Etiketlenen üyelerin listesi

Memleketimizde dindar çevreler üzerinde yapılacak en basit bir müşahede bile çeşitli yönleriyle tasavvufun ne kadar yaygın bir ilgi konusu olduğunu göstermeye yetecektir. Ancak bunun sâdece dindar çevrelerin kendi içlerinde bir ilgi kaymasından ibaret olduğu zannedilmemelidir. Türkiye'de İslâmiyet'e karşı bütün kesimlerde bir ilgi vardır ve bu ilgi esas itibariyle tasavvuf kanalıyla olmaktadır. Başka bir ifâde ile, İslâm gerek doktrin, gerek ideoloji olarak, gitgide daha çok sayıda insanın

Bu konu 1792 kez görüntülendi 3 yorum aldı ...
Günümüzde Tasavvufa İlginin Nedeni 1792 Reviews

    Konuyu değerlendir: Günümüzde Tasavvufa İlginin Nedeni

    5 üzerinden | Toplam: 0 kişi oyladı ve 1792 kez incelendi.

  1. #1
    EbRu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Katılımcı Üye
    Üyelik tarihi
    10-06-2006
    Mesajlar
    168
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @EbRu

    Memleketimizde dindar çevreler üzerinde yapılacak en basit bir müşahede bile çeşitli yönleriyle tasavvufun ne kadar yaygın bir ilgi konusu olduğunu göstermeye yetecektir. Ancak bunun sâdece dindar çevrelerin kendi içlerinde bir ilgi kaymasından ibaret olduğu zannedilmemelidir. Türkiye'de İslâmiyet'e karşı bütün kesimlerde bir ilgi vardır ve bu ilgi esas itibariyle tasavvuf kanalıyla olmaktadır. Başka bir ifâde ile, İslâm gerek doktrin, gerek ideoloji olarak, gitgide daha çok sayıda insanın zihnini meşgul etmektedir.
    Tasavvuf, geniş mânâda bir mistisizm hareketi olarak, bütün mistik cereyanların genel karakterini taşır. Mistik düşünce her zaman var olmakla birlikte bunun bütün bir cemiyeti saran sosyal bir karakter kazanması, yani bir cereyan halini alması tarihin belli zamanlarında görülmektedir, ve bu belli zamanlar dinin canlanma zamanlarıdır. İnsanların dünyaya din açısından bir mânâ vermeleri ve hayatlarını dine göre düzenlemeleri, mantık gereği, dinî olmayan bir mânâ sisteminden memnun kalmadıklarını gösterir. Dinin canlanması için bir önceki mânâ sisteminin sâdece dinî olmayışı değil, dinin getireceklerine hemen hemen zıt bir hayâtı temsil etmesi gerekir. İnsanlar ya dinsiz iken dindar olurlar, veya kendi dinlerinin eksik, kusurlu olduğu bazı önemli noktalarda tatmin sağlayan bir başka din anlayışını kabul ederler.
    Türkiye'de İslâm'ın sahip olduğu akıl almaz yaşama gücü, onda yeni bir canlanma yarattı. Bu yeni hareketin bütünüyle klâsik tasavvuf hareketini devam ettirmesi veya onu davet etmesi şart değildir. Nitekim bugünün genç müslüman kitlesi içinde pekçokları "sülük" sahibi değillerdir, ama hepsinin din anlayışında velîlerin ilhamını görüyoruz.
    Tasavvuf denince derhal tarîkatler akla geldiği için, bugünkü tasavvufî din anlayışının yaygınlığı ve derinliği ilk bakışta belki farkedilmeyebilir. Gerçekten, şu anda İslâmî hareketin büyük bir mâkes bulduğu genç kitle arasında sülük geleneğini takip edenler oldukça azdır, esasen bunların girebilecekleri cinsten yerlerin mevcut bulunmadığını farzedebiliriz. Maamafih bu imkânın açık ve müsait olduğu hallerde kalabalık genç gruplarının irşada âdeta susamış olduklarını gösteren kuvvetli bir temayül müşahede ediyoruz.
    Bu temayülün İslâm'ın tarihî seyri ve bugünkü meseleleri bakımından çok iyi değerlendirilmesi ve üzerinde titizlikle durulması gerektiği inancındayız. Unutmamalıyız ki İslâmiyet, müslümanların bir cemaat olarak refah ve saadet bulmaları için yol gösteren bir sistemdir. İslam da Allah ile kul arasında aracı yoktur, fakat bu demek değildir ki her ferd kendi başına bir din hayâtı yaşayabilir ve Allah'a tek başına yönelmekle kulluk görevini yapmış olur.
    Tasavvuf hareketleri çoklarının zannettiği gibi İslâm cemaatının sefalete veya ahlâkî gevşekliğe düşmeşinde sebep değildir, daha ziyâde böyle hallere bir tepki olarak doğmuş veya kuvvetlenmiştir. Bugünkü gelişmenin eskilere nisbetle bazı önemli farklar taşıdığını da gözden kaçırmamalıyız. Gençler arasındaki tasavvuf temayülü menşe itibariyle reformcu motivlere dayanmaktadır. Bunlar İslâmiyet'i kendi nefslerini selâmete çıkaracak bir cankurtaran simidi gibi değil, fakat sosyal ideallerini gerçekleştirebilecek olan bir rehber olarak görmektedirler. Nitekim yola girerken daha önce teşekkül etmiş olan gruplarını bozmamaları ve yeni istikametleri içinde toplu halde hareket etmeleri de bunu gösteriyor. Ayrıca, günümüzde teşkilâtlı tasavvufun eskiden kalma bazı örnekleri devam etmekle birlikte, bugünkü tasavvuf anlayışında eskiye kıyasla önemli farkların doğacağını söyleyebiliriz. Herhalde mazideki tasavvuf hareketlerinin en göze batan özelliklerinden birçoğu, meselâ aşırı perhizkârlık, inziva, şeyhe hizmet ilh., bugün için söz konusu değildir. Yine mazide teşkilâtlı tasavvufun önemli taraflarından biri olan birçok bâtıl itikadlar -şeyhlere atfedilen ve hiçbir dinî mânâsı olmayan türlü kerametler, ve bunların âdeta ayrılmaz parçaları olan çeşitli hurafeler- günümüzün insanları için eski önemini ve inandırıcılığını büyük ölçüde kaybetmiş bulunmaktadır.
    Sosyal reformcu için tasavvuftan gelecek bir yardım olmadığına göre, reform gayretiyle hareket edenlerin tasavvufa meyil göstermeleri nasıl açıklanabilir? Bizim kanaatimizce bu ilgi, dinin fazla formalist görünmesi ve manevî ihtiyaçlara âdeta kapalı bir hâle sokulmuş olması yüzündendir. Binâenaleyh tasavvufa meyleden genç, İslâm dini içinde kendine özel bir yer seçmiş değildir, doğrudan doğruya böyle bir din anlayışı içindedir. İşte bu noktada yeni tasavvuf hareketinin eski kusurlardan uzak kalabileceğine dâir bir başka ümit doğuyor. Bu ümit aynı zamanda İslâm'da yüzlerce yıldır tartışılmış bir mesele hakkında da bize ışık getirebilir. Bilindiği gibi, tasavvufun dinde manevî (ruhî) yöne ağırlık vermek ve dini daha derûnî, daha gönülden yaşamak üzere bir yol teşkil ettiği savunulmuştur. Esasen onun tutunması ve gelişmesi bu fonksiyonuna çok bağlıdır. Fakat aynı zamanda mutasavvıfların en büyük iddiaları, kendilerinin tamamen Kur'ân ve Sünnet'e uygun hareket etmiş olmaları, yani Kur'ân ve Sünnet'te tasavvufî unsurların bulunduğudur.
    Yine de manevî rabıta yoluyla bir din hayâtı yaşamak isteyenler çıkabilir; bunlara engel olmaya kalkmanın bir tesiri olacağını da zannetmiyoruz. Fakat bir yol ayırımında açık-seçik bir tercih yapılması şarttır: Cemiyet halinde İslâmî bir hayat mı yaşayacağız, yoksa bir manevî, bir de maddî hayâtımız mı olacaktır? İnandıklarımızla yaptıklarımızın birbirini tutmasını mı istiyoruz, yoksa sağ elimizle dünyaya, sol elimizle Allah'a uzanabileceğimizi mi düşünüyoruz? İkinci yolu tutarsak gündüz tefecilik yapıp gece ibâdet etmemiz veya her türlü sefahati işlerken kalbimizin Allah'a dönük ve saf olduğunu iddia etmemiz mümkündür. Iztırâbı ortadan kaldırmak için tedbirler alacak yerde, özümüzü Hakk'a bağladıkça bunların hiç bir öneminin bulunmadığını da düşünebiliriz. Bunu söylemekle geçmişte tasavvuf yolunda olanların böyle yaptıklarını iddia edip onları kötülemek niyetinde değiliz, sâdece din hayâtını Allah'a yönelik bir şahsî ferdî nefis muhasebesi halinde anlamanın insanı bu yola kolayca düşürebileceğini, en azından bu yolu ona açık tutacağını belirtmek istiyoruz. Birinci yolun tercih edilmesi ise, islâm'ın îmân ile amel arasındaki beraberliğini kurmak mânâsına gelir, insanın iki hayâtı yoktur; bir hayâtı vardır ve bu hayatta inandıkları ile işlediklerinin bir bütün teşkil etmesi gerekir. Kalbimiz temizdir diye evimizin pisliğine göz yumamayız. Meselâ sûfî tarîkatlerinin mâzîde birer terbiye müessesesi olarak önemli rol oynadığını kimse inkâr edemez; fakat İslâm için önemli olan, herkesin içtimaî terbiye kazanabilmesi için gerekli müesseselerin kurulmasıdır; keza bu terbiyeyi bozabilecek durumlara karşı yine sosyal plânda tedbirler alınmasıdır. Sokağı temizlemediğimiz takdirde evde verdiğimiz terbiye tesirsiz kaldığı gibi, cemiyeti bırakıp fertleri -üstelik kendi ihtiyarlarına bırakarak -düzeltmeye kalkmanın da pek az tesiri olabilir.
    İslâm tasavvufu, kaynağında ve seyri esnasında birtakım yabancı tesirler almış olsa bile esas itibariyle İslâm karakteri taşımaktadır. Bu haliyle tasavvuf bizim medeniyetimizin çok kıymetli bir parçasını teşkil eder. Fakat tasavvuf İslâm'ın genel doktrini içinde ayrı bir başlık teşkil etmişse bunun geçmişin tarihî şartlarına bağlı olduğunu ve kaynakta ayrılmanın bulunmadığını kabul etmeliyiz. Müslümanlar bir mesele ile karşılaştıkları zaman dinin kaynağı itibariyle irrasyonel olan hükümlerinden hareket ederler, ama bunlardan yeni hükümler çıkarırken dâima aklî (rasyonel) metodlar kullanırlar. İslâm'da belli usûllerle -rey, kıyas, istidlal ilh.- çıkarılan hükümler netice itibariyle şahsî görüşleri aksettirdiği, yani doğrudan doğruya Kitab ve Sünnet'i aksettirmediği için, bunların da tıpkı mutasavvıfânın keşfi gibi sübjektif olduğu söylenebilir. Fakat bu ikisi arasında çok önemli bir farkın bulunduğunu unutmamalıyız. Şer'î ilimlerin metodu aklî olduğu için onlara ait hükümlerin münâkaşası ve kusurlarından arındırılması mümkündür; aklın kaideleri herkes için -mutasavvıflar dâhil- aynidir, bu yüzden akıl yoluyla çıkarılan hükümlerde insanların çoğu -hareket noktaları ayni olanlar- birleşebilir. Mutasavvıfânın keşfi için delil istendiğinde verilen cevap bunu ancak ayni hali yaşayanın bilebileceğidir. Bir benzetme yapacak olursak, şer'î ilimlerin yolu ile tasavvufun yolu ilim ile sanat arasındaki farka benzer. Gerçi ilim ile sanatın her ikisi de hakikati araştırmada birbirini tamamlayan, yani ayni realiteye değişik açılardan bakan yollardır, fakat bunlardan biri gerek metodu gerek neticeleri bakımından umûmî ve objektif esaslara dayanırken, diğeri hissî tecrübeyi kullanır. Bu yüzden iki sanat eserinden hangisinin güzel olduğu hakkında herkesin ittifak ettiği bir kriter bulmaya âdeta imkân yoktur; buna karşılık iki ilim teorisinden hangisinin daha açıklayıcı değeri olduğu kolayca anlaşılır. Kaldı ki sûfîler hissî tecrübe yanında otoriteyi -şeyhin veya tarikat pirinin- de kullanmaktadırlar. Şer'î ilimlerde taklide akıl yoluyla karşı çıkmak mümkündür, nitekim bunun pekçok örnekleri görülmüştür. Lâkin sûfî yolunda nihâî hakem kalptir.
    Hakikatte bu söylediklerimiz konuya âşinâ olanların bilmedikleri şeyler değildir. Benim bu vesile ile dikkatleri çekmek istediğim nokta, İslâm'a karşı gelişen ilgi ve bağlılığın verdiği muazzam potansiyeli heba etmemek için, onu en çok ihtiyaç duyulan istikamete çevirmektir.


    - Bu yazı çeşlitli kaynaklardan derlenmiştir.

  2. #2
    sems - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Paylaşımcı Üye
    Üyelik tarihi
    12-02-2008
    Mesajlar
    201
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @sems
    zatı hakkı anla
    zatındır senin
    hep sıfatı sıfatındır senin
    sen seni bilmek necatındır senin
    gayre bakma sende iste sende bul

    allaha emanet olun sems

  3. #3
    rıdvanuyan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Doçent
    Üyelik tarihi
    18-01-2008
    Mesajlar
    736
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @rıdvanuyan
    SEVGİLİ EBRU KAREDEŞİM
    ÇOK GÜZEL BİR YAZI YAZMIŞSIN VE HEPSİNİ OKUDUM FAKAT
    İLMİN SONU OLMADIĞINI ANLAMIŞ BULUNUYORM ELHAMDÜLİLLAH.
    BİZ BİLMEDİKLERİMİZİ SİZLERİN VASITA SI İLE ÖĞRENMİYE ÇALIŞIYORUM. SAĞ OLUN.
    ŞU YAZIDA GEÇEN BEZI CÜMLE KELİMELERİN ANLAMINI BİLMEDİĞİMDEN TAM OLARAK BİLGİMDE BOŞLUK OLDU.
    LÜTFEN BİRDE SÖZLÜK ARATMA BANA ŞU KELİMELERİN ANLAMINI KARŞILARINA YAZARSAN SANA TEŞEKKÜR EDECEĞİM.

    MAKEES?
    FORMALİST?
    FONKSİYON?
    DOKTİRİN?
    İRRASYONEL?
    İSTİDAL?
    SÜBJEKTİF?
    REHALİTE?
    METEOD?
    TEORİ?

    BEN ASKERDE ALİ OKULUNDAN MEZUN OLDUM ŞÜKÜR ELHAMDÜLİLLAH

    RIDVAN BABA HÜVİYETİ MUTLAK HUUUUU.

  4. #4
    sufi7007 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Ordinaryus
    Üyelik tarihi
    24-04-2007
    Mesajlar
    1.159
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @sufi7007
    Alıntı EbRu Nickli Üyeden Alıntı
    Ancak bunun sâdece dindar çevrelerin kendi içlerinde bir ilgi kaymasından ibaret olduğu zannedilmemelidir. Türkiye'de İslâmiyet'e karşı bütün kesimlerde bir ilgi vardır ve bu ilgi esas itibariyle tasavvuf kanalıyla olmaktadır.


    Türkiye'de İslâm'ın sahip olduğu akıl almaz yaşama gücü, onda yeni bir canlanma yarattı. Bu yeni hareketin bütünüyle klâsik tasavvuf hareketini devam ettirmesi veya onu davet etmesi şart değildir. Nitekim bugünün genç müslüman kitlesi içinde pekçokları "sülük" sahibi değillerdir, ama hepsinin din anlayışında velîlerin ilhamını görüyoruz.

    Tasavvuf denince derhal tarîkatler akla geldiği için, bugünkü tasavvufî din anlayışının yaygınlığı ve derinliği ilk bakışta belki farkedilmeyebilir.

    Gerçekten, şu anda İslâmî hareketin büyük bir mâkes bulduğu genç kitle arasında sülük geleneğini takip edenler oldukça azdır, esasen bunların girebilecekleri cinsten yerlerin mevcut bulunmadığını farzedebiliriz. Maamafih bu imkânın açık ve müsait olduğu hallerde kalabalık genç gruplarının irşada âdeta susamış olduklarını gösteren kuvvetli bir temayül müşahede ediyoruz.

    Bu temayülün İslâm'ın tarihî seyri ve bugünkü meseleleri bakımından çok iyi değerlendirilmesi ve üzerinde titizlikle durulması gerektiği inancındayız.


    Tasavvuf hareketleri çoklarının zannettiği gibi İslâm cemaatının sefalete veya ahlâkî gevşekliğe düşmeşinde sebep değildir, daha ziyâde böyle hallere bir tepki olarak doğmuş veya kuvvetlenmiştir. Bugünkü gelişmenin eskilere nisbetle bazı önemli farklar taşıdığını da gözden kaçırmamalıyız.

    Gençler arasındaki tasavvuf temayülü menşe itibariyle reformcu motivlere dayanmaktadır. Bunlar İslâmiyet'i kendi nefslerini selâmete çıkaracak bir cankurtaran simidi gibi değil, fakat sosyal ideallerini gerçekleştirebilecek olan bir rehber olarak görmektedirler. Nitekim yola girerken daha önce teşekkül etmiş olan gruplarını bozmamaları ve yeni istikametleri içinde toplu halde hareket etmeleri de bunu gösteriyor. Ayrıca, günümüzde teşkilâtlı tasavvufun eskiden kalma bazı örnekleri devam etmekle birlikte, bugünkü tasavvuf anlayışında eskiye kıyasla önemli farkların doğacağını söyleyebiliriz.

    Herhalde mazideki tasavvuf hareketlerinin en göze batan özelliklerinden birçoğu, meselâ aşırı perhizkârlık, inziva, şeyhe hizmet ilh., bugün için söz konusu değildir.

    Yine mazide teşkilâtlı tasavvufun önemli taraflarından biri olan birçok bâtıl itikadlar -şeyhlere atfedilen ve hiçbir dinî mânâsı olmayan türlü kerametler, ve bunların âdeta ayrılmaz parçaları olan çeşitli hurafeler- günümüzün insanları için eski önemini ve inandırıcılığını büyük ölçüde kaybetmiş bulunmaktadır.

    Sosyal reformcu için tasavvuftan gelecek bir yardım olmadığına göre, reform gayretiyle hareket edenlerin tasavvufa meyil göstermeleri nasıl açıklanabilir?

    Bizim kanaatimizce bu ilgi, dinin fazla formalist görünmesi ve manevî ihtiyaçlara âdeta kapalı bir hâle sokulmuş olması yüzündendir.

    Binâenaleyh tasavvufa meyleden genç, İslâm dini içinde kendine özel bir yer seçmiş değildir, doğrudan doğruya böyle bir din anlayışı içindedir.

    İşte bu noktada yeni tasavvuf hareketinin eski kusurlardan uzak kalabileceğine dâir bir başka ümit doğuyor.

    Bu ümit aynı zamanda İslâm'da yüzlerce yıldır tartışılmış bir mesele hakkında da bize ışık getirebilir.

    Bilindiği gibi, tasavvufun dinde manevî (ruhî) yöne ağırlık vermek ve dini daha derûnî, daha gönülden yaşamak üzere bir yol teşkil ettiği savunulmuştur. Esasen onun tutunması ve gelişmesi bu fonksiyonuna çok bağlıdır. Fakat aynı zamanda mutasavvıfların en büyük iddiaları, kendilerinin tamamen Kur'ân ve Sünnet'e uygun hareket etmiş olmaları, yani Kur'ân ve Sünnet'te tasavvufî unsurların bulunduğudur.

    Yine de manevî rabıta yoluyla bir din hayâtı yaşamak isteyenler çıkabilir; bunlara engel olmaya kalkmanın bir tesiri olacağını da zannetmiyoruz.

    Fakat bir yol ayırımında açık-seçik bir tercih yapılması şarttır: Cemiyet halinde İslâmî bir hayat mı yaşayacağız, yoksa bir manevî, bir de maddî hayâtımız mı olacaktır?

    İnandıklarımızla yaptıklarımızın birbirini tutmasını mı istiyoruz, yoksa sağ elimizle dünyaya, sol elimizle Allah'a uzanabileceğimizi mi düşünüyoruz?

    İkinci yolu tutarsak gündüz tefecilik yapıp gece ibâdet etmemiz veya her türlü sefahati işlerken kalbimizin Allah'a dönük ve saf olduğunu iddia etmemiz mümkündür. Iztırâbı ortadan kaldırmak için tedbirler alacak yerde, özümüzü Hakk'a bağladıkça bunların hiç bir öneminin bulunmadığını da düşünebiliriz.

    Bunu söylemekle geçmişte tasavvuf yolunda olanların böyle yaptıklarını iddia edip onları kötülemek niyetinde değiliz, sâdece din hayâtını Allah'a yönelik bir şahsî ferdî nefis muhasebesi halinde anlamanın insanı bu yola kolayca düşürebileceğini, en azından bu yolu ona açık tutacağını belirtmek istiyoruz.

    Birinci yolun tercih edilmesi ise, islâm'ın îmân ile amel arasındaki beraberliğini kurmak mânâsına gelir, insanın iki hayâtı yoktur; bir hayâtı vardır ve bu hayatta inandıkları ile işlediklerinin bir bütün teşkil etmesi gerekir. Kalbimiz temizdir diye evimizin pisliğine göz yumamayız.

    Meselâ sûfî tarîkatlerinin mâzîde birer terbiye müessesesi olarak önemli rol oynadığını kimse inkâr edemez; fakat İslâm için önemli olan, herkesin içtimaî terbiye kazanabilmesi için gerekli müesseselerin kurulmasıdır; keza bu terbiyeyi bozabilecek durumlara karşı yine sosyal plânda tedbirler alınmasıdır.

    İslâm tasavvufu, kaynağında ve seyri esnasında birtakım yabancı tesirler almış olsa bile esas itibariyle İslâm karakteri taşımaktadır. Bu haliyle tasavvuf bizim medeniyetimizin çok kıymetli bir parçasını teşkil eder. Fakat tasavvuf İslâm'ın genel doktrini içinde ayrı bir başlık teşkil etmişse bunun geçmişin tarihî şartlarına bağlı olduğunu ve kaynakta ayrılmanın bulunmadığını kabul etmeliyiz.

    Müslümanlar bir mesele ile karşılaştıkları zaman dinin kaynağı itibariyle irrasyonel olan hükümlerinden hareket ederler, ama bunlardan yeni hükümler çıkarırken dâima aklî (rasyonel) metodlar kullanırlar.

    İslâm'da belli usûllerle -rey, kıyas, istidlal ilh.- çıkarılan hükümler netice itibariyle şahsî görüşleri aksettirdiği, yani doğrudan doğruya Kitab ve Sünnet'i aksettirmediği için, bunların da tıpkı mutasavvıfânın keşfi gibi sübjektif olduğu söylenebilir.

    Şer'î ilimlerin metodu aklî olduğu için onlara ait hükümlerin münâkaşası ve kusurlarından arındırılması mümkündür; aklın kaideleri herkes için -mutasavvıflar dâhil- aynidir, bu yüzden akıl yoluyla çıkarılan hükümlerde insanların çoğu -hareket noktaları ayni olanlar- birleşebilir.

    Mutasavvıfânın keşfi için delil istendiğinde verilen cevap bunu ancak ayni hali yaşayanın bilebileceğidir.

    Bir benzetme yapacak olursak, şer'î ilimlerin yolu ile tasavvufun yolu ilim ile sanat arasındaki farka benzer. Gerçi ilim ile sanatın her ikisi de hakikati araştırmada birbirini tamamlayan, yani ayni realiteye değişik açılardan bakan yollardır, fakat bunlardan biri gerek metodu gerek neticeleri bakımından umûmî ve objektif esaslara dayanırken, diğeri hissî tecrübeyi kullanır.

    Kaldı ki sûfîler hissî tecrübe yanında otoriteyi -şeyhin veya tarikat pirinin- de kullanmaktadırlar. Şer'î ilimlerde taklide akıl yoluyla karşı çıkmak mümkündür, nitekim bunun pekçok örnekleri görülmüştür. Lâkin sûfî yolunda nihâî hakem kalptir.

    Bu "değerli" tesbitlerle dolu yazının yazarı kim acaba ?

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Benzer Konular

  1. Bediüzzamanın Tasavvufa Bakışı
    By Ahter in forum RİSALE-İ NUR
    Cevaplar: 22
    Son Mesaj: 17-01-2013, 00:42
  2. Günümüzde tasavvufa ilginin nedeni
    By ıssız in forum TASAVVUF
    Cevaplar: 4
    Son Mesaj: 21-02-2011, 15:29
  3. tasavvufa bakış
    By dddddd34 in forum İSLAMİ HAYAT
    Cevaplar: 2
    Son Mesaj: 21-09-2009, 21:14
  4. Tasavvufa İnanıyor Musunuz?
    By Cümle Mühendisi in forum HASBİHÂL
    Cevaplar: 7
    Son Mesaj: 06-03-2008, 15:45
  5. Günümüzde Tasavvufa İlginin Nedeni
    By Kajin in forum TASAVVUF
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 28-12-2006, 18:14

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

Giriş

Facebook platformu Giriş