yönünden eksiklikler var. Faydası oldu daha iyi yerlere gelebilir. Almatı ve Astana’da fakülte açabilirdi. O zaman hem adını duyurmak, hem daha aktif olmak hem de daha kaliteli insanlar yetiştirmek acısından daha faydalı olabilirdi. Bu politika yeniden gözden geçirmeli, Nazarbayev bu isin üzerine düşüyor, %70 parasını Türkiye veriyor zaten. Türkiye ve Türk dünyasından gelenlere Kazakistan ise Kazak öğrencilere burs veriyor.

22 yıllık zaman zarfında Kazakistan ve Türkiye mevcut fırsatları nasıl değerlendirmiştir?

Kültürel, ekonomik, iktisadi, stratejik yönden yapılanların yani sıra yapılanmayanlar da çok. Türkiye çok daha ciddi bakış açısı ile buralara bakarsa is çok burada. Mesela Türkiye buradan daha fazla enerji alabilmeli. Burası sadece petrol/gaz değil, burada stratejik öneme haiz uranyum, potasyum, altın vs. hepsi var. Petrole ağırlık vermeli, teknik olarak yardımcı olmalıyız. Memur zihniyeti düşüncesiyle gelmemek lazım, kendi yerimiz gibi çalışmalıyız. Kazakistan her yönden büyürken biz bu büyümeye nasıl katkı verebiliriz gönülden düşünmeliyiz. Bunu düşünürken kendimize de faydası olur. Bakın şimdi eskiden biz bakanlarla falan çok rahat görüşebilirdik, şimdi bir ilçe belediye başkanı ile görüşmekte zorluk çekiyoruz çünkü dünyanın her tarafından insanlar geliyor. O kadar yoğun oldular ki biz görüşemiyoruz. Abilikse biz yaklaşıp yol gösterip teklifte bulunalım. Her şey olur mu? Hayır olamaz. Buranın stratejik konumunu düşünmek lazım. Mesela burası cifte vatandaşlık vermiyor? Neden, oturup konuşmaları lazım devlet adamlarımızın. Çözmeleri lazım.


http://akademikperspektif.com/2014/09/18/kazakistanin-turkiye-politikasi-ozel-roportaj/