Etiketlenen üyelerin listesi

"Müslümanlar Teori Değil Ahlâk Tartışmalı" İslami geleneği anlamaya çalışırken salt kalıpçı halden uzaklaşıp, biraz ahlaki bir merkeze çekmemiz gerekiyor. 30 yıldır Müslümanlar, “İslam ekonomisi nasıl olacak” diye tartıştı. Bence bunun yerine sorulması gereken soru, “İslam insanı nasıl olacak?”. “Müslüman tüccarın kültürü nasıl olacak?” bunun üzerine sanat yapmak lazım, sinema yapmak lazım, tiyatro yapmak lazım; bunu eleştirmek ve tartışmak lazım. Mustafa Akyol Kimdir? Mustafa

Bu konu 1318 kez görüntülendi 1 yorum aldı ...
Mustafa Akyol: Müslümanlar Teori Değil Ahlâk Tartışmalı 1318 Reviews

    Konuyu değerlendir: Mustafa Akyol: Müslümanlar Teori Değil Ahlâk Tartışmalı

    5 üzerinden | Toplam: 0 kişi oyladı ve 1318 kez incelendi.

  1. #1
    İsmail - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    14-02-2008
    Yer
    Çorum
    Mesajlar
    20.474
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @İsmail

    "Müslümanlar Teori Değil Ahlâk Tartışmalı"

    İslami geleneği anlamaya çalışırken salt kalıpçı halden uzaklaşıp, biraz ahlaki bir merkeze çekmemiz gerekiyor. 30 yıldır Müslümanlar, “İslam ekonomisi nasıl olacak” diye tartıştı. Bence bunun yerine sorulması gereken soru, “İslam insanı nasıl olacak?”. “Müslüman tüccarın kültürü nasıl olacak?” bunun üzerine sanat yapmak lazım, sinema yapmak lazım, tiyatro yapmak lazım; bunu eleştirmek ve tartışmak lazım.

    Mustafa Akyol Kimdir?

    Mustafa Akyol, kendisini liberal Müslüman olarak tarif eden bir düşünür. Akyol ile İslam ve liberalizm konusunda konuştuk. Ufuk açıcı tespitler içeren bu konuşmanın özellikle antikapitalist Müslüman gençlerin çıkışlarının kafaları karıştırdığı bir dönemde faydalı olacağına inanıyoruz.
    iberalizm, liberal düşünce nedir? Kendinizi liberal Müslüman bir aydın olarak mı tanımlıyorsunuz?
    Kendimi evet liberal bir Müslüman olarak tanımlıyorum. Burada önemli olan birincil olanın Müslümanlık olması. Kendimi önce Müslüman olarak tanımlıyorum. Hayata genel bakışımızı, Allah’a olan inancı, dünya hayatının geçiciliğini; vahye inanmak gibi temel hakikatleri ve insanın hem dünyadaki hem de ahiretteki varlığı ile ilgili en temel kriterleri tartabileceğim yer İslâm tabii ki. Liberalizm ise bir siyasi fikir. Şimdi bazıları şöyle düşünüyor: “Müslüman olunca siyasi fikirlerim de hazır pakette gelecek.” Oysa ben, Müslümanların farklı siyasi fikirler taşıyabileceklerini düşünüyorum. En basitinden örnek vermek gerekirse, bir Müslüman cumhuriyetçi de olabilir, saltanatçı da olabilir. Biri derki “cumhuriyet iyi bir şeydir”, diğeri derki “monarşi, padişahlık iyi bir şeydir”. Farklı modeller savunabiliriz. Liberalizmi hem Müslüman değerlerime daha yakın buluyorum hem de bence İslam’ın bıraktığı aklî bir alan var. Her şey kesin bir yere bağlanmadı. Beni ikna eden, makul duran siyasi görüş liberalizm.
    Liberal bakışın özü/özeti nedir?
    Liberalizm, siyasi ve iktisadi bir fikirdir. Liberalizm, ontolojik bir fikir değildir. Hem özünde böyledir, hem de benim için böyledir. İnsan niye var, değerleri ne olmalı gibi konularda liberalizmin bir iddiası olamaz. O konuda sizin değeriniz neyse liberalizm size “siz bilirsiniz” der. Liberalizm aslında giderek güçlenen, bürokrasisi kuvvetlenen modern devlete karşı bir duruş. Özünde insanların istedikleri gibi bir hayat sürebilmeleri buna siyasi bir müdahalenin olmaması var. Devletin ancak temel mevzulara, güvenlik gibi, hak ve özgürlükleri korumak gibi alanlara müdahale etmesi. Bunun dışında bireyleri topluma endoktrine etmemesi gerekir. Eğitim, sağlık gibi hizmetler olsa bile bunların belli ölçüde kalması lazım gelir. Ve bireylerin de birbirine karşı baskısını engeller devlet. İslami açıdan en kabul edilebilir olanın da iktisadi liberalizm olduğunu düşünüyorum. Çünkü piyasa fikri, serbest ticaret fikri var, mülkiyet var vs.
    Niye peki Türkiye’de kapitalist sistem, liberal ekonomi şiddetle eleştiriliyor?
    Türkiye`de düşünce anlamında, entelektüel alanlarda hâlâ "sol" ağırlığı var. Sanat, yazı, çizgi, entelektüellik, sinema, roman ve medyada solun ciddi bir ağırlığı ve inşa ettiği kavramsal bir zihin dünyası ve kavramsallaştırma var. Kapitalizm, sömürü gibi kavramlar çok fazla ön plânda. Ve Sovyetler’in çökmesine rağmen halen bununla yüzleşebilmiş değiller. Mesela patron kavramı çok kirli bir kavramdır Türkiye’de. Patron deyince insanların zihninde kötü bir şey canlanır. Halbuki bu solun ürettiği bir şeydir. Ayrıca din adamı da kötüdür, patron gibi halkı sömürür…

    Kapitalizm kelimesini çok da sevmediğinizi söylediniz ama şunu sormak istiyorum, liberalizm ile sosyalizm arasında tercih yapmak zorunda bırakılıyoruz sürekli. Önümüze konulan hep şu, iki ayri kutup var ve bunlardan birisini tercih etmek zorundayız, acaba gerçekten öyle mi? Bu ikisi arasında tercih yapmak zorunda mıyız?

    Güzel bir soru. Sence zorunda mıyız?
    Bence değiliz. Osmanlı, Selçuklu ve Endülüs Emevilerinden gelen kadim geleneğin üzerine bir sistem inşa edebilme ihtimalimiz olduğunu düşünüyorum. Buradan çıkışla yeni bir doktrin ortaya koyabileceğimiz kanaatindeyim.
    Bunu tercih edebilirsin tabii. Kaldi ki ben gelenek ile liberalizm arasında bir çelişki de görmüyorum. Osmanlı’dan, Selçuklu’dan gelen geleneği ben de çok önemsiyorum, bir kere onu söyleyeyim. Şimdi Osmanlı`da monarşi vardı, yani padişahlık. Bu İslâm’ın bir sonucu mu, bir gereği mi? Bence değil. Peki İslam`a aykırı mı? Bence aykırı da değil.
    O çağın gerektirdiği bir şeydi.
    Evet, aynen öyle. Çağın sunduğu ne ise Müslümanlar o ve kendi değerleri arasında sentez yaptılar. Bu hep böyle oldu. Yeri geldi Bizans’tan kanun ve gelenek aldılar. Saltanat, Sasani ve Bizanstan alınmadır.
    Şu an küresel çapta kabul edilen liberal ekonomi, zengin ile fakir arasında ciddi bir uçurum oluşturması itibariyle beni çok rahatsız ediyor. Siz ne düşünüyorsunuz?

    Dünyada iktisadi liberalizmi benimsemiş ve bununla sanayileşmiş ülkeler var, bunlar bu ekonomi sayesinde zenginleşmişler. Bunun dışında kalıp açlık çeken ülkeler var, Afrika gibi. Soru şu, açlıktan kıvranan bu ülkeler nasıl kalkınacak? Bütün dünyada sosyalist bir devrim olacak da bu ülkeler öyle mi kalkınacak, ya da liberal iktisadi ekonomi hâkim olacak, piyasa ekonomisi gelişecek, iş sahaları açılacak, girişimciler ortaya çıkacak, o ülkede bir şeyler üretmeye, satmaya çalışacak da mı kurtulacak? Bence ikincisi. Üçüncü bir yol var mı? Varsa konuşalım, mesela karma ekonomiden bahsediyorlar, tartışalım… Şimdi batılı devletlerin emperyalizm tarihi ortada ama aynı zamanda batı devletler ile birlikte gelişen başka devletler de ortada.
    Mesela?
    Güney Kore. Bugün Kuzey Kore açlıktan kıvranan bir ülke. Kaldı ki emperyalizminden soyutlanmış, yerli malı haftaları vs yapan bir ülke. Güney Kore açmış kendisini yabancı sermayeye, yabancı sermaye ile birlikte zenginleşmiş bir ülke. Batılı bir ülkenin başka bir ülkeye zorla girmesi, bu ülkenin kendi mallarını çalması, tamam bu sömürü ve aynı şekilde iki ülke arasında kasten savaş çıkartması ve silah satması bunlarda kuşku yok, sömürü. Hepimiz rahatsızız. Ama bir yabancı şirketin bir ülkeye yatırım yapması bu ülke için sömürü mü? Bizim ulusalcılar ve sosyalistlere göre sömürü, bence değil. Türkiye`ye yabancı sermayeyi Adnan Menderes çekti, Turgut Özal çekti ve Ak Parti çekiyor, bunlar iktisadi anlamda kalkındığımız yıllar.
    Liberalizm bireyselcilik doğurmuyor mu?
    Bence sorumlulukların genele yayılması ahlaki gibi gözükse de, ahlaki değil. Sosyalizm’de bu var mesela. Bu da insanlarda “amaan boşver” tipi oluşturuyor. Türkiye`de “sana devlet baksın” diye bir laf vardır mesela, bu buradan geliyor. Bence bireyi ortaya çıkartmak lazım; ama bireyi egoperest olarak değil, girişimci olarak, üretici olarak, düşünen, hem de ahlaki vasıflarla donanmış olarak ortaya çıkartmak lazım. Bence İslamiyet’te de ticaretin övülmesi ama zekatın tavsiye edilmesinin özünde de bu var.
    Bu birey nasıl oluşacak?
    Konuşarak, yazarak, rol-modelleri ortaya çıkararak oluşacak. İslami geleneği anlamaya çalışırken de salt kalıpçı halden uzaklaşıp, biraz ahlaki bir merkeze çekmemiz gerekiyor. 30 yıldır Müslümanlar, “İslam ekonomisi nasıl olacak” diye tartıştı. Bence bunun yerine sorulması gereken soru, “İslam insanı nasıl olacak?”. “Müslüman tüccarın kültürü nasıl olacak?” bunun üzerine sanat yapmak lazım, sinema yapmak lazım, tiyatro yapmak lazım; bunu eleştirmek ve tartışmak lazım. Bir de şu var, Türkiye`de dindar kesim zenginleşme aşamasında daha, zenginleşmenin ilk aşamalarındaki rahatlık ve şaşkınlığı çok da aşabilmiş değiller ve hala bu süreç devam ediyor. Bunu aştıktan sonra sinema yapmaya başlayacaklar, sanat yapmaya başlayacaklar, artık daha farklı alanlara yönelecekler. “Tamam yedik işte, gezdik, jip aldık, artık daha farklı alanlara yürümek gerekiyor” diye bir düşünce başlayacak.
    Biz şimdi genel olarak liberalizmi iktisadi açıdan ele aldık ama, liberalizmin sadece iktisadi yaklaşımlardan ibaret olmadığını da biliyoruz. Liberalizmin düşüncesel boyutta ‘bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler’ gibi bir önerisi var. Bırakınız mini etek giysinler, bırakınız örtünsünler mesela. Bununla ilgili ne düşündüğünüzü merak ediyorum.
    Bence de bırakınız ne yapıyorsa yapsınlar. Şimdi İslam size diyor ki içki içmeyin, kumar oynamayın, tesettür giyin. Bunlar ahlaki bir emir mi, yasal bir yaptırım mı? Şimdi Allah namaz kılın diyor, farz, buradan kasıt, herkese zorla namaz kıldırılması mı, yoksa namaz kılmaya Müslümanların davet edilmesi mi? Bence ikincisi. Liberalizm size İslam’la örtüşen bir şey sunmuyor ama liberal bir toplum içerisinde gayet iyi bir Müslüman olarak yaşayabilirsiniz. Dilediğiniz gibi dininizi yaşayabilir, sivil toplum kuruluşu kurabilir, örtünüzü örtebilirsiniz. Ha bir başkası da mini etek giyer. Ama siz İslam`ı ona giydirtmemek olarak anlıyorsanız orada bir çatışma başlar. Ve bu bugünkü modern dünyada olmaz. Şunu da söyleyeyim, liberal iktisat ile İslam’ın çatıştığı tek bir alan var, faiz. O da faizsiz bankacılık ile aşıldı diye düşünüyorum. Dileyen kâr ortaklığına dayanan faizsiz bankacılığı tercih eder, dileyen faizli bankaları. Faizsiz bankacılığı sunduktan sonra bir problem yok bence.
    İslam Müslümanı zorlamaz mı?
    Zorlamaması gerekir. Bu dindarlık değil münafıklık üretir.
    Zina yapanları ‘bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler’ anlayışına dahil ediyor musunuz?
    Bence zina liberal bir sistemde suç sayılabilir. Amerika’da aslında zina illegal. Aile kurumunu zayıflatması nedeniyle. Ama eyaletler uygulamıyor. Biz şimdi namaz kılmak mı istiyoruz, namazı herkese kıldırtmak mı istiyoruz? İnsanları namaza davet etmek istiyorsanız liberalizm içerisinde bunların hepsini yapabilirsiniz. Namaz kılmayanlara da zorla namaz kıldırtmak istiyorsanız liberalizm ile çatışırsınız. En azından bu devir için doğru bir İslami bakış açısı değildir. İslam’ın hakikati ortada fakat yorumu farklı farklı olduğu için bunun yorumlarını herhangi birine, “hakikatin bizatihi kendisidir” demek de biraz kibirli bir şey. Bence nasıl ahlaki, dindar bir kapitalizm geliştirebiliriz buna bakmak lazım.

  2. #2
    İsmail - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    14-02-2008
    Yer
    Çorum
    Mesajlar
    20.474
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @İsmail
    Zuhal Erkek'in röportajı
    Gazeteci Yazar Mustafa Akyol, Özgürlüğün İslami Yolu kitabıyla; İslam düşüncesindeki “bireyci” ve “hürriyetçi” damarı gözler önüne seriyor ve özgürlükçü bir İslam’ın yollarını okuyucusuna aktarmaya çalışıyor. Akıl ile İslam'ın birlikte yorumlanması gerektiğini savunan Mustafa Akyol, akli bir yorumlama olmadığı takdirde şekilcilik ve körü körüne bağlılığın ön plana çıktığını söylüyor. Akyol, bir olay veya durum karşısında "dinde bu böyledir" deyip sorgulamadan inanmak yerine, 'Kuran-ı Kerim’de var mıdır?, Hadislerde geçiyor mu?, Bu hadisler sahih midir?, Bunun hikmeti ve maksadı nedir?, Orada hangi kontekst içinde söylenmiştir?' gibi eleştirel bir bakış açısı ve akıl yoluyla doğruyu bulmak gerektiğini ifade ediyor.
    Mustafa Akyol ile kitabı üzerine gerçekleştirdiğimiz röportajda İslam’ın otoriter rejimler tarafından nasıl bir dogmatik dine dönüştürüldüğünü, bireysel özgürlük ve şeriatın birlikte nasıl bir arada olacağını, Arap halklarının geleneklerine çok bağlı olmalarının yeniliklere ve bireysel özgürlüklere olan etkilerini, Türkiye’de İslam’ın özgürlükçü bir İslam’ın yaşanıp yaşanamadığını sorduk.
    ÖZGÜRLÜĞE GİDEN HRİSTİYANİ, SEKÜLER VE İSLAMİ BİR YOL VAR
    İlk önce kitabınızın isminden yola çıkmak istiyorum. Özgürlüğün İslami yolundan kastınız nedir? İslam'ın özgürleştirici mesajı ne demek?
    Özgürlüğün İslami yolu şöyle bir şey ifade ediyor; özgürlük diye bir ideal, bir değer var. İnsanların din adına zorlanmamaları, baskı altına alınmamaları; kendi inançları ve kanaatleri neyse ona göre yaşayabilme haklarına saygı gösteren bir ortam demek. Bir toplum ve devletin içinde yaşadığınızda; o toplum ve devlet size belli bir takım normlar dayatacak. Hiçbir toplumda insanlar suç işleme özgürlüğüne sahip değil. Her toplumun belli kıstasları var. Sokakta çıplak gezemezsin, Amerika’da da gezemezsin. Her toplumun belli normları var. Bu normlar ahlaken ya da birlikte yaşamanın gerektirdiği bazı şartları içerir. Örneğin ben sigara içiyor olsam, kapalı bir ortamda içemem. Bir takım rasyonel kurallar vardır. Bunların ötesine değinecek olursak; herhangi biri kıyafeti, yaşam biçimi, dini uygulaması ya da uygulamaması bu konularda özgür olabilecek mi?
    Özgürlük benim inandığım bir değer. Özgürlüğe giden Hristiyani, İslami ve seküler bir yol var. İnsan seküler olup, özgürlüğü herkes için savunabilir. Seküler olup, başları kapalı olanlar okullardan atılsın diyen otoriter bir laik de olabilir. Türkiye’de bunun birçok örneğini görebiliyoruz. Bir insan Hristiyan olup; Hristiyan olmayanları Engizisyon Mahkemeleri’nde yargılayıp, çarmıhlarda yakmak isteyebilir. Tarih böyle insanlarla dolu. Ama bu durumun tam tersi, özgürlükleri, Müslümanların haklarını savunan Hristiyanlar da var. Özgürlüğü savunmak; insanlar istediği gibi yaşasınlar, ben de onlara hiçbir değer önermiyorum demek değil. İnsan; başka insanın özgürlüğünü kabul eder ama bir yanlış gördüğünde fikren mücadele edebilir, ikna etmeye çalışabilir. Ben İslam’ın özünde bunun çok önemli bir temel olduğunu düşünüyorum, ki böyle bir anlayışı ve yorumu var. Kitabımda da bunu eşelemeye ve anlatmaya çalışıyorum. Ama otoriterliğe giden bir İslami yol da var mı? Evet, var. Bu dünyada İslam adına otoriter olan çok sayıda örnek var. Suudi Arabistan, İran, Taliban rejimi gibi çok sert bir rejimleri görebiliyoruz. Dolayısıyla ben özgürlüğe İslami bir perspektiften bakıyorum.
    Tarih boyunca böyle birçok İslami akım ve anlayış görebiliriz. Dahası çok çeşitli siyasi yorumlar görmek mümkün. Bugün bir Müslüman, cumhuriyetin ve demokrasinin gerekli olduğunu savunuyor. Bediüzzaman’dan beri bunu söyleyen çok insan var. Bir başka Müslüman ise “Padişahım çok yaşa” deyip, monarşik görüşü de savunabilir. Kimileri 'İslam Suudi rejimi gerektirir' diyebilir. İslam’ın anlaşılması, yorumlanması kaçınılmaz olarak çoğulcu. Ben İslam’ın daha çok özgürlükçü yönlerini göstermeye çalıştım.

    AKIL OLMADIĞINDA ŞEKİLCİLİK VE KÖRÜ KÖRÜNE BAĞLILIK ÖN PLANA ÇIKIYOR
    Kitabınızda İslam'ın zaman içerisinde dogmatik bir din anlayışına dönüştüğünü belirtiyorsunuz. Daha çok akla önem veren bir din anlayışından dogmatik bir din anlayışına geçiş nasıl gerçekleşti?
    “Dogmatik” kelimesini Kemalist ve seküler çevreler çok kullanır. Dogmatizm bir fikri sorgulamaksızın, onun hakkında tartışmaya izin vermeksizin, fanatikçe bağlanmaktır. Bir insan aslında dogmatik bir Kemalist, Marksist veya İslamcı olabilir. Ya da tam tersi rasyonel, akılcı bir tutum içinde de olabilir. İnandığı şeyi; tahkik ederek, tartışmaya açarak, düşünerek ama savunarak, akılla doğrulayarak tartabilir. Her dinin temelinde bir iman unsuru vardır. Ama o iman; üzerinde düşünülmeyen, akledilmeyen bir iman mı? Ya da tam tersi akılla birlikte işleyen bir iman mı? Vahiy; Allah’ın bir hakikatidir, mesajıdır, kutsaldır. Fakat akıl da Allah’tan gelmiştir. Kur'an’da akledin diye emir var. Kur'an'la birlikte aklı da doğruyu bulma aracı olarak gören bir gelenek var. Özellikle, Sünni gelenekte Matüridi damar buna yakındır. Tam tersi şöyle bir damar var; akıl saptırıcı bir şeydir. Sadece körü körüne inanacaksınız. Sadece Kur'an-ı Kerim’e değil; alimlere, fıkıh kitaplarına da sorgulamadan inanmanız gerek. Sorgulamanız için alim olmanız, alim olmanız için de bir takım şartlar gereklidir. O şartların hiçbiri bu devirde yerine gelmediği için hiç kimse bunları sorgulayamaz diyen bir anlayış var.
    Ben birincisini yani akletmeyi daha doğru buluyorum. Diğerini lanetlemiyorum. Aklı önemseyince, bir şey “dindedir” dendi diye, onu peşinen kabul etmiyorsunuz. Kur'an-ı Kerim’de mi, hadislerde mi vardır? Hadisler sahih midir? Bunun hikmeti ve maksadı nedir? Orada hangi kontekst içinde söylenmiştir. Örneğin Suudi Arabistan’da kadınlar araba kullanamıyor. Yalnız başına seyahat etmesi yasak. Bu nereden geliyor? Resulullah kadınların yalnız seyahat edilmesiyle ilgili hadisleri var. “Yalnız çöle göndermeyin” diyor. Bunu tartışmasız şekilde, kadınların kendi başlarına gezmesine yasak olarak yorumlayabilirsiniz. Ben bu soruyu Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’e sordum. Dedi ki, “Resulullah öyle söyledi ama o zaman çölde haydutlar vardı. Tabi ki haydutlar kadınlara zarar verebilirdi. O tehlikeden korumak için söylenmiş bağlamsal bir şeydir.” Bugün bir kadın uçağa binip neden gezemesin? Dini olayların kontekstini anlayarak yorumlamak gerekir. Akıl olmadı mı, şekilcilik ve körü körüne bağlılık ön plana çıkıyor.
    Bazı mütedeyyin insanlar sünnet niyetiyle misvak kullanabilir. Misvak bir ağaç parçası. Misvakı hala kullanmak bana kalırsa şekilci bir anlayış. Benim misvak kullanımından anladığım şudur; Resulullah ağız temizliğine önem verirdi. O dönemde misvak vardı, bu dönemde diş fırçası, diş ipliği var. Resullulah bu dönemde yaşasaydı eminim bunları kullanırdı. Önemli olan temizlik. Biraz akılcılık dini hükümlerin maksadını anlamaya yönelik. Vahiy tabi ki Müslüman için ana kaynaktır. Akılda bir değerdir ve evrenseldir. Hristiyanlar, Yahudiler, Hindular ve Müslümanlar da herkeste akıl var. Dolayısıyla akıl ürünü olan; başka fikirler, sistemler, yaklaşımlar, Müslümanlara fayda sağlayabilir. Akıl ürünü olan teknolojik ürünleri kullanıyorsak; Amerikalı ve Japon sosyal bilimcinin, siyaset teorisi de bize bir ufuk tutabilir. Çünkü akıl evrensel bir şey, sadece Müslümanlara ait bir şey değil. Dolayısıyla Müslümanlar başka medeniyetlerin tecrübelerinden istifade edebilirler. Bunu kendi vahiy kaynaklarıyla karşılaştırabilirler. Batı demokrasi diye bir şey geliştirdiyse, akla yakın, uygunsa; biz bunu alıp, benimseyip, kendi değerlerimize mezcedebiliriz.
    Tabi Müslümanların üretmediği her şeyin batıl olduğunu düşünenler var. Demokrasiye küfür rejimi falan diyorlardı. Şimdi öyle diyenlerin birçoğu demokrasiyi çok benimsedi. Aynı şeyi liberalizm için söylüyorlar. Batı'dan çıkmış arabayı, telefonu kullanıyorsun. Burada sorun Müslüman olarak bizim o akıl ürünü sistemlere bakarken; bazı perspektif ve değerleri korumamız gerektiğidir. Ama sadece Müslüman olmayanların insanların ürünü diye bir fikre, kurguya, felsefeye karşı çıkmamıza gerek yok.
    RESULULLUH’DAN SONRA DİNİ MÜKEMMEL ANLADIĞINI SÖYLEYEN KİMSE OLMAMALI
    Beşeri aklın, aşkın olanı anlayabileceği konusunda ne düşünüyorsunuz? Her şeyi anlayabilir miyiz?
    Her şeyi anlayamayız. Resulullah’ın kendisi dışında her şeyi anladığını iddia eden kimse olmamalı. Resulullah’dan sonra dini mükemmel anladığını söyleyen kimse de olmamalı. İlk halifelere baktığımızda bazı konularda birbirinden farklı düşündüklerini görüyorsunuz. Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer başka bir şey diyor. İstişare sonunda Hz. Ebubekir’in dediği oluyor. Bir başkası Hz. Ömer’i haklı buluyor. Savaş bile çıkıyor aralarında Cemel Vakası, Sıffin savaşı. Resullah’ın özelliği vahiy alıyor olması. İnsanların en üstünü, en faziletlisi. Ama unutmayın; kitapta geçiyor, “Ben insanım, yanılabilirim” diye. Beşeri olan şey mükemmel değil. İlahi olan vahiyle karşımıza çıkıyor. Bunu imam, alim, hoca çok saygıdeğer insanlar, bunları küçümsemek için söylemiyorum. Ama hiçbirinin tartışılmaz, ilahi bir bilgi kaynağı gibi görülmesini de doğru bulmuyorum. İnsanüstü bir irade İslam’da yok. Allah ve insanlar var. Resullulah var ama onunla birlikte yaşamıyoruz. Gidip ona sormamız mümkün değil.
    “Bugün peygamberimiz hayatta olsaydı nasıl davranırdı?” diyen Müslümanlar var. Bugün hayatta olsaydı sorusunun cevabını herkes farklı yorumluyor. Dolayısıyla İslam dini eşitlikçi bir din. Katoliklikte papa insan üstüdür, yanılmazlık doktrini vardır. Papa dini bir hüküm veriyorsa, o yanılmaz. İslam’da böyle biri yok. Halife siyasi bir liderdir. Şeyhülislam’dan fetva alır. İslam’da halife Şeyhülislam’a hesap verir. Onun üstünde hukuk vardır. O hukuk da şer-i hukuktur. Dolayısıyla İslam eşitlikçi bir din. Hiçbir insanı da insanüstü bir duruma getirmez. Demokrasi dediğimiz ya da özgürlük dediğimiz anlayışa çok uygun bir din. Benim Allah’a olan itaatim beni bir başka şahsa itaat etmeye zorlamıyor. Allah’a itaat ediyorum, falanca kişinin emrine girmeli miyim gibi bir düşünce yok. Şu var; sen bir din alimini kendine yakın bulur ve danışırsın. Onun mürşidi olabilirsin. Onun yoluna gitmeyi seçebilirsin. Ama bu durum İslam’ın emridir ve sen bu kişinin yolundan gitmelisin anlamına gelmez.
    İSLAM'IN BELLİ YORUMLARI LİBERALİZME ÇIKIYOR
    Kitapta liberallik ve İslam’ın birbiri ile çelişki içerisinde olması gerekmediğini söylüyorsunuz. İslam ve liberalizmin bir arada nasıl olabilir?


    Liberalizm ve demokrasi Batı tecrübesi içinde gelişmiş kavramlar. Bizler de bunları öğreniyoruz ve tartışıyoruz. Ben Batı'dan liberalizme çıkan yolun, İslam’dan da çıktığına inanıyorum. İnsanların zorlanmaması, kendi hayatlarını idame ettirebilmeleri, iktisadi olarak mülkiyet ve girişim hakkına sahip olmaları, fikir özgürlüğüne ve ifade özgürlüğüne müdahale edilmemesi liberalizmin temel ilkelerini oluşturuyor. Bu felsefeyi batıda üretmişler, adına liberalizm demişler. Ben diyorum ki İslam’dan da aynı felsefi görüşler çıkabiliyor. Adına ister liberalizm deyin, ister hürriyetperverlik. İslam’ın belli bir yorumundan çıkıyor. Otoriter yorumundan değil. Türkiye’de liberalizm kelimesini bazı İslamcı yazarlar şöyle tanımladı; liberalizm Batı’da bazı insanların Tanrı’ya isyanıdır. Tanrı otoritesinin tanınmamasıdır. Aşağı yukarı ateizme yakın bir liberaliz tanımı yaptılar. O yazarlar iyi bir liberali sürekli viski içip, zevk sefa alemi yapmak olarak tanımladılar. Hayır, aslında liberalizm devletin insan hayatına müdahalesiyle ilgili bir şey. Siz liberal olunca, kendinize bir sınır koymuyorsunuz anlamına gelmiyor. İnsan iyi bir liberal olup, 30 gün oruç tutup, 5 vakit namaz kılabilir. Çünkü onları kendi yapmak istiyordur. Birisi devlet tarafından emirle yaptırmıyordur. Aslında liberalizm Batı'da, İslamcı yazarların dediği gibi din aleyhtarı olarak gelişmedi. Tam tersine dini bazlı temellerle geliştiğini görüyorsunuz. Bunun en iyi örneği John Locke’tur. Kitabımda Mürcie ile bağlantısını not düştüm. İslam ilk dönemlerinde mezhep çatışması var. Mezhep çatışmasının temelleri var. Kim haklı Ali mi, Muaviye mi? Hariciler biliyorsunuz, iki tarafı da tekfir ediyor. Zıt görüş işe Mürcie. Bu işi Allah bilir, Allah’a havale edelim, kavga etmeyelim diyor. Aynısını John Locke’da söylüyor.
    1600’lerde hoşgörü üzerine yazdığı “Mektup” kitabında “Hangi kilisenin doğru yolda olduğunu Tanrı bilir” diye savunuyor. Burada birbirlerine ceza keseceklerine Tanrı’ya havale etsinler. Dünyada herkes bildiği yolunu izlesin. İngiltere’de liberalizmin, çoğulculuğun yolunu açanlardan biridir. Yani John Locke din karşıtı bir düşünür değil. Dini esaslara dayanan bir özgürlük savunuyor. Hangi Müslüman, hangi doğru yolu biliyorsa onu izlesin. Müslümanlar birbirini ikna etmek için uğraşabilirler. Ama siz sapıksınız, batılsınız, sizi telin ediyoruz ve saldırıyoruz dememeli. Zaten böyle bir düşünceyi savunan kişinin görünüşü altında kibir vardır. “Ben İslam’ın hakikatine sahibim” demiş oluyor. Aslında Allah’ı değil, kendisini övmüş oluyor. Kendi otoritesini yüceltiyor.
    Daha doğrusunu “Allah bilir” demek gerekmektedir ki, bu yaklaşım İslam geleneğinde çok güçlü bir damardır. Bakarsınız klasik alimlerin yazılarına “Şu fakirin kanaatine göre” der, en sonunda da “en iyisini Allah bilir” der. Bu durum “Hak budur, diğerleri kafirdir” demekten çok farklı bir şey. Çünkü o Allah’ın büyüklüğü karşısında insanın acziyetini kavramakla alakalı bir durum.
    İSLAM TOPLUMLARINA DEMOKRASİ GELİNCE ÇOĞUNLUK DİKTASI OLUŞUYOR
    Size göre İslam özgürlük tohumlarını atmıştı ama ne yazık ki kök salacağı coğrafya verimsizdi. Bir nevi burada çevre meselesine değiniyorsunuz. Arap halkının geleneklerine ve adetlerine çok bağlı olması bu bağlamda yenilikleri ve bireysel özgürlükleri nasıl etkiledi?
    Oryantalizme karşı bir argüman. Oryantalist görüşleri bir ret edişi var. Avrupa çok ilerlemiş, kalkınmış bir medeniyet. Ortadoğu çok fazla geride kalmış gibi bir yaklaşım var. Bu yaklaşım doğru ama Avrupa’nın sömürgeciliğini de katmak gerekir. Avrupa’ya göre Doğu’nun geri kalmışlığının sebebi İslam. Avrupa’da Hristiyanlık var, Hristiyanlık gelişmeye izin verdi. İslam dogmatik bir din, bu yüzden bir türlü gelişemiyor. Böyle bir argüman var. İslam toplumlarına demokrasi gelince ne oluyor? En fazla çoğunluk diktası oluyor, çoğulculuk olmuyor. Türkiye’de tam bu ezberleri bozduk zannediyorduk. Demokrasinin krize girmesiyle o şansı zedeliyoruz. Doğu’daki bu geri kalmışlığın İslam ile alakası yok. İslam'da da, Hristiyanlık’ta da bu liberalizmin karşılıkları var. Sizde John Locke varsa bizde Mürcie vardı. Batı’da liberalizmin gelişip serpilmesinin nedeni ekonomik ve coğrafi. Batı'da ticaret gelişti ve refah düzeyi yüksek bir toplum oluştu. Refahın arttığı toplumlarda dünya görüşü daha ılımlı hale geliyor. Ticaret merkezleri daha çoğulcu hale geliyor. Çöl toplumunda toplum yapısı ve adetleri yüzyıllarca değişmiyor. Doğu'yu İslam geri bırakmadı. Doğu başka şeylerden dolayı geri kaldı. Maddi olarak bir karşılaştırma yapmalıyız. Doğu ekonomisi neden bu durumda, Batı ekonomisi neden böyle canlı diye sorgulanmalı. Oryantalistler, din bunları geride bıraktı diyor. Dinin geri bıraktırdığı falan yok. Dindardı fakir oldu. Yaratıcı imkanları olan o toplumlar gelişiyor.
    Şunu unutmayın; dünyanın hoşgörülü bölgeleri kozmopolit yerlerdir. Amerika’da New York çoğulcudur. Amerika’nın ortası Teksas cumhuriyetçidir ve çoğulculuğa açık yerler değildir. Türkiye’de kozmopolittir. İstanbul’da Ermeni olsanız yadırganmazsınız fakat Anadolu’nun küçük bir yerinde Ermeni olsanız belki yadırganabilirsiniz. Ticaretin ve dünyaya açıklığın getirdiği bir yenilikle tanışma dinamiği var. Orta Afrika’da Müslümanlara katliam yapan milis gruplar var. Sertlik o coğrafyaya ait bir özellik. Arakan’daki zulmü biliyoruz. Hindu Budistler, Müslümanlara büyük zulümler yapıyor. Fakat California’daki Budist öyle değil. Budist ama aynı zamanda sosyal çevre içerisinde. Ortadoğu sert, şiddetli bir coğrafya, kan davalarının olduğu bir coğrafya.
    Şöyle de söyleyebiliriz; bugün Türkiye’de biliyorsunuz töre cinayetleri diye bir şey oluyor. Bir oryantalist buna nasıl bakıyor? İşte İslam’a bakın böyle şeyler yapıyor. Hâlbuki töre cinayeti bir kabilenin özelliği. Ancak aşiret yapısına sahipse bu böyle bir durum doğuyor. Yani bu sosyolojik yapıların, yarattığı bir takım problemler var. Bunların din ile özleştirilmemesi gerekir. İslam dünyasındaki bazı problemler coğrafi yapıdan kaynaklanıyor. Amerikalı bir Hristiyan bana Kerbela törenlerinde yapılanları korkunç bulduğunu söylemişti. Ben de dedim ki “Sizin Filipin’deki Hristiyanların ne yaptığını gördün mü? Filipinler’deki Hristiyanlar İsa’yı anmak için kendilerini çarmıha geriyorlar. Siz bunu New York’ta yapmıyorsunuz. Filipin’deki Hristiyanlar bunu yapıyor.” Dolayısıyla bu olaylar kültürel bir farklılık.
    MATBAA 200 SENE GEÇ GELİRSE, DEMOKRASİ DE O KADAR GEÇ GELİR
    Hristiyanlık 16. yüzyıldan sonra otoriter yapısını kaybetti. Peki, İslam’da niye böyle bir dönüşüm yok? Ya da niye olmuyor?
    Hristiyanlıkta bu hoşgörü fikrinin gelişmesi, 17. yüzyıldan itibaren başladı. Katolikler ise bu duruma uzun süre direndiler. Katoliklerin demokrasiyi benimsemesi, farklı dinlere saygı duyması 20. yüzyıl meselesidir. Katolikler 20. yüzyıla kadar diğer Hristiyanları bizim tabirimizle tekfir ediyorlardı. Katolikler din, devlet ayrımı, demokrasi gibi kavramlara çok sert bakıyordu. Katolikler bu konuda bir reform geçirdi. Bu reformlar biraz tecrübe ile gelişiyor. Yani Türkiye’de son 15 yılda demokrasi niye bir değer haline geldi? Çünkü Türkiye bir sürü şey yaşadı. Yani tamam bağımsız olduk ama bağımsız olmanın tek başına bir özgürlük getirmediğini fark ettik. Hak ve özgürlükler dünya tecrübesi derken demokrasiye olan talep arttı. Avrupa’da bu bizden daha önce oldu. Şunu unutmayalım bir toplumda demokrasi ve demokrasi talebi olması için evvela okuma yazması olan, dünyayı takip eden, fikir beyan eden bireyler olması lazım. 300 yıl öncesi Osmanlı İmparatorluğu’nda geleneksel bir özgürlük vardı. Devlet her şeye müdahale etmiyordu ama buna demokrasi denmezdi. Çünkü Osmanlı’da, Bursa’da yaşayan bir köylünün padişahın neye karar verdiğinden haberi olamazdı. Şimdi bugün, her gün kalkıyoruz twittera bakıyoruz, televizyonu açıyoruz, gazeteye bakıyoruz. Türkiye’de ne olmuş? Başbakan ne demiş? Bunu görüyorsunuz. Eskiden sabahları bir tek gazete olurdu. Şimdi bir olay anında Twitter'da oluyor. 200 yıl geriye giderseniz gazete diye bir şey yoktu. Dolayısıyla siz oy kullanacaksınız, aday kim falan böyle bir şeyin bilinmesi mümkün değil. İnsanlar kapalı köylerde, şehirlerde yaşarlardı.
    Demokrasinin yayılmasının dünyada güçlenmesinin temel direkleri biri eğitimdir. Okuma yazma bilenler okur, dünyadan haberler almaya başlar. İkincisi gazetedir. Gazete sayesinde neler oluyor bunu öğrenirler. Bu konuda bir fikir sahibi olurlar. Bundan 200 yıl önce Osmanlı’da da Avrupa’da da böyle bir şey yoktu. Avrupa’da matbaanın bizden önce gelişmesi, gazetenin Doğu’dan daha önce çıkmasıyla bazı şeyler değişti. Demokrasi adına bazı adımlar atıldı. Bizde bu süreç biraz daha geç gelişti.
    Ve demokrasinin kendi içinde de süreçleri var. İlk başta ülkeyi yöneten oyla gelsin, sonra bu oy ile gelen kişi bazı kurallara uysun. Basına dokunmasın, fikir özgürlüğünü tanısın, muhalefeti bastırmasın ki, tam bir denge olsun gibi tecrübe. Biz de bu tecrübelerden geçiyoruz.
    Matbaa 200 sene geç gelirse, demokrasi de o kadar geç gelir. Çünkü biz geriye baktığımız zaman dünyayı bugünkü gibi düşünüyoruz. Bir arkadaşım; “İnsan Kur'an- Kerim’i açar okur” dedi. Niye Müslümanlar Kur'an-ı Kerim’i açıp okumuyor? 300 yıl geriye git, insanların elinde Kur'an-ı Kerim mi vardı? Kur'an el ile çoğaltılan bir kitap. Her köyde bir Kur'an bile yoktu. Okuma yazma bilen insan sayısı geleneksel toplumlarda %3-5 civarındadır. Onlar âlim olurlar. Okuma yazma bilmek büyük bir olaydır. Dolayısıyla o toplumlarda bir demokratik model zaten oluşturamazsınız. Fakat bugün gelinen noktada Twitter, sosyal medya yepyeni dinamikler ortaya çıkıyor. Bunları biraz teknoloji sağlıyor. Twitter olmasa Arap Baharı olmazdı. Gezi Parkı olayları olmazdı. Çünkü o kadar mobilize olamazdı insanlar. Bu olaylar iyi bir şey veya kötü bir şey demiyorum. Bu olayın dinamiğini anlamak açısından söylüyorum. “İslam dünyası neden böyle geri kaldı” cevabı bu anlattıklarımda saklı. Dolayısıyla Müslümanların ne yapmaları lazım? Bir an evvel kalkınmamız, Batı’da teknolojik, kültürel olarak ne varsa bizim de en azından bunlara sahip olmamız şart. Özgürlük her bireye kendisini ifade etme, kendisini geliştirme ve kabiliyetlerini ortaya çıkarma fırsatı veriyor. Eğer siz özgür olursanız, neye istidadınız olduğunu fark edersiniz, oraya yönelirsiniz. Bugün Amerika dünyanın en yaratıcı toplumu denebilir. İcatların çoğu Amerika’dan çıkıyor. Bunun en büyük sebebi özgürlük; yani teşvik ve bireysel rekabet fikrinin olmasıdır.
    İNSANLAR YETENEKLERİ YERİNE TORPİLLERİNİ GELİŞTİRMEYE ÇALIŞIYOR
    Bir de Türkiye’de şöyle bir durum var. Türkiye’de bir yerde iş bulacaksanız ve bir tane milletvekili akrabanız varsa onun telefonu falan önemlidir. Dolayısıyla Türkiye’de işe girerken özgeçmiş kadar torpil diye önemli bir şey de var. Tabi bu özel sektörde o kadar işlemez. Bu yüzden insanlar torpillerini geliştirmeye çalışırlar. Oysa eşitlikçi, rekabetçi, özgürlükçü bir ortam olsa; sizi işe alan adam; başörtülü mü, laik mi, Kemalist mi, Alevi mi, Sünni mi diye bakmaz. Türkiye’de daha çok bu özellikler öncelendiği için insanların kabiliyetleri gelişmiyor? Niye biz o kadar yeterince üretken bir toplum değiliz? İşte buyurun bir sorun yani.

    ŞERİATIN YENİDEN DAHA KAPSAMLI OKUNMASI GEREKİR
    Kitabınızda Ebu Hanife’nin çok entelektüel olduğunu söylüyorsunuz. Peki büyük çoğunluğu Hanefi ve Şafi olan Müslümanlar, neden sizin gelenekçi dediğiniz yaklaşımı devam ettiriyor?
    Her Müslüman bir fıkıh âlimi olup, dini yorumlayacak diye bir söz konusu değil. Yani tabii ki bu işin uzmanları, akademisyenler, ilahiyatçılar veya din adamları olacak. Fakat şöyle bir problem var. Mesele Ebu Hanife, İmam Şafi ya da Farabi, İbni Sina gibi felsefi yaklaşımlar getirenler, Kur'an ve sünnet ışığından kendi dünyalarına bakıp, o dünyaya dair fikirler ve bir takım hükümler getiriyorlar. Mesela klasik İslam düşüncesinde dünya Darü’l-İslam ve Darü’l-harb diye diye ayrılır. Bu Kur'ani bir terminoloji değildir ama İslam alimlerinin çoğu bunu kabul eder. Bir ülke Müslümanlar tarafından yönetiliyor. İslami usuller yönünden orası güvenli bir yer, orası Dar-üs Selam. Diğer taraf da savaş, tehlikeli bir yer. Onların karşısında Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, uluslararası hukuk, insan hakları beyannamesi realitesi gibi bir şey olmadığı için Dar-ül Harp’ta Müslümanlar için güvenlik olabileceğini varsaymazlar. Çünkü Ortaçağı Avrupası’nda gidip Paris’in ortasına cami koyamazsınız. Bugün Avrupa’da camiiler var. Bugün Müslümanlar, Türkiye’de veya Arap dünyasında baskı görünce Avrupa’ya gidiyorlar. Yani yeni bir dünya realitesi var. Bizim buradaki hatamız; âlimlerimizin kendi şartlarında yorumladıkları din yorumunu hiç dokunmadan bugün taşımaya çalışmak. Diyoruz ki, fıkıh kitabında böyle yazıyor, bu böyledir. O dönemin şartlarında, fıkıh kitabında onu yazan âlim belki çok haklı. Ama bugün yepyeni bir şey ortaya çıkmış. Bu yepyeni realite karşısında bazı yorumlar getiriliyor ama yetersiz. Şeriatın yeniden, daha bir kapsamlı okunması lazım. Bizim klasik fıkıhta; bir adam 'Ben Müslümandım, Hristiyan oldum' derse, idam ediyorsunuz. Bu dünyada bir tartışma sebebi. Türkiye’de uygulanan bir şey değil fakat Afganistan’da böyle bir durumla karşılaşıldığında o kişiyi öldürüyorlar. Bu fıkhın uygulandığı Ortaçağ’da bunu kimse dert etmemiş. Çünkü Hristiyanlar için de durum öyleymiş. Bugün dünyada din özgürlüğü, bireysel tercih gibi kavramlar var. Dahası o fıkıh hükmünün kökenine baktığımızda bir Kuran temelli olmadığını görüyorsunuz. İkincisi bunu getiren âlimlerin aslında şöyle düşündüğünü görüyorsunuz; onları için dinden çıkmak demek, düşman ordusuna katılmak demek. Yani askeri bir isyan olarak da anlıyorlar. O zaman 'tamam' diyorsunuz. Bugün Amerika da kendi ordusundan biri savaşta saf değiştirirse vurur. Hain ilan eder. Ama vicdanı kanaatte din değiştirmek, bugün bu şekilde görülmemeli. Hayrettin Karaman da geleneksel şartlar içinde yanlış bir hüküm verildiğini yazdı. Ama o hüküm günümüz de hem anlamını kaybetmiş, hem de çok zararlı sonuçlar verebiliyor. Kaldı ki, bir adamı zorla dinde tutsanız ne yapacaksınız? Münafık mı yapacaksanız? İslam’dan çıkarsanız, seni öldürürüz deseniz, adam ne yapsın? İkiyüzlü yaparsınız en iyi ihtimalle. Bu anlamda yeniden düşünmeye ihtiyaç var. Tabi bunu yapan entelektüeller var. Bazı Müslümanların fıkhı yeniden yorumlamalarına; dini değiştiriyorlar, dinde reform yapıyorlar gibi söylemlerde bulunuyorlar. Dini muhafaza etme endişeleri var. Gerçek hayat ile din arasında açılan uçurum insanları çok hızlı sekülarizasyona itebilir. bu sefer dinden kaçıyorum diyen yeni kitleleri karşınızda bulabilirsiniz. Yani bizim idaremizde namaz zorla kılınır diyemezsiniz. Giderek bireyselleşen bir toplum var. Dinin o toplumun da idrakine biraz hitap etmesi gerekiyor.
    GENEL HUKUKUN LAİK OLMASI GEREKİR
    Bir toplumda bireysel özgürlük ile şeriat aynı anda bir arada olabilir mi?
    Şeriat bütün ülkenin hukuku değil, iradi bir hukuk sistemi olursa olabilir. Bunun örneği de İngiltere’de var. Bugün İngiltere’de şeriat mahkemeleri var. Ne anlama geliyor bu? Eğer siz Müslümansanız ve Hanefi mezhebine bağlıysanız, mahallede Hanefi Müslümanların yaşadığı yerle de, şeriatın uygulandığı ofisler var. Bir sorunla karşılaştığınız, evleneceğiniz, boşanacağınız zaman gidip bu mahkemelere soruyorsunuz ve hüküm veriyor. İngiliz hukuku bunu tanıyor. Ana hukukun altında böyle bir aile hukuku düzenlemesi getiren yapılar var. İngiltere’de İslamifobikler, 'Bak işte İslami şeriat buradan sızmaya başladı' diyerek buna karşı çıktı.
    Bence insanlar eğer cemaat olarak belli bir hukuki yapıyı kabul ediyorlarsa ona göre yaşamalarında bir sakınca yok. Amerika’da Ortodoks Yahudiler var. Onların kendi mahalleleri vardır. Orada hiç domuz olmaz. Kendi yaşam alanlarını üretirler. Amerika’da Amişler diye bir tarikat var. Bunlar teknolojiyi redderler. Çok koyu bir Hristiyan mezhebidir. Elektriği falan her şeyi redderler. Erkekler fötr şapkalı, kadınlar başörtülü. Yani başörtülü derken değişik kepleri vardır. Tamamen Ortaçağ şartlarında yaşarlar. Amerikan Devleti onlara karışmaz. Ama onlar “Herkes bizim gibi yaşayacak” derse o zaman Amerika buna izin vermez. Şeriat bireysel beceridir. Oruç tutan insan şeriata uymaktadır. Şeriat hepsini kapsar. Genel hukukun laik olması gerekir. Ama onun altında iradi olarak insanların takip edeceği bir takım hukuki pratikler olabilir.
    TÜRKİYE’DE ÖZGÜRLÜĞÜN GETİRDİĞİ GERÇEK BİR DİNDARLIK VAR
    Sizce Türkiye’de özgürlükçü bir İslam yaşanıyor mu?
    Büyük ölçüde yaşanıyor. Diğer Müslüman ülkeler ile kıyaslandığında, Türkiye iyi bir örnek. Orucunuzu tutarsınız veya tutmazsınız, birisi kapınıza gelip “Orucunu tuttun mu?” diye bir dayatma da bulunmuyor. Ya da Türkiye’de işte barlar da var, camiler de var. Bu tercihlerin geçerli olduğu bir Türkiye. Bu yüzden bir dindar sahici. Devlet zoruyla ibadet yapmadığı için gerçekten dindar. Bunu kendi iradeleriyle yapıyor. İran’da bugün camiye gitme oranı çok düşük. Bu konuda istatistikler var. İran İslam devleti ama zorlamayla olmuyor. Özgürlüğün getirdiği sahici bir dindarlık var. Türkiye’de 80-90 yıldır Müslümanlar muhalifti. Şu an iktidardayız; "toplumu üsten bastırıp, dindarlaştıralım" demesinler. Öyle eğilimleri görüyoruz zaman zaman. Devlet gücünü din adına otoriter bir şekilde kullanmaya başlamak, dine olan tepkiselliği artıracaktır. Ben bunun işaretini görüyorum. Madem Müslümanlık adına konuşuyorsanız, o referansları daha iyi temsil etmeniz lazım. Dindarların iktidarı dine zarar verebilir. İktidarın öyle bir niyeti var demiyorum ama dikkat etmesi lazım.
    ON5YİRMİ5

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Benzer Konular

  1. Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 24-03-2014, 13:22
  2. Cevaplar: 14
    Son Mesaj: 13-07-2013, 19:02
  3. Mustafa Akyol - İslamcı ideolojiden Müslüman kültüre
    By İsmail in forum Köşe Yazıları
    Cevaplar: 8
    Son Mesaj: 23-08-2012, 12:14
  4. Sel değil ,ahlak erozyonu asıl felaket
    By Mahpeyker in forum MİZAH
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 13-10-2009, 20:39
  5. Mustafa İslamoğlu İle - Müslümanlar Arası Diyalog-
    By EBU ZER in forum DİNİ SORULARINIZ
    Cevaplar: 23
    Son Mesaj: 14-05-2007, 16:08

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

Giriş

Facebook platformu Giriş