Etiketlenen üyelerin listesi

Said Nursinin şeceresi mevzuu...itirazlar ve cevaplar (akgündüzün seyyidlikve mehdiliik iddası hakkında) bu başlık altında şecere mevzuu hakkındaki tartışmalar, derli toplu bir şekilde sunulacaktır. merak edenler için hazırda bulunsun.

Bu konu 8235 kez görüntülendi 27 yorum aldı ...
Said Nursinin şeceresi mevzuu...itirazlar ve cevaplar (akgündüzün seyyidlikve mehdiliik iddası hakkında) 8235 Reviews

    Konuyu değerlendir: Said Nursinin şeceresi mevzuu...itirazlar ve cevaplar (akgündüzün seyyidlikve mehdiliik iddası hakkında)

    5 üzerinden | Toplam: 0 kişi oyladı ve 8235 kez incelendi.

Sayfa 1/2 12 Son
Ağaç Şeklinde Aç1Beğeni

Konu: Said Nursinin şeceresi mevzuu...itirazlar ve cevaplar (akgündüzün seyyidlikve mehdiliik iddası hakkında)

  1. #1
    rabbinsadikkulu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    10-01-2012
    Mesajlar
    9.108
    Adı geçen
    1 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @rabbinsadikkulu

    Said Nursinin şeceresi mevzuu...itirazlar ve cevaplar (akgündüzün seyyidlikve mehdiliik iddası hakkında)

    bu başlık altında şecere mevzuu hakkındaki tartışmalar, derli toplu bir şekilde sunulacaktır. merak edenler için hazırda bulunsun.

  2. #2
    rabbinsadikkulu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    10-01-2012
    Mesajlar
    9.108
    Adı geçen
    1 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @rabbinsadikkulu
    önce Ahmet Akgündüz Bediüzzaman Hazretlerinin Mehdi Olduğunu ilan etti. (aslında nurcuların kahir ekserisi bunun böyle olduğuna inanır. ama neden bunu herkese ilan ettiği sorgulanabilir.)

    aşağıdaki videonun 08:50 dakikasına bakılabilir.

    http://www.youtube.com/watch?v=FfF09VcUJzY


  3. #3
    rabbinsadikkulu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    10-01-2012
    Mesajlar
    9.108
    Adı geçen
    1 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @rabbinsadikkulu
    sonra akgündüz kendince hazırladığı belgeler ile bediüüzamanın seyyid (ve dolayısı ile mehdi) olduğuna ilişkin belgeleri de içeren bir açıklama yaptı.

    http://www.youtube.com/watch?feature...&v=Ui39p4Uk-bs



    not aslında kıyamet te burada koptu.

  4. #4
    rabbinsadikkulu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    10-01-2012
    Mesajlar
    9.108
    Adı geçen
    1 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @rabbinsadikkulu
    akgündüzün bu açıklamalarına bir çok kişi ilmi cevap verdi.

    "Arşiv Belgelerine Göre Said-i Nursi Seyyid midir?



    Haber Analiz - 20.03.2013 11:43:47
    Osmanlı arşivlerinde yapılan belge çalışmasıyla, Akgündüz ve ekibinin Said-i Nursi hakkındaki Seyyidlik tezlerinin yanlış olduğu ortaya çıktı

    Abdullah Demir[1]
    Bu yazı, son günlerde Bediüzzaman Said Nursi’nin seyyidliği ile ilgili ifade edilen hususlara naçizane bir katkı yapmayı hedeflemektedir. Buradan hareketle, Said Nursi Daru’l-Hikmeti’l-İslamiye’ye verdiği terceme-i hal varakasında: “bir sülâle-i ma'rûfeye nisbetim yoktur” [2] diyerek seyyid olmadığını ancak manevi ehl-i beytten olduğunu bazı eserlerinde de ifade etmiştir. Ayrıca Bediüzzaman Hazretleri, Münazarat kitabında:” Zîrâ meşhur bir nesebim yok ki; mazisini muhafazaya çalışayım.” diye ifade etmiştir.[3] Bu aşikâr hakikate rağmen son zamanlarda Prof. Dr. Ahmet Akgündüz öncülüğünde bazı çevreler tarafından Said-i Nursi’nin seyyid ve etnik köken itibariyle de Arap olduğu yönündeki iddialar gündeme gelmiştir. Söz konusu çevreler, iddiaların menşei belli olmayan bazı müşeccereleri delil göstermenin yanı sıra bu iddialarını Osmanlı Arşivi vesikalarıyla sözde desteklemektedirler. Şüphesiz, buradaki temel gaye Said Nursi’nin seyyidlik ve Araplığını ve dolayısıyla Kürt olmadığını ‘ispatlama’ amacına matuftur.
    Seyyid kimlere denir?
    Bilindiği gibi peygamberimiz (SAV)’in nesebinden, diğer bir değişle Hz. Ali ve Fatıma’nın çocuklarından, yani Hz. Hasan ve Hüseyin (RA)’in soyundan gelen ve sahih bir şekilde müteselsilen nesep defterlerine tescil ve tespit edilenlere -neslen- “Seyyid” denir. Diğer taraftan, Peygamberimizin getirdiği hükümlere bi-hakkın riayet eden ve İslam’ı hayatının gayesi bilen, ahkâm-ı ilahiyeyi yayan ve yaşatmaya çalışan; bu uğurda cansiperane mücâhede ve mücadele edenler de al-i beytten sayılır ve manevi “Seyyid” unvanını alırlar. Nitekim Peygamberimiz (SAV) bir hadisinde, “Selman bendendir ve ehl-i beytimdendir.” diye buyurmuştur.[4] Hz. Selman Acem kavminden olduğu halde Hz. Peygamber, onu kendi manevi al-i beytinden saymış ve kendisine sahip çıkmıştır. Bu da göstermektedir ki, biyolojik seyyidliğin yanı sıra manevi seyyidlik de söz konusudur. Nitekim Hz. Nuh (AS) Rabbine dua etti ve şöyle dedi: Yarabi! Şübhesiz ki oğlum (Ken’an) benim ailemdendir. … Allah Buyurdu ki: Ey Nuh O, senin ailenden değildir. Çünkü o (nun yaptığı) Salih olmayan bir iştir (o kafirdir) Binâenaleyh bilmediğin bir şeyi benden isteme. Diye Hz. Nuh’u uyarmıştır.[5] Bu ayetten şunu anlıyoruz peygamber oğlu da olsa amel-i salih işlemeyip peygamberlerin getirdikleri vahiyle amel etmiyorsa peygamber evlâdı olamaz biyolojik seyyidliğin yanı sıra manevi seyyidliiğin dah evlâ olduğu bu ayetten de anlaşılmaktadır.
    Ancak, hakikat-ı halin böyle olmadığını aşağıda vereceğimiz Osmanlı vesikalarıyla izah etmeye çalışacağız. Aynı zamanda, Ahmet Akgündüz’ün, Said Nursi’nin seyyidliğine dair yayınladığı belgelerin gerçek olmadığını delilleriyle birlikte yayınlayacağız. Buradaki asıl maksadımız vesikaları tahrif etmeden gerçekleri ilgilenenlerin dikkatine sunarak rıza-i ilahiyi kazanmaktır. Gayemiz, asla insanların etnik kökenleriyle uğraşmak değil, sadece bir hakikatin ortaya çıkmasına vesile olmaktır. Nitekim Cenab-ı Allah, Hucurat Sûresi’nde şöyle buyurmaktadır:
    “Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli ve yüce olanınız Ondan çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır[6]
    Ayrıca, Peygamberimiz (SAV)’in “Ene ceddu küllü takiyin ve nakibetin”hadisini değerlendiren İmam-ı Ebu Hanife (RA), bütün mümin ve mü’minâtın ehl-i beyt-i nebeviden sayıldığını, hususan evliyayı kirâm ve meşayih-i izamın manevi evladiyet mertebesine daha layık olduğunu belirterek ‘asıl seyyidliğe’ dikkatimizi çekmiştir.[7] Daha da mühimi, yazılan şecerelerin birçoğunda yer alan “Bütün insanlar Âdem (AS)’dendir ve Âdem de topraktandır” ifadesi, hiçbir soyun diğer bir soydan üstün olmadığını idrakimize sunmaktadır. İslam’a göre üstünlük takvadadır. Bediüzzaman da takva ve salih ameli şöyle tanımlamaktadır: “Hukuk-ı beşere riayet edip tecavüz etmemek ve hukukullaha da bi-hakkın riayet etmektir.” Diğer bir değişle evrensel insan hakkına saygı göstermek ve onların hakkına saldırmamak ve Cenab-ı Allah’ın bütün ahkâmına hakkıyla uymak ve emri bi’l-ma’rufu yerine getirmek ve nevahisinden ictinab edip sakınmaktır. Buradan hareketle zühd ve takva sahibi olan Bediüzzaman’ın manevi ehl-i beytten olduğu şüpheden varestedir. Ayrıca, Bediüzzaman’ın yirmi birinci asırda sergilediği hizmet-i imaniye ve islamiyye noktasında hayatı boyunca verdiği mücahede ve mücadele herkes tarafından takdir edilmektedir. Hizmet-i İmaniye ve Kuraniye nokta-i nazarından Said-i Nursi manen seyyiddir, aynı zamanda “el-Ulemau veresetü′l-enbiya-i “ sırrınca peygamberlerin de varisidir.
    Sahabe-i kiramdan Selman-ı Farisi (RA) ne kadar seyyid ise Üstad Bediuzzaman Said-i Nursi’de o derecede seyyiddir.
    Seyyidlik şeceresi nasıl alınır.
    Herhangi bir şahıs siyadet davasında bulunduğu takdirde bölgede bulunan Nakibü’l-eşraf’a veyahut bölgede bulunan adli mercilere müracaat eder. Yapılan müracaat üzerine defter kayıtlarına bakılır seyyid olup olmadığına dair kayıtlar onu doğrular nitelikte ise mahkeme şahitlerin de ikrarı üzerine tescili yapılır ve kendisine hüccet-i şer‘iyye verilerek siyadeti tasdik olunur. Söz konusu şecerede Said Nursi’nin mahkemeye böyle bir müracaatı bulunmamaktadır. Herhangi bir müracaat olmadan siyadet defterine kaydının yapılması mümkün değildir.
    Yayınlanan Hiyaliyyin şeceresindeki eksiklikler.
    I. Şecereler tanzim edilirken üzerinde Nakîbü’l-Eşraf'ın, mahkeme kadısının ve şuhudü’l-hal dediğimiz şahitlerin imza ve mühürlerinin olması şartı vardır. Bu şecerenin üç yerinde Nakîbü’l-Eşraf'ın üç mührü vardır, fakat hiçbirinde isim yer almamaktadır. Şecerede sadece “Nekabetü’s-Sadatü’l-Eşraf” lafzı yazmaktadır. Halbuki, aynı mühürde şahsın ismi ile unvanı yazılmalı ve mührün hangi tarihte hâk edildiği yer almalıydı. Bu şecerede ise “Nekabetü’s-Sadatü’l-Eşraf” lafzı yer almakla birlikte mührün kime ait olduğu ve mührün hangi tarihte kazıldığı yer almamaktadır.
    II. Şecere Şeyh Abdülkadir Geylani (KS)’ye kadar uzanmaktadır. Geylani’den sonrasını yani Hz. Hasan’a kadar uzanan on iki babayı ise yazar ensab kitaplarını kaynak göstererek şecereyi tamamlamak üzere yazmaya çalışmıştır. Bu şecereye Hiyaliyyin şeceresi denmez, ancak ve ancak Ahmet Akgündüz şeceresi denir. Çünkü kendisi düzenlemiştir. Şecerede yer almayan isimleri kendisi yerleştirerek yeni bir şecere oluşturmuştur.
    III. Hiyaliyyin şeceresi Şeyh Abdülkadir Geylani’den başlayıp Mirza Reşan’da bitmiştir. Hamed el-Hiyali tarafından Üstad Bediüzzaman ve annesi ilave edilmiştir. Mirza Reşan ile Said-i Nursi arasında dört baba yer almamaktadır. Hiyaliyyin şeceresine yazar dört babayı ilave ederek Said-i Nursi’ye kadar silsilenameyi getirmiştir.
    IV. Şecerenin ana kaynağını teşkil eden yazıda şu ifade yer almaktadır: “Abdülvahab, Abdullah ve Mirza Reşan ve min zürriyetihi eş-Şeyh Üstazuna el-Ekrem Saidi’n-Nursi el-Hiyali el-Geylani el-Hüseyni ve validetuhu Hasaniyetü’bnü zürriye”[8] Ancak bu silsile Akgündüz’ün şecereyi dahi yanlış okuduğunu veya hiç okumadığını ortaya koymaktadır. Şecerede Said Nursi’nin nesebinin Hz. Hüseyin’e dayandığı ve annesinin soyunun da Hz. Hasan’a dayandığı kaydı yer almaktadır. Yazar ise şecerede geçen metnin aksine Bediüzzaman’ın soyunun Hz. Hasan’a dayandığını dolayısıyla şerif olduğunu, annesinin soyunun da Hz Hüseyin’e dayandığını ve aynı zamanda seyyid olduğunu ifade etmektedir.
    V. Başbakanlık Devlet Arşivi’nden Şeyh Abdülkadir Geylani (KS) ile ilgi aldığımız şecereyle birebir karşılaştırma yaptığımızda şecerede yer alan isimlerin birbiriyle tezat teşkil ettiğini görmekteyiz. Şöyle ki, arşivdeki şecere Seyyid el-Hamidi el-Kadiri’den başlayıp Hz. Hasan’a dayanmakta iken Hiyali Aşireti şeceresinde bu silsilename bulunmamaktadır.
    VI. Şecere baştan sona kadar tek bir hattan ve tek kalemden istinsah edilmiştir. Şecerede yer alan mühürlerin hiçbirinde imza bulunmamaktadır. Ayrıca “Nekabetü’s-Sadatü’l-Eşraf” mühürleri bulunmakta ancak hiçbirinde sadatın isimleri yer almamaktadır. Hâlbuki Osmanlı Arşivi belgelerinde yer alan silsilename ve neseb hüccetlerinde Nekabetü’l-Eşrafın ismi mühürlerde yer almaktadır.[9] Ayrıca Hiyali şeceresinde yer alan mühürlerin yazı açıları kumpasla ölçüldüğünde yazılar aynı açıyı göstermektedir. Hâlbuki kazılan mühürlerde aynı ölçüyü bulma imkânı yoktur. Bu durum, mühürdeki yazıların bilgisayarda hazırlandığını kuvvetlendirmektedir.
    Risale-i Nur’a Göre Said Nursi
    Risale-i Nur’un birçok yerinde talebeleri tarafından Bediüzzaman’a seyyid misin diye sorulduğunda Bediüzzaman, neslen seyyid olmadığını ifade etmiştir. Seyyidliğin iki kısma ayrıldığını belirten Bediüzzaman, birisinin neslî, diğerinin ise manevi olduğunu ifade ederek manen hem Hasanî ve hem de Hüseynî olduğunu söylemiştir. 4 Ağustos 1334 tarihinde Darü’l-Hikmeti’l-İslamiye Azalığı’na tayin edilen Bediüzzaman Said Efendi Meşihat’a verdiği Terceme-i hal varakasında Bitlisli olduğunu isminin Said ve şöhretinin Bediüzzaman olduğunu yazmıştır. Ayrıca pederinin ismini Mirza, annesinin ismini ise Nuriye Hanım olarak belirtmiştir. Devamında, “Bir sülale-i ma‘rufeye nisbetim yoktur. Mezhebim Şafiidir Devlet-i Aliye-i Osmaniye tabiiyetindenim” diye terceme-i hal varakasını doldurmuştur.[10] Bu belgeye baktığımızda bilinen ve meşhur olan herhangi bir aileye mensup olmadığını tahrir etmiştir. Yaklaşık dört sene Darü’l-Hikmetü’l-İslamiye Azalığı’nı yürütmüş ve birçok karara “Said” ismiyle imza atmış hiçbir yerde isminin önünde “Seyyid” kelimesini kullanmamıştır. Onunla birlikte görev yapan Seyyid Münib her imzasında Seyyid lafzını kullanarak kararlar altına Said Nursi ile birlikte imza atmıştır.[11] Yine Bediüzzaman, Muhakemat adlı eserinde “Seyyid olmayan seyyidim ve seyyid olan değilim” diyenlerin günahkâr, duhûl ve huruc haram olduklarını ifade etmiştir.[12] Şualar isimli eserinde ise Bediüzzaman, “Ben bütün kuvvetimle bunu reddederim. Hem mehdilik isnadını hiç kabul etmediğime göre bütün kardeşlerim şahadet ederler. Hatta Denizli’deki ehl-i vukuf “Eğer Said mehdiliğini ortaya atsa bütün şakirdleri kabul edecek” dediklerine mukabil, Said itiraznamesinde demiş ki: Ben Seyyid değilim. Mehdi Seyyid olacak” diye onları reddetmiştir.[13] Yine Şualar adlı eserinde “Ben de ma‘nevi Âl-i Beyt’ten sayılabilirim demekten maksadım bir kısım müçtehidlerin “ve Ala Âlihi ve sahbihi” duasında, Seyyid olmayan fakat ehl-i takva bulunanlar, o duaya dâhildirler” diye ifade etmiştir.[14] Evvela: Ben Âl-i Beyt’den sayılabilirim demekten maksadım “ve Alâ âlihi” duasında dâhil olmak için bir ricadır.” sözleriyle dile getirmiştir.[15] Bediüzzaman kendisine yakıştırılmaya çalışılan seyyidlik ve mehdilik konusunda Emirdağ Lahikası’nda şöyle demiştir: “Denizli ehl-i vukufu, bazı şakirdlerin bu i‘tikadlarına göre, bana karşı demişler ki: “Eğer Mehdilik dava etse, bütün şakirdleri kabul edecekler. Ben de onlara demiştim: Ben, kendimi Seyyid bilemiyorum. Bu zamanda nesiller bilinmiyor. Hâlbuki ahir zamanın o büyük şahsı, Âl-i Beyt’ten olacaktır. Gerçi manen ben Hazret-i Ali’nin (RA) bir veled-i manevisi hükmünde ondan hakikat dersini aldım ve Âl-i Muhammed Aleyhisselam bir manada hakiki Nur şakirdlerine şamil olmasından ben de Âl-i Beyt’ten sayılabilirim.”[16]
    Osmanlı Arşivi Kayıtlarına göre Bediüzzaman
    Bediüzzaman, Osmanlı arşivi kayıtlarında Said-i Kürdi lakabıyla birçok belgede yer almaktadır. 11 Mayıs 1325/24 Mayıs 1909’da Zaptiye Nezareti’nin İzmid Polis Komiserliği’ne yazdığı yazıda: “Bediüzzaman Kürd Said Efendi’den oraca alınmış olan bir kama ile Rovelverin acilen Zaptiye Dairesi’ne gönderilmesi” talep edilmiştir.”[17] 19 N 1327 tarihinde Birinci Divan-ı Harb-i Örfi ve İki Mekteb-i Musibet Şehadetnâmesi toplatılması için Emniyet-i Umumiye’ye yazdığı yazıda da Said-i Kürdi ünvanlarıyla Bediüzzaman nâm muharrirolarak kayıtlara geçmiştir.[18] 8 Ramazan 1327’de Emniyet-i Umumiye Müdüriyeti Hareket Ordusu Kumandanlığı’na gönderdiği yazıda, İki Mekteb-i Musibet Şehadetnâmesi unvanıyla Said-i Kürdi Bediüzzaman nâm muharrir tarafından neşr olunan risalenin satılmasına engel olunması emri verilmiştir.[19] 12 Şevval 1336’da Harbiye Nazırı namına Kazım Bey’in Musul Valisi Memduh Beyefendi Hazretlerine göndermiş olduğu şifrede, Bitlisli Bediüzzaman Said-i Kürdi Bey taraf-ı âlîlerince Bitlis Gönüllü Kumandanlığı vazifesiyle görevlendirilmiş olan ve Muş’un Rusların eline geçmesiyle orada kalan on iki topu kurtararak Bitlis muharebesine iştirak ile orada yaralı olarak esir düştüğünü ifade etmektedir.[20] Bitlis Valisi Memduh’un Dahiliye Nezaret-i Celilesi’ne görderdiği telgrafda: Tiflis’de esir düşen Bediüzzaman Said-i Kürdi’ye bir miktar para gönderilmesi talebinde bulunmuştur.[21] 14 Muharrem 1327/5 Şubat 1909 tarihinde Bediüzzaman Said-i Kürdi’nin Zaptiye Nezaret-i Behiyyesi’ne yazdığı arzuhalde, Siyaset-i Şer‘iyye ve Ulum ve şuun-ı muhtelifeden bahis olmak ve şimdilik haftada bir ileride yevmi çıkarılmak üzere “Marifet ve İttihad-ı Ekrad” nâmıyla Türkçe ve Kürdçe bir gazete neşrine mezuniyet i‘tası Bediüzzaman Said-i Kürdi Efendi tarafından verilen arzuhalde istid‘a olunmuştur.[22]
    Yukarıda verdiğimiz Osmanlı Arşiv kayıtlarında Ekrad veyahut Kürdî lakabı kullanılarak Bediüzzaman’ın mensup olduğu etnik kökene işaret edilmiştir. Arşiv kayıtlarında Bediüzzaman’ın Seyyid olduğuna dair hiçbir bilgi bulunmamaktadır. Ayrıca Bediüzzaman, gazetelere verdiği makalelerde ve Münazarat adlı eserindeki yazıların sonunda imzasını “Kürdî” mahlasını kullanmıştır.
    Bediüzzaman Said-i Nursi siyadeti ile ilgili yayınlanan iki şecereyi mukayeseli olarak karşılaştıralım.
    BİRİNCİ ŞECERENİN TAHLİLİ

    [23]
    Sayın Prof Dr. Ahmed Akgündüz’ün kitapçığında Bediüzzaman Said-i Nursi hakkında yayınlamış olduğu iki şecereyi mukayeseli bir şekilde tahlil etmeğe çalışalım.
    Birinci şecerinin tahlili
    Kitapçığın 21. Sayfasının birinci satırında yer alan şecerede: Şeyh Abdülkadir Geylani “Şeyh Nureddin Ali”nin oğlu olduğunu yazmaktadır. Osmanlı Arşivi Yıldız Esas Evrakı Gömlek No: 7 Vesika No: 16’da yer alan belgede: Şeyh Abdülkadir Geylani babasının ismi “ibn-i Ebi Salih Musa Cengidost”[24]olduğunu yazmaktadır. Daha da ilginci Sayın Ahmed Akgündüz Şecerede Şeyh Abdülkadir Geylani’nin babası olarak verilen ismi Şeyh Abdülkadir’in 6. torunu olarak göstermiş ve Said-i Nursi’yi de o dedede bağlantısını kurmuştur.[25] Sözde Said-i Nursi’nin böylelikle bağlanmış olan soy şeceresi, silsilenamesi ilk babada yıkılmış oldu. Diğer bir deyişle Hz. Hasan (RA) a dayandırılan silsilename tamamen kopmuş oldu.
    Yine şecerenin 21. sayfasında Şeyh Şemseddin Muhammed Abdülkadir Geylani’nin oğlu olduğunu diğer şecerenin 31. sayfasında Şeyh Şemseddin Muhammed Şeyh Abdülaziz’in oğlu olduğunu yazmaktadır. Sayın Ahmed Akgündüz’ün yayınlamış olduğu şecerelerde dahi taban tabana birbirini nakz eden ifadeler yer almaktadır. Yıldız Esas Evrakı’nda yer alan şecere yayınlanan her iki müşeccerenin yanlış olduğunu göstermektedir. Doğrusu Şeyh Abdülaziz Şeyh Abdülkadir Geylani’nin oğludurŞeyh Muhammed el-Hataki Şeyh Abdülaziz’in oğludur Şeyh Şemseddin ise Muhammed’in oğludur.
    Bilindiği gibi aynı soydan gelenler aynı zamanda birbirlerinin varisidirler. Mahkemeye varis olan herhangi bir şahıs dedesinden veyahut babasında bir tereke kaldığı takdirde dava açan ve ölen şahısların varisi olduğunu tespit ettikten sonra ancak onlardan kalan mala sahip olabilir. Arada bir dedesini dahi ispatlayamadığı takdirde o mala malik olamaz.
    Aynen bunun gibi şecere silsilenamesinde kopukluk olduğu takdirde Seyyid olduğu ispatlanamaz ancak Nakibü’l-eşraflık müessesi tarafından tanzim edilen defterlere bakılarak soy kütüğü doğrulanırsa şecerenin bir hükmü, şahsiyeti olur aksi takdirde hiçbir geçerliliği olamaz.
    Kitapçığın 21.sayfasındaki şecerenin ikinci paragrafında Şeyh Abdülkadir Geylani’nin 841/1437 yılında Dımışk’da vefat ettiği, Sofiye Mezarı’na defnedildiğini yazmaktadır. Osamanlı Arşivi kayıtlarındaSeyyid Abdülkadir Geylani’nin Hicir 470/1077 yılında doğduğu ve 561/1165 yılında da vefat ettiği yazmaktadır. Yani 91 sene yaşamış ve Miladi 1165 yılında da Bağdad’ta vefat etmiştir. Yıldız BOA. Yıldız Esas Evrakı No: 444’te yer alan şecerede Şeyh Abdülkadir’in 1165 yılında vefat ettiği yazmaktadır. Yayınlanan Hiyaliyyin şeceresinde 1437 yılında vefat ettiği yazmaktadır. Arada 272 sene fark vardır. Şeyh Abdülkadir Geylani’nin vefat yerini ve ölüm tarihini bilmeyen birisi nasıl şecereyi düzenler? Bunu okuyucuların takdirine bırakıyorum.
    Aynı şecerede Şeyh Abdülkadir’in çocuklarının olmadığını, akim olarak vefat ettiğini kendinden sonra herhangi bir evlat bırakmadığını ifade etmektedir.
    Kitapçığın 31. Sayfasında Şeyh Abdülaziz’in onun oğlu olduğunu yazmaktadır. Her iki şecere arasında tezat teşkil eden birçok ifadeler bulunmaktadır. Sayın Ahmed Akgündüz’de 12 evladının var olduğunu ifade ederek aynı zaman tablosunu vermiştir.[26] Sayın hoca bu her iki şecerede yer alan ifadelere itibar etmeyip kendisi yeni bir şecere düzenlemiştir.
    Kitapçığın 21. Ve 31. sayfalarında yer alan şecerede Bediüzzaman Said-i Nursi ile ilgili iki farklı ifade yazılmıştır.
    21. Sayfada yer alan şecerede “Abdullah kendinden sonra Sermit’te medfun oğlu Şeyh Abdurrahman, oda Şeyh Abdülvahab’ı oda Şeyh Abdullah’ı o da Mirza Reşan’ı oda Mirza Halid’i oda Hıdır’ı oda Ali’yi oda Sofi Mirza’yı bırakdı. Yazılmıştır.
    31. Sayfa’daki şecerede Mirza Reşan’dan sonra dört dede atlayarak direk Said-i Nursi yazılmıştır şöyleki:“Abdülvahab, Abdullah ve Mirza Reşan ve min zürriyetihi eş-Şeyh Üstazuna el-Ekrem Saidi’n-Nursi el-Hiyali el-Geylani el-Hüseyni ve validetuhu Hasaniyetü’bnü zürriye”[27]
    Yukarıda verilen her iki metinde farklı iki ifade yer almaktadır. Sayfa 21’de dört dede zikredildikten sonra Said-i Nursi ismine yer vermiştir. Sayfa 31’de yer alan şecerede Said-i Nursi’nin Mirza Reşan’ın zürriyetinden olduğunu yazmaktadır. Arada geçen dört baba yok olmuştur. Şimdi soruyorum acaba hangi şecere doğrudur? Zikredilen dedeler Said-i Nursi’nin gerçek dedeleri midir bilemiyoruz. Çünkü şecerenin kaynağı ve menşei belli değildir. Dolayısıyla menşei belli olmayan bir bilginin güvenirliği de olamaz.
    Her iki şecerede de Hamed el-Hiyali’nin mührü olmasına rağmen farklılık arzetmesi akla bazı istifhamları beraberinde getirmektedir. Bu şecereler farklı merkezlerde ve farklı kişiler tarafından tanzim edildiği ihtimalini daha fazla güçlendirmektedir. Şecereyi yayınlayan Akgündüz, şecereyi yazanın hikayesini şöyle anlatmaktadır: “Şimdi asıl soruya gelelim, bundan 70 küsur yıl evvel hazırlanan bu şecereyi mezkûr zat nasıl hazırlamış hem anne ve hem de baba tarafından Üstad'ın neslini ve yaşadığı mekânları nasıl öğrenmiş? Bu sorunun cevabı bizce de meçhuldür; ancak en kuvvetli ihtimal bu zat beş sene Kafkas Harbine katılmış ve esir düşmüştür. Aynı cephede savaşan Bediüzzaman ile tanışmış olması ve Üstad'ın onun sâdât-ı Hıyâliyyîn’den olduğunu öğrenmesi üzerine, bu mesele hakkında aralarında bilgialışverişi meydana gelmiş olması ihtimalidir.”[28]
    Yazar bu ifadeyi kullanırken hiçbir kaynak göstermemekte tamamen ihtimaller üzerinden hareket etmektedir. Dolayısıyla şecere kesinlik arz eden bilgilere dayanmalı şüphe ve ihtimaller üzerine bina edilmemelidir.
    Şecerede zikredilen yer isimlerinde dahi birçok hatalı ifadelerin kullanıldığı görülmektedir. Bitlis’teki Kürd Hakkarisi olarak geçmektedir. Coğrafya kitaplarında böyle terminolojiye rastlamak mümkün değildir. İspayirt aşireti altında birleştiklerini ifade ediyor halbuki İspayirt Osmanlı döneminde bir sancak merkezidir. Aşiret adı değildir. Sözde Said-i Nursi annesinin siyadetini tespit ederken şu ifadeyi kullanmıştır: “Molla Tahir bin Aşireti Hakif mine’l-kurdi’l-Hakkariyeti karyeti bilikan” diye yazmıştır. Bilindiği gibi şecere yazılırken somut isimler yer alır ve müteselsil isimler yazılarak şecere oluşturulur.
    Şimdi geçen ifadeleri birer birer ele aldığımızda Hakif aşireti diye bir ifade yoktur. Teşkilat-ı mülkiye itibariyle Bitlis’e bağlı Hakif Nahiyesi yer almaktadır. Ve bu nahiye Hakkari’ye bağlı olmayıp Bitlis’e bağlıdır. Bitlis’e bağlı Bilikan köyü vardır. Şecerede zikredildiği gibi Bilikan köyü Hakkari’ye bağlı değil Bitlis’e bağlıdır. Deveye sormuşlar neden boynun eğridir nerem doğru ki demiş. Şecerenin neresine bakarsan yanlışlıklarla doludur.
    Ahmet Akgündüz’ün yayınladığı şecere[29]İKİNCİ ŞECERENİN TAHLİLİ

    (1)-Şecerede yer alan ilk satırda “Hiyaliyin Şeyh Abdülaziz bin Şeyh Abdülkadir el-Geylani zürriyetindendir.” Şecere Şeyh Abdülkadir Geylaniden başlayıp Mirza Reşan isminde bitiyor. Abdülkadir Geylani’den başlayıp Hz. Hasan (RA) a kadar uzanan on bir babayı Ahmed Akgündüz ensab kitablarından alıntı yaparak şecereye ilave etmiştir. Şecere de el-Geylani geçmektedir. Araplar hiçbir şekilde el-Geylani kelimesini kullanmazlar. El-Ceylani olarak telaffuz ederler.
    (2) Şecerenin üç yerinde “Nekabetü’s-Sadatü’l-Eşraf” lafzı yazılı mühürler yer almaktadır. Hiçbir mühürde Nakibü’l-eşrafın ismi ve şöhreti yer almamaktadır. Diğer bir ifadeyle şecere üzerinde yer alan [(2), (4) ve (8)] nolu rakamlara dikkatlice bakınız; mühürlerde ne isim var ve ne de seyyidlik ünvanı yer almaktadır.
    Mührün hangi tarihte kazıldığına dair hiçbir bilgi yer almamaktadır. Nakîbü’l-Eşraf herhangi bir yere atandığı zaman iki mühür hazırlanarak birisi merkezi hükümette kalır, diğeri ise görev alan Nakibü’l-eşraf'a verilirdi. Böylelikle herhangi bir evrak merkeze geldiğinde tatbik mühürlerine bakılarak sahte olup olmadığı tespit edilirdi. Kayıtlı olduğu defterlere bakılarak sahte olup olmadığı tespite çalışılırdı. Halbuki söz konusu şecerede, mühürler bir tertip ve düzen içinde değildir, rastgele belgenin her tarafına basılmıştır.
    Mühürler Bilgisayar çıkışlı olup yazıların tamamı aynı karakterdedir. Hâlbuki her bir mühür ayrı şahsa ait olmasına rağmen aynı yazı sitili ve karekterleri taşımaktadır. Ayrıca “ye” harfi altına bilgisayar noktaları konulmuştur. Özellik itibariyle aynıdırlar ve hiçbirinde bir kayma bile olmamıştır.
    (3)- Şecerenin ana kaynağını teşkil eden yazıda şu ifade yer almaktadır: “Abdülvahab, Abdullah ve Mirza Reşan ve min zürriyetihi eş-Şeyh Üstazuna el-Ekrem Saidi’n-Nursi el-Hiyali el-Geylani el-Hüseyni ve validetuhu Hasaniyetü’bnü zürriye”[30] Şecerede yer alan bu ifadeye göre Said Nursi Hasenî değil, Hüseynîdir. Ahmed Akgündüz, şecereyi Hz. Hasan’a göre düzenlemiştir. İstinat noktası olarak verdiği Hiyaliyyin şeceresine bile ters düşmektedir. Ona düşen görev yeniden Said Nursi′ye bir baba daha bulup nesebini Hz. Hüseyin’e bağlayarak yeni bir şecere düzenlemesi elzem olmuştur. Sayın hoca herhalde şecereyi okumadan yazmış olma ihtimali yüksektir. Zira hoca aksine çok müdakkiktir böyle bir hata yapması mümkün değildir. Ayrıca şecereyi yazanın da hiçbir imla kuralını bilmediğini ve birçok kelimeleri de yanlış yazdığı ortadır. Bunun tafsilatına girmeyeceğim. Hiyal Aşireti şeceresinde “Mirza Reşan”dan sonra Said Nursi’ye geçmiş ve arada kalan dört babayı zikretmemiştir. Arada kalan dört babayı Ahmet Akgündüz mesnedi belli olmayan kaynaklardan çıkararak şecereyi tamamlamıştır. Ayrıca Sayın Hocam; Said Nursi bin Murtaza Mirza bin Ali bin Hıdır bin Mirza Halid isimlerini yani dört babayı Osmanlı Arşivindeki nüfus kayıtlarından tespit ederek yazdığını basın toplantısında ifade ediyor. Ne yazık ki yapmış olduğum araştırma sonucu Osmanlı Arşivi’nde böyle bir nüfus kaydının bulunmadığını bu söyleminde tamamen hayal ürünü olduğu anlaşılmaktadır. Zaten kendisi de yayınladığı şecerede böyle bir “Nüfus Defteri’ini” kaynak olarak gösterememiştir. Aynı zamanda hayal üzerine kurmuş olduğu soyağacını Mirza Reşan el-Hiyali’ye bağlayarak Hiyal Aşireti şeceresini tamamlaştır. Hiyal şeceresinde yer alamayan bu dört babayı ilave ederek şecereyi oluşturmuştur.
    (5)-Mühürde “Abdülfettah bin Muhammed Bedreddin” yazılı mührün altında şecereyi yazanın yazısıyla Nakîbü’l-Eşraf Trablus Arabistan ibaresi yazmıştır. Bu adamın Irak’ta Nakibü’l-eşraflık yaptığına göre “Irak Nakibü’l-eşrafı Abdülfettah bin Muhammed Bedreddin” olarak yazılması gerekirdi. Bu mührün de sahte olduğu aşikardır. Binaenaleyh bu mührün hangi tarihte kazıldığı belli değil ayrıca mühürde şahsın ünvanı da yer almamaktadır. Evet araştırdık böyle bir ismin Trablusşam’da görev yaptığı vakidir. Fakat Irak’ta Nakîbü’l-Eşraflık yaptığına dair hiçbir kayda rastlanamamıştır. Müşecere sahibi buna bir cevap yazarsa memnun oluruz.
    (6)-Mühürde, “Muhammed Emin Müşevvah” yazmaktadır ve mührün altına şecereyi yazan aynı şahıs şu bilgiyi kaydetmektedir: El-Hiyali el-Hüseyni’n-neseb diye yazmıştır. Bu mührün altındaki yazıya bakılırsa Hiyaliyyin’in hüseyni olduğu anlaşılmaktadır. Fakat şecereyi düzenleyene göre ise Hasani’dirler. Şimdi hangisine inanacağız bilemiyorum bu hususta bir beyanda bulunurlarsa memnun oluruz.
    Kuyud-ı Kadime Arşivi’nden alınan Tapu yoklama defteri[31]

    Bu yoklama defterinde, Bitlis’e bağlı İspayirt nahiyesi Nurs köyünde “Muhammed, Kolos ve Hacı Mirza benûn-ı Alo (Ali)” olarak yazmaktadır. Yazar bu kayıttan yola çıkarak Mirza’nın babası Ali olduğu tespit etmiştir. Geriye kalan “Hıdır ve Mirza Halid” Hiyaliyyin şeceresinin son halkası olan Mirza Reşan’a bağlanmıştır. Yazar hangi karine ile bunların Mirza Reşan evlatları olduğu kanısına varmıştır. Ellerinde herhangi bir hüccet-i şer‘iyye olmadığı halde nasıl böyle bir tespitte bulunmuş gerçekten düşündürücüdür. Şecerede var olmayan dört ismi nasıl şecere oluşturarak Mirza Reşan evlatları olduğunu tespit etmiş ve tereddütsüz şecereye ilave etmiştir. Siyadet şeceresine ismin ilavesi ya mahkeme kararıyla veyahut Nakîbü’l-Eşraf'ın onayıyla ancak mümkün olabilir. Burada yazar hem kadılık görevini yapmış ve aynı zamanda Nakîbü’l-Eşraflık yetkisini kullanarak yeni bir şecere düzenlemiştir. Ve’s-sellam…
    Isparta’nın Eğridir kazası Barla Nahiyesi’nde mecburi ikamete tabi tutularak verilen tevkif müzekkeresidir.[32]

    Yukarıda verilen kayda göre Said-i Kürdi’nin babasının ismi Murtaza Mirza olduğunu yazmaktadır. Yazar bu ismi Murtaza bin Mirza olarak okumuştur. Bununla da kalmayıp belgede yer almayan bazı ifadeleri de ilave ederek şöyle yazmaktadır: “Seyyid Mirza nisbetün ila ceddihim es-Seyyid Murtaza bin Zeynelabidin bin Seyyid Mirza ve’t-teleffazu tesmiyete Murtaza mine’l-Etraki Mirza” diye ifade etmektedir. Seyyid Mirza isminin Ceddi es-Seyyid Murtaza bin Zeynelabidin’den geldiğini ve Türkler Mürteza’yı Mirza olarak telafuz ettiklerini yazmaktadır. Yukarıda Türkçe olan bu belgenin neresinde böyle bir ifade yer almaktadır. Halbuki Mirza ismi bölgede çok yaygın olarak kullanılan bir isimdir. Mirza Kürtçe bir isimdir. Mir, Arapça emirin bozulmuş hali olup Kürtçe lehçesine yerleşmiş bir ıstılahtır. Mir, Emir anlamındadır. “Za “ doğmak anlamını taşımaktadır. Mirza emirin oğlu anlamına gelmektedir. Bu isim bölgede yaygın olarak kullanılan isimlerden biridir. Örneğin: Mirza, Halza, Varza, Dedza ve Amiza mahalli dilde çokça kullanılan ifadelerdir. Dolayısıyla bu isimlere kutsiyet izafe etmeğe de gerekte yoktur.
    Nüfus Müdürlüğü'nden aldığımız nüfus kaydında Said-i Nursi’nin sadece babası Mirza ve Annesi Nuriye olarak yer almaktadır. Dedeleriyle ilgili herhangi bir kayda rastlanamamıştır.

    Ahmet Akgündüz basın toplantısında “Said-i Nursi’nin dört dedesini Osmanlı Arşivi nüfus defterlerinden tespit etmiş bulunuyoruz” diye ifade etmektedir. Sayın Hocam mademki elinizde Bediüzzaman’la ilgi nüfus kayıtları var, şecerenizde bir vesika dahi olsun neden yayınlamamışsınız. Dört babayla ilgili bizim bilmediğimiz nüfus kayıtları varsa bunları da yayınlamanızı istiyoruz..
    BELGE – 2
    Seyyid Hamidi el-Kadiri şeceresinin ilk sayfasıdır.

    BOA. YEE NO: 7/16-1[33]
    Hazihin şeceretün asluha asîlün ve fer’uha nebîlün ve hâmiluha reculün celilün es’elullahe en yerzukahü’l-istikamete bi-hürmeti Mahummad’in (SAV) el-muhbitu aleyhi’l-vahyü ve’t-tenzîl emzayteha ve enfezetha ve en’l-fakirü’l-vara ev hâhdimü’l-fukara es-Seyyid Hamid el-Kadiri affa anhu Rabbuhu
    Mühür: Lailahe ilah Şeyh Abdülkadir şeyün lillah 1262
    Mühür
    Es-Seyyid Hamid el-Kadiri
    1291
    SEYYİD ABDÜLKADİR GEYLANİ AHFADINDAN
    SEYYİD HAMİD’İN ŞECERESİDİR

    1-El-İmam Ali (RA)
    2-Seyyid İmam el-Hasan (RA)
    3-Seyyid Hasan el-Müsenna
    4-Seyyid Abdullah el-Mahdi
    5-Seyyid Musa el-Cûvni
    6-Seyyid Abdullah
    7-Seyyid Musa
    8-Seyyid Davud
    9-Seyyid Muhamed
    10-Seyyid Yahya ez-Zahid
    11-Seyyid Abdullah el-Ceyli
    12-Salih Musa Cengidost
    13-Seyyid Abdülkadir
    14-Seyyid Abdülaziz
    15-Seyyid Muhammed el-Hâtaki
    16-Seyyid Şemseddin
    17-Seyyid Şerafeddin
    18-Seyyid Zeyneddin
    19-Seyyid Veliyuddin
    20-Seyyid Nureddin
    21-Seyyid Hüsameddin
    22-Seyyid Muhammed Derviş
    23-Seyyid Nureddin
    24-Seyyid Zeyneddin
    25-Seyyid Mustafa
    26-Seyyid Selman
    27-Seyyid Hamis
    28-Seyyid Muhammed Salih
    el- Kadiri
    29-Seyyid Hamidi el-Kadiri
    BOA. YEE NO: 7/16[34]


    BELGE -3
    PROF. DR. AHMED AKGÜNDÜZ’E GÖRE HİYALİYYİN ŞECERESİ
    1-Muhyiddin Abdülkadir Geylani 470-561
    2-Şeyh Abdülaziz (Musul) (Sincar Hiyal) 532-602/1205
    3-Şeyh Muhammed el-Hettak el-Hiyali
    (652/1254, Rufya-Berdereş Kazası-Hiyal-Sincar)
    4-Muhammed Hüsamüddin Şarşık el-Hasan
    el-Hıyali (652/1254-Kuzey Irak)
    5-Şeyh Ebu Salih Şemsüddin Muhammed el-Ekhal
    (651-739/1338,Sancar Kazası-Hıyal Köyü)
    6-Şeyh Nureddin Ali, Sâdât-ı Hiyaliyyin'in
    ve bu arada Bediüzzaman Hazretlerinin dedesidir.
    7-Muhyiddin Abdülkadir
    8-Şemseddin Muhammed
    9-Şeyh Alaaddin Ali (785-853/1450-Kahire)
    10-Şeyh Bedreddin Hasan Hamevi
    11-Şeyh Abdürezzak (6 Safer 901/26 Ekim 1495 öl. Dedesi
    12-Şeyh Bedreddin'in Türbesinde medfun)
    13-Abdullah (Korsinc-Hizan Yeni Adı Karbastı)
    14-Abdurrahman (Sermit-Hizan, Yeni adı Yamaç)
    15-Abdulvehhab
    16-Abdullah
    15-Mirza Reşan
    16-Mirza Halid
    17-Hıdır
    18-Ali (Alo)
    19-Sufi Mirza (1920)
    20-Bediüzzaman Said Nursi
    (1876-1960-Urfa)
    Hiyaliyyin Şeceresi’nin Musul Arşivlerinden alınmayıp Mahmud Said trafınadn kendisine verildiği basın toplantısında ifade etmektedir.
    Sonuç
    Şecerede yer alan usul hatasını maddeler halinde vereceğiz.
    1-Hiyaliyyin şeceresinin hangi tarihte tanzim edildiği belli değildir.
    2-Nakibu’n-nükabanın onayı ve mutabıktır mührü bulunmamaktadır.
    3-Şecerenin hangi vilayetin Nakibü’l-eşrafı tarafından tasdik edildiğine dair herhangi bir bilgi yer almamaktadır.
    4-Şecere müteselsil bir nesep şeceresi olmayıp isimler arasında kopukluk vardır.
    5-Şecere’de yer almayan Said-i Nursi’nin 4 dedesi Hiyaliyyin şeceresine ilave edilerek şecere yazılmıştır.
    6-Abdülkadir Geylani’den, Hz. Hasan (RA)’a kadar 12 dede ensâb kitaplarından alıntı yapılarak şecereye konulmuş ve bu şekilde yeni bir şecere oluşturulmuştur.
    7-Seyyidlik şeceresine isim ilave etme yetkisi Nakibü’l-eşraf kaymakamına aittir. Başkası şecereye müdahale edemez. Şecereye başkaları tarafından ilave edilen isimlerin hukuki açıdan hiçbir geçerliliği yoktur.
    8-Seyyidlik şeceresinin onaylanması sadece İstanbul’daki Nakibü’l-eşraf yetkisindedir. Taşradan gönderilen şecereler, defter kayıtlarına bakılarak doğru olup olmadığı tespit edildikten sonra “mutabıktır” mührü basılarak tarih atılır ve siyadet beratı şecere sahibine verilir. Hiyaliyyin şeceresi bu hüviyeti taşımadığı için hukuki hiçbir geçerliliği yoktur.
    9-Nakibü’l-Eşraf Defterleri’ne ve nüfus kayıtlarına dayandırılmadan düzenlenen silsilenâmenin hukuki hiçbir geçerliliği yoktur.
    10-Hiyaliyyin şeceresi üzerinde bulunan mühürlerin tamamı bilgisayar çıkışlıdır. Bu şekildeki mühürler hiçbir belgede mevcud değildir.
    11-Şecerede Nekabetü’s-Sadatü’l-eşraf yazan üç mühürde hakk tarihi ve seyyidlerin isimleri yer almamaktadır.
    12-Nakibü’l-eşraf mühürleri iki tane yaptırılır birisi merkezde diğeri taşraya tayin edilen kaymakama verilir.
    Bağdad Nakibü’l-eşraf merkezinde şecerede yer alan mühürlerin tatbik mühürleri var mıdır?
    Hiyaliyyin şeceresi Musul Arşivi’nden alınmamıştır. Dr. Mahmud Said tarafından Arap aşiretleri dolaşılarak elde edildiği Sayın Prof Dr. Ahmed Akgündüz basın toplantısında ifade ediyor.
    13-Şeyh Abdülkadir Geylani silsilesinden gelen Hiyaliyyin Aşireti’nin seyyid olmadığı Osmanlı Arşivi kayıtlarında yer almaktadır.(Ayrıntılı bilgi için bkz.Başbakanlık Devlet Arşivi Yıldız Esas Evrakı DosyaNo: 7 Gömlek No: 16).


    [1] Arşivci Araştırmacı Yazar

    [2] Sadık Albayrak, Son Devir Osmanlı Uleması, (İlmiye Ricalinin Teracim-i Ahvâli) C. IV, sh. 27

    [3] Said-i Nursi, Asar-ı Bedi‘iyye, Münazarat kısmı, Envar Neşriyat s. 364.

    [4] İbn-i Hişam, es-Siretü’n-Nebeviyye Kahire 1955, c. III, s. 224.

    [5] Hud Sûresi,11/ Ayet 45-46

    [6] Hucurat Sûresi No: 49 Ayet 13.

    [7] BOA. Y.E.E No: 7/16-4.

    [8] Ahmed Akgündüz, Bediüzzaman’ın Hz. Peygamebere Kadar Uzaman Soyağacı, s. 30-31.

    [9] Bkz İbnü’l-Emir Ensab, No 20.

    [10] Sadık Albayrak, Son Devir Osmanlı Uleması, (İlmiye Ricalinin Teracim-i Ahvâli) C. IV, sh. 271: Sadık Albayrak’ın kullandığı bu belgeyi yerinde görmek için Meşihat Arşivi’ne gittim görevlinin ifadesine göre bu belge yok olmuştur. Bu belgenin kim tarafından oradan alındığı bilinmiyor.

    [11] Meşihat Arşivi Karar defteri.

    [12] Said-i Nursi Asar-ı Bediiyye, Muhakemat kısmı Envar Neşriyat 2012, s. 204

    [13] Said-i Nursi, Şualar s. 383

    [14] Said-i Nursi, Şualar Envar Neşriyat s. 414

    [15] Said-i Nursi, age., s. 424.

    [16] Said-i Nursi, Emirdağ Lahikası I, Envar Yayınları, İstanbul, s. 267.

    [17] BOA. ZB. 629/55.

    [18] BOA. DH. EUM THR 6/68.

    [19] BOA. DH. EUM THR 5/7.

    [20] BOA. DH. ŞFR 89/138.

    [21] BOA. DH. ŞFR 529/62.

    [22] DH. MKT 2730/76.

    [23] Akgündüz kitapcığı,age, s. 21


    [24] Şemseddin Sâmi, Kamusü’l-A‘lam kitabında Şeyh Abdülkadir Ebu Muhammed bin Ebi Salih bin Cengidost olarak yazmaktadır İstanbul 1311, c. IV, s.3089

    [25] Aşağıda verilen belge 3 bakınız aynı zamanda Osmanlı Arşivinden aldığımız Şeyh Abdülkadir Geylani şeceresi ile kiyaslayınız.

    [26] Ahmed Akgündüz age s. 9

    [27] Akgündüz, age. s. 30-31.

    [28] Bkz. Akgündüz, age., s. 8.

    [29] Akgündüz, Bediüzzaman’ın Hz. Peygamber’e Kadar Uzanan Soy Ağacı, s. 30-31

    [30]. Akgündüz, Bediüzzaman’ın Hz. Peygamber’e Kadar Uzanan Soy Ağacı, s. 30-31


    [31] Akgündüz, age. s. 14

    [32] Akgündüz, age. s. 14


    [33] BOA. YEE No: 7-16 Not: işbu şecere es-Seyyid Hamidi Elkadiri tarafından düzenlenerek tastik edilmiştir.

    [34] BOA. YEE No: 7-16, 2-3 Not: işbu şecere es-Seyyid Hamidi Elkadiri tarafından düzenlenerek tastik edilmiştir."

    kaynak:
    http://hirahaber.com/?HaberId=388





  5. #5
    rabbinsadikkulu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    10-01-2012
    Mesajlar
    9.108
    Adı geçen
    1 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @rabbinsadikkulu
    "Ahmet Akgündüz’ün Bediüzzamanın Seceresi Olduğunu İddia Ettiği Belgelere Cevap

    ŞUB 2

    Yazar Bilimsel Cevap

    Geçtiğimiz gün Bediüzzaman Said Nursi’nin Kürt olmadığını iddia eden Prof. Dr. Ahmet Akgündüz’ün sunduğu belgelerin sahte olduğu iddia edildi.
    Risale-i Nur Külliyatı’nın müellifi ve büyük bir İslam alimi olan ve çoğunlukla Said-i Kürdi olarak bilinen Bediüzzaman Said Nursi hakkında yapılan “Kürt değildi” iddiası gündeme oturdu. Şimdi tartışılan konu “Bediüzzaman Kürt mü değil mi?” sorusunun cevabı. Dün yaptığı toplantı ile konuyu gündeme getiren Prof. Dr. Ahmet Akgündüz Bediüzzaman’ın Kürt değil Arap ve hem Seyyid hem de Şerif olduğunu iddia etti. Öte yandan Akgündüz’ün iddiasına ve sunduğu belgelere tepkiler gelmeye başladı.Akgündüz’ün sunduğu belgelerin sahte olduğu ve Irak ve Suriye’de çokça yapılan sahte Seyyidlik belgelerinden olduğu iddia edildi. Irak’ta çokça yapılan “Kendisini ve ailesini Seyyid gösterme” olayı sahte belgelerin doğmasına sebep oluyor. İnsanlar çoğunlukla ailesini daha şerefli göstermek ve statü elde etmek sebebiyle yıllardır “sahte Seyyidlik belgeleri” düzenliyorlar. Bölgede kalmış kişilerin izahlarına göre sahte Seyyidlik belgeleri düzenlemek o bölgede bir meslek haline gelmiş durumda.
    AHMET AKGÜNDÜZ’ÜN GÖSTERDİĞİ SECEREDEKİ ÇELİŞKİLER VE YANLIŞLAR

    1. Belgeyi hazırlayan Mahmut adındaki kişinin Molla Feyzi Güzelsoy’a itiraf ettiği gibi belge 1935’de değil 1990’da hazırlamıştır. Molla Feyzi Güzelsoy Ağabey (Güneydoğu seydalarından, kürtçe risale dersleri yapıyor) şöyle anlatıyor bu konuyu: “Benim kanaat-ı kalbiyem, o şecereye her ne kadar eski bir evrak havası verilmiş ise de, yeni yapılmıştır. Ama ona rağmen Ahmet Akgündüz Hoca, Diyarbakır’da dedi ki: “Şecere 1935 tarihinde yapılmıştır.” İsterseniz ben bu meselenin hakikatını size izah edeyim: Ahmet Akgündüz Hocamıza şecereyi getiren Mahmut adındaki zat önce Diyarbakır’da benim yanıma geldi ve bütün evrakları bana verdi.
    Ben de okumaya başladım. Baktım ki, çok eski bir evrak havası verilmiş. Buna binaen ben sordum: ‘Sanki yüz senelik bir evraktır.’ dedim O da dedi: ‘Evet yüz seneden fazladır’. Ben de buna binaen dedim ki: ‘Bediüzzaman Said-i Nursi’den bahsederken Risale-i Nur Müellifi ünvanıyla zikrediliyor. Halbuki o tarihte Risale-i Nur telif edilmemiştir. Bu itirazdan sonra Mahmut kardeş bana dedi ki: ‘Şecereyi bana verenler her ne kadar o tarihi göstermiş iseler de, bence 1990’da yapılmıştır’.2. Irak’tan getirilen ve Üstad’a şecere olarak isnad edilen sayfanın yazısı eski zamanın yazı şekli değildir, yeni neslin yazı türüdür. Ayrıca Arapça yazısı, Arap edebiyatına uygun değildir, mahalli lehçe ile yazılmıştır.3. Metin, Nahiv ve sarf kaidelerine aykırıdır. Sarf, Arapça’da kelime yapılarını ve kelimelerde oluşan harf değişikliklerini inceleyen ilim dalıdır. Nahiv ise kelimelerin cümle içindeki görevlerini ve cümle yapılarını inceleyen ilimdir. Yani bu şecere Arapça’daki kelime yapısı ve kelimelerin cümle içinde kullanımlarına uygun değildir.4. ŞECERELERDE MÜHÜRLER BİLGİ EKLENDİKÇE FARKLI DÖNEMLERE AİT OLMAK ZORUNDADIR.(Mesela farklı bir yüzyıla ait bilgi eklendiğinde o yüzyılın yüksek makamının mührünün olması gerekir.) BU ŞECEREDEKİ MÜHÜRLERİN HEPSİ AYNI DÖNEME AİT VE MÜHÜRLERDE KULLANILAN YAZI KARAKTERİ DE 10 YILLIK BİLGİSAYAR YAZI KARAKTERİ.(Risalehaber sitesi: Mühürler sanki aynı mühürdara aynı zamanda yaptırılmış. Şecereye ilave bilgiler eklendikçe farklı zamanlarda basılması gereken mühürler; âdetâ aynı mürekkeple, aynı zamanda ve iyice okunsun diye aynı sıkletle basılmış. Mühürlerin, mazisi 10 yılı aşmayan bilgisayar font versiyonu taşıması ise kocaman bir ayıp olarak ortada durmaktadır. Belgeler tarafsız bir laboratuarda analize tabi tutulmadıkça bir kâğıt parçasından ibarettir.)5. BELGEDEKİ MÜHÜRLERDE ARAPÇA “YE” HARFİNE İKİ NOKTA KONMUŞ, YE HARFİNİN BUŞEKİLDE YAZILMASI ESKİ YAZIDA OLMAYAN BİR ŞEY, BİLGİSAYAR KLAVYESİNDE OLAN BİR YAZI ŞEKLİ. (Risalehaber sitesi: Belgeye vesîka mâhiyyeti veren mühürlere dikkatlice baktık, mühür sahiplerinden “Hıyâlî” isimlilerin son “ye” harflerinin belgenin gerçekliğine gölge düşürdüğünü gördük. Bilgisayar dizgilerinde Arapça ile meşgul olanlar, Latincenin “S” harfine benzeyen Arapça “ye” harfine ayrıca “iki nokta” konduğunu bilirler; normal yazıda ise böyle câhilce bir yazı şekli olamaz! (YANİ SADECE BİLGİSAYAR KLAVYESİ KULLANILIYORSA YE HARFİNİN ÜZERİNDE İKİ NOKTA OLUR, YOKSA OLMAZ)Bu mühürlerde de aynı şey var: “Hıyâlî” kelimelerindeki son “ye” harflerine bilgisayar “iki nokta” daha ilâve etmiş! Belge diye ona verenler Hocayı aldatmışlar.)6. Belgenin başında; Şeyh Abdülkadir-i Geylani’den bahsederken şöyle deniliyor: ‘Hicri 841 (Miladi 1437) yılında Taun (Kolera) hastalığından Şam’da vefat ederek Sofiye Kabristanına defnedilip geriye hiçbir zürriyet bırakmamıştır.’ Oysa bütün tarihçiler Geylani’nin dört hanımla evlendiğini ve on iki veya on sekiz evladının olduğunu kaydederler. Farzedelim ki, Geylani geriye hiç evlad bırakmadı. O zaman Üstad Bediüzzaman nasıl onun neslinden geldi?7. Belgede; Şeyh Abdülkadir-i Geylani’nin Hicri 841 (Miladi 1437)’de vefat ettiğini yazıyor ve annesinin isminin Fatıma bint-i Haydar, babasının isiminin de Şeyh Nureddin Ali olduğu ifade ediliyor. Halbuki Şeyh Abdülkadir-i Geylani Hicri 561 (Miladi 1166) yılında vefat etmiştir. Annesinin adı Fatıma Bint-i Haydar değil, Fatıma bint-i Abdullah’ül Esmai’dir.8. Belgeye göre; Şeyh Abdülkadir-i Geylani’nin biraderi olan Şeyh Alaaddin Ali Hicri 785 (Miladi 1384) tarihinde Hayal Köyünde dünyaya gelmiş. Hicri 853 (Miladi 1449) tarihinde vefat etmiştir. İşte asıl skandal burada. Çünkü bu tarihe göre Şeyh Abdülkadir Geylani’yle Hz. Üstadın arası takriben 500 sene oluyor. Halbuki Bediüzzaman Hazretleri, Şeyh Abdülkadir Geylani’nin 800 sene kendisinden uzak olduğunu Risale-i Nur’da beyan ediyor ve tarih de öyle gösteriyor.9. Irak’tan getirilen sözde şecere sadece Üstad’a ait olduğu ve Üstadımız’ın annesi Nuriye hanıma ait bir şecere olmadığı halde, Nuriye Hanım da, ilgili hiçbir belge olmamasına rağmen Hüseyni gösterildi ve çift taraftan seyyidlik Üstad’a isnad edildi. Oysa secerede Nuriye hanımla ilgili bir belge yok.10. İddia edilen şecere, sadece Şeyh olan Karageçilerin Kayı boyundan olduğunu iddia etmektedir. YANİ BİRBİRİNDEN TAMAMEN FARKLI İKİ AŞİRETİ TEK BİR AŞİRET GİBİ GÖSTERMEKTEDİR.1.Karageçi aşireti Bingöl Zazalarındandır, yaşam stilleri, konuşmaları itibariyle Türklükten ve Türk dilinden çok uzaktırlar, Urfa’nın ve kazalarının etrafında yaşayan mevcut bütün Kürd aşiretlerinden de çok farklıdırlar. Oysa Karakeçi olarak bilinen aşiretin, hemen hemen hepsi şimdi Kırşehir tarafına göç etmişlerdir. Halen Karacadağ’da yaşayan ve “Türkan” (Türkler) ismiyle anılan ve Türk olarak bulunan sadece iki-üç köy vardır. Başka da yoktur.2. Akgündüz 35 yıl boyunca araştırma yaptığını söylüyor, oysa 35 yıl araştırma yapmayı gerektirecek bir husus yok. Çünkü nakib-ül eşraf belgeleri (Osmanlı’daki seyyidlerin kayıtlarının tutulduğu belgeler) İstanbul’da müftülük arşivindedirler. Seyitlik şecerelerini tutarlar. 39 tane defter vardır. Bir kaç saatlik araştırma ile bakılabilir.3. Bitlis ve Hizan’daki nüfus ve tapu kayıtlarını incelediğini söylüyor Akgündüz. Osmanlı kayıtları Bitlis ve Hizan’da değildir. Osmanlının tapu tahrir kayıtlarının tamamı Başbakanlık Osmanlı arşivi ve Ankara Kuyudi Kadime arşivindedir.4. Akgündüz, 1935’e kadar geriye gittim ve şecereyi Musul’da buldum diyor. 1935 tarihinde olan bir belge Osmanlı belgesi değildir. 1935’de Osmanlı yoktur.5. Akgündüz Hoca, Üstadın babasının asıl isminin Mirza olmadığını, “Mirza” isminin “Murtaza”dan gelen bir lakap olduğunu iddia etmektedir. Murtaza, ise, Hz. Ali’nin bir lakabı olduğu için soy bağlantısı kurmaktadır. Oysa ki Mirza ismi “Emirzade”den gelmektedir. Şemseddin Samî’nin Kamus-u Türkî sözlüğünün sf. 1441, 3. sütuna bakılabilir. Hem Mirza isim İran’da, Pakistan’da ve Hindistan’da, Azerbaycan’da ve Türkiye’nin doğu ve güneydoğusunda yüzlerce, belki binlerce kişinin adıdır.6. Şecerenin muteber olması için Osmanlıpadişahı, ya da Selçuklu Sultanı ya da bir Abbasi Halifesinin tasdikli mühürleriyle mühürlü olması veya vergiden, askerlikten muafiyetleri sağlanmış olması gerekir. Bunlar yoksa bir belge güvenilir kabul edilmez. Bu şecerede böyle bir mühür veya kayıt yoktur.BEDİÜZZAMAN HAZRETLERİ, RİSALE-İ NUR’DA SAYISIZ YERDE KÜRT OLDUĞUNU SÖYLEMİŞTİR (bazı risale baskılarında bu ifadeler özellikle çıkarılmış) “Ey hürriyet-i Şer’i! Öyle müthiş ve fakat güzel ve müjdeli bir sada ile çağırıyorsun BENİM GİBİ BİR KÜRD’Ü, tabakat-ı gaflet altında yatmışken uyandırıyorsun. Sen olmasaydın, ben ve umûm millet zindan-ı esarette kalacaktık…” (Divanı Harb-i Örfî, S: 82, Tenvir Yayınları) “Ve cesaret, sadâkat, diyanetin ünvanı olan tabii KÜRDLÜKLE İFTİHAR EDİYORUM.Nasıl ki, zaman-ı istibdadda bu tabii Kürdlük için tımarhaneye düştüm. Divanelerin hekimine dedim:…Ve divanelikle iftihar ediyorum. Ey Kürdler! Tımarhaneyi kabul ettim. Ve Kürdlüğü lekedar etmemek için irâde-i padişahı ve maaş ve ihsan-ı şahâneyi kabul etmedim…” (Nutuklar, 7. Hakikat, S: 265, Tenvir Yayınları) “BİZ Kİ KÜRDÜZ. Aldanırız, fakat aldatmayız. Bir hayat için yalana tenezzül etmeyiz…”(Divân-ı Harb-i Örfî, Yarı Cinâyet, S: 54, Tenvir Yayınları), Şam’da Emevi Camii’nde Arap ulemasına ve halkına hitap ederken de şu çağrıyı yapmaktadır: “…Ey bu Cami’deki kardaşlarım ve kırk-elli sene sonraki Âlem-i İslâm Mescid-i Kebirindeki ihvanlarım! Zannetmeyiniz ki, ben bu ders makamına size nasihat etmek için çıktım. Belki buraya çıktım, sizde olan hakkımızı dâva ediyoruz.YÂNİ, KÜRD GİBİ KÜÇÜK TAİFELERİN MENFAATİ VE SAADET-İ DÜNYEVİYELERİ VE UHREVİYELERİ, SİZİN GİBİ BÜYÜK MUAZZAM TAİFE OLAN ARAP VE TÜRK GİBİ HÂKİM OLAN ÜSTADLARLA BAĞLIDIR.Abdülkadir adında bir zatın bir evladına kadar gittiği halde, İmam Ali’ye kadar gösterilmiş ve başka şemalar çizilmiş ve tamamlanmıştır.AHMET AKGÜNDÜZ’ÜN İDDİALARINDAKİ YANLIŞLAR VE ÇELİŞKİLER 1. Akgündüz Hoca, Siverek’in güneydoğusunda halen yaşayan ve Zaza olan Karageçi aşiretinin, Karacadağ eteklerinde eskiden yaşamış aslen Türk “Karakeçili” aşiretiyle karıştırmakta ve KürtSizin tenbelliğiniz ve füturunuz ile biz bîçâre küçücük kardaşlarınız olan İslâm taifeleri zarar görüyoruz. Hususan ey muazzam ve büyük ve tam intibaha gelmiş veya gelecek olan Araplar! En evvel bu sözler ile sizinle konuşuyorum. Çünki, bizim ve bütün İslâm taifelerinin üstadlarımız ve imamlarımız ve İslâmiyet’in mücâhidleri sizlerdiniz. Sonra muazzam Türk Milleti o kudsî vazifenize tam yardım ettiler…”(Hutbe-i Şamiye Sayfa; 118, Tenvir Yayınları)Bediüzzaman Hazretleri’nin 1920’lerin başında yazdığı bir makalesi: “…BEDİÜZZAMAN-I KÜRDΒNİN Fihriste-i Makasadı ve Efkârının Programıdır: Ey şu müşevveş (düzensiz) sözlerimi temâşâ eden (bakan, seyreden) zât! Gayet dikkat ve muhakeme ile mütâlaa et. Yoksa sathî nazardan hasıl olan (yüzeysel bakıştan kaynaklanan) sû-i tefehhüm (kötü anlayış) ve zannınıza helâl etmem. Sen de atla da, okuma… Ben ki; İslâmiyet’e, maârif-i İslâmiye’ye (İslami eğitim-öğretim sistemine), ulemâya, talebeliğe ve Osmanlılığa ve Hilâfet’e ve İttihad-ı Muhammedîye’ye VE KÜRDLÜĞE İNTİSABIM (MENSUP OLMAM) CİHETİYLE...” (Makaleler, S: 269, Tenvir Yayınları)Üç sene Rusya’da, esaretimde çektiğim zahmet ve sıkıntıyı, burada bu dostlarım bana üç ayda çektirdiler. Halbuki, Ruslar BENİ KÜRT GÖNÜLLÜ KUMANDANI SURETİNDE, Kazakları ve esirleri kesen gaddar adam nazarıyla bana baktıkları halde, beni dersten men etmediler. Arkadaşım olan doksan esir zabitlerin kısm-ı ekserisine ders veriyordum. Bir defa Rus kumandanı geldi, dinledi. Türkçe bilmediği için, siyasî ders zannetti, bir defa beni men etti; sonra yine izin verdi. Hem aynı kışlada bir odayı cami yaptık. Ben imamlık yapıyordum. Hiç müdahale etmediler, ihtilâttan men etmediler, beni muhabereden kesmediler. (13. Şua Denizli Hapisanesi Mektupları) “…Lütfen, ruh ve hayalinizi misafireten YENİ MEDENİYETE KARIŞMIŞ ASÂBÎ BİR KÜRD TALEBESİNİN hâl-i ihtilâlde olan cesed ve dimağına gönderiniz. Tâ tahtie ile hataya düşmeyiniz…’ (Müdâfâlar, Divan-ı Harb-î Örfi’den Sayfa; 7, Tenvir Yayınları)ÜSTADIMIZ, KENDİSİNİN MANEN SEYYİD OLDUĞUNU İFADE ETMİŞTİR GERÇİ MANEN BEN HZ. ALİ’NİN (R.A.) BİR VELED-İ MANEVÎSİ HÜKMÜNDE ondan hakikat dersini aldım ve Âl-i Muhammed (a.s.m.) bir manada hakikî Nur şakirtlerine şamil olmasından, ben de Âl-i Beyt’ten sayılabilirim (Lem’alar, s. 22.) Bedî’ mânâsında olan Celcelûtiye kasidesinde İmam-ı Ali’nin (r.a.) çok cihetlerle Risale-i Nur’a sarahat derecesine yakın işarâtı içinde, Bediüzzaman ismini Risale-i Nur’a vermesinden, bana emaneten verilen o ismi Risale-i Nur’a iade ettiğimi yazmışım.Bununla beraber, ”BEN DE MÂNEVÎ ÂL-İ BEYTTEN SAYILABİLİRİM” demektenmaksadım, bir kısım müçtehidlerin, “Onun âilesine ve ashabına selâm olsun” duasında, “Seyyid olmayan, fakat ehl-i takvâ bulunanlar o duada dahildirler” dediklerinden, o umumî duada benim de bir hissem bulunması için ricakârâne bir tevildir. Yoksa, o hatâkârane mânâ hiç hatırıma gelmemiş. (Şualar, 14. Şua, sayfa: 358 )HİÇBİR ALİM SEYYİD OLDUĞU İÇİN YARGILANMAMIŞTIR Dönemin seyyid alimleri: Abdülhakim Arvasi (1860-1943) Mehmed Zaid Kotku (1897-1980)Mahmud Sami Ramazanoğlu (1892-1984) Muhammed Raşid Erol (1930-1993)BEDİÜZZAMAN HAZRETLERİ SEYYİD OLDUĞU İÇİN DEĞİL, CEMİYET KURMAK İDDİASIYLA YARGILANMIŞTIR1935 yılında “gizli cemiyet kurmak, rejimin temel düzenini yıkmak” iddiasıyla Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesinde aleyhinde dâvâ açıldı ve mahkeme neticesinde Tesettür Risalesi’nden dolayı on bir ay, on altı öğrencisi de altı ay hapse mahkûm edildi 1943 yılında 126 talebesiyle birlikte tekrar “rejimin temel düzenini yıkmak” iddiasıyla tutuklanarak Denizli Hapishanesine sevk edildi. 9 ay tutuklu kaldı. Beraat etti. 1947 senesinde, “gizli cemiyet kurmak” iftirasıyla Afyon Ağır Ceza Mahkemesine sevk ediliyor ve tutuklanıyor. Mahkûm olanlar Bediüzzaman’ın kurduğu cemiyete (mevhum cemiyete) yardım etmişler diye cezalandırılmışlardır.ÜSTADIMIZ’IN HAYATTAKİ HİÇBİR AKRABASI SEYYİD OLDUKLARINI SÖYLEMEMİŞTİRÜstadımız’ın yakın akrabaları halen Nurs Köyünde ikamet ediyor. Bölgede Seyyidlere özel bir ihtimam gösterilmesine rağmen, bu bölgedeki akrabalarından hiçbiri seyyid olduklarını söylememiştir. Üstadımız kendi reddettiği halde, yakın akrabaları reddettiği halde üstadımızın seyyid olduğunu söylemek samimi değildir.ÜSTADIMIZ, HADİSE GÖRE SEYYİD OLANIN DEĞİLİM DEMESİNİN HARAM OLDUĞUNU SÖYLEMİŞTİRSeyyid olmayan seyyidim ve seyyid olan değilim diyenler, ikisi de günahkar ve duhul ve huruc (isyan) haram oldukları gibi… hadis ve Kuran’da dahi, ziyade veya noksan etmek memnu’dur (yasaklanmıştır).(Muhakemat, s. 52)ÜSTADIMIZ DEFALARCA SEYYİD OLMADIĞINI SÖYLEMİŞTİR BEN, KENDİMİ SEYYİD BİLEMİYORUM. Bu zamanda nesiller bilinmiyor. Halbuki AHİR ZAMANIN O BÜYÜK ŞAHSI (yani Hz. Mehdi (as)) AL-İ BEYT’TEN (Peygamberimiz (sav)’in soyundan) OLACAKTIR.(Emirdağ Lahikası, s. 247-250) …HEM MEHDİLİK İSNADINI HİÇ KABUL ETMEDİĞİMİ BÜTÜN KARDEŞLERİM ŞEHADET EDERLER. Hatta Denizli’deki ehli vukuf eğer Said Mehdiliğini ortaya atsa bütün şakirtleri kabul edecek dediklerine mukabil, Said itiraznamesinde demiş ki: “BEN SEYYİD DEĞİLİM MEHDİ SEYİD OLACAK” DİYE ONLARI REDDETMİŞ… (Şualar, On Dördüncü Şua, s. 365)"

    kaynak:
    http://bilimselcevap.wordpress.com/2...lgelere-cevap/

  6. #6
    rabbinsadikkulu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    10-01-2012
    Mesajlar
    9.108
    Adı geçen
    1 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @rabbinsadikkulu
    "Ahmet Akgündüz’ün Gösterdiği Şeceredeki Çelişkiler ve Yanlışlar



    Ahmet Akgündüz Hoca’nın Bediüzzaman Hazretleri’nin şeceresi olarak gösterdiği belgede onlarca hata ve çelişki vardır ve bu sözde belgede yer alan bilgiler doğru değildir.Belgenin, 1935 yılına ait olmadığı ve 1990’da hazırlandığı, sanki eskiymiş gibi göstermek için çeşitli teknikler kullanılarak eskitildiği ve tarihi, orijinal bir be**lge olmadığı anlaşılmıştır. Herhangi bir internet sitesine girildiğinde kağıt eskitmenin yarım bardak çay veya kahve gibi içecekler kullanılarak kolaylıkla yapıldığı görülebilir. Kağıdın üzerine çay veya kahve döküp peçeteyle kağıdın her tarafına yayıp, birkaç dakika beklettikten sonra fön makinasıyla kurutup, kırışıklıkları da ütüyle açınca eski görünümü verilebilmektedir.Nitekim Akgündüz Hoca’nın gösterdiği belgenin 1935 yılına ait olmadığını, 1990 yılında yapıldığını belgeyi hazırlayıp Akgündüz Hoca’ya getiren Mahmut isimli şahıs da itiraf etmiştir.Molla Feyzi Güzelsoy Ağabey bu gerçeği şöyle anlatmaktadır: “Ahmet Akgündüz Hocamıza şecereyi getiren Mahmut adındaki zat önce Diyarbakır’da benim yanıma geldi ve bütün evrakları bana verdi. Ben de okumaya başladım. Baktım ki, çok eski bir evrak HAVASI VERİLMİŞ. Buna binaen ben sordum: ‘Sanki yüz senelik bir evraktır.’ dedim O da dedi: ‘Evet yüz seneden fazladır’. Ben de buna binaen dedim ki: ‘Bediüzzaman Said-i Nursi’den bahsederken Risale-i Nur Müellifi ünvanıyla zikrediliyor. Halbuki o tarihte Risale-i Nur telif edilmemiştir. Bu itirazdan sonra Mahmut kardeş bana dedi ki: “ŞECEREYİ BANA VERENLER HER NE KADAR O TARİHİ GÖSTERMİŞ İSELER DE, BENCE 1990’DA YAPILMIŞTIR.”Sözde şecerenin Arapçası da hem dilbilgisi olarak hem de yazım tekniği olarak Akgündüz hocanın iddia ettiği gibi eski tarihli olmadığını ispatlamaktadır. Kullanılan dil eski zaman Arapçası değil, günümüz Arapçası’dır.BİR ŞECERENİN DOĞRU OLMASI İÇİN ŞECEREDEKİ MÜHÜRLERİN, O BİLGİNİN EKLENDİĞİ DÖNEMLERE AİT OLMASI GEREKİR. Mesela farklı bir yüzyıla ait bilgi eklendiğinde o yüzyılın yüksek makamının mührünün olması gerekir. AMA BU ŞECEREDEKİ MÜHÜRLERİN HEPSİ AYNI DÖNEME AİTTİR VE MÜHÜRLERDE KULLANILAN YAZI KARAKTERİ DE BİLGİSAYAR YAZI KARAKTERİDİR. YANİ, BELGENİN YAPILDIĞI İDDİA EDİLDİĞİ DÖNEMDE KULLANILAN YAZI KARAKTERİ DEĞİLDİR. BU DA BELGENİN ESKİ DÖNEMLERE AİT OLMADIĞINI GÜNÜMÜZE AİT OLDUĞUNU İSPATLAMAKTADIR.BELGEDEKİ MÜHÜRLERDE ARAPÇA “YE” HARFİNE İKİ NOKTA KONMUŞTUR. “YE” HARFİNİN BU ŞEKİLDE YAZILMASI ESKİ YAZIDA OLMAYAN BİR ŞEYDİR. “YE” HARFİ BİLGİSAYAR KLAVYESİNDE İKİ NOKTALI OLARAK YAZILMAKTADIR. YANİ SÖZ KONUSU BELGE ESKİ DÖNEME AİT DEĞİLDİR BİLGİSAYARLA HAZIRLANMIŞTIR.AKGÜNDÜZ HOCANIN ŞECERESİNDE MÜHÜRLERİN YAZI AÇILARI DAHİ BİRBİRİNİN AYNIDIR, TEK ELDEN ÇIKMIŞ OLDUĞU GÖRÜLMEKTEDİR:Normal bir seyyidlik belgesinde, az önce de ifade ettiğimiz gibi, bulunan her mühür şeceredeki devre ait olur. Dolayısıyla mühürlerin her birinin kendi kullanıldıkları dönemi yansıtan, bir diğerinden farklı özellikleri olması gerekir.Akgündüz’ün şeceresinde yer alan mühürlerin ise hepsi aynı döneme aittir, hatta yazı açıları kumpasla ölçüldüğünde yazılar aynı açıyı göstermektedir. Farklı dönemlerde farklı kişilere ait olması gereken mühürlerin aynı ölçüde olmasının imkansız olduğu açıktır. Bu durum, mühürlerin orijinal olmadığının açık delillerinden biridir.Akgündüz Hoca’nın gösterdiği şecerede kullanılan mühürlerin diğer özellikleri de bunların orijinal mühürler olmadıklarını ortaya koymaktadır:Osmanlı belgesi olan şecerenin muteber olması için ya bir Osmanlı padişahı ya da Selçuklu Sultanının tasdikli mühürleriyle mühürlü olması veya vergiden, askerlikten muafiyetin sağlanmış olması gerekir. Bunlar yoksa bir belge güvenilir kabul edilmez. Bu şecerede böyle bir mühür veya kayıt yoktur.BU ŞECEREDE MÜHÜRLERİN HİÇBİRİNDE YETKİLİ KİŞİNİN İSMİ VE MÜHÜR TARİHİ BULUNMAMAKTADIR. Osmanlıda seyyid şecereleri hazırlanırken üzerinde Nakîbü’l-Eşraf'ın (yani Seyyidlerden sorumlu yetkili makamın), mahkeme kadısının ve şuhudü’l-hal denilen şahitlerin isimlerinin, imza ve mühürlerinin olması şarttır. Akgündüz’ün şeceresinde ise mühürlerin yanında sadece “Nekabetü’s-Sadatü’l-Eşraf” sözü yazmaktadır. Halbuki şecerenin güvenilir olması için, aynı mühürde şahsın ismi ile unvanı yazılmalı ve mührün hangi tarihte basıldığı yer almalıdır. Bu şecerede ise mührün kime ait olduğu ve mührün hangi tarihte basıldığı yer almamaktadır.Örneğin ekranda görülen bu üç mühürde Nakibü’l-eşrafın ismi, makamı ve seyyidlik unvanı dahi yazılı değildir. Bu durumda söz konusu mühürlerin orijinal olmadığı sonradan bilgisayarda yapıldığı anlaşılmaktadır.SEYYİDLİK ŞECERELERİNDE, MÜHRÜN SAHTE OLUP OLMADIĞI KOLAYLIK TESPİT EDİLEBİLİR, ÇÜNKÜ; Nakîbü’l-Eşraf herhangi bir yere atandığı zaman iki mühür hazırlanarak birisi merkezi hükümette kalır, diğeri ise görev alan Nakibü’l-eşraf'a verilirdi. Böylelikle herhangi bir evrak merkeze geldiğinde tatbik mühürlerine bakılarak sahte olup olmadığı kolaylıkla tespit edilirdi. Ne var ki Akgündüz’ün şeceresinde, mühürler böyle bir düzen içinde değildir, rastgele belgenin her tarafına basılmıştır.Ayrıca, Osmanlı’da Seyyidlik şeceresinin onaylanması sadece İstanbul’daki Nakibü’l-eşraf yetkisindedir. Taşradan gönderilen şecereler, defter kayıtlarına bakılarak doğru olup olmadığı tespit edildikten sonra “mutabıktır” mührü basılarak tarih atılır ve “siyadet beratı” yani seyyidlik belgesi şecere sahibine verilirdi.Akgündüz hocanın gösterdiği şecerede böyle bir “mutabıklık” ibaresi yoktur, bunun için de hiçbir geçerliliği yoktur.MÜHÜRLERDEKİ HATALAR BUNLARLA DA BİTMEMEKTEDİR. MESELA bu mühürde “Abdülfettah bin Muhammed Bedreddin” yazılıdır ve şecereyi yazanın yazısıyla “Nakîbü’l-Eşraf Trablus Arabistan” ibaresi bulunmaktadır. Oysa soyun yaşadığı bölge Irak olduğu için mührün “Irak Nakibü’l-eşrafı Abdülfettah bin Muhammed Bedreddin” olarak yazılması gerekirdi.Buradan da mührün doğru olmadığı anlaşılmaktadır. Ayrıca bu mührün, diğer mühürlerde olduğu gibi, hangi tarihte basıldığı da belli değildir.AKGÜNDÜZ HOCA’NIN ÇELİŞKİLERİ BUNLARLA DA BİTMEMEKTEDİR.Belgenin başında; Şeyh Abdülkadir-i Geylani’den bahsederken: ‘Hicri 841 yılında Taun (Kolera) hastalığından Şam’da vefat ederek Sofiye Kabristanına defnedilip GERİYE HİÇBİR ZÜRRİYET BIRAKMAMIŞTIR.’ denilmektedir. Oysa bütün tarihçiler Abdülkadir Geylani Hazretleri’nin dört hanımla evlendiğini ve on iki veya on sekiz evladının olduğunu kaydederler.Ahmet Akgündüz, Geylani Hazretleri’nin geriye hiç evlad bırakmadığını söylüyorsa, o zaman Bediüzzaman Hazretleri’nin nasıl onun neslinden geldiğini iddia etmektedir?Şecerede yer alan bu bilgide bir başka vahim hata daha bulunmaktadır. Yukarıda belirttiğimiz gibi şecerede, Abdülkadir Geylani’nin Şam’da vefat ettiği söylenmektedir. Oysa herkesin gayet iyi bildiği tarihi gerçek şudur: Geylani Hazretleri Şam’da değil Bağdat’ta vefat etmiştir ve türbesi de Bağdat’tadır. Tüm İslam alemin gayet iyi bildiği bir bilginin dahi yanlış anlatıldığı bu şecerenin güvenilir bir belge olmadığı açıktır.Belgede; Şeyh Abdülkadir-i Geylani’nin Hicri 841’de vefat ettiği yazılıdır ve annesinin isminin Fatıma bint-i Haydar olduğu söylenmektedir. Halbuki Şeyh Abdülkadir-i Geylani Hicri 561 yılında vefat etmiştir. Annesinin adı Fatıma Bint-i Haydar değil, Fatıma bint-i Abdullah’ül Esmai’dir. Ahmet Akgündüz, “Bu Osmanlı belgesidir, 1935’e kadar geriye gittim ve şecereyi Musul’da buldum” demektedir. Oysa 1935 tarihinde olan bir belge Osmanlı belgesi değildir. 1935’de Osmanlı’nın olmadığı herkes tarafından gayet iyi bilinmektedir.Akgündüz Hoca sözde şecereyi kendince delillendirmek için, Siverek’te yaşayan Karageçi aşireti hakkında da doğru olmayan bilgiler vermektedir.Akgündüz Hoca, Siverek'in güney doğusunda halen yaşayan ve Zaza olan Karageçi aşiretini, Karacadağ eteklerinde eskiden yaşamış ve aslen Türk olan "Karakeçili" aşiretiyle karıştırmaktadır. Ve Kürt olan Karageçilerin Kayı boyundan olduğunu iddia etmektedir. YANİ BİRBİRİNDEN TAMAMEN FARKLI İKİ AŞİRETİ TEK BİR AŞİRET GİBİ GÖSTERMEKTEDİR. Karageçi aşireti Bingöl Zazalarındandır, yaşam stilleri, konuşmaları itibariyle Türklükten ve Türk dilinden çok uzaktırlar. Eskiden Karacadağ eteklerinde yaşayan Tük Karakeçi aşiretinin ise hemen hemen hepsi şimdi Kırşehir tarafına göç etmişlerdir. Halen Karacadağ’da yaşayan ve "Türkan" (Türkler) ismiyle anılan ve Türk olarak bulunan sadece iki-üç köy vardır. Başka da yoktur.Akgündüz Hoca’nın verdiği yanlış bilgilerden biri de, Bitlis ve Hizan’daki Osmanlı kayıtlarına ulaştığını söylemesidir. Oysa Osmanlı kayıtları Bitlis ve Hizan’da değildir. Osmanlı’nın tapu tahrir kayıtlarının tamamı Başbakanlık Osmanlı arşivi ve Ankara Kuyudi Kadime arşivindedir.Akgündüz Hoca, Üstadın babasının asıl isminin Mirza olmadığını, "Mirza" isminin "Murtaza"dan gelen bir lakap olduğunu iddia etmektedir. Murtaza, ise, Hz. Ali’nin bir lakabı olduğu için kendince bu şekilde bir soy bağlantısı kurmaktadır. Oysa ki Mirza ismi "Emirzade"den gelmektedir. İran’da, Pakistan’da ve Hindistan’da, Azerbaycan’da ve Türkiye’nin doğu ve güneydoğusunda yüzlerce, belki binlerce bu isimde insan bulunmaktadır.Kamus-u Türkî, Şemseddin Samî sözlüğünün 1441 sayfasının, 3. Sütununda da Mirza’nın emirzadeden geldiği anlatılmaktadır.AKGÜNDÜZ HOCA’NIN SUNDUĞU ŞECEREDE ÇOK DAHA VAHİM HATALAR DA VARDIR. ÖRNEĞİN;Kitapçığın 22. sayfasının birinci satırında Şeyh Abdülkadir Geylani’nin babasının adı Şeyh Nureddin Ali olarak yazılıdır. Ancak aynı isim yani babası olarak verilen isim, aynı zamanda Şeyh Abdülkadir’in 6. torunu olarak da gösterilmiştir.Zaten aslında, Abdülkadir Geylani’nin babasının adı Şeyh Nureddin Ali de değildir. Osmanlı Arşivi Yıldız Esas Evrakı Gömlek No: 7 Vesika No: 16’da yer alan belgede Şeyh Abdülkadir Geylani babasının ismi ibn-i Ebi Salih Musa Cengidost olarak yazılıdır.Akgündüz Hoca’nın kitapçığındaki çelişkiler ve yanlış bilgiler bununla da bitmemektedir: kitapçığın 22. sayfasında Şeyh Şemseddin Muhammed,Abdülkadir Geylani’nin oğlu olarak geçerken kitapçığın 31. sayfasında aynı isim yani Şeyh Şemseddin Muhammed, bu sefer Şeyh Abdülaziz’in oğlu olarak yazılıdır.AKGÜNDÜZ HOCA’NIN KENDİ BEYANLARI DA GÖSTERDİĞİ ŞECEREYLE ÇELİŞMEKTEDİR:Ahmet Akgündüz Bediüzzaman Hazretleri’nin baba tarafından Hz. Hasan’ın soyundan anne tarafından ise Hz. Hüseyin neslinden olduğunu iddia etmektedir:KENDİ KONUŞMASI: Yaptığımız araştırmalar sonucunda Bediüzzaman Said Nursi'nin baba tarafından Abdülkadir Geylani'nin torunu Hazreti Hasan'ın neslinden ve şerif olduğunu ortaya çıkardık. Diğer taraftan da annesi tarafından Hazreti Hüseyin neslinden seyyit olduğu ortaya çıkmıştır."ANCAK ŞECEREDE AKGÜNDÜZ HOCANIN BU İDDİASININ TAM TERSİ YAZILIDIR. Şecerenin ana kaynağını teşkil eden yazıda şu ifade yer almaktadır: “Abdülvahab, Abdullah ve Mirza Reşan ve min zürriyetihi eş-Şeyh Üstazuna el-Ekrem Saidi’n-Nursi el-Hiyali el-Geylani el-Hüseyni ve validetuhu Hasaniyetü’bnü zürriye” Şecerede yer alan bu ifadeye göre Said Nursi Hasenî değil, Hüseynîdir. Ahmed Akgündüz, kendi yayınladığı şecereden dahi haberdar değildir. Kendince belge olarak gösterdiği evrakla bile ters düşmektedir.AYRICA BİR DİĞER MÜHÜRDE DE “Muhammed Emin Müşevvah” yazısının altında şöyle bir not bulunmaktadır: El-Hiyali el-Hüseyni’n-neseb. Bu nota göre Hiyali aşiretinin Hüseyni olduğu bir kez daha ifade edilmektedir, oysa Akgündüz Hoca Üstadımız’ın baba tarafından Hasani olduğu iddiasındadır.Bu çok büyük çelişkidir.Ayrıca;ŞECERE NORMALDE MİRZA REŞAN İSMİNDE BİTMEKTEDİR, SONRA BEDİÜZZAMAN’A KADAR GELEN 4 BABA İSMİNİ DE AKGÜNDÜZ KENDİSİ EKLEMİŞTİR. Hiyaliyyin şeceresi Şeyh Abdülkadir Geylani’den başlayıp Mirza Reşan’da bitmiştir. Mirza Reşan ile Said-i Nursi arasındaki dört babanın kimler olduğu şecerede yer almamaktadır. Akgündüz kendisi bu dört babayı ilave ederek Üstadımız’a kadar silsilenameyi getirmiştir.Kuyud-i Kadime Arşivinden alnan bu tapu yoklama defterinde, Bitlis’e bağlı İspayirt nahiyesi Nurs köyünde yaşamış olan “Muhammed, Kolos ve Hacı Mirza, benûn-ı Alo (Ali)” gibi isimler yazmaktadır. Akgündüz Hoca, bu isimlere bakarak, hiçbir belge kayıt ve delil olmadığı halde, Mirza’nın babasının Ali olduğuna karar vermiştir. Tapu yoklamasında yer alan “Hıdır ve Mirza Halid” isimlerini de yine, neye dayanarak olduğunu açıklamadan, Hiyaliyyin şeceresinin son halkası olan Mirza Reşan’a bağlamıştır. Hangi delile dayanarak böyle bir bağ yaptığının açıklaması yoktur. Şecerede var olmayan dört ismin nasıl olup Mirza Reşan’ın evlatları olduğunu tespit etmiş ve şecereye ilave etmiştir, bunun bir açıklaması yoktur. Zaten sunduğu tüm evraklar içinde bu dört babayla yani Üstadımız’ın bu dedeleriyle ilgili hiçbir belge de bulunmamaktadır. Gayet iyi bilinmektedir ki, seyyidlik şecerelerinde her bir ismin ilavesi ya mahkeme kararıyla veya Nakîbü’l-Eşraf'ın onayıyla mümkün olabilir. Dolayısıyla kendisi Nakibul eşraf veya dönemin kadısı olmayan Akgündüz Hoca’nın kendi aklından yaptığı bu eklemenin hiçbir tarihi değeri yoktur.ŞECEREDE BELİRTİLEN BÖLGE İSİMLERİ DE YANLIŞTIRAkgündüz Hoca’nın sunduğu şecerede Bitlis’teki Kürd Hakkarisi diye bir ifade geçmektedir. Ancak coğrafya kitaplarında böyle terminolojiye rastlamak mümkün değildir.Sözde Said-i Nursi annesinin seyyidliğini tespit ederken şu ifadeyi kullanmıştır: “Molla Tahir bin Aşireti Hakif mine’l-kurdi’l-Hakkariyeti karyeti bilikan”Geçen ifadeleri birer birer ele aldığımızda Hakif aşireti diye bir aşiret yoktur. Ancak Bitlis’e bağlı Hakif Nahiyesi vardır, ama bu nahiye Akgündüz’ün şeceresinde yazıldığı gibi Hakkari’ye değil Bitlis’e bağlıdır.Bilikan köyü diye bir köy vardır, ancak şecerede söylendiği gibi Bilikan köyü Hakkari’ye değil Bitlis’e bağlıdır.Şunu da belirtmek gerekir ki, OSMANLI MAHKEME KAYITLARINDA BEDİÜZZAMAN HAZRETLERİ VEYA AİLESİNİN HERHANGİ BİR SEYYİDLİK BAŞVURUSU DA YOKTUR. BÖYLE BİR BAŞVURUSU OLMAYANIN SEYYİDLİK KAYDININ OLMASI DA MÜMKÜN DEĞİLDİR. Herhangi bir şahıs seyyidlik davasında bulunduğu takdirde bölgede bulunan Nakibü’l-eşraf’a veyahut bölgede bulunan adli mercilere müracaat eder. Yapılan müracaat üzerine defter kayıtlarına bakılır seyyid olup olmadığına dair kayıtlar onu doğrular nitelikte ise mahkeme şahitlerin de ikrarı üzerine tescili yapılır ve kendisine “hüccet-i şer‘iyye” (soy belgesi) verilerek siyadeti (seyyidliği) tasdik olunur. Söz konusu şecerede Said Nursi Hazretlerinin mahkemeye böyle bir müracaatı bulunmamaktadır. Herhangi bir müracaat olmadan siyadet (seyyidlik) defterine kaydının yapılması mümkün değildir.Ahmet Akgündüz Hoca, Bediüzzaman Hazretleri’nin haşa mahkemelerden korktuğu ve çekindiği için seyyid olduğunu gizlediği iddiasındadır. Oysa Üstadımız cesareti, mertliği, yiğitliğiyle bilinen dürüst bir insandır. İnandığı değerler için ömrünü hapisanelerde ve sürgünde geçirmiştir. Eğer Üstadımız seyyid olsa bunu asla gizlemez, açık ve net beyan ederdi. Üstadımız’ın da söylediği gibi seyyid olmayanın seyyidim demesi gibi,“SEYYİD OLANIN SEYYİDLİĞİNİ GİZLEMESİ HARAMDIR.”Seyyid olmayan seyyidim ve seyyid olan değilim diyenler, ikisi de günahkar ve duhul ve huruc (isyan) haram oldukları gibi... hadis ve Kuran’da dahi, ziyade veya noksan etmek memnu’dur(yasaklanmıştır). (Muhakemat, s. 52)
    Üstadımız’ın yaşadığı dönemde ve sonrasında hiç kimse seyyid olduğu suçlamasıyla yargılanmadığı gibi, Üstadımız da hiçbir mahkemesinde seyyid olduğu için yargılanmamıştır. Dolayısıyla seyyid olsa bunu gizlemesi gereken bir durum yoktur. Üstelik Üstadımız MAHKEMELERDEN ÇOK ÖNCE TAA 1919’DA DAHİ SEYYİD OLMADIĞINI SÖYLEMİŞTİR:Örneğin 1919'da Daru'l-Hikmeti'l-islâmiyye üyesi iken verdiği “Terceme-i Hâl Varakası”nda yani durum bildirim belgesinde, “Bir Sülâle-i ma’rufeye mensub ise, keyfiyet-i nisbeti” “ünlü bir aileye mensup ise hangisi olduğu” şeklindeki soruya "Bir Sülâle-i Ma'rûfeye (ünlü bir aileye mensup) Nisbetim Yoktur" şeklinde cevap vermiştir. Eğer Üstadımız seyyid olsaydı, henüz hiçbir mahkemesi olmadığı 1919’da bu belgede Seyyid olduğunu açıkça söylerdi.Unutmamak gerekir ki, Üstad Hazretleri 1919 yılında Ben Seyyid değilim dediğinde Osmanlı Devleti hüküm sürüyordu. Osmanlı’da ise Seyyidlerülkenin en saygın ve önde gelen kişileri olarak kabul edilirdi. Öyle ki bu saygıdan dolayı tüm vergilerden ve harçlardan muaf tutulmuşlardı. Devlet herhangi bir maddi sıkıntı yaşamamaları için kendilerine aylık bağlardı. Bu nedenle eğer Üstad Hazretleri Seyyid olsa Osmanlı Devleti’nde bunugizlemesini gerektirecek hiç bir sakınca yoktu.Ayrıca Üstadımız Münâzarât’ta daha 1911’de de: “Zira meşhur bir nesebim yok ki, mâzisini muhafaza edeyim. Ben Ebu Lâşey (hiçbir şeyi olmayan) olduğumdan bir neslim de yokdur ki, istikbâlini temin edeyim(Münâzarât, Matbaa-i Ebu’z-Ziyâ, İstanbul, 1329; Sahife: 158) diyerek seyyid olmadığını bir kez daha vurgulamıştır.Akgündüz Hoca yaptığı açıklamada, Bediüzzaman Hazretleri’nin kardeşi sayın Abdülmecid Ünlükul’un da sözde kendilerinin seyyid olduğunu ve hatta elinde sahih bir şecere bulunduğunu söylediğini iddia etmektedir. Akgündüz Hocanın bu iddiası hem vefat etmiş olan Abdülmecid Ağabeyi itham altında tutan hem de Üstadımız’a iftira eden yanlış bir beyandır. Zira böyle bir şecere zaten var ise, Akgündüz Hoca’nın böyle yıllar boyunca süren bir araştırma yapmasına gerek kalmaz, Abdülmecid Ağabeydeki sözde şecereyi alıp yayınlaması yeterli olurdu. Ve böyle bir şecere gerçekten var olsa, Üstadımız bile bile bu şecereyi asla gizlemezdi.Çünkü kendisinin de Risale-i Nur da söylediği gibi seyyid olmayanın seyyidim demesi gibi, “SEYYİD OLANIN SEYYİDLİĞİNİ GİZLEMESİ HARAMDIR.”Seyyid olmayan seyyidim ve seyyid olan değilim diyenler, ikisi de günahkar ve duhul ve huruc (isyan) haram oldukları gibi... hadis ve Kuran’da dahi, ziyade veya noksan etmek memnu’dur (yasaklanmıştır).(Muhakemat, s. 52)
    Bediüzzaman Hazretleri, tüm yaşayanlarının Kürt olduğu gayet iyi bilinen Bitlis’in Nurs köyünde dünyaya gelmiştir ve Kürttür. Eserlerinde defalarca bu gerçeği dile getirmiştir. Üstadımız’ın Kürt olması, Selahattin Eyyubi’nin soyundan olması bir güzelliktir. Tevillerle samimiyetsizce yorumlarla aksini iddia etmek Bediüzzaman Hazretleri’ne olan sevgiye ve saygıya yakışan bir tutum değildir.Üstadımız’ın Mahkemeden çekindiği için seyyidliğini gizlediği iddiası da doğru değildir. Çünkü Üstadımız hiçbir davada seyyid olduğu veya olmadığı için yargılanmamıştır, kendisine dönemin koşulları içinde atfedilen suç seyyid olmak değildir. TÜRKİYE CUMHURİYETİNDE BUGÜNE KADAR KİMSE SADECE SEYYİD OLDUĞUNU SÖYLEDİĞİ İÇİN YARGILANMAMIŞTIR.1935 yılında “gizli cemiyet kurmak” iddiasıyla Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesi’nde;1943 yılında 126 talebesiyle birlikte tekrar "gizli cemiyet kurmak" iddiasıyla Denizli’de;1947 senesinde, "gizli cemiyet kurmak" ithamıyla Afyon Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanmış, ama hiçbir zaman seyyid olup olmaması suçlama konusu olmamıştır.Dolayısıyla, seyyid olsa bunu gizlemesini gereken bir durum söz konusu değildir.Üstelik, ÜSTADIMIZ DEFALARCA SEYYİD OLMADIĞINI SÖYLEMİŞTİRBEN, KENDİMİ SEYYİD BİLEMİYORUM. Bu zamanda nesiller bilinmiyor. Halbuki AHİR ZAMANIN O BÜYÜK ŞAHSI (yani Hz. Mehdi (as)) AL-İ BEYT'TEN (Peygamberimiz (sav)'in soyundan) OLACAKTIR. (Emirdağ Lahikası, s. 247-250)
    Said itiraznamesinde demiş ki: “BEN SEYYİD DEĞİLİM MEHDİ SEYİD OLACAK” DİYE ONLARI REDDETMİŞ...” (Şualar, On Dördüncü Şua, s. 365)
    ÜSTADIMIZ, KENDİSİNİN MANEN SEYYİD OLDUĞUNU İFADE ETMİŞTİRGERÇİ MANEN BEN HZ. ALİ'NİN (RA) BİR VELED-İ MANEVÎSİ HÜKMÜNDE ondan hakikat dersini aldım ve Âl-i Muhammed (a.s.m.) bir manada hakikî Nur şakirtlerine şamil olmasından, ben de Âl-i Beyt'ten sayılabilirim (Lem'alar, s. 22.)
    "BEN DE MÂNEVÎ ÂL-İ BEYTTEN SAYILABİLİRİM" demekten maksadım, bir kısım müçtehidlerin, “Onun âilesine ve ashabına selâm olsun” duasında, "Seyyid olmayan, fakat ehl-i takvâ bulunanlar o duada dahildirler" dediklerinden, o umumî duada benim de bir hissem bulunması için ricakârâne bir tevildir. Yoksa, o hatâkârane mânâ hiç hatırıma gelmemiş. (Şualar, 14. Şua, sayfa: 358)
    Üstadımız taa 1911’de bile ben seyyid değilim diye beyan etmişken, doğru olmayan bir takım sözde belgelerle Üstadımız’ı seyyid ilan etmeye çalışmak Üstadımızı haşa doğruyu söylemeyen, doğruyu açıklamaktan çekinen bir insan gibi göstermek saygıya uygun bir davranış değildir. Akgündüz Hoca’nın bu yanlış ısrarının ne anlama geldiğini iyi düşünmesi ve verdiği yanlış bilgilerden dolayı özür dilemesi en doğru davranış olacaktır. 2013-04-18 16:47:11"

    kaynak:
    http://evreninyaratilisi.com/tr/Maka...eki-celiskiler

  7. #7
    rabbinsadikkulu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    10-01-2012
    Mesajlar
    9.108
    Adı geçen
    1 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @rabbinsadikkulu
    akgündüz şecere eleştirisi yapanlara ve ilmi cevap verenlere, bir nur talebesine yakışmayacak şekilde, üstelik mahrem yazışmaları da faş ederek "cevap" verdi.


    kişisel notumuz: aslında ilmi eleştirilere cevap vermedi, veremedi.

    "Akgündüz’den Said Nursi şeceresine gelen itirazlara cevap

    Prof. Dr. Ahmet Akgündüz, Bediüzzaman Hazretlerinin şecerisne yönelik yapılan eleştirilere cevap verdi

    İLGİLİ HABERLER
    » Bediüzzaman'ın soy ağacı belgelerinde hata var iddiası

    » Said Nursi’nin soyağacı belgeleri doğru ve geçerli

    » Said Nursi'nin soyağacına ODTÜ'den itiraz geldi

    » Said Nursi’nin soy ağacı tartışmaları faydalı

    » Said Nursi’nin soy ağacı fazla deşilmemeli

    » İşte Said Nursi'nin soy ağacının tüm belgeleri

    » Said Nursi'nin soy ağacı Hüsnü Bayram ağabeyi sarstı

    » Said Nursi'nin akrabasından soy ağacı yorumu

    » İşte Said Nursi'nin o şeceresi

    » Talebeleri, Said Nursi'nin soyağacına nasıl tepki verdi?

    » İşte Bediüzzaman’ın Peygamberimize dayanan soy ağacı

    » Bediüzzaman'ın soyu Peygamberimize dayanıyor



    Risale Haber-Haber Merkezi
    Bediüzzaman’in Şeceresine yapılan itirazlara cevaplar ve şecerenin hazırlanış hikayesi
    20 Aralık 2012 Perşembe günü Bediüzzaman’ın soy ağacını yani mübârek nesebinin şeceresini açıkladıktan sonra, hem bayram havası yaşandı ve hem de aşırı Kürtçülerin ve ırkçı Türkçülerin başına Prof. Dr. Nevzat Tarhan’ın ifadesiyle kıyamet koptu.
    1-Şecereyi Tasdik Edenler

    Evvela, Bunun en son doğruluk şehâdeti, 20 Aralık 2012 tarihinde Hüsnü Bayram Ağabeyin dilinden dökülmüştür:1958 yılında Ahmed Fevzi Ağabey Üstad’ı Isparta’da Ziyarete geliyor. Odada üç kişi mevcut: Üstad, Hüsnü Bayram Ağabey ve Ahmed Feyzi. Üstad bu ikisine bakarak:Kardeşim senin Maidetül-Kur’an kitabında yazdığın hakikatlar (mehdiyyet ve seyyidlik) ile alakalı bütün tesbit ve istihraçların doğrudur. Bu hakikat âleme istikbalde ilân edilecek; ancak ben yetişemeyeceğim, Hüsnü! İnşaallah sen görürsün.Hüsnü Bayram ağabeyin buna şahit olması resmen yüzüne yansımıştı. Toplantının ardından eve gittiğinde Üstadın bu sözlerinin tahakkuk etmesine sarsılarak ağladığını da daha sonra anlatmıştır. (1)Sâniyen, 27 Mart 2013 tarihinde bizim açıkladığımız belgeler üzerine şahsımıza bazı ırkçı kesimler tarafından yapılan hücumları duyup üzülen ve Üstadı hayatında ziyaret eden Mevlüt Gönen Ağabey, Osmanlı Araştırmaları Vakfına kadar gelerek, Abdülmecid Efendi’den naklen aynen şunları anlattı:Bizim şeceremiz sahidir ve hiçbir şüphe yoktur; baba tarafından Hasanîyiz ve anne tarafından Hüseynîyiz. Ancak Seydâ (Üstadı kasdediyor) bunu açıklamamızı yasakladı; zira bu asırda herkes seyyidim diyor ve bir de nazarlar Nurlara çevrilmelidir; şahsımıza değil.Sâlisen, başta Hulusi Yahyagil, Mustafa Sungur, Abdullah Yeğin, Salih Özcan ve kısaca Bediüzzaman’ın bütün talebeleri hiçbir istisna bulunmadan bu açıklamaları tasdik eylediler. Sağ olanlar teşekkürlerini ifade ettiler. Diyarbakır’da görülen sâdık bir rüyada Resulüllah’ın ifade ettiği gibi;Molla Said bendendir. Akgündüz Hoca bilinen bir hakikatı âleme ilan eyledi.sadâsı bütün Nur Cemaati tarafından tasdik ve tebrik edildi.
    2-Başlarına Kıyamet Kopan Irkçı Tenkitçiler ve İddiaları

    Bunları üç grupta toplamak mümkündür.Birinci grup, ırkçı Türkçülerdir ki, eskiden Türkiye Gazetesinde maalesef başyazarlık yapan ve şu anda Sözcü Gazetesinde Ergenekoncuların sözcüsü olan bir yazar bundan rahatsız oldu. Bunu gayet normal karşıladık. Zira bunlar ve benzerleri 100 yıldır Bediüzzaman’ı Kürtçü ve bölücü ilan ederek güneşi balçıkla sıvamak isteyenlerdi.İkinci grup ise ırkçı Kürtçülerdir ve sahte bir mehdidir ki, Bediüzzaman’ı ırkçılıklarına vesile yaptıklarından hakikatin ortaya çıkması oyunlarını bozdu. Bunların başını Diyarbakır’da Osman Baydemir’e methiyeler yazacak kadar ileri giden ve PKK’li anarşistlerin terör hareketlerini şanlı mücadele diye tavsif edebilen bahtsız bir Hoca Efendi ve onu takip eden bazı bedbahtlardır. Hepsi de Diyarbakırlı bir Mollanın yazdıklarını esas alarak, şecerenin sahte olduğundan tutunuz da Akgündüz’ün şeceresi vasıflandırmasına ve hatta Akgündüz’ün Türkçülüğüne kadar işi götürmüşlerdir. Bunlara cevap vermeye değmez; ancak saf dostlara bazı hakikatleri hatırlatmakta fayda mülahaza ediyoruz.Sahte Mehdi’ye ise cevap vermeye dahi tenezzül etmiyoruz.Bunlara asıl cevabı Abdülkadir Badıllı Ağabey vermiştir. Onun affına sığınarak bazı tesbitlerini burada aktarmak istiyorum:“Yazdığın yazılara bir göz gezdirdim.Yazılar 1. sahifesinden 51. sahifeye kadar kısmını, çok fuzuli, bad-ı heva, hayali bir hücum ve bir çeşit şarlatanlıklarla memlu gördüm. Ayet ve hadislerin murad ve maksud manaları çok başka iken, sen kendi kafana göre gayr-ı murad manalara sarfetmişsin. Yani çok itimad ettiğin mollalığının te’villeriyle bazılarını küfürle, dalaletle ittiham etmişsin. Aynı zamanda Hz.Üstadın pozisyonunu mükallidane takınarak yaptığın hitaplarda muhatapları cehil ile, ayıb ile fesad ile ittiham etmişsin. Bu davranışın nurun mesleğinin ruhuna, ondaki ihlas, tesanüd, ittihad ve uhuvvetin zıddına,tersine olmuştur.Senin bu yazılarından anlaşılıyorki, bala-pervazane mollalığınla beraber Risale-i Nurun dakik manalarından çok uzaksın. Bu vaziyeti sana sağlayan şey ise sendeki kendini fazla beğenmekliğindir. Bütün bunlar ise, yatmış olan hevesbar bir fitnenin kapısını açmak, onu ikaz etmektir. Ayrıca senin fare fare telaşlı çırpınman, bir hak namına değil, bir hakkı müdafaa değil tam tersine Kürd ırkının taassubu namına olmuştur. Çünki orta yerde bahsini yaptığın şey yoktur.Bu meselede senin yapacağın bir tek şey vardır. O da senin yazının 51.sahifeden sonraki sahifelerde yaptığın gibi Ahmet Akgündüz hoca Hz Üstadın şeceresini şöyle şöyle hatalarla, yanlışlıklarla tanzim etmiştir diyerek ispatlı bir şekilde hata ve sehivleri ortaya koymaktır. Evet, sadece bunu yapmalı idin, yazmalıydın. Senin Risale-i Nurların dekaikine adem-i vukufiyetini gösteren bir iki örnek gösteriyorum.Birincisi: Hazret-i Üstad müceddidliğini ve mehdiliğini reddetmediği halde, sen ise kendi kafana göre diyorsun ki, Hz.Üstad üç şeyi birlikte reddetmiştir. Seyyidlik, müceddidlik ve mehdiliği… Oysaki, Hz.Üstad müceddidliği açıkça kabul etmiş. Mehdiliğin üç merhalesinden biri olan imana hizmet, takviye-i akide gibi mehdiliğin şu en birinci merhalesini kendisinin ve talebelerinin ve Risale-i Nurların ifa ettiğini defalarca söylemiş ve yazdırmıştır. Müceddidlik hususundaki ifadelerinden Sikke-i Tasdik-i Gaybi –Envar Neşriyat Sahife 10 da “…Onun için nurlara o ismi vermek (mehdilik) münasib görülmüyor. Belki müceddittir, onun pişdarıdır, denilebilir” demektedir.Seyyidliğini ise –bana göre– elinde maddi delil olmadığı için ve o zat-ı azim delilsiz davaları öne sürmediği için zahir vaziyete göre hükmeylemiştir. Öbür yanda rivayet yoluyla gelen üç-dört çok ciddi ve mühim zatların naklettikleri seyyidliği hakkındaki haberler, sadece bir indi te’vile bina edilmez. Kendine fazla güvenen ……. isimli zat, kalkıyor, Hazret-i Üstadın hem seyyidliğini, hem müceddidliğini –milli asabiyet namına– ceffel-kalem inkar ediyor.…Netice: Senin bala-pervazane üsluplu kitapçığın neşre girerse, şimdiye kadar Nur cemaati içindeki mevkiin tarumar olup başını yiyen bir vesile olur. Çünki mukabil yazılar yazılacaktır. Sana kardeşçe tavsiyem odur ki; yazınızın 51. sahifesinden sonrakini kısmen neşredebilirsiniz. Kimseyi dine, Kur’ana ve hadise zıd olmakla ittiham etmeyin. Eğer edersen, “Men dakka dukka” kaziyesi mucibince aynı şeylerden müttehem olursun. Sonuçtada Nur’un uhuvvet ve samimiyet mesleği ayak altına alınmış olur. Tenkid yapma demiyorum, ama tenkidi müdâvele-i efkâr içinde, birilerini ittiham etmeden ve hak namına âlimâne ve mülayimane olmalıdır. Başka bir diyeceğim yoktur.Bu sözlerden sonra bizim de bir diyeceğimiz yoktur. Gelelim itirazlara:-Evvela Osmanlı Devleti, Sivas ve Kayseri çizgisinden itibaren Doğu’da kalan Şark Vilâyetleri ve Arap ülkelerindeki siyâdet evrakını Batı bölgeleri gibi tutmamıştır ve yerli Nakib’ül-Eşraflara bırakmıştır. Sadece bazı istisnâ şecereler bulunmaktadır ki, Somuncu Baba’nın ve Seyyid Fehim Arvâsî’nin şecereleri bu grupta yer alan şecerelerdendir. Ancak bütün Nakib’ül-Eşrafları yine Osmanlı Devleti tayin etmiş ve mahallî arşivlerde bunlar muhafaza edilmiştir. Bu sebeple Bediüzzaman’ın mühürlü ve tuğralı şeceresini Osmanlı Arşivinde aramak beyhudedir; ancak onun şeceresindeki bilgileri teyid eden belgeleri aramak mümkündür ki, bunu elimizden geldiği kadar yaptığımız ve bulduğumuz kanaatindeyim.-Bediüzzaman’ın doğduğu köy o zamanlarda Musul Eyâletine bağlıdır ve bu durum çokça değişikliğe uğramıştır. Bu sebeple onun şeceresini Musul Bölgesinde aramak en makul olanıdır; zira Hıyal Köyü zaten Musul’a bağlı Sincar Kazasındadır.-Biz böyle bir şecereyi kendimiz üretmedik. Bu belge gelmeden evvel biz Bediüzzaman’ın hem Hasanî ve hem de Hüseynî olduğuna inanıyorduk ve ağabeylerden duymuş ve okumuş idik. Bu şecere Adnan Budak vasıtasıyla Dr. Mahmud Said eliyle bize ulaştı. Diyarbakır’lı Molla’nın iddia ettiği gibi önce ona gitmedi; bilakis rica üzerine bizden izin alarak ilk Dr. Said’in el yazmalarını gördü. Biz de bunları senelerce evvel okuduk; fakat orijinal belgeyi görmeden açıklamadık. Sonradan orijinal belge geldi. Dokuz varaklık kısmını bahsedilen Molla’nın ricası üzerine ona da verdik. Son varak sonradan geldiği için ona verilmedi. Bu meselede parayla yaptırıldı yahut uyduruldu diyenlerin cevabını Allah’a havale ediyorum. Saf dostlara da Dr. Said sağdır ona sorunuz diyorum. Yalanın ve iftiranın ne demek olduğunu, Dr. Akgündüz de en az onlar kadar idrak eylemektedir.-Daha önce de açıkladığımız gibi, bu şecerenin nasıl hazırlandığını biz de bilmiyor ve hatta kimin hazırladığını da bilmiyor idik. Ancak bahsedilen mühürler, gerçekten Hiyâliyyîn Aşiretinin reislerine ait olduğunu bizzat reisleriyle görüşerek tahkik eyledik. Hatta bunlardan iki reis ile görüşmemizi fotoğraf ile tesbit eyledik. Önemli olan mühürlerin hangi tarihli yahut ne zaman hazırlandığı değil, hazırlanan şecerenin orijinalliğidir. Eski yahut yeni tasdik mühürlerinin bulunuşu, bahsedilen makamların bu belgeleri tasdik manasını taşımaktadır.-Bu şecereyi hazırlayan Üstad’ın babası tarafından mensup olduğu Sâdât-ı Hıyâliyyîn aşiretinin reisi Hamed el-Hıyâlî’dir. Bu zat Sâdât-ı Hıyâliyyîn’ın Bu-Hüseyin El-Bekr dalına müntesiptir. (2) Hazırlamış olduğu şecereyi tasdik eden Nakib’ül-EşrâfAbdülfettahed Bedreddin, 1935 tarihinde Musul Nakib’ül-Eşrâfıdır. Daha önce TrablusşamNakib’ül-Eşrâflığını da yapan bu zat, Sâdât-ı Hıyâliyyîn’inÂl-i Za’bî kolundandır ve Ali Bekkâr ez-Za’bî’nin torunudur. (3) Şecerede ayrıca Verşan Hâlid el-Hadîdî, (4) Hüseyin es-Sumayda’î ve benzeri şahsiyetlerin de mühür ve tasdiki bulunmaktadır.-Nakib’ül-Eşraf yazısının bulunduğu Mühürde nakib’ül-eşrafın isminin bulunması lazım diyen arşivci arkadaşımız herhalde çok az nakibül-eşraf mührü görmüşlerdir. Nakib’ül-eşrafın ismi mühürde olacak diye bir kaide de kanun da bulunmamaktadır; ama çoğunlukla isim bulunmaktadır. Yüzlerce şecereyi elinden geçiren Akgündüz’ün arşivinde bunun delilleri çoktur. Üzerinde durulmaya değen bir iddia da değildir. Kaldı ki, keşke Abdülmecid ağabeyin bahsettiği ve ellerinde bulunduğuna inandığımız sahih şecere elimizde bulunsaydı diyoruz.-Kaldı ki, 25 Mart 2013 tarihinde bu şecerenin kimin tarafından ve nasıl hazırlandığına dair bilgi ve belgeler de elimize ulaşmış bulunmaktadır. Bu tarihe kadar biz de bilmiyorduk.-En önemli noktalardan bir de Hiyâliyyîn Şeceresini teyid eden yeni iki şecere elimize geçmiş bulunmaktadır. Bunları da yeri gelince yayınlayacağız. Bunların her ikisi de imzalı ve mühürlüdür.Üçüncü grup ise, saf bazı arkadaşlardır ki, az da olsa Kürtçülük virüsünden etkilenmeye müsait olan şahsiyetlerdir. Bunların içinde ilahiyat hocalarının da bulunması bizi üzmüştür. Bunlardan sevdiğimiz bir âlim, Kardeşlik projesinin gündemde olduğu bir zamanda bunu açıklamanız projeye zarar vermiştir diyebilmiştir. Bu söz zımnen kahraman ve dindar Kürt kardeşlerimize de hakaret sayılabilir. Zira asırlarca Seyyid ve Şeriflere kucak açan bu millet, Bediüzzaman’ın evlâd-ı Resul olması ile iftihâr ederler. Kaldı ki, Kur’anın açıkça muhabbet talep ettiği bir nesle Bediüzzaman’ın intisabını açıklamak neden Kürt kardeşlerimizin İslam kardeşliğine olan imanlarına zarar versin? Nitekim bizim müşahedemiz, tam tersine bu izahların Şark Vilayetlerinde sürur ile karşılandığı şeklindedir.
    2-SÂDÂT-I HIYÂLİYYÎN’E AİT BİR BAŞKA ŞECERE

    Elimizde Sâdât-ı Hiyâliyyîn’e ait başka bir şecere daha vardır ve bu aynı sülaleden Seyyid Yunus bin Seyyid Yahya Ağa el-Hiyâlî’ye aittir ve Bediüzzaman ile Şeyh Ebu Salih Şemsüddin Muhammed el-Ekhal El-Hiyâlî (El-Kehhâl) (651-739/1338, Sincar Kazası-Hıyâl) (5) denilen zatta birleşmektedir. Büyük bir Âlim olan bu zat, evvela Şam ve Haleb’in büyük Âlimlerinden ilim tahsil etmiş, sonra Mekke başta olmak üzere bazı ilim merkezlerini gezmiş ve kendisinden İbn-i Teymiye gibi Âlimler ders okumuş ve neticede Sincar’ın bir köyü olan memleketi Hıyâl’e geri dönerek orada vefat etmiştir. (6) Oğullarından biri yani Şeyh Hasan El-Ekhal (775/1373) Seyyid Yunus bin Seyyid Yahya Ağa el-Hiyâlî’nin dedesi ve Şeyh Muhammed Nureddin Ali de Bediüzzaman’ın dedesidir.
    3-Şecereyi Kim Hazırladı ve Nasıl Hazırlandı?

    Bu şecereyi elimize geçen yeni bilgi ve belgelere göre şu anda birçok akrabası Mardin ve Türkiye’nin farklı şehirlerinde oturan Benî Hilal Kabilesi Mahlemiyye Aşiretinden Abdülkerim hazırlamıştır. 1970’li yıllarda vefat etmiştir. Bunun nesli şöyledir:Abdülkerim → Molla İbrahim → Molla Abdullah → Molla Muhammed → Molla İbrahim → Beytül-Meleviye (Mollalar Evi = Benî Hilal Kabilesi = Mahlemiye Aşireti).Şimdi bu zatı dinleyelim:Ben Irak vatandaşıyım. Benim ailemin önemli bir kısmı şu anda Midyat’a bağlı Şenköy’de yaşamaktadırlar. Bunlar şu anda da Beytül-Meleviye (Mollalar Evi) diye meşhurdurlar. Ben 1910’da Mardin’de dünyaya geldim. Babam Molla İbrahim köyümüzün imamı idi. Bediüzzman 1894 yılında Mardin’e geldiği zaman onunla buluşan âlimler arasında yer alıyordu. Kardeşlerim Abdurrahman ve Ali, Bediüzzaman’ın kumandası altında Ermeni ve Ruslara karşı Kafkas cephesinde 1916 yılında Bitlis savunması için I. Dünya savaşına katılmışlardı. Bu hadiselerden sonra evvela Suriye’ye ve sonra da Irak’a göç ettim. Uzun süre Melik Faysal’ın korumasında görev aldım. 1935-1937 arası Musul’a bağlı Sincar kazasında Irak Polis teşkilatında çalıştım. Babamı tanıdıkları için Sâdât-ı Hiyâliyyîn bana kefil oldular ve özellikle Seyyid Hamed el-Hiyâlî (Şecerede imzası bulunan zat) bana çok destek oldu ve beni bütün Irak’taki seyyid ailelerine ve makamlara tavsiye eyledi. Aşağıda isimlerini zikredeceğim seyyidlerin ileri gelenleriyle görüşme ve müzâkere imkânları ortaya çıktı.Bu seyahatlerde Büyük Ağabeyim Mustafa benimle beraber geziyor ve görüşmelerde Bediüzzaman’ı anlatıyordu, Külliyâtı tanıtıyordu. Onun başına gelenleri naklediyordu ve en son 1949 tarihindeki Afyon Mahkemesinin beraat kararından bahsetti. Gün geçtikçe Türkiye’ye gidip Bediüzzaman ile görüşme aşk ve şevkim artıyordu. 1951 yılında Türkiye’yi ziyaret ettim ancak Bediüzzaman’ı görme şerefine nail olamadım. Ancak artık Irak’a Bediüzzaman’ın Risâle-i Nur Külliyâtı ile birlikte dönüyordum ve hayatım tamamen değişmişti. Yaşadığım sürece Bediüzzaman’a talebe olmaya karar verdim.En büyük emelim ve gayem Bediüzzaman’ın şeceresini hazırlamaktı. Bunun için önemli saikler mevcut idi:1-Bediüzzaman hususi sohbetlerinde talebelerine hem Hasanî ve hem de Hüseynî olduğunu ifade eylemişti. Ancak hem Nurları nazara vermek ve hem de enaniyetten kaçınmak sebebiyle bunu açıkça kaleme almıyor ve izhar eylemiyordu. Mahkemedeki sözleri de bunun deliliydi.2-Bediüzzaman Hz. İmam-i Ali’den zühd dersini aldığını ve Hz. Ali’nin Risâle-i Nur’un üstadı olduğun u açıklıyordu.3-Risâle-i Nur’un tarikat değil hakikat yolu olduğunu ve Nurların hem Hz. Ali’nın kerâmetiyle ve hem de Gavs-ı Geylânî’nin manevî işaretleriyle müjdelendiğini hatırlatıyordu.4-Hz. Ali’nin iman hakikatleri konusunda üstadı olduğunu hatırlatan Bediüzzaman, onun tek üstadı olduğunu ve onunla kendisini bağlayanın ise İmam Zeynelâbidîn bulunduğunu ifade ediyordu.5-Bediüzzaman’ın Abdülkadir Geylani muhabbeti istisnâî bir muhabbet idi ve buna dair Risâle-i Nur’da yüzlerce işaretler bulunmaktaydı. Abdülkadir-i Geylanî onun hem üstadı, hem manevî tabibi ve hem de mürşidi idi.İşte bu sebeplerle, âl-i beytten olduğunu müşâhede ettiğim Bediüzzamanın neseb-i mübârekini tesbit ve tevsîk için işe başladım. Bediüzzaman’ın şeceresini tesbit eylemek için evvela Allah’a niyazda bulundum. Alan araştırmasından başladım; bütün tarihî kaynaklara ve şecerelere müracaart ettim. Hiyâliyyîn, Hadîdiyyîn ve Sumaydi’ ailelerinin ellerindeki şecerelere ulaştım. Neseb ile alakalı bütün kitapları topladım ve makaleleri değerlendirdim. Irak’ın bütün bölgelerini gezdim ve Türkiye’yi dört defa ziyaret eyledim. Ürdün, Suriye, Lübnan, Mısır (841/1437’de vefat eden Şeyh Alaaddin Ali’nin Camisinde namaz kıldım), Kudüs, Mekke ve Medine’yi dolaştım.Bütün bu seyahatlerimde her bölgedeki neseb âlimleri ve seyyidlerle görüştüm. Bunlardan özellikle şunları zikredebilirim:-Şecerede mührü bulunan zatın torunu ve bu mühür kendisine intikal eden Seyyid Hamed (→ Seyyid Hammâdî → Seyyid Hamed → Seyyid Nasr el-Hiyâlî)-Seyyid Sâlih el-Hiyâlî (Ellerindeki 200 yıllık şecereyi okudum).-Seyyid Halef el-Hiyâlî (Ellerindeki 200 yıllık şecereyi okudum).-Seyyid Davud Ağa el-Hiyâlî-Seyyid Arsan (Abdülkadir Geylan’nin oğlu Seyyid Abdürrezzak’ın torunlarından).-Seyyid Reşid el-Hiyâlî (Bu zat Seyyid Hasan El-Ekhal’in torunlarından el-Hiyâlî seyyidlerinin reislerinden).-Seyyid Bû Cum’a ((Bu zat Seyyid Hasan Bedredddin’in torunlarından el-Hiyâlî seyyidlerinin reislerinden).-Seyyid Muhammed Emin el-Hiyâlî.-Seyyid Ali bin Süleyman.-Seyyid Verşan Hâlid el-Hadîdî (Yayınladığımız Şecere üzerinde mührü var).-Seyyid Hüseyin Sumaydi’î (Irak ve Harran’daki seyyidlerin reislerinden).-Seyyid Ali Murtazâ (→ Seyyid Abdülfettah → Seyyid Muhammed → Seyyid Bedredddin el-Hiyâlî – 1840 yılında Lübnan Trablus’da dünyaya gelmiş. Osmanlı Devleti onu Nakib’ül-Eşraf olarak tayin eylemiş).-Seyyid Muhammed Salih bin Ahmed Hatib (Şam’da 1975 yılında buluştum).-Seyyid Muhammed Süheyl el-Hatib (Ãl-i Hatib seyyidlerinin şeceresini elinde bulunduran zat, Şam’da 1975’da buluştum).-Şeyh Seyyid Muhammed bin Abdülkadir (Şam’da buluştum).-Şerif Ahmed (→ Şerif Hıdır → Şerif Abdülkadir → Şerif Ahmed → Şerif Fethullah Efendi (Nakib’ül-Eşrâf) → Şerif Hıdır → Şerif Muhammed → Şerif Mustafa → Şerif Şerif Süleyman → Şerif Mustafa → Şerif Zeynüddin → Şerif Muhammed Derviş (Hiyâlî dervişlerinin reisi) → Şefif Hüsâmeddin → Şerif İkinci Nureddin → Şerif Yahya → Şerif Birinci Nureddin (Şeyh Abdülaziz Geylani’nin neslinden gelen üçüncü Nakib’ül-Eşraf) → Nakib Veliyyüddin → Nakib Zeyneddin (Kendisine 1534 tarihinde Kanuni Sultan Süleyman berat vermiş).Bunlarla da yetinmedim ve henüz neşredilmemiş yüzlerce şecereyi inceledim ve okudum. Ayrıca neşredilen ve edilmeyen yazma kitaplara, arşiv belgelerine; Kadiriye Kütüphanesindeki bütün kaynaklara hususan hüccet-i şer’iyelere; Osmanlı Salnamelerine; Kadiriye Kütüphanesi ve Arşivinde bulunan bütün vakfiyelere; Geylani ailelerinin ellerindeki belgelere ulaştım. Konuyla ilgisi olan âlimler ve şeyhlerden istifade ettim; hususan Abdülkadir-i Geylanî’nin oğlu Abdülaziz’in torunu olan Seyyid Muhammed el-Hiyâlî’den çok istifade ettim ki, zaten dedesi 1915 yılında Bağdad Nakib’ül-Eşrafıdır ve Kadiriye Tarikatının şeyhidir.Bağdad’da üç nakib’ül-Eşraf ile buluştum. Hepsi de Seyyid Abdülaziz’in torunlarıydı:-Nakib’ül-Eşraf Mahmud Hüsâmeddin (→ Nakib Seyyid Abdurrhaman, Kraliyet döneminde ilk Irak Başbakanı → Seyyid Ali → Seyyid Süleyman → Seyyid Mustafa Geylani, 1927’de Nakib’ül-Eşraf).-Nakib’ül-Eşraf Seyyid Ahmed Asım (→ Seyyid Abdurrahman, 1937’de Nakib’ül-Eşraf).-Nakib’ül-Eşraf Seyyid İbrahim Seyfeddin (→ Seyyd Mustafa → Seyyid Süleyman, 1953’de Bağdad Nakib’ül-Eşrafı).Bütün bu araştırmalarımdan sonra şu neticeye ulaştım ki, Bediüzzman Said-i Kürdî, baba tarafından Sâdât-ı Hiyâliyyîn’den ve Hasanî ve anne tarafından ise Sâdât-ı Hadîdiyyîn’den ve Hüseynîdir.Annesi Nuriye Hânım Hakkari’deki bulunan Fakeyf Aşiretinden olup aslen Sipkan Köyündendir. (→ Tâhir →Abdülkerim, Bitlis’de medfûn → Abdullah, Bitlis’de medfûn → Muhammed → Menn⒠→ Süleyman → Abdurrahman → Abdullah → Muhammed → Hasan → Abdülcebbâr → Ahmed → Hıdır → Hüseyin, Korsınc’da medfûn → Ahmed → Ali Asğar, Sermit’te medfûn → Şemseddin Muhammed Accân el-Hadîd, Muhammed el-Kebîr, Anbar’da medfûn , Sâdât-ı Hadîdiyyenin ve Sumaydi’anın asıl reisi.Babası Sufi Mirza (Murtazâ) → Ali → Hıdır → Mirza Hâlid → Mirza Reşan, Mirza Peygamber neslinden demektir, Hakkari’deki İsparit aşiretinden → Abdullah → Abdülvehhâb → Abdurrahman, Sermit’de medfûn → Abdullah, Harran’a gelmiş ve burada Bekkâre Sâdâtından bir kızla evlenmiştir; sonra da Hakkari yoluyla Bitlis’e hicret etmiştir. Korsınc’da medfûndur ve Muhâcir Abdullah diye bilinir → Abdürezzak, Mısır’dan Hama’ya bağlı Ma’arratün-Nu’man’a gelmiş ve Abdürrezzak’ın torunlarından ve amcasının oğlu olan Davudiye seyyidlerinden Davud ile beraber uzun süre kalmıştır. Burada Şeyh Sadaka diye bilinen Şeyh Ahmed’in kızıyla evlenmiştir. (Şeyh Ahmed’in nesli → Mansûr → Süleyman → Davud → Seyfeddin Süleyman → Şeyh Abdülvehhâb → Abdülkadir Geylanî tarzında devam etmektedir) → Şeyh Şemseddin Muhammed → Şeyh Alâaddin Ali → Şeyh Şemseddin Muhammed → Muhyiddin Abdülkadir → Şeyh Nureddin Ali → Şeyh Muhammed Şemseddin (El-Ekhal), Hiyal’da medfûn → Şeyh muhammed Hüsâmeddin Şarşık → Şeyh Muhammed Şemseddin (El-Hettâk el-Hiyâlî) → Şeyh Ebubekir Ebdülaziz, Hiyâl’de medfûn → Şeyh Abdülkadir Geylani.Risâle-i Nuru tanıyıp okuduktan sonra beş sene Hıyâl’deki mezarını ziyaret edip bütün Risâle-i Nur Külliyâtını mezarın başında okudum. Hıyâl Köyüne Yezidîler hücum edince, buradaki seyyidler ve şerifler, IX. Hicri asırdan itibaren hicret etmek mecburiyetinde kalmışlardır. Bunların önemli bir kısmı Irak’daki Ninova, Kerkük, Salahaddin, Anbar, Bağdad ve benzeri Irak şehirlerine dağıldılar; Suriye’de Haleb, Hama, Şam ve benzeri şehirlere ve Türkiye’de is Mardin, Bitlis, Diyarbekir ve Urfa’ya ulaştılar. Ayrıca aynı gruptan Mısır ve Malezya’da da mevcuttur. (7)Bütün bunlardan sonra bizim söyleyeceğimiz bir söz kalmamıştır. Kaldı ki, elimizde olan Sâdât-ı Hiyâliyyîn’e ait bir başka şecereyi de inşaallah neşredeceğiz.DİPNOTLAR: 1-Abdurrahman İraz, Soy Ağacı Süreci, http://www.risalehaber.com/soy-agaci-sureci-14198yy.htm8.1.2013. Bu toplantıya bizzat katılan Abdullah Yeğin, Hüsnü Bayram, Mehmed Fırıncı ve sonradan beyanlarıyla katkıda bulunan Sa’îd Özdemir Ağabeyler aynı hakikatıteyid eylemişlerdir.
    2-Gazi İnâd Eş-Şemerî, Aşâ’irBilâd’ür-Râfidîn el-Mu’telifvel-Muhtelif.
    3-http://familytree.egypt.com/showalbum.php?albumID=711. 17.11.2012.
    4-Bu aşiretin şu andaki reisi VerşanHâlid el-Hadîdî ile Dohuk’ta bizzat görüştük ve kendisi inanılmaz derecede yüzü ve özellikle burnu ile Üstada benziyordu. http://alhadedeen.com/vb/showthread.php?t =1891 17.11.2012.
    5-Bu zata ait bir vakfiye için bkz. Şerefüddin el-Geylânî, Tarih’un-Nukabâ, sh. 217 vd.
    6-Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz. Muhammed bin Yahya et-Tâdifî, KitâbuKalâ’id’il-Cevâhir fî Menâkıb-ış-Şeyh Abdülkadir, Kahire: Dâr’-Kütüb’il-Arabiyyetil-Kübrâ, 1331 H.,sh. 53 vd.;Şerefüddin el-Geylânî, Tarih’un-Nukabâ, sh. 69.
    7-Bu bilgilerin bizzat bu zatın kaleminden geçen orijinal şekli elimizde bulunmaktadır. İsteyen müracaat edebilir."

    kaynak:
    http://www.risalehaber.com/akgunduzd...ap-175395h.htm


  8. #8
    Dut_agaci - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    14-01-2007
    Mesajlar
    7.191
    Adı geçen
    1 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @Dut_agaci
    Melekler kız mıydı, oğlan mıydı ?

    Sakal dudaktan itibaren bir tutam mı, çeneden itibaren bir tutam mı ?

    Cennet ve cehennem var mı, varsa neredeler ?

    Saçımızı uzatınca mı sünnet, kesince mi sünnet ?

    vesair vesair vesair

    Bu ve bunun gibi konuları çoğaltmak mümkün.

    Mübareklerin kanının nereden geldiğinden ziyâde, lafının nereye gittiğine bakmalı insan.

    -Nefsime- Seni, anan ve baban adam edemedi amma, öyle mübarekler adam etti, eder, ediyorlar

    Sanırım kandan ziyâde, söz ve özüne bakarsan belki adam olarabiliriz - olabilirdik ...

  9. #9
    fakiri - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    14-01-2007
    Yer
    KOCAELİ
    Mesajlar
    16.053
    Adı geçen
    1 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @fakiri
    Yaw arkadaşlar, Hiç kimseye üzerinde olmadığı bir unvanı veya makamı yakıştırmayınız ! Sad-i Nursi Hzleri ne seyyid'dir ve ne de Mehdi'dir. Hazret ömünü bir çok badirelerden geçerek çileli bir şekilde tamamlamış... Bari yattığı yerde kemiklerini sızlatmayın !

  10. #10
    rabbinsadikkulu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    10-01-2012
    Mesajlar
    9.108
    Adı geçen
    1 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @rabbinsadikkulu

  11. #11
    rabbinsadikkulu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    10-01-2012
    Mesajlar
    9.108
    Adı geçen
    1 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @rabbinsadikkulu
    bu da harun yahyanın cevabı;

    not: harun yahyayı sevmem ama cevabı arşivde bulunsun diye ekliyorum.

    http://www.youtube.com/watch?v=a_E8pK2xaec


  12. #12
    rabbinsadikkulu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    10-01-2012
    Mesajlar
    9.108
    Adı geçen
    1 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @rabbinsadikkulu
    Bediüzzaman'ın soy ağacı belgelerinde hata var iddiası

    Said Nursi Hazretlerinin soy ağacı ile ilgili tartışmalar devam ediyor

    İLGİLİ HABERLER
    » Akgündüz’den Said Nursi şeceresine gelen itirazlara cevap



    Risale Haber-Haber Merkezi
    Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin soy ağacı ile ilgili tartışmalar devam ediyor. Soy ağacı belgelerini inceleyen Feyzi Güzelsoy, belgelerde yanlışlık olduğunu iddia etti. Belgeleri tercüme eden Güzelsoy, Bediüzzaman Hazretlerinin seyyidliğine itiraz etmediğini ancak belgelerdeki yanlışlıklara dikkat çekmek istediğini belirtti.
    Güzelsoy'un çalışması şöyle:
    بسم الله الرّحمن الرّحيم
    اَلْحَمْدُ للهِ رَبِّ الْعَالمَيِنَ وَالصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ عَلىَ سَيِّدِناَ مُحَمَّدٍ وَعَلىَ آلِهِ وَصَحْبِهِ أَجْمَعِين
    Hz. Üstadın ve Risale-i Nur’u telif etmesiyle ‘Nur Talebeleri’ adı altında mühim bir cemaat teşekkül etmiş ve ağır şartlara rağmen tarih boyunca kudsi hizmetini ifa etmişlerdir. Ancak gün geçtikçe ve Hz. Üstadın yıldızı parladıkça zaman zaman siyadet meselesi ortaya çıkmış ve seyyid olup olmadığı taharri edilmiştir. İşte ondan sonra Nur Camiası içerisinde farklı görüşler ortaya çıkmıştır.
    Bir grup Nur Talebeleri Hz. Üstadın adem-i siyadetine dair Risale-i Nur’daki sarih ve kat’i ibaresine bağlı kalarak ve Nur’un cerhedilmez imani hüccetlerine kanaat ederek iktifa etmişlerdir.
    Diğer grup ise Risale-i Nur’un dışındaki rivayetlere bakarak ve bir derece hak ve hakikat telakki ederek Üstadın seyyid olduğuna kanaat etmişler ve Risale-i Nur’daki adem-i siyadetine dair sarih ibareleri te’vil etmişlerdir. Ta 20.12.2012 tarihinde Ahmet Akgündüz Hocamız’ın iddia ettiği Üstadın şeceresini bazı mübarek Nur Talebelerinin huzurunda basın yoluyla ilan ettikten sonra Nur Camiası içerisinde birinci gündem maddesini teşkil etmiş ve zaman zaman muhtelif fikirler ortaya çıkmıştır.
    Ben de buna binaen fikrimi beyan etme ihtiyacını hissettim ve gelecek hakikatları kaleme aldım. Eğer hata etmiş isem, affımı Erhamürrahimin’den niyaz ederim. Eğer doğru yapmışsam Mün’im-i Kerim’ime şükranlarımı ifade ederim.
    Evet siyadet meselesi imani bir mesele olmadığı için inşaallah Nur Cemaatine zarar vermez ve cemaati tefrikaya götürmez. Ancak gelecek izahatlardan gayem Üstadın adem-i siyadetini ispat etmek değil, belki siyadeti hakkında ortaya atılan iddianın ve belgelerin ilmen ne mahiyette olduğunu tahlil etmektir. Öyle ise önce ayet ve hadise bakalım, bize ne emretmektedirler:
    Allahu Teala Ahzab Suresinin 5. ayetinde buyuruyor ki;
    ادْعُوهُمْ لِآبَائِهِمْ هُوَ أَقْسَطُ عِندَ اللَّهِ
    Yani: ‘Onları babalarına nisbet ederek çağırınız’
    Resul-i Ekrem (A.S.M) da bir hadis-i şerifinde diyor ki:
    : ليس من رجل ادعى لغير ابيه وهو يعلمه الا كفر ومن ادعى قوما ليس له فيهم نسب فليتبوأ مقعده من النار
    (Buhari, 3508) Yani: ‘Herhangi bir adamdan birisi bilerek kendisini babasının dışında birisine nisbet ederse kat’iyyen küfre girmiş oluyor ve kim neseben başka bir kavmi iddia etse cehennemden yerini hazırlasın.’
    İşte bütün ulema-i ilm-i hadis bu işin haram ve tehlikeli olduğuna ittifak etmişlerdir. Üstad-ı Zişan olan Bediüzzaman Hazretleri dahi aynını söylüyor ve diyor ki: ‘Seyyid olmayan seyyidim ve seyyid olan değilim diyenler ikisi de günahkar ve duhul ile huruc haram oldukları gibi hadis ve Kur’an’da dahi ziyade veya noksan etmek memnu’dur.’ (Muhakemat)
    Kıymetli kardeşlerim, bu hakikatlerden sonra Üstad-ı Zişanı dinleyelim, kendi siyadeti hakkında ne diyor: Bak fasih bir dille ifade eder ve der ki:
    ‘Lillahilhamdü vela fahr ihlas-ı niyeti ihlal eden ve anasır-ı garaz olan neseb ve nesil ve tama’ ve havf beni bilmiyorlar. Ben de onları tanımıyorum veya tanımak istemiyorum. Zira meşhur bir nesebim yok ki mazisini muhafazaya çalışayım..’ (Münazarat)
    “Hem asil bir hanedandan olmadığımdan hısset derecesinde iktisada düşkün ve pest ahlaklar görülüyor. Sizi bütün bütün kaçırmamak için bu şahsiyetimin gizli çok fenalıklarını ve sû'-i hallerini söylemeyeceğim” (Mektubat, 26. Mektub)
    “Hem neşrettiğimiz aleyhimizde yazılan kararnamenin elli dördüncü sahifesinde ahir zamanın o büyük şahsı neslen Âl-i Beyt’ten olacak. Biz nur şakirdleri ancak manevi Âl-i Beyt’ten sayılabiliriz.” (Şualar, 14. Şua)
    “Hem mahkemede Denizli ehl-i vükufu bazı şakirdlerin bu itikadlarına göre bana karşı demişler ki, eğer Mehdilik dava etse bütün şakirdleri kabul edecekler. Ben de onlara demiştim, ben kendimi seyyid bilemiyorum. Bu zamanda nesiller bilinmiyor. Halbuki ahir zamanın o büyük şahsı Âl-i Beyt’ten olacaktır. Gerçi manen ben Hazret-i Ali'nin (R.A.) bir veled-i manevîsi hükmünde ondan hakikat dersini aldım ve Âl-i Muhammed Aleyhisselâm bir manada hakikî Nur şakirdlerine şamil olmasından, ben de Âl-i Beyt'ten sayılabilirim; fakat bu zaman şahs-ı manevî zamanıdır.” (Emirdağ Lahikası-1)
    Ey merak-aver kardeşim ve ilm-i hikmetten tok olmaz arkadaşım, eğer burada tetimme babından bir hakikatı daha ifade etmezsem bence kelâm nâ-tamam olur. İşte bak, savcı iddianamesinde: “Said, Hazret-i Ali'nin (R.A.) ilm-i hakikat itibariyle şakirdi olduğumdan, manevî evlâdı olabilirim, demesiyle kendine atfedilen makamlara liyakatını kabul etmiş görülmektedir.” (Şualar, 14. Şua) demesine karşı üstad diyor ki: “Ben de manevî Âl-i Beyt'ten sayılabilirim demekten maksadım; bir kısım müçtehidlerin وَ عَلَى آلِهِ وَ صَحْبِهِ duasında, "Seyyid olmayan fakat ehl-i takva bulunanlar, o duada dâhildirler" dediklerinden, o umumî duada benim de bir hissem bulunması için ricakârane bir te’vildir. Yoksa o hatakârane mana hiç hatırıma gelmemiş.”(Şualar, 14. Şua)
    İşte bak üstad diyor ki: ‘İddianamede benim hakkımda dört esas var:
    Birinci Esas: “Güya bende tefahur ve hodfüruşluk var ve kendimi müceddid biliyorum. Ben bütün kuvvetimle bunu reddederim. Hem Mehdilik isnadını hiç kabul etmediğime bütün kardeşlerim şehadet ederler. Hattâ Denizli'deki ehl-i vukuf, "Eğer Said mehdiliğini ortaya atsa bütün şakirdleri kabul edecek" dediklerine mukabil, Said itiraznamesinde demiş ki: "Ben seyyid değilim. Mehdi seyyid olacak." diye onları reddetmiş. Yoksa ben seyyid olmadığım gibi hiçbir vakit böyle haddimden yüz derece ziyade hallerde bulunmamışım.” (Şualar, 14. Şua)
    İşte bakın kardeşlerim, Üstad-ı Zişan kaç üslub-u beyan bize takdim etti, bir taraftan dedi ki: Ben asil bir hanedandan değilim bir taraftan dedi ki meşhur bir nesebim yoktur, bir taraftan dedi kiAhir Zamanın o büyük şahsi neslen Âl-i Beyt’ten olacak, biz nur şakirdleri ancak manevi Âl-i Beyt’ten sayılabiliriz, bir taraftan dedi ben kendimi seyyid bilemiyorum, bu zamanda nesiller bilinmiyor, bir taraftan dedi ben seyyid olmadığım gibi hiçbir vakit böyle haddimden yüz derece ziyade hallerde bulunmamışım. Diğer bir taraftan da dedi, ben seyyid değilim, Mehdi seyyid olacak.
    Eğer denilse ki: Siyadetle ilgili Üstad’ın izahatlarını bazı mesalihe bina etmek ve mahkeme müdafaalarının makamını nazar-ı itibara almak, ona bir nev’i mazeret teşkil etmez mi?
    Elcevap: Bu vehm-i faside birkaç cevabım var:
    Birincisi: Bu vehm-i faside ihtimal verenler bir kere üstadı takdir değil tenkid ederler. Zira şecaatte darb-ı mesel haline gelmiş ve havf nedir hayatında hiç bilmemiş olan bu kahraman-ı İslam ve mücahid-i dini manen takiyye yapmakla ittiham etmek, şeni’ ve kabih bir isnattır, çirkin ve menfur bir ittihamdır. Halbuki, bütün ülema-i İslam içinde bu sıfattan en çok nefret eden de odur. Görmüyor musun ki, Şîalara bu sıfatla yükleniyor ve diyor ki: “Bunlar Hazret-i Ali'yi (R.A.) fevkalâde sevmek davasında oldukları halde tenkis ediyorlar ve sû'-i ahlâkta bulunduğunu onların mezhebleri iktiza ediyor. Çünkü diyorlar ki: ‘Hazret-i Sıddık ile Hazret-i Ömer (R.A.) haksız oldukları halde Hazret-i Ali (R.A.) onlara mümaşat etmiş, Şîa ıstılahınca takiyye etmiş; yani onlardan korkmuş, riyakârlık etmiş. Acaba böyle kahraman-ı İslâm ve ‘Esedullah’ ünvanını kazanan ve sıddıkların kumandanı ve rehberi olan bir zâtı, riyakâr ve korkaklık ile ve sevmediği zâtlara tasannu'kârane muhabbet göstermekle ve yirmi seneden ziyade havf altında mümaşat etmekle haksızlara tebaiyeti kabul etmekle muttasıf görmek, ona muhabbet midir? O çeşit muhabbetten Hz. Ali (R.A.) teberri eder.” (Lem’alar, 4. Lem’a)
    Ben de buna binaen derim ki: Hz. Ali’nin (R.A.) veled-i manevisi ve Alem-i İslam’ın medar-ı iftiharı ve tek başına bütün dünyaya meydan okuyan ve havf, korku nedir hayatında hiç bilmeyen bu kahraman-ı İslam ve sertac-ı enam olan bu zat-ı muhterem ve insan-ı muazzamı böyle takiyye gibi, çekinme gibi, pest ahlakla muttasıf görmek bence
    عَدَوٌ عَاقِلٌ خَيْرٌ مِنْ صِدِّيقٍ جَاهِلٍ
    olan darb-ı mesele mâsadaktır. Bediüzzaman Hazretleri böyle iğrenç, çirkin vasıflardan müberra ve muallâdır, münezzeh ve mücellâdır ve bu gibi medh-i tahtazama muhtaç değil, hiç ihtiyacı da yoktur.
    İkincisi: Bu gibi fasid tevillere cür’et edenler meselenin hakikatına vâkıf değiller, ben de bunun gibi zatları bir kere daha başta zikir edilen ayet ve hadîs-i Nebeviye’yi okuyamaya ve gözden geçirmeye davet ediyorum. Bir baksınlar ve meseleyi basit zannetmesinler ve Üstadı Zişanı gelen tehditlerden nasıl kurtaracaklarını iyice düşünsünler. Zira hadis çok tehditkar gelmiştir.
    Üçüncüsü: Mezkur olan tevil-i fasid Risale-i Nur’un mühim bir esasını zir ü zeber eder. Zira biz o gayr-ı meşru tevili kabul ettikten sonra üstadın kelâmından olan “Ben kendimi seyyid bilemiyorum, ben seyyid değilim” gibi kelâmları kelam-ı gayr-ı sadık kabul etmemiz gerekir. Yani, açık bir tabirle Üstad-ı Zişan bir maslahata binaen hâşâ ve hâşâ bin defa hâşâ orada sıdkı terk ederek kizbi tercih etmiştir dememiz îcab eder. Halbuki bir maslahata binaen yalan söylemek caizdir hükmünü zaman neshetmiştir ve nesh meselesi bu asırda Kur’an’ın dellâlı ve sözcüsü olan Risale-i Nur’un suhuf-u mükerrereminde defalarca yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. İstersen yalan bir lafz-ı kâfirdir ünvanı altında biraz okuyalım: “Bir dane sıdk, yakar milyonla yalanı. Bir dane-i hakikat, yıkar kasr-ı hayali. Sıdk büyük esastır, bir cevher-i ziyalı. Yeri verir sükûta, eğer çıksa zararlı... Yalana yer hiç yoktur, çendan olsa faydalı. Her sözün doğru olsun, her hükmün hak olmalı. Lâkin hakkın olamaz, her doğruyu söz etmek. Bunu iyi bilmeli. «خُذْ مَا صَفَى دَعْ مَا كَدَرْ»kendine düstur etmeli.” (Lemaat)
    Dördüncüsü: Siyadetle ilgili kelâmlar hep mahkeme müdafaalarında söylenen kelâmdan ibaret değildir. Belki mühim bir kısmı daha önce söylenmiş mahkeme müdafaalarında dile getirilmiştir. Bence bunu teker teker belgelerle isbat etmek ve izleyicilerin önüne koymak israf-ı kelâm nev’inden sayılır. Buna binaen ben bu hakikatı zeki nur talebelerinin ferasetlerine ve şakird-i Kur’an’iyenin zekâvetlerine havale ederim.
    «اِنْ كُنْتَ ذَكِيًّا فَكَفَاكَ وَاِلاَّ فَلاَ»
    sırrınca arife tarif gerekmez, ehl-i hikmet her meseleye heveslenmez.
    Kıymetli Kardeşlerim, Urfalı Seyyid Salih Özcan ve Mehmet Çalışkan Ağabeylerimiz gibi zatlardan rivayet edilen ve Üstada atfen isnad edilen, ‘Hem Haseniyim hem Hüseyniyim’ cümlelerini de bir derece tahlil etmeden geçemeyeceğim. Şöyle ki:
    Eğer, ‘Hem Haseniyim hem Hüseyniyim’ cümlesinden maddi ve nesebi siyadet murad ise Risale-i Nur’da geçen ibarelere muhalif ve çelişkili olduğu için Risale-i Nur’da zikredilen rivayetleri esas tutup ötekileri tevil etmemiz gerekir. O zaman, ‘Haseniyim Hüseyniyim’ kelimesinden murad nesebi değil manevi siyadet murad olması gerekir. Zira Hz. Üstad, Hz. Ali’nin veled-i manevisi olduğuna ve alem-i manada hakikat dersini aldığına göre Hz. Ali’nin manevi veledi sayılabilir. Hem Haseni hem Hüseyni olabilir.
    Kıymetli Kardeşlerim, bakın, dikkat edin iki mesele var: Birisi: Maddi siyadet, ötekisi: Manevi siyadet. Manevi siyadet kesbi ve amel-i saliha mütevakkıf olduğu halde Hz. Üstad zor ve çetin olan o manevi siyadetini pervasızca ilan ettiğine göre gerçekten maddi siyadetine vakıf olsaydı, en az inkar etmeyecekti kanaatındayım. Zira Hz. Üstad bilerek asla hilâf söylemez ve bunu bir maslahata bağlamaz. Tarihçe-i Hayatı sıdkına bir şahid-i kat’ıdır.
    Bak Üstad-i Zişan diyor ki: ‘Bu cüz’i aklınızla hüsn-ü külliyi ihata edemezsiniz. Evet bir zira’ kadar bir burun altından olsa yalnız ona dikkat edilse, güzel gören bulunur.’ (Muhakemat) Ama eğer diğer aza-yı insaniyle mülahaza edilirse çirkin görünür. Zira vücud-u insan onu kaldırmaz ve insan onunla güzel olmaz. Aynen bunun gibi, eğer Hz. Üstadın kendi siyadeti hakkında sarih ibaresi olmasaydı ve Üstad net, açık olarak Risale-i Nur’da ifade etmeseydi, bir derece maddi siyadet libası ona uygun olabilirdi. Bu nedenle dışarıdan idhal edilen gayr-ı tabii libas, Üstadın nurani olan o kamet-i muallasına münasip olmaz. ‘Ve libasut-takva zalike ğayrun’ ayet-i kerimesi bu işe cevaz vermez. Ben eminim ki, bazı mübarek zatlar tebei bir nazarla değil hakiki bir nazarla baksalar ve bunun lazım-ı mezhebini mülahaza etseler farkına varacak ve tehlikenin boyutunu müşahede edeceklerdir.
    Prof. Dr. Ahmet Akgündüz Hocanın mühim bir meselesine gidelim. Kendisi Hz. Üstadın siyadet şeceresini Musul’da bulduğunu iddia ediyor ve gittiği her yerde müjde vererek Nur Cemaatinin nazar-ı dikkatini çekmeye çalışıyor. Hatta 20.12.2012 tarihinde iddiasını meşrû göstermek maksadıyla, birkaç mübarek nur talebelerinin huzurunda ve bazı basın mensuplarının karşısında iddia edilen Üstadın şeceresini Türkiye’ye ilan etti.
    Eğer bu iddia doğru olsaydı, elbette ben bütün ruh u canımla ona taraftar olacaktım. Fakat maalesef bu konuda ciddi kuşkularımla beraber, bildiğim çok şeyler vardır. Her neyse, haydi Ahmet Hocanın iddia ettiği şecereye bakıp gözden geçirelim ve bu müşkil mesele-i muammayı akl-ı selim çerçevesinde hal ve keşfedelim. İnşaallah memnun olacaksınız ve bu hadiselerden bir ders-i ibret alacaksınız.

    Bakın kardeşlerim, iddia edilen şecere, Irak’ta bir veya birkaç kişi tarafından hazırlanmış. Yakından uzaktan resmiyetle hiçbir alakası olmamakla beraber mevsuk bir sıfatı da yoktur. Şecereyi okuyanlar garipliği görecektir. İsterseniz gelin bu acip ve garip tabloyu beraber gözden geçirelim:

    Öyle ise en evvel şecerenin tercümesine bakalım:
    Ş E C E R E T E R C Ü M E S İ D İ R
    Şeyh Şemseddin Muhammed bin Şeyh Muhyeddin Abdulkadir bin Şeyh Nureddin Ali’nin zürriyeti
    LİSTESİDİR:
    Şeyh Abdulkadir? biraderi şeyh Alauddin’den iki yaş büyüktür.
    Şeyh Abdulkadir
    Melik El’eşref Bersbay’in 9 muharrem 836 h. de Amed (Diyarbekir)’den Şam’a avdetinden sonra Şam Diyarına girmiştir. 841 h. Yılında taun(Kolera) dan Şam’da vefat ederek sofiye kabristanına defn edilip geriye hiç bir zürriyet bırakmamıştır. O)Şeyh Abdulkadir( ile braderi Alauddin öz kardeştirler ve anaları Şeyh Hayder’in kızı şerife Fatma hatun’dur. Hamed El’ Hiyali mührü
    Şeyh Alauddin Ali:
    Şeyh Alauddin Ali, Sencar Dağına bağlı El’Hiyal köyünde, hicri 785, miladi 1383 te doğmuş ve kendi zamanında Mısır diyarında kadiriyye (Tarikatının) kaynağı durumunda gelmiştir. Mukaddes toprakları ziyaret ederek iki kez hacc yapmıştır. Kendisi ve çocukları Melik El’eşref Bersbay‘in Amed(Diyarbekir)den avdetinden ve Kahire’ye girişinden sonra Mısır’a yerleşmişlerdir. Hicri 10 Safer 853 miladi 1449 de Perşembe günü öğle vakti Taun(Kolera)dan şehit olarak vefat etmiştir. Kahire’de Babül’karafe’ de üzerine namaz kılınmış Türbetül’Arune mezarlığında seyyidim Adiyy bin Misafir yanında defn edilmiştir. Ayni yerde birkaç çocuğu da defn edilmişlerdir? hem orada adı geçen amcası şeyh Şemseddin Muhammed bin Nureddin Ali bin İzzeddin Hüseyin bin Şemseddin Muhammed el’ekhal de defn edilmiştir.
    Hicri 841’de Taun’dan sonra Şeyhimiz Alauddin’nin bir oğlu oldu. Onu alıp Hicaz’a götürdü Tur(Tur-i Sina)ya varmadan yolda taun’a yakalandı ve yirmi yaşına varmadan vefat etti ve oranın camisinde defn edildi. Şu ana kadar da ziyaret edilmektedir. Bundan sonra da Şeyhimiz Alauddin’in bazı çocukları oldu? ama kimileri(Ondan önce)öldü. Kendisi ise iki erkek bir kız çocuk bırakarak vefat etti. Kalan çocuklarından birisi babasının ölümünden hemen sonra vefat etti? diğerlerinin ise nesilleri Mısır’da şu ana kadar devam etmektedir.
    (Ebu İshak İbrahim el’Kadiri) olarak bilinen kişi de Şeyh Alauddin’in müritlernden idi ve Kahire’de Karafe’deki Zaviye’de günümüze kadar Şeyh Abdulkadir Geylani’nin neslinden büyük bir gurup bulunmaktadır. Şeyh Ala… Ali’nin torunlarından biri olan Abdurrezak da Mısır’dan ayrılarak Davudiye’den amcası çocukları olan ve yukarıda adı geçen şeyh Abdulkadir Geylani zürriyetinden Davut bin Seyfeddin Süleyman bin Şeyh Abdulvahhab ile beraber Suriye/Hama’ya bağlı Ma’arratün’nu’man’a yerleşti.
    Şeyh Ahmet bin Hasan bin Davud bin Ahmet bin Mansur bin Süleyman bin Davud bin Seyfuddin Süleyman bin Şeyh Abdulvahhab kızı ile evlendi. Hanımı da Şeyh Sadaka’nın kız kardeşi ve şeyh Abdulkerim’ in babası olan şeyh Abdulvahhab’ın halasıdır.
    Geriye üç oğul iki kız evlat bıraktı En büyük oğlu şeyh Abdullah Harran’da Hüseyni büyük seyitlerden birinin kızı ile izdivac etti. Evlendikten bir süre sonra Kürtlerin memleketi olan Bitlis’teki Hakkari’ye gitti ve 50 yaşında iken vefat ederek Tursinc’te defnedildi. Geriye Sermit’te medfun oğlu Şeyh Abdurrahman’ı o da Şeyh Abdulvahhab’ı o da Şeyh Abdullah’ı o da Mirza Reşan’ı o da Mirza Halid’i o da Hıdır’ı o da Ali’yi o da Sofi Mirza’yı bıraktı.
    Bunlar Hakkari’de Kürtlerle beraber İsparit aşireti içinde ve Nurs köyünde kaldıklarından kürt adı ile isim aldılar. Sofi Mirza Hakkari Kürtlerinden Bilikan köyünden ve Hakif aşiretinden olan mulla Tahir’in(kızı) Nuriye ile evlendi. Onlar da Hüseyni seyitlerindendirler ki Sermit’te medfun küçük Ali’nin oğlu Ahmet’in neslindendirler. O da el’hadid ve sumayd’i seyyitlerinden olan Şemseddin Muhammed Ucanul’hadit’ten gelirler ve bunlar da Irak’ta dağılmışlardır. Bu ikisinin büyük bir ünü ve güzel şöhretleri olup cömertlikle? asalet ve cesaretleri ile tanınırlar. Şemseddin Muhammed Ucanul’hadit geriye beş çocuk bıraktı: Mısır’da medfun Büyük Ali? Erbil’de medfun İsa? Ahdesiye’de medfun Hüseyin? Irak/ El’Enbar’da medfun Ahmet ve Sermit’te medfun küçük Ali. Küçük Ali’den de Sumayd’i’de medfun Abdurrahim ve Muhammed ve Ahmet olmuştur.
    Sofi Mirza ise Nur Risaleleri müellifi olan ve Said-i Kürdi olarak bilinen ve lakabı Bediuz’zaman olan Said el’Nursi’nin pederidir. Hicri 1293? miladi ise 1876 yılında doğmuş ve Sofi Mirza’nın ondan başka 3 erkek ve üç de kız çocuğu daha vardır.
    Nakabetüs’sadetil’ eşraf mührü Hüseyin Sumaydi’i mühür ve Verşan Halit El’Hadit mührü.
    Şimdi bu belgedeki tutarsızlıkları 10 madde ile izah edelim:
    1- Sözde Hz. Üstad, Şeyh Abdülkadir-i Geylani’ye bağlanılıyor ve bir veledi gösteriliyor. Fakat tanzim eden kişi çok acemi, çok aceleci davranmış. Zeki, nakkad-ı ehl-i hadisin ferasetini hiç nazar-ı itibara almamış. Zira başta Şeyh Abdülkadir-i Geylani’den bahsederken diyor ki: ‘Hicri 841 yılında Taun(Kolera) hastalığından Şam’da vefat ederek Sofiye Kabristanına defnedilip geriye hiçbir zürriyet bırakmamıştır.’ Oysa bütün tarihçiler Geylani’nin dört hanımla evlendiğini ve on iki veya on sekiz evladının olduğunu hepsi de o zamanın alimlerinden ilim tahsili yaptıklarını ve babalarından hırka giydiklerini kaydederler. Farzedelim ki, Geylani geriye hiç evlad bırakmadı. O zaman Üstad Bediüzzaman nasıl onun neslinden geldi? Hem belge Şeyh Abdülkadir-i Geylani’nin Şam’da vefat ettiğini gösteriyor. Oysa yüzlerce yıldan beri Şeyh Abdülkadir-i Geylani’ye ait olduğu herkesçe bilinen Bağdat’taki kabri milyonlarca Müslümanlar tarafından ziyaret edilegelmiş ve hiçbir ilim adamı mekanı hakkında itiraz etmemiş.
    2- Şeyh Abdülkadir-i Geylani’nin Hicri 841’de vefat ettiğini yazıyor ve annesinin ismini Fatıma bint-i Haydar, babasının isimini de Şeyh Nureddin Ali olarak kaydediyor. Halbuki Şeyh Abdülkadir-i Geylani 500 küsur hicri yıllarında vefat ettiği tarihçe malumdur. Hem annesi Fatıma Bint-i Haydar değil belki Fatıma bint-i Abdullah’ül Esmai’dir. Babası da Şeyh Nureddin Ali değil belki Musa bin Abdullah’tır ve Zengidost lakabıyla meşhurdur. Acaba biz yanlış mı tercüme ettik? Halbuki uzmanlar tarafından dikkatle tercüme edilmiştir. Yahut zikredilen Şeyh Abdülkadir-i Geylani değil de başka bir Abdülkadir mi? Bence son şık kaviyyen muhtemeldir. Herkes buraya çok dikkat etsin ve bir şey anlamaya çalışsın. Zira şecere metninin başında sadece Şeyh Abdülkadir ismini kullanırken sonra gelen Abdülkadir ismine Geylani lakabını da ekliyor. Bence bu bir hatadır ve Hz. Üstad, Şeyh Abdülkadir-i Geylani değil başka bir Abdülkadir’e bağlanmıştır.
    3- Sonra Şeyh Abdülkadir-i Geylani’nin biraderi olan Şeyh Alaaddin’den bahseder ve iki yaş daha büyük olduğunu gösterir. Sonra doğum ve vefat tarihini zikreder ve der ki: ‘Şeyh Alaaddin Ali Hicri 785, Miladi 1384 tarihinde Hayal Köyünde dünyaya gelmiş. Hicri 853, Miladi 1449 tarihinde vefat etmiştir. İşte asıl skandal burada. Çünkü bu tarihe göre Şeyh Abdülkadir Geylani’yle Hz. Üstadın arası takriben 500 sene oluyor.
    Halbuki Bediüzzaman Hazretleri, Şeyh Abdülkadir Geylani’nin 800 sene bizden uzak olduğunu Risale-i Nur’da beyan ediyor ve tarih de öyle gösteriyor. İşte biz burada dahi çarpık bir hata müşahede ediyoruz. Benim kanaatimce bu fahiş hatadan dolayı Irak’taki uzman ve şecereyi hazırlayan zat aldanmış ve yakın mesafeyi nazar-ı itibare alarak dokuz babayla iktifa etmiş ve Sofi Mirza’yı sözde Şeyh Abdülkadir-i Geylani ile biraderi olan Şeyh Alaaddin’in bir veledine bağlamış. Fakat başarılı olamamış; zira o Şeyh Abdülkadir, Şeyh Abdülkadir-i Geylani olmadığı gibi ondan iki yaş büyük olan Şeyh Alaaddin dahi onun biraderi değildir çünkü tarih çok hatalıdır.
    Acaibdendir ki, Ahmet Akgündüz Hocamız da bu tarihi hatayı görmeyerek sadece dokuz babadan ibaret olan şecereyi 04.09.2012 tarihinde kamuoyuna açıkladı. Sonra bazı itiraz ona gidince bir derece farkına vardı. Ancak Hz. Üstadın şeceresine ilave edilen on bir babanın hesabını soruyoruz. Acaba şecerede dokuz babanın haricinde var mı?
    4- Benim kanaat-ı kalbiyem, o şecereye her ne kadar eski bir evrak havası verilmiş ise de, yeni yapılmıştır. Ama ona rağmen Ahmet Akgündüz Hoca, Diyarbakır’da dedi ki: “Şecere 1935 tarihinde yapılmıştır.” İsterseniz ben bu meselenin hakikatını size izah edeyim: Bakın kardeşlerim: Ahmet Akgündüz Hocamıza şecereyi getiren Mahmut adındaki zat önce Diyarbakır’da benim yanıma geldi ve bütün evrakları bana verdi. Ben de okumaya başladım. Baktım ki, çok eski bir evrak havası verilmiş. Buna binaen ben sordum: ‘Sanki yüz senelik bir evraktır.’ dedim O da dedi: ‘Evet yüz seneden fazladır’. Ben de buna binaen dedim ki: ‘Bediüzzaman Said-i Nursi’den bahsederken Risale-i Nur Müellifi ünvanıyla zikrediliyor. Halbuki o tarihte Risale-i Nur telif edilmemiştir.
    Bu itirazdan sonra Mahmut kardeş bana dedi ki: ‘Şecereyi bana verenler her ne kadar o tarihi göstermiş iseler de, bence 1990’da yapılmıştır’. Yine itiraz ettim ve dedim ki: ’20 senelik bir şecere kağıdı bu kadar eski gözükmemesi gerekir’. Demek Ahmet Hocanın iddia ettiği şecerenin tanzim tarihi olan 1935 senesi Mahmut tarafından bile tasdik edilmemiştir. Evet o tarihte çendan büyük bir miktar Risale-i Nur eserleri telif edilmiş ise de, Üstad hapiste ve sürgünde olduğu ve Risale-i Nur’un telifi devam ettiği için, Risale-i Nur’dan fazla bir haber yoktur. İşte bu da çok düşündürücüdür.
    5- Irak’tan getirilen sözde şecere sadece Üstada ait olduğu ve annesi Nuriye’ye ait bir şecere olmadığı halde, Nuriye dahi Hüseyni gösterildi ve çift siyadet Üstada isnad edildi. İşte buyurun; Hani Nuriye hanımın şeceresi? Nur camiası acilen talep ediyor, ibraz edilsin.
    6- İddia edilen şecere, sadece Şeyh Abdülkadir adında bir zatın bir veledine kadar gittiği halde, İmam Ali’ye kadar gösterilmiş ve başka şemalar çizilmiş ve tamamlanmıştır.
    7- Şecereyi hazırlayan kişi mevcud hale bakarak tanzim etmiş. Zira Üstadın pederi “Mirza” olduğu halde, Üstada hürmeten “Sofi Mirza” ismini zikretmiş ve Üstadın isimini de hem Said-i Nursi hem Said-i Kürdi olarak beyan etmiştir.
    8- İddia edilen şecerede üstada yakın mesafede olan “Ali”, “Hızır”, “Mirza Halıd” ve “Mirza Reşan”ın sadece isimlerini zikretmekle iktifa etmişken Şeyh Abdülkadir’den sonra gelen o uzak babalara geniş yer verilmiş. Demek onlar internet ortamında varmış. Üstadın yakın ecdadları ise yokmuş. Evet evet, nişane-i ved’ ve sun’i müdahale güneş gibi görünüyor.
    9- Irak’tan getirilen ve Üstad’a şecere olarak isnad edilen sayfanın yazısı eski zamanın yazı şekli olmayıp yeni neslin yazı türü olduğunu bütün Iraklılar şehadet etmektedirler. Ayrıca Arapça yazısı, Arap edebiyatına uygun olmamakla beraber lisan-ı mahalli lehçesiyle yapılmış. Nahiv-sarf kaidelerine de ters düşmüştür.
    10- İddia edilen şecere, istersen şimdi, istersen 1935’te yapılmış olsun. Bizim için çok fark etmez. Çünkü 1400 sene uzakta olan bir babaya bir kişi tarafından tanzim edilecek bir şecerenin ne kadar sağlam olduğunu ehl-i ferasetin takdirine havale ederim.
    İşte mezkûr 10 maddelik hakikatleri zeki, fetanetli, emin, ferasetli nur talebelerinin nazar-ı dikkatlerine takdim ediyorum ve onunla bana düşen vazifeyi yerine getirmiş oluyorum.
    Bana taalluk eden mühim bir meseleyi de söylemek isterim ta su-i zanna medar olmasın. Şöyle ki: Ben şahsen bütün ruh-u canımla Hz. Üstadın hem maddi hem manevi siyadetini dergah-ı ilahiyeden temenni ve niyaz ederim ve hiçbir zaman Hz. Üstadın adem-i siyadetini isbat etmeye çalışmamışım ve çalışmıyorum. Halbuki eğer ben Hz. Üstadın Risale-i Nurdaki akvalını adem-i siyadetine delil ve hüccet olarak göstersem, elimdeki delil ve senet , yüz defa daha ziyade siyadetini isbat etmeye çalışanların ellerinde bulunan delillerden daha kuvvetli olur. Fakat buna rağmen gayem Üstadın edem-i siyadetini ispat etmek değil, belki siyadetine dair ortaya atılan iddianın ilmen ne kadar doğru olup olmadığını ve Risale-i Nur’un cerh edilmez kat’i hüccetlerinin karşısında ne mahiyette olduklarını tahlil etmektir.
    Not: Kıymetli Kardeşlerim, Üstadın siyadeti hakkında yayınlanan belgelerin tümü yanımda mevcuttur. Hepsini dikkatle tetkik ettim. Sadece yukarıda tercümesini yazdığım belge Üstad ile alakalı olduğundan sizlere, onu takdim ettim. Diğer belgeleri tercüme gereği bile duymadım.Çünkü Üstad ile hiçbir alakası yoktur… Üstadın siyadeti hakkında geniş, izahatlı bir kitabım yakında yayınlanacaktır. Bilgilerinize sunmak isterim.
    مُرادِ مَا نَصِيحَتْ بُودْ وَ گُفْتَمْ * حَوالَتْ بَا خُدا كَرْدَمْ وَ رَفْتَمْ
    Yani: Muradım nasihattı söyledim, Allah’a havale ettim ve gittim.

    kaynak:
    http://www.risalehaber.com/bediuzzam...si-168546h.htm


  13. #13
    rabbinsadikkulu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    10-01-2012
    Mesajlar
    9.108
    Adı geçen
    1 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @rabbinsadikkulu
    şecere konusunda çeşitli kişilerin görüşlerine aşağıdaki linkte ulaşabilirsiniz.

    http://www.risalehaber.com/said-nurs...rleri-50hk.htm

  14. #14
    rabbinsadikkulu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    10-01-2012
    Mesajlar
    9.108
    Adı geçen
    1 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @rabbinsadikkulu
    akgündüzün verdiği cevapta bahsi geçen, feyzi güzelsoyun cevap hakkı kapsamındaki açıklaması aşağıdadır.

    "Feyzi Güzelsoy’un şecere tartışmalarına cevabı


    Bediüzzaman Hazretlerinin şeceresi etrafından yapılan tartışmalar devam ediyor

    Risale Haber-Haber Merkezi
    Bediüzzaman Hazretlerinin şeceresi etrafından yapılan tartışmalar devam ediyor. Şecere belgelerine itiraz eden Molla Feyzi Güzelsoy, verilen cevaplarda şahsına yönelik haksız ithamların bulunduğu gerekçesiyle cevap verdi. Cevap hakkına saygı gereği Güzelsoy’un açıklamasını yayınlıyoruz:
    Kıymetli Kardeşlerim, 1 Nisan 2013 Pazartesi günü “Said Nursi şeceresine gelen itirazlara cevap” adı altında malum hocaya ait bir yazıyı Risale Haber sitesinde müşahede ettim. Mühim yerlerini dikkatle okudum. Baktım ki o hocamız, akl-ı selimin semasından ve ilm-i hikmetin nücum ve yıldızlarından nazil olan delâil ve berâhin-i kat’iyye karşısında gelen itirazlara cevap vermekten ziyade, yakaza aleminde bulamadığı hakikatleri, alem-i menamdan ve rüya tabircilerinden ve Risale-i Nur’un sarahatine zıt olan hikayelerden medet ve destek beklemektedir.
    Bununla da yetinmemekte, herkese kendi penceresinden bakarak ve kıyas-ı binnefs yaparak, ya ‘Türk Milliyetçiliğiyle’ ya da ‘Kürt Milliyetçiliğiyle’ ittiham etmektedir. Halbuki ben bütün ruh u canımla inanıyorum ki ne Türkler ne de Kürtler Üstad-ı Zişan olan Bediüzzaman’a isnad edilen seyyidlik faziletinden asla rahatsız değiller. Ancak o mübarek kardeşlerimiz, o hassas ruhları bu işin içine pest ellerin girdiğini hissetmişler. Onun için haklı olarak tenkid etmeye başlamışlar. Buna delil mi istersin: Bak şimdiye kadar, üstadın seyyidliği hakkında çok kişilerden, hatta üstad ile beraber yaşamış olan zatlardan rivayet geldiği halde kıyamet kopmamış ve kimse rahatsız olmamıştı. Demek ki o Hoca, bu hizmetiyle Hz. Üstad’a bir kuvvet, bir fayda vermediği gibi o Üstad-ı Âlicenâb’ın ‘mehdilik’ ve ‘seyyidliğini’ tartışılır hale getiremeye vesile oldu.
    Gel gelelim bu efendinin, benim hakkımda ortaya attığı iddia ve iftiralarına bir göz atalım. Bak kendisi on maddeden ve on sayfadan müteşekkil itiraznamemin tek bir maddesine tek bir cevap bulamadığı için o kapıyı çalmamış, aksine bu sefer iddia ve iftiraya başlamıştır. Güya ben çok ileri giderek,Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir Bey’e medhiyeler yazmışım. Hakikat-ı hal beyan edilirse olay net olarak ortaya çıkacaktır.
    Hakikat-ı hâl şudur ki: Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir Bey, birkaç defa Hazreti Süleyman Eğitim Vakfı bünyesinde hizmet eden Diyarbakır Nur Cemaatini ziyaret etmiş ve aralarında samimi, dostane bir ilgi ve alaka peydâ olmuştur. Buna mukabil geçen Ramazan-ı Şerif’te ben ve o hocanın yakın akrabası olan “HASEV” vakıf başkanı “Adnan Budak” ve Diyarbakır Nur Cemaati içinde ehl-i hizmet bir arkadaşımız olan Abdullatif Çelik ile aramızda cereyan eden bir meşveret kararı neticesinde “Osman Baydemir Bey”i makamında ziyaret etme kararı almış ve kendisini ziyaret etmiştik.
    Ben ziyaret öncesi, Kürtçeye çevirdiğim ve RNK Yayınları tarafından basılmış olan Risale-i Nur’dan “Küçük Sözler”, “Yirmi Üçüncü Söz” ve “Yirminci Mektub” risalelerini ihtiva eden bir kitabı da yanıma almıştım. Sohbet esnasında ben o kitabın birinci sayfasına bir dua yazarak başkana takdim ettim. Kendisi de memnuniyetini ifade etti ve bu kitabı dikkatle okuyacağını söyledi. İşte medhiye denilen mesele bundan ibarettir.
    Allah aşkına bundan daha güzel, daha insanî ve daha ahlakî bir davranış şekli var mı? Ben çok merak ediyorum, acaba eğer “Osman Baydemir” yerine MHP’den bir belediye başkanı olsaydı, yine bu kadar rahatsız olur muydu? Herhalde cevabını beklerim.
    Mesele ikinci iftiraya gelince: Güya ben PKK hereketini şanlı bir mücâdele diye tavsif etmişim.Ben bütün kuvvetimle bunu reddedip hiçbir asıl ve esasa dayanmadığını ve iftira olduğunu bütün kardeşlerime ilan ediyorum. Eğer böyle bir kelime ağzımdan çıkmış ise kendisi de isbat ederse, elbette ben onu tebrik ederim. Aksi takdirde ben onu Allah’a havale ederim.
    Hele ki ülkemizde muharebe ve mücâdele değil, belki müzâkere ve musâlahanın plan ve projeleri te’sis edildiği bir hengâmda böyle kışkırtıcı ifadeleri kullanmakla neye hizmet ettiğini ben şahsen anlamakta zorluk çekiyorum.
    Kıymetli kardeşlerim bu meselenin de hakikatı şudur ki; geçen yaz mevsiminde Bingöl Üniversitesi’nde“Kürt Sorunu ve Demokratik Çözüm” adı altında bir sempozyum düzenlendi. Ne talihsizliktir ki ben ve o malum Hoca oraya konuşmacı olarak davet edilmiştik. Önce kendisi kürsüye çıktı, onun konuşması bittikten sonra ben konuşmamı yaptım. Fakat ben konuşmamı daha önce hazırladığım bir metne dayanarak yapıyordum. Bu nedenle konuşmam kayıt altındadır. Her vakit müracaat edilebilir ve bu mesele araştırılabilir.
    Halbuki ben eskiden beri, bu asırda Kur’an-ı Azimüşşan ve Şeriat-ı Garra’nın hakimiyeti için bile, ülke dahilinde silahlı mücadelenin meşrûiyetine inanan bir kimse değilim. Dolayısıyla dünyevî ve millî bir mesele için bu kadar kan dökülmesine taraftar olmam ve şanlı bir hareket şeklinde tavsif etmem düşünülemez!
    Evet, ben Kur’an’dan ve onun hakiki bir tefsiri olan Risale-i Nur’un şefkatkârane düsturlarından aldığım ders-i imanîye binaen daima müsbet hareket etmek, menfi hareket etmemek prensibini meslek ittihaz etmişimdir. Fesübhanallah! Fikr-i siyasi ve huzuzât-ı nefsâni insanı ne hale getiriyor? Ayrıca, sahte mehdiden bahsediyor. Güya benim itiraznâmem o sahte mehdiye ve başka zatlara bir mesned haline gelmiştir. Ancak kimleri kastettiğini tam bilemiyorum. Bununla birlikte hocaya derim ki:
    “Ey muhterem Hocam ve ey değerli hemşerim! Müsterih ol, rahat et, moralini de bozma. İnşallah aldanmayız ve yanlış anlamayız. Çünkü bizim nazarımızda hiçbir zaman sahte belgeciler, sahte mehdilere yetişemezler. Zira Üstad-ı Alicenâp eski zamanda, mehdi olmayan fakat mehdilik iddiasında bulunan bazı zâtlara nazar-ı müsamaha ile bakmış ve onları bir derece mazur görmüştür. Ama sahte belgeciler ise öyle değil, belki onlar hakkında tehdid-i azim vardır diye hadislerde rivayet edilmiştir.”
    Mesele Abdülkadir Badıllı Ağabeyimizin bana irşadkârâne gönderdiği maile gelince: Ben birkaç ay evvel üstadın seyyidliği hakkında, takriben 60 sayfalık bir yazıyı meşveret niyetiyle ona göndermiştim. Ancak cevap bana gelince baktım ki Şeyh Abdülkadir-i Geylani Fütuhu’l Gayb adlı kitabında bir talebesine hitap ederken celalli ve hiddetli hitap ettiği gibi kendisi de bana celalli ve hiddetli bir şekilde hitap etmiştir. Önce hikmetini bilmedim, sonra anladım ki tenkid maksadıyla değildir. Belki sırr-ı şefkat ve rûh-u uhuvvetten gelen bir irşad tarzıyla beni ikaz etmiştir.
    Ben de bu celalli irşadını manevi bir iltifat suretinde telakki ettim ve ondan bir ders-i hikmet çıkarmaya çalıştım. Evet, evet… İki Abdülkadir böyle bir sıfatta birbirine yakın olması garip karşılanamaz. Ancak o kitabım halen durmakta ve üzerinde çalışmalarım devam etmektedir. İşte hakikat-ı hal böyleyken ve o kitap halen elimdeyken, Abdülkadir Badıllı ağabeyimin bana irşad niyetiyle ve nasihat maksadıyla gönderdiği hususi ve nâmahrem mektubunu başka maksatlara çekmek ve onunla yakın bir dostunu tenkid etmeye çalışmak, hatta birkaç iftirayı da ona eklemek ne kadar ahlakî ve ne kadar edebî olduğunu ehl-i hikmet ve ehl-i ferâsetin takdirlerine havale ederim.
    Şunu da ifade etmek isterim ki: Eğer bu mektubun bazı haber sitelerinde ve bir ulusal televizyonda yayınlanmış olması, Badıllı Ağabeyimizin izin ve müsaadesiyle olmuş ise, elbette hoş karşılanamaz. Ancak, o mübarek zatın bundan haberdar olduğuna inanamıyorum. Buna binaen bu işi taharri edip sorgulamak ve faillerini tenkid etmek ona aittir. Eğer bunu yaparsa elbette ulüvv-ü cenâplık yapmış olacaktır.
    Mesele Abdülkadir Badıllı Ağabeyimizin mektubuna gelince, ben o halis mektuba redd-i cevap niyetiyle birşey yazmak istemiyorum. Belki o mübarek mektubu kendi emeline alet eden zata cevaben derim ki: Ben mektubun muhteviyatını iki şıkta mütalaa ediyorum.
    Birinci şık; benim nefsime isnad edilen kibir, ucub ve gurur gibi süfli evsaflardır.
    İkinci şıkta ise; Risale-i Nur’dan bazı mana ve mülahazaları yanlış anladığım ifade edilmektedir.
    Birinci şıkka cevaben derim ki: “Ben tevazu suretinde demiyorum. Belki bütün ruh-u canımla inanıyorum ki, nefsime isnad edilen kibir, ucub ve gurur gibi ahlak-ı malûme ve evsaf-ı mezmûme hepsi bitamamiha bende mevcuttur. Ben de sizin gibi onlardan cidden nefret ederim. Onun için ben avukat gibi kendi nefsimi müdafaa edemem. Çünkü bunun vebali çok büyüktür. Ancak ben o nefsimin ıslahı için sizden dua ve himmet beklerim.
    Şark’ın Medrese Hocalarından:
    Molla Feyzi Güzelsoy
    Diyarbakır"

    kaynak:
    http://www.risalehaber.com/feyzi-guzelsoyun-secere-tartismalarina-cevabi-177371h.htm


  15. #15
    rabbinsadikkulu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    10-01-2012
    Mesajlar
    9.108
    Adı geçen
    1 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @rabbinsadikkulu
    kişisel notumuz;

    akgündüz beyefendideki bu hırs nedir? bu ifrat nedir?

    zaten birçok parçaya ayrılmış olan nur dairesi, akgündüzün yaptığı bu faaliyetler neticesinde tam da ortadan bir daha ikiye bölünecektir.

    kanaatimize göre, birilerinin akgündüzün kulağını çekme vakti gelmiştir.

    Abadullah yeğin abimizden haddimiz olmayarak ricamızdır; lütfen akgündüze yaptıklarının beyhude olduğunu ve geri çekilmesi gerektiğini ikaz edin.

    yapılması gereken ittihadı islamı tesis etmek iken bu bölme gayreti de neyin nesi.

    farzdan evvel farz ilimidir.
    farz içinde farz ihlastır.
    farzlar içinde en önemli farz ittihadı islamdır.

  16. #16

    Yasaklı
    Üyelik tarihi
    15-04-2013
    Mesajlar
    127
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @seyda muhammet
    Ben seyyidim ,seyidimde ne olmuş?Forumda normal bir insan gibi karşılanıyorum.Kimse elimi eteğimi öpmedi..Seyyidliği bir torpilinide göremedim.Forumlarda yazmışsınız,şöyle tasarruf yetkisi var ,böyle tasarruf yetkisi var" amma,hiç öyle bir şeyde yok,çalışırsan kazanırsın .Bırak pişmiş tavuk canladırmayı bir somun ekmeği bile parayla alıyoruz inan..

Sayfa 1/2 12 Son

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Benzer Konular

  1. Bediüzzaman’ın Şeceresi Mevzuu
    By Ahter in forum RİSALE-İ NUR
    Cevaplar: 43
    Son Mesaj: 02-02-2013, 22:04
  2. Enerji içeceği mevzuu..
    By Kafkas Kartali in forum DİNİ SORULARINIZ
    Cevaplar: 16
    Son Mesaj: 30-03-2012, 12:09
  3. Cevaplar: 6
    Son Mesaj: 29-12-2011, 23:30
  4. Sünnete yöneltilen itirazlar
    By İBRİN in forum Sahabeler ve İslâmî Önderler
    Cevaplar: 4
    Son Mesaj: 09-04-2010, 23:38
  5. Hz.Muhammed(s.a.s.)'in Şeceresi
    By zühd in forum Sahabeler ve İslâmî Önderler
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 02-05-2007, 10:42

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

Giriş

Facebook platformu Giriş