O günlerde hemen herkes (Gezici veya Gezi karşıtı olsun) ittifakla 'O çadırları kim yaktı?' diye soruyordu.

Baş döndürücü olaylar zinciri bu soru üzerinde adamakıllı durmayı imkânsız kılsa da hiçbir zaman yok etmedi.


O günden bugüne hangi algı operasyonuna maruz kalırsak kalalım mezkur soru zihinlerde takılı kaldı.


Bu da gayet doğaldı.


Gezi Parkı olaylarının alevlenmesinin nedeni olarak gösterilen 'çadırların yakılması' emrini kimin verdiği elbette sorgulanmalıydı.


Sabah gazetesinin dünkü manşetinde işte bunun cevabı vardı.


Şaban Arslan imzalı söz konusu haberden öğrendiğimize göre, 'İçişleri Bakanlığı Mülkiye Başmüfettişleri Kamil İlhan, Anıl Cengiz Üzgün ve İlyas Burunak ile polis başmüfettişi İlhan Kara, 28-31 Mayıs 2013 tarihleri arasında Taksim Gezi Parkı'nda görev yapan zabıta personelinin ifadesine başvurdu...'


Sonuç şu:


Bizzat çadırları yakan zabıtaların demesine bakacak olursak, çadırları yakma emrini Emniyet Müdür Yardımcısı Ramazan Emekli vermiş.

Peki kim bu 'çadırları yakın' talimatını veren emniyetçi?
İstanbul Emniyet İstihbarat Şube'de teknik takip biriminde uzun yıllar çalışmış. 17 Aralık darbe teşebbüsünün ardından da 'paralel yapı' mensubu olduğu iddiasıyla Emniyet Müdürlüğü kadrosundan çıkarılmış.

İmdi, şu 3 soruyu sormamak olmaz:


1- Hazır 'paralel yapı' deşifre edilmişken, Gezi olayları da 'paralel'e mi yüklenmek isteniyor?


2- Madem Gezi'de polis – eylemci muvazaası vardı, neden Başbakan polise hiç toz kondurmadı, hatta 'polis destan yazdı' diye taltif etti?


3- 'Çadırları yakın' emrini kimin verdiğini sormak İçişleri Bakanlığı'nın şimdi mi aklına geldi?

Sondan başlayalım...

Her şeyden evvel mezkur haberde de açık seçik belirtildiği üzre, İçişleri Bakanlığı müfettişleri, Gezi Parkı'nda görev yapan zabıtaların görüşlerine, olayların vuku bulduğu dönemde, taa 28-31 Mayıs 2013 tarihinde başvurmuş.


O heyulada gümbürtüye gitmiş olsa da, bu soruşturmanın yapıldığını yetkililer yine o tarihlerde zaten açıklamıştı.


Çok yoğun bir algı operasyonuna maruz kaldığımız için orantısız şiddet uygulayanların ve görevini kötüye kullananların kovuşturulacağına dair demeçleri kimsecikler duymamıştı.

Neyse.


Nerden bakarsanız bakın, 'şimdi mi akıllarına gelmiş' sorusu yersiz bir soru, önemli olan bu.

Diyeceksiniz ki, neden o vakit değil de zabıta personelinin ifadeleri şimdi dermeyan edildi?
Bu sorunun cevabı, ikinci sorunun cevabına mündemiçtir.

Sayın Başbakan'ın 'polis destan yazdı' taltifi elbette 'çadırların yakılması' veya 'orantısız şiddet kullanımı' kapsamıyordu.


Çarpıtmanın alemi yok.


80 vilayette birden arzı endam eden, Başbakanlık Ofisi dâhil birçok yeri ateşe vermeye çalışan bir 'kalkışmayı' maddi manevi en az kayıpla atlatmamızı sağlayan kolluk kuvvetlerinin geceli gündüzlü gayretleri övülmek istenmişti, hepsi bu!


Dikkat isterim:


Demokratik yollarla seçilmiş siyasi iradeyi yönetemez hale getirmek için 'demokrasi sandıktan ibaret değildir' propagandası eşliğinde Türkiye'yi sokakların üzerinden yönetilemez hale sürüklemenin meşruiyetine matine-suare diller döküldüğü bir dönemden bahsediyoruz.


Asayişi kim sağlayacaktı sokaklarda?


Kimi gazetecilerin televizyon ekranlarından 'Devrim demek geliyor içimden...' naraları attığı, kimi tv kanallarının daha ilk günden 'Birkaç ölü olaydı iyiydi' yollu yayınlar yaptığı, kimi köşe yazarlarının, 'Çocukları anaların kucağından alıyorlar, kendimi TOMA'ların altına atacağım' şeklinde provokatörlüğe soyunduğu, C.Ç'nin, 'İstanbul'un merkezine hükmedemeyen, Ankara merkeze giremeyen Başbakan, havaalanı ile şehrin girişi arasında her yerde miting yapıyor' şeklinde tweet atacak kadar aklını yele verdiği, kimi CHP'lilerin TOMA'ların kız çocuklarını ezdiği tezviratını yaydıkları bir dönemde polis üzerinden herhangi bir tartışma açmanın anlamı ne olabilirdi ki?


Basireti kapanmamış hiçbir iktidar böylesi bir dönemde bunu yapmaz.


Üstelik...


Azcık analitik zekaya sahip herkes başta Hürriyet gazetesi olmak üzere polis üzerine psikolojik harp teknikleri uygulandığını görüyordu.


Şayet polisi de iş yapamaz hale getirmeyi başarsalardı hedeflerine ulaşacaklar; nihayetinde iç çatışma çıkacak, bu da 'aşerilen darbeye' gerekçe oluşturacaktı.


Bundan olsa gerek Kılıçdaroğlu da hiç boş durmuyor, polislere emirlere uymamaları konusunda çağrıda bulunuyordu.


Dünyanın hiçbir yerinde hiçbir ana muhalefet lideri böyle bir suç işlemezdi.


Gelelim birinci soruya, yani, 'Gezi olayları paralel yapıya mı yüklenmek isteniyor?' sorusuna.

Şayet 'yeni gladyo'ya 'paralel yapı' diyorsanız, Gezi olayı sonuç itibariyle başka türlü açıklanmaz.

Gezi olaylarının yıldönümü en azından şunu ispat etmiştir: Bu ülkede artık 'Y Kuşağı' goygoyculuğunu yiyecek kimse kalmamıştır.


Haa, Hasan Cemal gibi 70'lik üç beş paşa torununu 'Y Kuşağı'ndan sayıyorsanız o başka tabii.

O vakit inanın lafım olmaz, buyrun kaptırın gidin. Zira bu kuşağın önünde kimse duramaz!