Etiketlenen üyelerin listesi

Nokta... http://www.hizliupload.com/di-TZ8A.jpg Ebruzen suya bir nokta bıraktı, büyüdü şekiller, nokta laleye döndü. Bir noktanın genişlemesinden kainat oluştu. Bir nokta hükmünde döndü kainat, nokta hükmünde durdu. Yörünge nokta, merkez nokta. Güneş nokta, dünya nokta, ay nokta. Varlığın özü nokta. Nazan Bekiroğlu

Bu konu 52962 kez görüntülendi 227 yorum aldı ...
Edebi Metinler!!... 52962 Reviews

    Konuyu değerlendir: Edebi Metinler!!...

    5 üzerinden | Toplam: 0 kişi oyladı ve 52962 kez incelendi.

Sayfa 1/15 12345611 ... Son
  1. #1
    ArZu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    07-06-2006
    Yer
    Kayıp Şehir...
    Mesajlar
    15.643
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @ArZu

    Nokta...



    Ebruzen suya bir nokta bıraktı, büyüdü şekiller, nokta laleye döndü. Bir noktanın genişlemesinden kainat oluştu. Bir nokta hükmünde döndü kainat, nokta hükmünde durdu. Yörünge nokta, merkez nokta. Güneş nokta, dünya nokta, ay nokta. Varlığın özü nokta.

    Nazan Bekiroğlu

  2. #2
    ArZu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    07-06-2006
    Yer
    Kayıp Şehir...
    Mesajlar
    15.643
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @ArZu
    Gözler değil sinelerdeki kalpler kör olur


    Yeryüzünde gezip dolaşmıyorlar mı, böylece onların kendisiyle akledebilecek kalpleri ve işitebilecek kulakları oluversin? Çünkü doğrusu, gözler kör olmaz, ancak sinelerdeki kalpler kör olur. (Hac Suresi, 46)

    Kuran’da söz edilen akıl ruhta yaşanan üstün bir özelliktir. Kur’an ayetlerinde ‘akleden kalpler’ ifadesi sıkça geçer. Allah’ın tarif ettiği akıl, beynin bir fonksiyonu olan zekadan farklıdır. Kur’an bize aklın vicdan ile aynı yerde; kalpte bulunduğunu bildirir. Kalpleri körelmiş olanlar ise akledemeyen kişilerdir.

    Ve onların kalpleri üzerine onu kavrayıp anlamalarını engelleyen kabuklar kulaklarına da bir ağırlık koyduk. Sen Kuran’da sadece Rabbini “bir ve tek” (ilah olarak) andığın zaman ‘nefretle kaçar vaziyette’ gerisin geriye giderler. (İsra Suresi, 46)

    Öğüt alabilenler, “Hiç şüphesiz bunda kalbi olan ya da bir şahit olarak kulak veren kimse için elbette bir öğüt (zikir) vardır.” (Kaf Suresi, 37) ayeti gereği yalnızca ‘kalbi olan’ insanlardır.

    Akıl kişinin vicdanî özelliklerine göre artıp-azalabilir. İnsanın vicdanı güçlenir ve aklı arttığında, Rabb’i ona “doğruyu yanlıştan ayıran bir nur ve anlayış” (Enfal Suresi, 29) verir. Kuşkusuz bu, Allah’ın yaratmasındaki bir sırdır.

    Rabb’inden korkmayan kul ise bu “anlayış”tan yoksun olduğu için gerçek akla da sahip değildir. Bu insan üstün zekaya sahip bir bilim adamı da olabilir; ancak üzerinde araştırma yaptığı şeylerin gerçek sahibinin kim olduğunu anlayacak vicdan ve akla sahip olmayabilir. İşte bu insanın keşfettiği her şey gururlanmasına neden olur; kişi, Allah’ı değil kendisini yüceltir.

    Şimdi sen kendi hevasını ilah edinen ve Allah’ın bir ilim üzere kendisini saptırdığı kulağını ve kalbini mühürlediği ve gözü üstüne bir perde çektiği kimseyi gördün mü? ArtıkAllah’tan sonra ona kim hidayet verecektir? Siz yine de öğüt alıp düşünmüyor musunuz? (Casiye Suresi 23)

    Yaptıklarını kendinden bilip, doğruları göremeyenler, “Allah, onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir; gözlerinin üzerinde perdeler vardır. Ve büyük azap onlaradır.” (Bakara Suresi 7) ayetinde söz edilen kavrayış ve anlayışları yok olanlardır.

    İman etmeyen bu kimseler, çevrelerindeki sayısız ayeti/delili göremezler. “Göklerde ve yerde nice ayetler vardır ki, üzerinden geçerler de, ona sırtlarını dönüp giderler.” (Yusuf Suresi, 105) ayetindeki gibi Allah’ın varlığının apaçık delillerinden gaflettedirler. Bu duyarsızlıklarının nedeni, kalpleri üzerindeki kavramalarını engelleyen mühürdür.

    Sahabe hanımlardan Ufeyre b. el-Velid’in şöyle söylediği rivayet edilir: “Kalbin Allah Teala’ya karşı kör olması, dünya gözünün kör olmasından daha şiddetli bir beladır. Allah’a yemin ederim ki, Allah Teala’nın beni muhabbetinin künhüne vasıl kılması karşılığında bütün azalarımı almasını arzu ederdim.” (es-Safedî, Nektu’l- Himyân)

    Her kalp Allah’ı anmak ister ancak sinesindeki kalbi körelen kişi bunu yapamaz. Mühürlenmemiş kalbe ise Allah lafzı girer; işte o kişi Yüce Allah’ı tanıyabilir ve vicdanını devreye sokarak öğüt alabilir. Dini bilmiyor da olsa, kendisine anlatıldığında, hakkı, vicdanı ve kalbiyle görür, iman eder.

    Kur’an’da kıssaları anlatılan, yeryüzünde şımarıp azgınlaşmış bazı toplumlar, kendi elleriyle kaçınılmaz azaba doğru sürüklenmişlerdir. Ancak öylesine kör ve basiretsizdirler ki, hataları ve günahlarına rağmen, yaklaşan azabın kendilerine bir hayır getireceğini zannetmişlerdir.

    Derken, onu (azabı) vadilerine doğru yönelerek gelen bir bulut şeklinde gördükleri zaman, “Bu bize yağmur yağdıracak olan bir buluttur” dediler. Hayır, o, kendisi için acele ettiğiniz şeydir. Bir rüzgar; onda acıklı bir azab vardır. Rabbinin emriyle herşeyi yerle bir eder. Böylece meskenlerinden başka, hiçbir şey(leri) görünemez duruma düştüler. İşte Biz, suçlu-günahkar bir kavmi böyle cezalandırırız. (Ahkaf Suresi, 24-25)

    Kalpler Allah’ın elindedir; O, ‘Mukallib’dir. Samimi olan ve Kendisi’ne ulaşmak için yol arayan kulunun kalbini yumuşatır, kalbine imanı ve Allah aşkını yerleştirir. Samimiyetsiz olan, uyarılara kulak vermeyen kulunun ise kalbini çevirerek, dilerse imandan geri döndürür.

    Allah dilerse bizim de kalbimizi mühürler. Bir saat sonra kalbimizin mühürleneceği söylense, panik halinde dua ederiz. O halde kıssada söz edilen geçmiş kavimlerin hatalarına düşmeyelim. Allah’ın sonsuz merhametiyle yaptığı hatırlatmalardan, çevremizdeki inanan insanların uyarılarından ders çıkarmamız gerektiğini gözardı etmeyelim.

    “Semud’a gelince; Biz onlara doğru yolu gösterdik, fakat onlar körlüğü hidayete tercih ettiler…” (Fussilet Suresi, 17) ayetiyle haber verildiği gibi körlüğü tercih etmeyelim. Allah’ın sınamak ve imanımızı olgunlaştırmak amacıyla karşımıza çıkardığı tüm olaylardan ibret almamız gerektiğini anlamazlıktan gelmeyelim.

    Fuat Türker

  3. #3
    ArZu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    07-06-2006
    Yer
    Kayıp Şehir...
    Mesajlar
    15.643
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @ArZu
    Biz gülü geç tanıdık, aşkı geç anladık…



    Her ikisinin de farkına, mevsimi geçtikten sonra vardık. Bilemedik gülün renginden, güzelliğinden, kokusundan… Ayıramadık aşkın sesini yüreğimizdeki diğer seslerden… Baskın çıktı gürültüler aşkın çağrısından… Gülü az olan ya da ona gerektiği kadar önem verilmeyen bir coğrafyada yaşadığımızdan mı bütün güller (çiçekler) aynı göründü gözümüze ve onun için de böyle oldu?.. Hepsinin aynı zamanda açtığını, tomurcuklandığını ve kokularının da aynı olduğunu sanır; gülle lâle, menekşeyle leylâk arasındaki farkları pek bilmezdik.

    Hem zaten; leylâk kokan, iğde kokan, gül kokan, erguvan kokan sokaklardan ne zaman geçtik ki? Kim elimizden tutup bizi bu sokaklara götürdü, kim bunları gösterdi ki bize? Kim kılavuzluk etti ki? Gerçi farkına varsalar da, kimin zamanı vardı ki bunlardan söz etmeye? Cihanı velveleye veren bu görüntüler; çoğu karla kapla taşra günlerinin ne kadarında bulunurdu ki…

    Biz gülü geç tanıdık, aşkı geç anladık.

    Hep beyaz gecelerde, kış mehtabına karşı haykırdık acılarımızı… Dondurucu zemherilerde yeşile, çiçeğe, güle, ağaca hasret büyüdük. Gül büyütemedik koynumuzda, gül suyu yürümedi damarlarımızda… Gül büyütmenin ne demek olduğunu bilemedik.

    Gülden bir nefes alıp, güle bir nefes veremedik. Gülü ötelerde hayal edip, uzakları düşündük hep. Koparılmış bir gülün başında oturup, matemini çekemedik. Gül büyütenlere özgü bir hâlle hâllenemedik. Gülün kokusuyla sarhoş, gülün bakışıyla meyhoş olamadık; sitemimizi güle diyemedik. Güle benzetsek de bazı şeyleri, tam anlamıyla gülün ne olduğunu bilemedik. Sesimiz güle yetişmedi, elimiz güle ermedi, yüreğimizden kopup gelen hüzün meltemleri güle değmedi. Sokaklar acıyı serpti yüreğimize, dağlarda yankılandı sesimiz, dağlar hüznümüzü katmerleştirdi.

    Biz gülü geç tanıdık, aşkı geç anladık.

    Büyüdüğümüzde, aşkı az çok anlayacak çağa yaklaştığımızda, aşkın yakıcı elini yüreğimizin üstünde hissettiğimizde, aşk çoktan uzaktan bakar olmuş, ateşiyle yakar olmuştu bizi artık.

    Gününde, zamanında bizim de içimizde bir yerlerde aşk vardı; aşkı anlamasak da aşkı duyabiliyorduk, aşkı okuyabiliyorduk kelimelerden… Aşk üzerine düşünmeyi bilmesek de, yüreğimizin kıpır kıpır etmesi bizde de bir şeylerin olduğunu, bize de aşktan bir nefes üflendiğini haber veriyordu.

    Ne var ki, sevgi ırmağında yıkanarak hayatı sürdürmenin önemini kavrayamamıştık. Gelecekteki hayatımızda bunun ne derece önemli olduğunu, onu anlamaya çalışmanın, onunla bir kez bile birlikte olmanın, onun da bizi önemsemesinin hayatımızın akışını nasıl değiştireceğini hesap edememiştik. Hep korku, hep utanma ve hep içindekini demenin ayıp olduğu düşüncesi galip gelmişti. Gönlü gönle katıp, ıstırabı ıstırapla karıştıramamıştık. Belki de aşkın farkında olmayanların, aşka kötü gözle bakanların içinde, aşkın hiç farkında olmamak daha iyiydi.

    En fecisi, en kötüsü de; yaşanmış farzedilen bir zaman dilimi geride kaldığında, acısı derinden hissedilen bu duyguya karşı koymaya çabalamak, artık böyle bir dünyada buna yer olmadığına, hele bundan sonra bunun yaşanamayacağına kendini inandırmaya çalışmak.

    Hele de böyle bir duyguyu hiç tanımayan, adından bile haberdar olmayan biriyle bir ömrü paylaşmanın zorluğunu ve bununla birlikte aşkın gelip işte tam bu sırada sıkıştırmasının ne denli çekilmez bir azap olduğunu varın bir düşünün. Ve bir de hayatınıza müdahale edenler yüzünden bu hale düştüğünüz aklınıza geldikçe, çoluk çocuk etrafınızı sardıkça ve bu arada da; aşkı anlama, aşkı yorumlama yanınız geliştikçe, varın bir kez daha düşünün çekilenin ne boyutta bir azap olduğunu…

    Biz gülü geç tanıdık, aşkı geç anladık.

    Gülü vaktinde okuyamadık. Meramımızı gül yaprağına vaktinde yazamadık. Gül dalına bir buse konduramadık. Bülbülün iniltisine kulak veremedik, dediklerini bilemedik, yâre bir gül yaprağı bile götüremedik. Gül hep ötemizde kaldı; bizse ona uzaktan bakakaldık. Gün geldi tanıyamadık. Ne gülü tanıdık, ne aşkı anladık. Bir gül bahçesinde olsak da; cahilliğimizden, bilgisizliğimizden, sezgisizliğimizden hep gidip dikenlere sarıldık. “Gülü seven dikenine katlanır.” deseler de, biz sadece dikenlerin kanattığı yerlere aldandık. Dikenler doldurdu dünyamızı, dikenler yok etti güle olan sevdamızı. Korktuk artık gülün yanına varmaya, korktuk gülden terazi tutmaya, korktuk gülü koklamaya… Gül bizden ırağa gitti, biz gülden ırağa…

    Biz gülü geç tanıdık, aşkı geç anladık.

    Öyle ki, manzara şimdi daha ağlatıcı, daha yürek dağlayıcı, daha gönül bağlayıcıdır. Dilimiz dudağımız kurumuş, hikâye bir gizliye çekilmiştir artık. Bir manzumedir artık geceyi bağrımıza salan ve rengimizi solduran. Dokununca solgun bir gül olan…

    Dokununca sen olan.. Dokununca ben olan… Dokununca hüzün olan… Dokununca hüsran olan… Dokununca heder olan…

    Diyeceklerimizi diyecek durumda değiliz şimdi. Artık ne gül çaredir derdimize, ne de aşk… Belki mısralardır bizi bize, bizi başkalarına anlatacak olan…

    Zaman geçti gün döndü kalmadı bahçede gül

    Bu sevda masalını anlatsın yine bülbül…

    İsmail Bingöl

  4. #4
    ArZu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    07-06-2006
    Yer
    Kayıp Şehir...
    Mesajlar
    15.643
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @ArZu
    Can Sıkıntısı


    Canım sıkılıyor. Bilmiyorum, demeyeceğim.. nedeni belli! Kendimi “çaresiz” hissedişim. Hissiyatımın kurbanıyım şu an. İnsan hissiyatlarının kurbanı olduğunda sıkılır canı. Bunu biliriz. Bilir de itiraf edemeyiz. Beklentilerimiz el eder, farkında olmuyor pozlarına bürünürüz. Bu rol hoşumuza gider. Bazen gerçekten bilmiyoruzdur. Çünkü unutmuşuzdur. Erişilememiş beklentiler kervanına biri daha sessiz sedasız katılmıştır ve henüz sivri tarafları zaman tarafından yontulmadığı için bir kıymık gibi batıp durmaktadır yüreğimizde, heves kesemizde. Ve her kıpırdanıp batışında;
    “Canım sıkılıyor!” deriz. “Sebepsiz!” sözcüğünü eklemeyi unutmadan. Yalan söylemiyoruzdur. O an bize öyle görünmektedir. Akıl elde edilemeyecek olan beklentiyi hafızadan kovmuştur. Akıl içimizde gezmeye çıktı mı, göründü mü şöyle bir “hafıza Hafize” ile yer değiştirir. Ama hafızanın kovduğu beklenti içimizden çıkıp gitmemiştir. Çöplüklerinde dolaşmış durmuştur bir süre içimizin. Hafize ile yer değiştiren hafıza da tanıklık yapamaz. Tanıklığı geçersizdir o an. Bunu üstü örtük bildiğimiz için de müracaat etmeyiz. Ve sarılırız her an gerekçemiz olan sözcüğe;
    “ Sebepsiz!”

    Oysa derinlerde bir yerde biliriz öyle olmadığını. Kendimizden utanırız belki de. Ve en iyisi sarıp-sarmalamaktır o beklentiyi.
    Denecek ki hangi beklenti?
    Hani aklımız kovmuştu ya! İşte o beklentiyi. Beklentilerimize uygun kıyafetler bulduğumuzda zaten gerçekleştirmişizdir. Ve can sıkma adayı olmaktan ötededir. Henüz gerçekleştirmemiş olsak da gerçekleştireceğimize dair elimizde yeterli kanıtlar vardır. O vakit “umut”la kundağa sarıp içimizin en güzide yerlerinden birinde yer bulmuşuzdur ona. Ve kaldırmışızdır oraya. Zaman, zaman yoklarız. Yoklamalarımız sevindirir bizi. Bir anlık bir şaşkınlıkla;
    “Ammada neşeliyim bu gün! Sebepsiz!” deriz. Bu bir alışkanlıktır. Koşar gelir akıl. Hemen arkasındadır hafıza.
    “İşte bulduk!” deriz. İşaret edip gösteririz bir de. Özenle umuda sarıp sarmalayıp kaldırdığımız beklentimizi. Ordadır. Ve;
    “Şu tarihte açılacaktır!” ibaresini okuruz. İşte kaynağı budur sevincimizin. Bu sevinçle hoplaya-zıplaya yürürüz. Camekanların önünden geçeriz burun kıvırarak. Dudaklarımızı yalarız, dilimizi şaklatırız.
    Sokaklar pek hoş görünür gözlerimize. İnsanlar daha bir sevimlidir o an. Kuş cıvıltıları en sevdiğimiz melodilerdir. Sular en sevdiğimiz besteyi terennüm etmektedir. Baygın bakışlar sürünerek geçer sağımızdan, solumuzdan. Rüzgar yalar saçlarımızı hafifçe sürtünerek tenimize. Bir ses duyarız. Biraz yabancısıyız gibidir.. sanki, sanki aşinalığı da vardır.. öyle bir duygu ikilemi yaşarız. Pek seçemeyiz. Durup tanımak gelmez işimize. Daha yeni açtık kundağını sevincimizin. Neşemizin.

    ****

    Ne de gürbüzleşmiş, deriz dudak bükerek. Tüm dikkatimiz onun üzerindedir. Bütün ihtimamımız onadır. Göz kırpar, okşamaya çalışırız. Dil çıkarırız şakacıktan. Gülsün isteriz şakamıza. Sevgimizi anlasın diye akla-hayale gelmedik şaklabanlıklar bile yaparız bu;
    “Sebepsiz sevincimiz”e.
    “Sebepsiz neşemiz”e.
    İlkin omuz silker. Nazlanır sanki. İnanmak istemez ya da. Kuşkuyla yeni tanışmıştır. Onunla yoklar etrafını. O oyalanırken biz de tersine inanmak istemeyiz. Gözümüz gibi baktığımızdır o. Sakındığımızdır sıcaktan, soğuktan. Yabandan. Tanıştan bile. Gün gelmiş tanıştan bile saklamıştık onu biz. Şimdi o hayırsız çıksın! Olmaz, der, o anlamda başımızı sallarız. Umutla beslemiştik onu. Umudu tanık gösteririz. Umut pervasız da olsa utangaçtır. Ulu orta çıkmayı sevmez. Çağrımızı duyduğunda siner kuytu bir yere, içimizin alaca karanlıklarında olan kuytu bir yere. Gizlendiği yeri görmediğimizi sanarak bir süre olduğu yerde çömelir kalır ‘inat’la el ele tutuşarak. Birkaç kez seslendikten sonra çıkar gelir başı önünde, arkasında süklüm püklüm vahşi bakışlarla bekler inat. Umut utangaçlığını kurban etmemiştir. Hatta cebelleşmiştir ayartmanın düşkünü ‘inat’la. Bu boğuşmayla epey de hırpalanmıştır. Gözleri küçülmüş.. avurtları çökmüş.. saç baş dağınık. Acındırır kendisini. Ne çok sever acınmayı umut. Biz de ondan medet ummaktaydık. İşte karşımızda “uçarı neşemiz, nazlı sevincimiz” işte pejmude umut. Bu tanıktan hayır yoktur. Yine de, deriz.. bir ihtimaldir.. susar umut. Uçarı neşe kuşkuya sığınmıştır. Oysa zaman dardır. Bunu bu yeni yetmeye nasıl anlatsak ki.. zaman dardır. Oyun oynama vakti çoktan geçmiştir. Perişan umuttan hayır gelmeyeceğini anlarız.
    Eh peki “Sebepsiz sevinç” kursağımızda mı kalacak! Biz ki umuda sarmıştık onu. Korumuştuk. Bakınırız çevremize. Gönlümüz kıpır, kıpırdır. Ne de olsa işimiz “sebepsiz sevinçle”dir. Gönül kıpır, kıpır olmayıp ta ne yapsın. Birden aklımıza es geçtiğimiz ses gelir. Daha doğrusu akıl getirip elinden tutup koynuna sokmuştur sezdirmeden hafızanın.
    Ah o duyduğumuz ses. Hani hem yabancı hem de biraz, biraz “aşina” gibi olduğumuz o ses. Bizim bütün derdimizin “sebepsiz neş’e” olduğu anda, duyup, duymazdan geldiğimiz o ses. Hani diyorduk; ne yapsak da kalbine dokunsak? Ne yapsak da şu fettan neşeye beğendirsek kendimizi?.. işte o an kulağımıza çalınan ses. Onun yardımı olur mu acaba? Bize rehberlik eder mi? Bulur mu aramızı? Diye kurarız, çünkü “sebepsiz neş’eyle” cebelleşirken konuk olmuştu kulaklarımıza. Bir tür işaret sayarız cılız ve pejmude bir umutla. Akıl olabileceğine dair veriler sunmuştur. Ve biz kurmaya başlamışızdır. Oradan oraya götürmüşüzdür, şuradan buraya.. buradan ötekine..akıl gözetiminde kurgu devam eder. Biraz, biraz hoşlanmışızdır. Ve biz böyle kurarken ses netleşir gür bir sedaya döner. Bütün evren, içimiz ve dışımız o sesle kaplanır;
    “Nasıl bilirdiniz merhumu?”
    Birden fark ederiz söndüğünü dışımızdaki soluk ışığın. İçimiz aydınlanır. Boğulur içimizin her bir köşesi aydınlığa.

    Cemal Çalık

  5. #5
    ArZu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    07-06-2006
    Yer
    Kayıp Şehir...
    Mesajlar
    15.643
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @ArZu
    Hicret Eden Kalemim



    Bir kâğıt ve titrek bir kalem… Neden titriyorsun ki kalemim? Bugüne kadar kâğıdın önünde eğilmeyen başın nerede? Kendinden emin, o her şeyi bilen ve tartan terazine ne oldu? Seni bu kadar mahzunlaştıran, terazinin kaldıramadığı güllerin ağırlığı mı? Öznesiz kurduğun, sevgiden ve muhabbetten uzak, bencil cümlelerin nerede şimdi? Tükenmez zannettiğimiz kalemler, bitmez dediğimiz sevgiler çoktan göçüp gitmedi mi? Gel, sahip olduğumuz her şey tükenmeden, kokusu bugünlere ulaşan gül çağına seyahat edelim. Artık yüzleşme zamanı geldi sevdiğimizi zannettiklerimizle…

    Yer Mekke… Yer Medine… Haneleri, hanedanları güle boyanan beldeler. Hissediyorsun değil mi kalemim bu eşsiz kokuyu? Hayatımız boyunca görmüş müydük böylesine mütebessim, böylesine pak sîmâları? Üzerimizdeki bu pamuk elbise, sâde bir sevginin kaftanı olmalı. Nasıl unuturum? Bu kıyafetleri ne gurur, ne kibir giymişti. Ayaklarım yanıyor kalemim! Aşktan kızgın, kirden arınmış bu çöl kumlarında. Kopmuş takvimlere inat yürüyorum sonsuzluğa. Ben hiç yalınayak toprağa basmamıştım ki…

    Burası felekleri tutuşturan aşkın merkezi, burası rahmet vadisinden âb-ı hayat dökülen belde. Ey güneşi bağrında taşıyan şehir! Ey kıskançlık ve muhabbetin birbirine küs olduğu şehir! Gül’e hasret olan beni ve mahcup kalemimi misafir eder misin bağrında? Biz ki günaşırı sevmeler şehrinden, her zerresini sevginin inşa ettiği muhabbet şehrine hicret etmek isteyen âşıklarız.

    Bu, yanımızdan geçen, ömrünü biricik Sevgili’ye (sas) adayan Hz. Ebu Bekir (ra) değil mi? Bedeni, kuvveti, canı, malı ve dostluğuyla Peygamber’e (sas) siper olan, dünya malı adına neyi varsa bir an bile düşünmeden Sevgili uğruna infak eden Ebu Bekir! İslâm’ın davet yılında eza ve cefalarla karşılaşmış, Utbe bin Rebia’nın çivili ayakkabılarının darbesiyle, mübarek yüzü tanınmayacak hâle gelmişti. Kendine gelir gelmez ilk sözü; “Allah’ın peygamberi nasıl?” olmuştu ve yemin etmişti Efendimiz’in (sas) durumunu öğrenmeden yemek yemeyip, su içmeyeceğine. O, yaşadığı müddetçe her dâim Efendimiz’in (sas) dostu ve yoldaşı olmuştu. Hicret esnasında Resulullah’ın (sas) parçalanan, kanayan ayaklarını gözyaşlarıyla temizlemiş, Sevr Mağarası’nın boşluklarını kapattığı ayaklarını (ihtimal Kâinatın Efendisi’ni bir kez görebilmek uğruna) ısıran yılanın acısına, Kâinatın Sevgilisi (sas) uyanmasın diye tebessümle sabretmişti. O’nu (sas) öyle seviyordu ki, Sevgili’nin amcası Ebu Talib’in imanını, kendi öz babası Ebu Kuhafe’nin imanından daha çok arzu ediyordu. Ebu Bekir demek sevmek, Sevgili’yi (sas) kendine tercih etmek demekmiş kalemim! Şu hüzünlü bakışlardaki mânâyı çözebildin mi? İnanmışlık ve adanmışlık süzülüyor bu gözlerden…

    Sevmek, huzur bulmakmış kalemim. Huzursuzluk nedir bilinmeyen bu şehirde, Sevgili’nin (sas) bütün güzelliğinin yansıdığı bu şehirde, ben de huzurluyum şimdi. Ayakkabıya alışmış ayaklarım acımıyor artık!

    Şu küçük, kimsesiz çocuğun başını okşayan Hazreti Ömer (ra) değil mi? Hak ile bâtılı birbirinden ayıran Ömerü’l-Faruk. Adalete asıl mânâsını veren, adaletin en büyük temsilcisi… Neden korktun, neden ürktün ki kalemim? Aşka ihanet etmemişsek neden korkalım ki, doğunun ve batının kendisinden çekindiği Ömer’den. Gerçi sen de haklısın. O hep sâdık kaldı aşkına, riyasız bir sevgiyle bağlıydı Resulullah’a (sas). Zaten onun adaletinin kaynağı da, Sevgili’ye (sas) duyduğu bu aşktı. O aşk sayesinde, mâşûkunu örnek almıştı. “Kızım Fatıma bile hırsızlık yapsaydı, onun da elini keserdim!” diyen Sevgili’nin (sas) izinden, oğlu Abdurrahman’ı bile cezalandırmaktan çekinmeden gitmişti.

    Korkusundan çoçuğunu düşüren kadına diyet ödemiş, zımmîlerden bir ihtiyara maaş bağlamış, hattâ ölümüne sebep olduğu bir kuş için bile müşaverede bulunmuştu. Sevmek, canından vazgeçmekmiş kalemim. Sevgili’ye (sas) o kadar müştak idi ki Ömer (ra), kılıcını kuşanıp bütün Kureyş’e meydan okuyarak hicret etti Medine’ye. Can endişesi taşımadan… Sadece Cânân’a (sas) kavuşmayı düşünerek… Ey yüce Ömer! Buğulu bakışların yıktı bütün dayanaklarımı. Sevda lügatımdaki kelimeler silindi gitti. Ellerime kar yağıyor çöl sıcağında; üşüyorum, titriyorum. Sevgili’ye (sas) aşkından bir nebze istesem, görebilir miyim yıldızlara ışık veren yüzünü? Yalnızlığım bana bir zindan gibi bakarken, seninle hükümlü olsam güle, kelepçemiz gülden olsa…

    Ne görsem aşk bu şehirde, rüzgâr bile seviyor, okşuyor insanı… Ve Mescid-i Nebevî karşımda… Sağ köşede, hasırın üzerinde uzanan biri var. Üzerinde eski bir örtü… Hz. Osman (ra) bu… Bir defa olsun Peygamber’in (sas) yüzüne dikkatlice bakamayan, hayâ sahibi insan. O’nun (sas) huzurunda, başındaki kuşu kaçırmak istemez gibi kıpırdamadan oturan, meleklerin kendisinden hayâ ettiği kahraman. Peygamber aşkıyla, öfkesini yok eden hilm sahibi Osman (ra). Neden utandın ki kalemim? Bugüne kadar yazdıklarından mı? Yoksa yazmadıklarından mı? Sevmek, sevdiğinin ahlâkıyla terbiye olmakmış kalemim. Ah, hayâ âbidesi Osman (ra)! Seni böylesi yakan, gözyaşlarının söndüremediği aşkından bir kıvılcım da bana versen. Ben de yansam senin gibi… Küllerimden çiçekler açsa, yüzü, Sevgili’ye (sas) bakan…

    Şu kılıcı gördün mü kalemim? O kılıç ki Sevgili’nin sımsıcak aydınlığıyla büyüyen Hazreti Ali’nin (ra) kılıcı. O kılıç ki küfrün karşısında keskin, Peygamber (sas) huzurunda bir hurma dalı kadar narin… Ey aşkın fermanını yazan gül kokulu kılıcın sahibi! Kalemimi kılıcınla bilesem, ben de -Peygamber’in (sas) hicret ettiği gece yatağına yattığın gibi- canımı hiçe sayabilir miyim? Allah’ın rahmet soluğundan ibaret bu cana, aşkından bir tutam versen, korkulardan emin olarak feda edebilir miyim kendimi?

    Bir bir seyreyle kalemim. Edep, tevazu, fazilet, muhabbet âbidesi, peygamber âşığı sahabe efendilerimizi. Hz. Bilâl’i (ra) meselâ. Demirden gömlekler giydirilerek güneşte kavrulduktan sonra Mekkeli çocukların elinde sokaklarda dolaştırılan, bütün işkencelere “Ehad, ehad!” haykırışlarıyla mukabele eden, taşınamaz taşları bağrında Sevgili’nin (sas) hayaliyle taşıyan Bilâl’i (ra). Her gün beş vakit, asırlara meydan okuyan sesiyle Sevgili’yi zamana müjdeleyen, muhtaç olan her sineye Sevgili’yi (sas) duyuran Bilâl’i (ra).

    Anne ve babasının makamını Rasulullah’a (sas) veren, bu kutlu tercihle Peygamber ailesinden olan Zeyd bin Hârise’yi. “Sen, bizim kardeşimiz ve arkadaşımızsın.” dediğinde Sevgili, mescitten sevinç gözyaşlarıyla, uçarak çıkan Zeyd’i (ra). Sığınacak bir mecra ararken Taif’te Sevgili (sas), ona âdeta bir zırh olan Zeyd (ra) Hazretleri’ni. Taiflilerin attığı taşlar, toprak olmayı dilerken Hakk’tan, Taif halkına; “Bana atın taşları, incitmeyin Kâinatın Sevgilisi’ni!” diye yalvaran Zeyd’i (ra). Mute’de şehit olana kadar peygamber aşkıyla yanıp tutuşan, onu canından özge can bilen Zeyd’i.

    Kalemim! Zikrini nefesinde taşıyan ağaçlardan yapılan kalemim! O’nun (sas) sevgisini dilesem, Nebi sevdasını dilensem ben de böyle yanabilir miyim aşkla? O’nu (sas) bilmek, sevmeye yeter mi? Bir el uzanışı kadar yakınken O’na (sas), canımdan yakınken, sinemde incim aynı zamanda çilemken, sürgün düştüğüm beldeden aşk şehrine gelmişken yıldızlar kadar uzak düşer miyim O’ndan? Ah, kalemim! Kalın dallı hurma korkulukları evim olsa. Hiçbir şeyim olmasa ama, O’nu (sas) bir kez görsem ve gömülsem mübarek ayaklarının dokunduğu bu mukaddes topraklara…

    Bak kalemim! Sevginin öğretmenine bak! Peygamberin Medine elçisi Mus’ab bin Umeyr’e (ra)… Peygamber aşkıyla coşan yüreği, yerinde duramayan kalbi, ancak yine Sevgili’nin (sas) mübarek elleri dokununca okyanus derinliğine dönüşen Mus’ab’a… Uhud’da düşmanın dikkatini Efendisi’nin üzerinden çekmek için, şehadet şerbetini düşünmeden içen Mus’ab’a… Sancağı eline alıp, “Allahuekber” nidalarıyla meydana atılan ve önce sağ elini sonra da sol elini kaybedip sancağı pazularıyla tutan Mus’ab’a… Sancağı şehit olmadan bırakmayan ve en sonunda sancakla birlikte toprağa düşen Mus’ab’a…

    Gör kalemim! Hepsini gör! Halid bin Velid’i, Abdullah ibn-i Mesud’u, Hz. Sümeyye’yi ve her biri bir yıldız olan sahabe efendilerimizi gör! Hazreti Sevban’ı gör, meselâ. Bir gün Peygamber’e gelip, “Ey Allah’ın Resulü! Sen bana nefsimden daha sevimlisin. Sen’i (sas) çocuğumdan daha fazla severim. Evimde otururken hatırlayıp da gelip Sen’i (sas) göremezsem rahat edemiyorum. Sen’in (sas) ölümünü ve kendi ölümümü düşününce hâlimden endişe ediyorum. Biliyorum ki, Sen (sas) Cennet’e dâhil olduğunda peygamberlerle olacaksın. Benimse Cennet’e girmem şüpheli. Girsem bile, Sen’inle (sas) beraber olamamaktan korkuyorum.” diyen Sevban’ı. Sevgisinin tertemiz gözyaşları Rahmân’ın kapısına düşer düşmez, “Kim Allah’a ve Resulüne itaat ederse, işte o Allah’ın kendilerine lütufta bulunduğu peygamberler, sıddıklar, şehitler ve sâlih kişilerle beraberdir. Bunlar ne güzel arkadaşlardır.” müjdesine mazhar olan Sevban’ı.

    “Sevmek, Allah’a ve Resulüne itaat etmekmiş” diyorsun kalemim, bildim. “Kır artık belimi sahibim, yazmak bana ağır geliyor!” diyorsun. “Göm beni gül kokan, aşk tüten bu topraklara… At beni sahabe yüreklerinde yanan ateşlere, at ki hakiki sahibime kavuşayım, yanıp kül olayım!” diyorsun. Yakarışın son bulsun artık kalemim! Seni buz gibi, asfalt yollu, gri renkli betondan şehirlere götürmeyeceğim. Cehaletle sırçalanmış, sevmeyi bir yük sayan, aşk fakirlerinin masalarına koymayacağım. Kim bilir belki nurdan bir kalem olur, na’tlar yazarsın Sevgili’ye. Sevgiler şehrine, Sevgili’nin şehrine göçen kalemim, hicretin kabul olsun. Atıyorum seni Mekke çöllerine, fısıldıyorum kulağına, “Anam, babam sana feda olsun ya Resulallah!” diye. Yakıyorum, gün aşırı sevmelere alışmış benliğimi ve dönüyorum yüzümü sadece Sevgili’ye… En Sevgili’ye…

    Yasemin Açıkgöz

  6. #6
    ArZu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    07-06-2006
    Yer
    Kayıp Şehir...
    Mesajlar
    15.643
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @ArZu
    Arzuhâlim Sanadır, Sahibim…



    Öncelikle, Sen’in hoşnutluğunu umarak, Sevgiline selam eder; Sen’den râzı ve hoşnut olmam kolaylaşsın diye lutfettiğin tüm ikramların için şükrü bir borç bilirim. Lütuflarının kadrini bilmekten uzak olsam da, hiç değilse, her birine nasıl da muhtaç olduğumu kavramış bulunuyorum…

    Bana bağışladığın her bir nimet, diğerinden öte kıymettedir. Ama özellikle beni kendilerine emanet ettiğin insanlar için hamd ederim. Başta annem ve babam, sonra arkadaşlarım, komşularım, akrabalarım, dostlarım… Hatta, öylesine tanıdıklarım ve kendilerini hiç tanımadığım halde, yanından gelip geçtiklerim olmak üzere, nice insana emanet ettin beni… Kimi için bir ömür, kimi için birkaç sene, bazısı için birkaç saat, bir kısmı içinse bir anlık emanettim…
    Aralarında, katından bir hikmet olmak üzere, hıyânet edenlerine rastlamış olmakla beraber, emanetçilerimin çoğunu, Sana mûtî ve vazifelerinde samimi buldum. Onlar vesîlesiyle sevgiyi, yakınlığı, uzaklığı, kolaylığı, zorluğu, içtenliği, kabukluğu ve daha nicesini tattım.

    Emanetçilerimin bazısı, Sen’inle nasıl konuşacağıma kadar karışıp, beni hep kendi kalıpları içinde görmeye çalışır, hâllerimi yadırgar, Seninle sohbetin şartını bile kendilerince belirleyip, Sana “Canım!”, “Sevdiceğim!” deyişimi densizliğe yorarlar. Halbuki, Sana “Canım!” diyemeden geçmiş bir ömür, ne de boş gelir bana… Şimdi, kim karışabilir ki, candan bir dosta seslenir gibi seslensem Sana? Kim surat edebilir yakarışıma Sahibim?! Sen tebessümle seyrederken, Sana “Bir tanem!” deyişime, bilmem, kim, ne hakla kızabilir? Senli-benli olmamızı garipseyenler, hâlimi vahim buluyorlarsa, duâlarında benim için de yakarsınlar Sana… Hem zaten emânet, duâsız nasıl muhafaza edilir?

    Emanetçilerim içerisinde, benim için pek kıymetli ve özel olan “sayılı” kişi vardır ki, onlar da zaten mâlumundur. İsimlerini ve sıfatlarını defalarca ansam ve sırf onlar için, nice şükür secdesine kapansam yeridir. O sayılı birkaç emanetçim, her baktığımda Sen’i hatırlatan, her coştuğumda kendilerine “Seni seviyorum!” sözünü rahatça haykırabildiğim, kendileriyle her sohbet edişimde ferahladığım, yollarını gözlediğim, seslerini özlediğim kullarındır. Onlar beni diğerlerinden öte korur, saklar ve dinlerler. “Sana aşk ile bakılacak günün” provasını yüzlerinde yaptığım, nadide insanlardır onlar… Ve Sen, öylesine cömertsin ki, ikramına karşılık olan teşekkürü edebilmek, benim için imkânsızdır… Buna rağmen, yine de isterim… Bu arzuhâli yazmama sebep olan murâdım şudur:

    Beni kendilerine emanet ettiğin o güzeller, her ne vakit bir mecliste bir araya gelip de, sonradan ayrılacak olsak, durup “Allah’a emanet ol!” diyorlar. Bu, benim pek zoruma gidiyor. Bu söze pek içerliyorum. Ve Sen’den rica ediyorum: Bana bir daha bunu demesinler…

    Geçen senelerden birinde, bir terminalde, valizlerimi birkaç saatliğine bir emanetçiye bırakmıştım. Bir ücret karşılığında, ağırlıklarıma göz-kulak oluvermişti. Geri döndüğümde:
    “-Valizlerimi alabilir miyim?” diye, nezâketen sormuştum, o da:
    “-Tabii…” demişti.
    Emanet bıraktıklarımı alıp, yoluma devam etmiştim…
    Eğer o emanetçi, valizlerime bakıp:
    “-Sizi sahibinize emanet ediyorum!..” deseydi… Ya da bana dönüp:
    “-Buyurun, valizlerinizi size emanet ediyorum.” demeye kalksaydı, ne de komik olurdu. Böyle bir durumda ben de elbet hiç kaçırmaz:
    “-Hayırdır kardeş, şaşırdınız herhâlde, valizler zaten benim, kimin malını, kime emanet ediyorsunuz!..” diye çıkışırdım.
    Belki ona yazıhanesinin üzerindeki “Emânetçi” yazısını gösterir ve:
    “-Haddini bil emanetçi!..” demeye bile getirirdim.
    Ama bütün bunlara gerek kalmadı; çünkü adam, vazifesinin ne olduğunu gayet iyi kavramıştı. Valizlerimi sadece, bir süreliğine emanet aldı. Onları sahiplenmedi. Zira, “sahip olan” emanet eder, “emanetçi olan” sahibine sadece teslim eder…

    Canım, başım, gözüm, kaşım… Daha kendimden dışarı hiç çıkmadan, sadece vücudumda taşıdığım onca uzuv, benim midir? Eğer benimse, kalbime hükmedemeyişim, neyin nesidir? Eğer benimse, alnımın kazılışı ve bunu pek garip bir ürpertiyle sadece seyredişim nedir?
    Herkes gibi ben de ancak bir emanetçiyim. Kendimde ve kendi dışımda sahiplenebileceğim neyim var ki? Çay içtiğim fincanlara, çavdarlı ekmeğe, kağıt havluya, halıya, perdeye, tüle bakayım… Bakıp diyeyim ki hadi: Benim! Madem bunca benim, biraz hastalanınca hepsinden geçişim, hepsini unutuşum neyin nesidir? Ölünce tüm bunları ve daha nicesini ardımda bırakacak oluşum da nedir?

    “-Benim çocuğum…” diyerek, oğlu-kızı bana ait zannetmiş olsam, her birinin emanet olduğu gerçeği değişir mi? O hâlde, “bir emaneti kollar gibi” değil de, üzerinde “etkili ve yetkili biricik sahipmişim gibi” davranmalarımın anlamı nedir? Benim olan bir şey üzerinde, nasıl bu kadar kontrolden âciz kalırım? Hem madem benim, eceli geldiği vakit, toprağa bırakışım da neyin nesidir?

    Uzuvlar, eşya, evlat… Sen’in tarafından bana bırakılmış valizlerden başka bir şey mi? Ve ben, emanet edilenleri bir süreliğine muhafaza etmekle yükümlü, terminaldeki o emanetçiden, farklı biri miyim?

    Arkadaşlarım, akrabalarım, öğrencilerim, komşularım benim midir? Bir “iyelik eki” onları “benim” mi yapar? Ve eğer emanet etmem gerekirse, onları bir başka emanetçiye devretmem daha uygun düşmez mi? Hiç, bir mal, sahibine emanet edilir mi? Eğer bu olacak iş değilse, bir canı Sana, kayıtsız-şartsız, tek ve biricik sahip olan Sana emanet etmek neyin nesidir? Her gün nice insanın, Sana ait nicesini, yine Sana emanet etmesi de nedir?

    Sahip, Sen’sin! Ben Seni, benden hiç ayrılmamış buldum… Ayrı kaldığımı sandığım günler boyunca, her an benimle olduğunu, gelişimi aynı sükûnetle karşılamanda hissettim. Sen, bir annenin, çocuğunu ardından seyretmesinden kıyas kabul etmeyecek derecede büyük bir şefkat nazarıyla beni her an seyredensin. Beni Sana neden emanet ediyorlar ki!.. Sen öz sahibimsin, emanetçim değilsin. Bunca emanetçinin, Sana emanet etmesi beni; nasıl da zoruma gidiyor, işte, bilirsin…

    Hem o, kendi kıyametleri koptuğunda, kendi derdine düşecek olanlar, neden beni Sana emanet ediyorlar? Sen, her canlının alnından tutan biricik sahip, biricik kudret eliyken, benim alnımdan da her an tutmakta olduğunu bilmiyorlar mı? Hani, “Allah’a emân et!” deseler, anlayacağım ama… Bu emanet etmek de ne oluyor? Tekrar tekrar soruyorum: Kimi, kime emanet ediş bu?!.. Hiç öz malı, sahibine emanet edilir mi yâ Hû!?

    Malûm olanın, her an îlan edilmesine gerek yok ki! Ben zaten Sen’in eserinim! Sen’in malınım! Sen’in hazinenim! Ötesi var mı, Sen’in yarattığınım! Sen’inim… O hâlde, beni neden Sana emanet ediyorlar? Yoksa benim, ancak ve ancak kendilerine “emanet” olduğumu unutuyor da, sahiplik mi hissediyorlar? Hayır, hayır!.. Sanırım onlar, Sen’den daha emîn bir başka makam tanımadıkları için, beni Sana emanet ediyorlar. Ama Sen sahipsin ve Sana “emânet” değil, “teslim” almak yaraşır…

    Kimileri, beni yüceltip duruyor… Onlar, eğer bende gizlenen şerleri bilselerdi, sanırım ne yanıma yaklaşır, ne de yüzüme bakarlardı… Kimileri de beni yerden yere vuruyor… Onlar da bendeki hayırları bilselerdi, dediklerine ve demeye niyetlendiklerine binlerce defa pişmanlık duyarlardı. Beni olduğum gibi bilenlerin sayısı, bir yoncanın yaprakları kadardır, üçü, belki dördü geçmez… Ve onlar arasında, şüphesiz, beni en iyi bilen Sen’sin… Bu durumda, Sen’inle samimi olmuşsam, aramızda mesafe kalmamış da, her an zaten avucunda gezinen bir âcize dönmüşsem, daha niye beni Sana emanet ederler ki?

    Sana yalvarıyorum, ne olur, şu kulların artık bana:

    “-Allâh’a emanet ol!..” demesinler… Emanet değil, olsa olsa teslim olmak dilerim sana… “Emanet” olmak değil, “emân eden” olmak dilerim… O emanetçilerim, beni Sana emanet etmeyi bırakıp, benim için Sana emân etsinler. Benim için diyorum, çünkü -âhirette belli olur da- bir başkası için yardım dilerlerse, zaten kendileri için de iki katını dilemiş olurlar.

    Bana emanet ettiklerin için de, elbet ben sadece bir emanetçiyim. Onlardan ayrılırken:

    “-Allâh’a emanet ol!..” demem! Zaten O’nunsun derim… Sahibine teslim ediyorum derim… İçim, benimle beraber oldukları zamandan daha rahat olur… Çünkü onları Sana bırakır giderim… Üstelik, birlikte olduğumuz zamanlarda da, yine Sen’in aynı kudret elinin içinde durmaktayızdır… Yani bir yandan birbirimize emânet, öte yandan, aslında zaten her an, yine Sana teslimizdir…

    Nice hayırlı emanetçiyle karşılaştırdığın için beni, şükran doluyum… Nicesine hayırla emanetçi olmak nasip ettiğin için de minnettarım Sana… Vallahi, canım da dâhil olmak üzere, şu âlemde bana ait bir şey yok… Başım da dâhil olmak üzere, ben, hiçbir şeye sahip değilim… Benim de, bana emanet ettiklerinin de biricik sahibi Sen’sin. O hâlde, onları neden Sana emanet edeyim?!..

    Gün gelecek, kendimce en çok koruduklarımı bile koruyamaz, en çok sakındıklarımı bile sakınamaz olacağım… O gün, ellerimin kendine bile hayrı kalmadığı, bakışlarımdaki ferin söndüğü, sesimin-soluğumun kesildiği gün olacak… Hani aklımın, gönlümün yetmediği çaresiz demlerimde nasıl bıraktıysam kendimi Sana, o gün, en sevdiğimi de öylece, hem de temelli bırakacağım Sana… Öldüğüm gün, mademki olacak bu, ölmeden önce de, Sana bırakabilmeliyim… Sana teslim etmeliyim, “ölmeden önce ölerek” kendimi ve herkesi… Belki, ilk ölümün ardından başlayan “bir haddini biliştir, Sana teslim etmek”…

    Günüm gelip de, bir beyaz bez içinde, toprağa verir gibi yapıp, Sana temelli teslim ettikleri gün… İşte o gün, belki anlar emanetçilerim; benim sadece ve sadece Sana ait olduğumu… Ama ne olur, o güne bırakma ya Rabbi!.. Ne olur, bana dünya gözüyle göster, beni Sana emanet etmekten vazgeçtikleri günü… Ve o güzel kullarının dostluğundan, arkadaşlığından ayrı koma ki, onların “emanetçilik” vazifelerini hakkıyla yerine getirmelerini de, kendi emanetçiliğimi de seyredebileyim…

    Şunun şurası, iki saat, iki yıl, hadi olsun yirmi, bilemedin kırk yıl emanet aldı diye, sahip çıkarsa biri diğerine, nasıl iştir bu? Hiç değilse an için, o az gelir üç saatliğine, ne bileyim beş yıllığına, lütfunla artır da, olsun kırk seneliğine… Yok, o da yetmez, hem neden o kadarıyla yetineyim ki?! Lutfet, “teslim olmanın ve teslim etmenin huzurunu istiyorum”, bir ömürlüğüne!..

    Şimdi, tam da burada, yani tam arzuhâlime son verirken… Ey bütün emanetlerin ve emanetçilerin biricik sahibi! İşte yine Sen’den Sana dönüyor… Ve aşk ile her dâim, yâdını diliyorum Sen’den…

    Neslihan Nur Türk

  7. #7
    ArZu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    07-06-2006
    Yer
    Kayıp Şehir...
    Mesajlar
    15.643
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @ArZu
    Beyaz Düşlerden Ağır Hüzünlere Doğru



    Yüreğindeki sevgiyi pankart gibi açarak yürüdü duyguları şehvete kilitlenmiş şehvet köleleri arasında. Yeni doğan acılarla birlikte yürüyüşe geçti beyaz düşlerin adamı. Yürüyüşü ağlamcıldı o gün. İçinde bir takım kımıldanmalar vardı. Savaşta ölen çocuğunun başında ağıtlar yakan bir annenin ateşten duygularını büyütüyordu içinde. Aynı hüzün yaşında olduğu annelerin acılarını yerleştirmişti kalbinin en müstesna yerine. Yüreğinde savaş coğrafyalarından beslenip büyüyen acılar vardı. Hüzünle birlikte soğuyan duyguları, akşamüstü sefalarını, insani duygulardan uzaklaşan kahkahaları geride bırakarak yürüdü. Hayattan soyutlanan münzevi bir anlamı vardı duruşunun. Aslında ağlamcıldı yürüyüşü o gün. Bakışları kahır vericiydi. Düşünceleri bir kor ateş gibi düştü avuçlarına. Bütün evlat acılarını, bütün savaş hüzünlerini, bütün ölüm acılarını, bütün kayıp hisleri, bütün yitik düşleri aldı yanına. Buna karşılık bütün çocuksu gülümsemeleri, bütün çiçeksi güzellikleri, bütün kalbi duyguları, bütün yüreksi sevgileri avucuna alıp dağıttı çocuklara ve yetimlere. Yürek teçhizatını tamamlamıştı böylece.

    Çok iyi hatırlıyordu ki, geçmişe dayalı bütün düşünceleri buharlaşıp aklından geçip gitmişti. O gün sebebini bilmediği bir şey vardı içinde. Bu yüzden sürekli oturduğu yerde huzursuz olup duruyordu. Daha doğrusu yerinde duramıyordu. Bir yerlerden onu çağıran birileri vardı sanki. Çocukların ağlamcıl duruşu kimin içine ağlama duygularını doldurmuyorsa o insan olmaktan uzaklaşmıştır, diyordu. Kim insan körfezinde biriken kanları göremiyorsa, hunharca öldürülmüş çocukların cesetlerini görüp de ağlamıyorsa o yüreğini kontrol etsin, içinde mutlaka taş vardır, yürek yerine diyordu, bilge birisi. İşte kulağına böyle fısıltılar geliyordu gecenin karanlığında. İnekler bile kendi soylarından ölen birisini gördüklerinde etrafına toplanıp ağlaşıyorlardı. İnsanlara ne olmuştu ki, böyle duygusuz, hissiz, kaskatı kesilmişti yürekleri. Bunu düşünüp üzülmeye ve ilerlemeye devam etti. Yoğun hüzün ve duygularla ağırlaşan bedenini taşıyamıyordu artık, kafasını kaldırdı. Zihnini iyice ağırlaştıran düşüncelerinden sıyrılmaya, kurtulmaya çalışıyordu ama bunu bir türlü başaramıyordu. Aslında bu ağır düşünceler bedenini hantallaştırıyordu..

    Her şeye rağmen yüreğindeki sevgiyi pankart gibi açarak yürüdü duyguları şehvete kilitlenmiş şehvet köleleri arasında. Tüm beklentileri ve zevkleri paraya göre ayarlanmış, dostlukları menfaatler üzerine kurgulanmış maddeperestler arasında dolaşmaktan sıkılıyordu. Ölen çocuğunun başında saçını yolarak ağlayan bir annenin duygusunu içinde büyüterek, kahırlı adımlarını sertleştirerek yürüdü, yürüdü, yürüdü. Aynı hüzün yaşında olan binlerce anne vardı onun yüreğinde. Müthiş bir kasvet getirmişti etrafına mutluluktan kovuluşu. Sürgün gibiydi mutluluk ikliminden hüzün iklimine geçişi. Kahır vericiydi sevgi ikliminden nefret iklimine geçişi. Tam olarak bir hüzündü gülümsemelerden ağlayışlara hicreti.

    Yeryüzünde acı ve kahır çoğaldıkça insanlık biraz daha, biraz daha uzaklaşıyordu kendi ikliminden. İnsanın doğası tıpkı tabiatın doğası gibi her geçen gün acı bir şekilde yok olup gidiyordu. Bu gerçekle yüz yüze gelince içi burkulmuştu. Bunları anlamak için kâhin olmaya gerek yok diyordu. İnsan şu anda bulunduğu yerden dolayı tarihin sonuna ne kadar yakın olduğunu biliyor muydu? Elindeki imkânlarla, bilim ve sanatla, teknolojiyle tarihi durdurmaya sonsuz yapmaya güç yetirebilir mi. Tüm yapıp ettiklerinin, tüm kazanımlarının ölümle birlikte elinden kayıp gitmesine engel olabilir mi? Ölüm duygusunu düşüncelerinin tam merkezine oturttu beyaz düşlerin adamı. Böyle anlardan müthiş zevkler alıyordu. Oldukça bol azıklar vardı bu düşünce demlerinde.

    Bütün dağlar yerinden kopup çukurlara dolduğunda, bütün ağaçlar ve çiçekler kuruduğunda, bütün nehirlerin ve kuyuların suyu tükendiğinde, bütün kuşların sesi kesildiğinde, bütün denizler kuruyup balıklar öldüğünde, ancak o zaman anlayacaktır insanoğlu, aslında ne kadar aciz bir varlık olduğunu. İnsanlık ne zaman anlayacaktır hakiki anlamını. Elbette bir gün anlayacak anlamasına ama o zaman onu görmeye vakti olmayacak, diyordu. Paranın aslında hiçbir şeyi çözmediğini güneş ışıklarını söndürüp bizi karanlığa ve o çetin günün içine attığı zaman anlayacak, dünyamızın ne kadar edilgen olduğunu. Ne zaman anlayacak, ne zaman diyordu, diyordu da kendini yiyip bitiriyordu? Zorluyordu bütün beyin kanallarını. Olduğundan daha fazla enerji gönderiyordu beyin hücrelerine olanları anlamak için.

    Aslında hayat o kadar aldatıcı o kadar aldatıcı ki gerçek varoluş nedenini unutturup insanın hayatını bir trajediye çeviriyor. Dünyaya gelinceye kadar geçirdiği serüvenleri unutturuyor. Mutluluktan kovulmuştu bir kez. Bu müthiş bir hüzündü. Bunu anlamak için geriye dönüp insanlık nehrinin taa en başına gitmek gerekiyordu. Kaynağa ulaşmak, kirlenmeyen o berrak mutluluk pınarından kana kana içmek gerekiyordu. Kalbini ve zihnini ve elbiselerini o temiz suyla yıkamak gerekiyordu. Tüm günahlardan, tüm hatalarından ve tüm zulümlerinden arınmak gerekiyordu. Ruhunu arındırıp en yüksek insanlık makamına ulaşmak gerekiyordu. İç dünyasından önce dış dünyasını zenginleştirmeliydi. Bunu biliyordu ve bu bilinçle yürüyordu titrek serçeler gibi. Yalın bir hayat sürdürüp kalbini arındırmalıydı. Bunun için zihin ve kalp ayarlarını yeniden başlatmalıydı. Bütün ayarlarını gözden geçirip ilk ayarlarına dönmeliydi. Ancak o zaman düzeleceğini anlamıştı. Rabbimizin insanın içine attığı bir format vardı; o format neyse ona göre istikamet alıp yürümek gerekirdi, diye düşündü. Kalbin duygu ayarları buna göre olmalıydı, zihnin düşünce ayarları buna göre olmalıydı. Nerde duygu yoğunluğu olacak, nerede sakinlik olacak, nerde duygular şaha kalkacak, nerede eylem olacak, ne zaman zihin bir volkanik dağ gibi aktif olacak, ne zaman sevgi sözcükleri sarf edilecek. Ne zaman nefret ve öfke dile getirilecekse hepsi bu formatın içinde ayarlanmıştı aslında. Kimin önünde eğilecek, kimin karşısında dik duracak, kime kul olacak, kime efendi olacak? Bütün bunların ayarını Rabbimiz o ilk ayarla birlikte içimize atmıştı. Bir an düşündü demek ki o ayarları bozup kendi kafamıza göre yeni ayarlar yaptığımız için bugün insanlık sapıp yoldan çıkmış ve her tarafı zulüm kaplamış, dedi. Bu gerçeği fark edince içinde derin sızılar meydana geldi.

    İnsanın bir varoluş kavgası vardı hayatı boyunca. Bu varoluş kavgası, yaratılış nedenine ne kadar uygun olursa o kadar erken bulabilirdi kaybettiği mutluluğu. Yitik hisleri, kayıp saadeti, saklı düşleri ve de mercan adasının gizli altın duygularını ancak o zaman bulabilirdi. Aldatıcı ve yalancı olan dünyanın kendisiydi.

    Kendini o kadar çok kaptırmıştı ki adeta bir düşünce ve düş okyanusunda hissediyordu bedenini. Hiç düşünmeden derinlere dalıp bir mercan avcısı gibi peşine düşmüştü mercanların. Kayıp hayatın gizli kentlerine ulaşmak istiyordu. Belki de Eshab-ı Kehf gibi gözlerden kaybolup sonsuzluğu yürümek istiyordu. İnsan bu alaboradan, bu dalgalı dünyadan selamete çıkmak istiyorsa, öncelikle Allah’la olan ilişkisini gözden geçirmelidir, diyordu. Bunu anladı beyaz düşlerin adamı. Belki kara kara düşüncelere dalmıştı ama düşleri beyazdı, bembeyazdı.

    Doğrusu beyaz düşlerden yoğun ve de ağır hüzünlere doğru yol almak ona büyük zevkler tattırıyordu. Önüne açılan yeni ufuklarda altın duygular elde ediyordu. Yitik hislere, kayıp saadete, saklı düşlere ve de mercan adasının gizil duygularına ulaşmanın umuduyla doldurdu ciğerlerini. Bu düşünce seanslarından müthiş zevkler alıyordu.

    Necmettin Resuloğlu

  8. #8
    ArZu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    07-06-2006
    Yer
    Kayıp Şehir...
    Mesajlar
    15.643
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @ArZu
    kelebek tozları/ düş oyunları/ erik dalları



    Ve Fotoğraf!

    “Ortada bir ‘oyun’ söz konusuydu. Yolu yoktu, oynamak zorundaydı. 
Oyun nereye kadar giderse, oyunun o kadar ‘oyun’laşacağını ve kendisinin de bu oyunu oynamak zorunda kalacağını biliyordu. 
Aklını yardıma çağırdı. Şaşkına dönmüş ruhunu uyardı: Oyuna mesafe koyması ve onu ciddiye almaması için… İşe yaramadı! 
Bu bir ‘oyun’ olduğundan ruhu korkuya kapılmamıştı. Kendini savunmayı bıraktı, ruhunun uyuşmasını bekledi. Kalbi ellerinin içinde, gözleri kelebeklerde, ‘oyun’ oynuyordu. 
O ‘oyun’dan geriye kelebek tozları kaldı. Ve arkadaşı/ dostu kanatlansın diye ona doğum gününde kelebek tozları topladı.”


    Her doğum gününde eski bir ‘yaz(g)ı’ gelip bulur beni; iç kırıcı, parçalayıcı hatta yaralayıcı…

    “Taşın Tenini İnciten Kelebek”tir bu gitme senfonisinin adı.

    Tüm gölgelerini heybeye doldurup hiç bilmediği bir şehre giden kelebek gönüllü kadının yol hikâyesi…

    Sanki hiç başlamamalıydı dersiniz, yolculuğa çıktığında kelebeğin ardından.

    Tıpkı bizim hikâyemizde olduğu gibi; küçük kızlar hiç büyümez, küçük oğlanlar ise hep düşer ve dizleri kanar.

    Ben de düştüm.

    Benim de dizlerim kanadı.

    Haşarı bir oğlan çocuğu da değildim oysa!

    Dizlerim kanamasaydı, belki bu kadar çok tekrarlamayacaktım adını.

    Düştüğümden beridir dizimdeki yara iyileşmedi.

    Senin için düş-tüm!

    Düşler ve semboller hepimize açık, bakmasını değil görmesini bilen herkes için…

    Tıpkı açık yaralar gibi.

    Eğer yaralanmışsan, yaralıları daha kolay tanırsın.

    Ruh yarası, bıçak yarası gibi…

    Keser, deşer, kanatırsın…

    Kesilir, deşilir, kanatılırsın…

    Sonra iyileşir yaran; hey gidi zaman, nelere kadir!

    Herkesinki gibi sende de bir ‘iz’ kalır geriye sadece.

    Bildiğin sözcükler, teselli edememiştir -edemez de zaten- o zamanlar seni.

    Bilmediğin sözcükler arar durursun bu yüzden –ta o zamandan bu yana-.

    Arayadur! Belki bulunur, elinden tutar belki, senden önce tarihin ajandasına kaydedilmiş bir dolu parlak söz!

    “Sözcüklerin ağırlığı, fotoğrafların şoku.” gibisinden…

    Kısacık bir cümlenin ağırlığı altında ezilip kalırsın işte.

    Aylardır yaz(a)mama nedenini bir doğum günü kartında bulursun.

    Yazmak yerine tercih ettiğin şey farklıdır artık.

    Dünyayı biriktirmektir aslolan; geriye senden de bir dolu ‘iz’ kalsın diye…

    Bir imza, bir işaret fişeği, bir ad, bir tad…

    Belki çektiğin ama anlamlandıramadığın bir ‘an’ın ‘kare’si…

    İkinci bir hayata hazırlayacak olan seni.

    Bilirsin, “Fotoğraf, ölümlülerin envanteridir.”

    Çünkü hayat yaşayabildiğin kadardır, ne bir eksik ne bir fazla!

    Fotoğraf yaşadıklarından fazlasıdır bazen, çünkü âna tepeden bakmaktır, gözlemektir, kayıt düşmektir, tanıklık etmektir, ‘iz’ toplamaktır, şahit olmaktır…

    Âna tepeden baktım.

    Gözledim.

    Kayıt düştüm.

    Tanıklık ettim.

    ‘İz’ topladım.

    Şahit oldum.

    Ve sevdim:

    Okumayı- yazmayı; susmayı-konuşmayı; düşmeyi- kalkmayı; oynamayı-oynatmayı…

    Hayatın kıyısında kalmadan göbeğine dalmayı, o sonsuz boşluğu umutla doldurmayı, noktaları birleştirip çizgileri toplamayı, gökkuşaklarını alıp belime dolamayı, kahkaha(lar)dan bulutlar yapmayı, duvar(lar)daki soğukluğu bir kahve içimiyle ısıtmayı ve ne çok şeyi…

    Konuşurken sevdim, severken konuştum; okurken düşündüm, düşünürken okudum; yazarken sustum, susarken yazdım; düştüğümde kalktım, kalktığımda düştüm; oynarken ‘oyun’ oldum, ‘oyun’ olurken oynar…

    Oyunlar, oyunlar, oyunlar…

    Ve yaşamın gölgede kalmış tiyatral yüzleri…

    Ve ‘ân’ın dondurulmuş ‘kare’leri…

    Susarsam susacak onlarca sözcüğün oyunu…

    Yaşamın bu kubbede bıraktığı hoş tını…

    Akıl almaz bir kelebek söylencesi…

    İşte, bir bütünün parçası olmanın kulağa hoş gelen melodisi…

    Dünden bu yana çok zaman geçti, büyüklerin dediği gibi, yarına da çok var.

    An(ı)ları biriktirmeden ölmemeli; saçlarını dibinden yakalamalı, yakaladığımızda da ‘koleksiyon’umuza katmadan bırakmamalı…

    Biliyorum ki, ben de bir şairin modern şiirdeki gözde figürlerinden biriyim artık:
    ‘Eskici’…

    Büyük bir şehrin -bir kenara fırlatıp attığı, kaybettiği, ayak altına alıp ezdiği her şeyi -kataloglayıp- koleksiyon yapıyorum.

    ‘Kelebek Koleksiyonu’m bile var artık!

    Kelebeklerden tozlar dökülüyor ellerime.

    Dokununca ölürlermiş ya, peki ya ‘ölü kelebekler’ dokununca ne olur?!



    Sevgili Dostum,

    Sana bildik, tanıdık cümlelerden çiçekler yaptım bugün.

    Kelebekler konsun diye!

    Üç vakte kadar, sözcüklerden uçurtmalar uçuracağım, kanatlar takacağım ve sana ulaş(tır)acağım.

    Eski bir düş evinde kaybolsa da geçmişin izleri…

    Takılıp bir kelebek uçurtmasına, eski ve uzak diyarlara gideceğim.

    Ve ben uçarken aşağı düşse de o tüm bildik sözler…

    Gökyüzünden aşağı bakıp nanik yapacağım kendime.

    Boyumun eremediği erik dalları olmayacak artık!

    Hiçbir erik çiçeği, meyveye durmadan ölmeyecek!

    Penceremin dibindeki eriklere uzanmak, o kadar kolay olacak işte.

    Konuşmayı öğreneceğim erik çiçekleriyle!

    Boyumun ereceği bir erik dalına çıkıp şimdiye aitmiş gibi görünen tüm zaman dilimlerini toplamak ve heybeme doldurmak…

    Erik çiçeklerinin altındaki küçük kızların fotoğrafını çekmek için!

    İşte bu yüzden, hâlâ ve hep beklemedeyim.

    Çok uzak diyarlarda bile olsalar; gidecek, görecek ve biriktireceğim işte: Düş oyunlarını, kelebek tozlarını, erik dallarını, fay kırıklarını…

    Ve fotoğraf!

    Biliyorum ki, “Eğer hikâyeyi sözcüklerle anlatabilseydim, yanımda sürekli bir fotoğraf makinesi taşımaya ihtiyaç duymazdım.” ben de.

    Merve Koçak Kurt

  9. #9
    ArZu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    07-06-2006
    Yer
    Kayıp Şehir...
    Mesajlar
    15.643
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @ArZu
    Garip



    Ruhlar gitgeller içinde mustarip.
    Bir yol var ancak zaferle açılan. O yolun yolcuları garip görünümlü muzafferler. Başlarında bir zafer tacı olur, görünmez. Cennet renginde. Anlamak için onları, gönüllerini görmeli.
    Gönülleri gören o yola âşık olur ve o yolun dönmez bir yolcusu.
    Aşikârlar nihan.
    En kötüsü güneşli geceler.
    Diğer yollar var; garip. Kalabalıklar o yolda izdiham. Gidenin simasında yalancı bir sürur…
    Yalancı sürurlar ne kadar çok; garip.
    İnsan bir kendini aldatma üstadı, aşikâr.
    O yolda bir izdiham. Ve haykırış. Sesler ve nida. Ve simalarda yalandan hamakat bir tebessüm…
    Akla basar o yolda ayaklar. Akıl avaz avaz figan eder. Gönülden akan kan derya o yolda ve o yolda cehennem.
    İnsanoğlu garip.
    Uçurumlardan gözlüler düşer. Hayır. Her düşen kördür.
    Yaratılış garip. Ve gerçek.
    İlahi hikmete akıl sır erdirmek muhal.
    Kuran “gelseler ve görseler ve dönseler yine gittikleri yoldan gidecekler ve dönmeyecekler” demiş.
    Kader; aklımızın girmesine izin olmayan ülke…
    Gönül zaten garip…
    Sırrı bilsek rahatlayacağız. Yalnız tüm sırları bilsek…
    Sırları geçsek de rahatlayacağız. Sırları geçen belki tüm sırları bilir duruma gelir.
    Beden ile ruh arasındaki mesafe; garip.
    “Ruhu öldürmek bedeni öldürmekten daha büyük cinayet demiş bir mütefekkir.” Bedeni öldüren ruhu da öldürür. Beden leşlerinin üstünde çürümüş ruhlar. Garip.
    Hayatı düşünmeyen daha mutlu… Şevket Rado Eşref Saati’nde “fark ettiğimiz organımız hastadır” der.
    Hayatı da fark etmek de ıstırap.
    Efendimiz “cennette en çok abid cahiller olur” demiş. Hayatı da onlar yaşamazlar mı?
    Goethe “bildiğiniz kadar huzursuzluğunuz artar” demiş. Cehennem zaten huzursuzluk…
    Düşünen insanın içinde bir hüzün nehri akar.
    Kendiyle baş edemeyen en büyük mağlup… Mağluplarda keder.
    Gri bir sonbahar rengi var gökyüzünde. Şairlerde anlaşılmaz bir hal. Hayatın şiirleşmesi ne kötü…
    Bu cihanda cennet ve cehennem…
    Hangisini seven ona mı gidecek.
    Sırları keşke bilseydik. Onun için yolculuk mu gerek.
    Kolay zafer var mı ki?
    Hele de aşk yoksa. Aşk yoksa zafer de yoktur. Zafer aşkın kölesi… Aşkı olmayan mevta… Âlem aşk ile ayakta.
    Aşk bir güzellik iksiri… Çirkin Leyla’yı peri kızı etmiş.
    Aşk bir örtü… Bahar çiçeklerinden devşirilmiş. Güzel kokulu hayal…
    Aşk cehennemde cennet… Belki cehennemi cennet eden ibadet… Aşkı olmayan daimi mağlup…
    Menzile değil aşka gitmeli. Aşkı olmayan menzile varamaz. Aşksızlar kör.
    Basra’da muzaffer bir âşık vardı; garip. Zaferiyle sekran. Aşkıyla münzevi. Bir sultandı yalnız saltanatı âşıklara ayandı, ölülere nihan; garip.
    Bir gün onun yanından körler geldiler başka bir aşığın yanına; Medine’ye. Basralıyız dediler. Güldüler, gururlandılar.
    Medine’de perdeler ayan. Medine mihenk. Medine sema. Milyon yıldızlar orada âşıkane müzkir. Medine’deki güneş, kör Basralıların gözüne ışık oldu şu sözleriyle: “bir garip sizdeymiş duyduk. Bir güneş. Bir kamer ve ay. Yüzünüzde onun ışığından bir şey göremiyorum; garip. Işığa düşmanlığınızın sebebi ne… Ey gönülleri perdeliler.”
    Bir sükût oldu birden, derin. Gönüllere yolculuk başladı. Sonra sessiz çığlıklarla haykırdılar: “evet var dediler bizde batmayacak bir güneş. Gönlümüz şimdi dedi. Senin ışığın onu da aydınlattı. Senin aşk aynanda başka âşıklar gördük ve aşksızlığımızı;” garip.
    Hakikat garip.
    Bir güneşten ayrıldılar Medine’de. Ama içlerinde başka bir güneşin hasreti vardı.
    Yolda aşk onlara fırtınalaştı. Gittiler Basra’daki aşk tekkesine. “Sana küskünüz” dediler. “Güneşsin sen ama gecemizi aydınlatmak istemedin. Neden” dediler, “neden.”
    Nedeni garip.
    Güneş sustu. Güneş olan susar. Aşkı olmayan, görmez anlamaz, aşkı olan ise sormaz.
    Ve gitti Basra’dan o güneş. Âşıklar aşksızlar arasında garip.
    Varlık garip.

    Resul Davutoğlu

  10. #10
    ArZu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    07-06-2006
    Yer
    Kayıp Şehir...
    Mesajlar
    15.643
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @ArZu
    Dünyaya Bırakılan Notlar


    -I-

    Yanlışların güçlü olduğu toplumda, gerçek doğrular hep sefil gözükenlerdir. Doğruların güçlü oduğu bir toplumsa çok nadirdir. Çünkü güç, çoğu zaman hile ile elde edilir. Ne yazık ki, hiçbir zaman güçlü olmayıp sefil olmayı tercih edenlerin ismini öğrenemeyeceğiz. Çünkü tarih bile güce hizmet eder. Ha, istisnası yok mudur? Vardır. Mehmet Akif gibi…



    -II-

    Akıl bize gerçeği gösteriyor ama gerçeği yaşamak kimi zaman neden elimizde olmuyor? Kendimize kurduğumuz küçük dünyayı giderek kalın kabuklarla çevreliyoruz. İçim bir güneş gibi batıyor ama gökyüzündeki güneşi batıramıyorum. Batırmanın gücü zaten bende değil. Çaresizlik, içimde her geçen gün daha kocaman bir yer kaplıyor.



    -III-

    Hal, hiçbirşeyin gördündüğü gibi olmaması ve yine hiçbir insanın dışının içini yansıtmaması, hükümlerin içe doğru koşarken zalim bir el tarafından dışa bağlanması.

    Ve dünya..

    Anladıkça daha karmaşık hale gelen dünya; tek bir yürekten bütün oluşturabilir misin?



    -IV-

    Niye hala çok uzak her şey? İnsanlar “ben”ini silen bir “ben”i bilmedikleri için tercih de etmiyorlar sanki. Ne ki dünya? Boğucu bir yer. Hep ayrılıklar taşıyor kalbinde. Gülücüğü yaratılmış en sahte şey.

    Ne ki dünya? Değiştiremeyeceğim, artık kendi yolunu tutmuş bir yolcu.

    Hani “ıssız bir adaya gitsen yanına ne alırdın?” diye sorarlar ya, hiçbirşey almazdım.

    Ben çoğu zaman ıssız adanın kendisi olmak istiyorum. Bir yanımla oluyorsam da, birçok yanımla olamıyorum. Evet bir yanım ıssız ada, çünkü bana gelmek isteyen hiç kimse sadece kendisiyle gelmiyor.

    Düşüyor üstüme yağmur taneleri ve ben durduramıyorum.


    -V-

    Yoksun…

    Sen hiç var olmamış olanın, bense var olanın yanındayım. Belki de bu yüzden kimi zaman hiç var olmamış olmayı istiyorum. Eminim sen de var olmayı istiyorsundur. Çünkü ben burdayım.

    Evet, ben zaman ve mekanın içine sıkışmış bir “var”ım. Sense ne zamanı ne de mekanı bilen bir “yok”. Yine de ben seni seviyorum.


    Dünyaya Bırakılan Notlar – II


    - I -

    Sık sık fırtınaya yakalanan bir deniz, gönlüm. Gözlerimi kapatıp seyrediyorum hayatı. Görmediklerimle gördüklerime anlamlar veriyorum. Her şey olmak istediği köşeye koşuyor aklımda, kimisi saklanıyor. Ben hepsine yol göstermeye çalıştığımı sanarken, hepsinin bana kendi yolunu işaret ettiğini anlıyorum. Evime gelen misafir gibi ağırlamak lazım onları. Hiçbirini anlamı dışında konuşmamak, hissetmemek lazım. Ve insanı görüyorum, ordan oraya koşturuyor. En çok o yoruluyor. İnsanı görüyorum; sık sık fırtınaya yakalanan bir deniz, gönlü.


    - II -

    Hayalleri ertelemek zorunda olmanın hayal kırıklığı ve zihne, kalbe bulaşan bir bekleme kırılganlığı var hep. Şimdi’nin ipini bulup ucundan çektiğinde onlarca yük düşüyor üzerine insanın. O da kolayı seçiyor. Kaçıyor, sonra gelir yine çekerim diyerek. Zoru kolaylaştıracak kim peki diye düşünmüyor, düşünmüyoruz ve hatta düşünmüyoum galiba. Dua dilimde ama, ellerim ve ayaklarım onun hizmetine koşuyor mu?
    Ah acziyet ya da tembellik!
    Ah ikisi arasındaki ince sınır!



    - III -

    En fazla da hayatı anlamak için çabalıyorum. Anladıkça gözlerimin önünde kendime doğru bir yol akıyor. Sonra kendimden “O”na bir yol buluyorum. Ve bunun adına huzur diyorum.


    - IV -

    Sevmeler arasındaki fark düşüyor beynimin kıvrımlarına.
    Ah hevesin kapısı!
    Ah insanları kavramların anlamları arasında gezintiye çıkaran duygular.
    Ah yalnızlık!


    - V -

    Hani hep deriz ya; insanın bir maddi bir de manevi yönü var diye. Biri beden, diğeri ruhtur. Beden olmak zorunda olduğu yerde yaşar. Bir boyutunda zaman, bir boyutunda mekan ve o her ikisine de dahil olmak zorundadır. Ruhun yaşadığı yer çok farklıdır. Bir masal alemi gibi. Hani insanın bir kendisi, bir de olmak istediği insan vardır ya. (Yanlış anlaşılmasın, maddi anlamda popüler kültür simalarından bahsetmiyorum. ) Mesela daha az öfkeli olmak ister bazen. İşte bedenle ruh arasında o tür bir ilişki var gibi geliyor bana. İnsanın ölümü nasıl ruhun bedenden ayrılması ile açıklanıyorsa, olmak istediği insanla, olduğu arasındaki fark arttırkça şiddetli bir ayrılık (ölüm) azabı çekiyor.



    - VI -

    Ve sabır
    olmasaydı
    yeryüzünde
    bir gün
    kalınabilir miydi?

    (İlhami Çiçek)

    Didar Elif

  11. #11
    ArZu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    07-06-2006
    Yer
    Kayıp Şehir...
    Mesajlar
    15.643
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @ArZu
    Hayat Kendini Yaşayabilmektir…



    Çıkmaz sokağa girmeden evvel dönmem gerekiyormuş köşeyi… Ne geri vitesi var bu taşıtın ne de geri dönmek için gerekli manevra alanı… Sadece dikiz aynasını takılı gözlerim ve arkada kalanlar.

    Aslında çoğu insan bu sözü hayatlarının son demlerini yaşadıklarında, tüm çıkar yolların çıkmaz sokağa çıktığını sandıklarında söylerler. Halbuki, yaşamın her daim yeniden başlayabileceğine inanmaya çalışmalıyız.

    Karşımızda gördüğümüz bize dayatılan algıya göre bir çıkmaz sokak. Ama daha sonuna kadar gitmemişiz. Belki sonunda köhne bir binaya çıkan eski bir arka kapı veya bir kanalizasyona inen dehliz vardır. Sonu aydınlığa çıkan karanlık bir tünelde olabilir yalancı bitişte… Mevcutları terk etme tercihi korkutuyorduk belki de bizi.

    Biz sokak başındayız ve köşeye dikilen (diktiğimiz) çıkmaz sokak tabelasından hükmümüzü vermişiz. Unuttuk tabi o tabelanın (biz tarafından) bizi taşıyan araca yönelik yapılmış bir uyarı olduğunu. Kim bilir belki yaya olarak bir süre mola vereceğimiz veya misafir tutulacağımız köhne bir barakaya açılan bu yolun, gitmemeyi arzuladığımız sonucuna sadece itirazımız.

    Arzularımızı ve ihtiraslarımızı yaşıyor olmamız belki de daraltıyor bakışımızı. Beklentiler yükseldikçe karşılanabilme ihtimali de azalıyor. Her zaman yükselttiğimiz bir çıtaya ulaşmaya çalışıyor ve olduğumuz yerde debelenmeyi yaşam sayıyoruz. Kim bilir tabelalara göre hayat sürmemizin perde arkasında da bu neden yatıyordur.

    Hayat adım atmaktır. Hayat nefes almak, koşmak, yürümek, nereye ve neden gideceğini bilmektir. Düşünerek nefes almak, pazarlıksız sevmektir. Kefen bezini yanında taşımaktır. Sonunu düşünerek hayıflanmak, gelmemişleri gelecek ümidiyle bekleyip mutluluk anahtarını elinde olmayanla açmaya çalışmak değildir. Hayat elindeki ile mutlu olmaktır.

    Doğduğumuzda bir parça bezle yaşattılar bizi. Sarıp sarmaladılar. En güzel gülücükleri o bir parça bezin içinde iken attık. En sevimli halimiz sarındığımız bir parça bezin içinde geçirdiğimiz günlerdeydi. Arzularımızın olmadığı ve saf sütle beslendiğimiz günlerdi o günler.

    Büyüdük. Arzuyu, ihtirası keşfettik. İsteklerimiz arttı. Beklentilerimiz arttı. Öte bir yaşamın gelecek sihirli iksirleriyle mutluluğu yaşamayı taahhüt ettik kendimize. Arzuladığımız karşı cinsler, arabalar, giyecekler, evler oldu. Tercihlerimizi terk ettik. Bize ait olmayanları istedik. Kendimizken gülen biz, bize ait olmayanların peşinde geçici mutluluklar için heba olduk.

    Ne Amişler gibi red etmeli çağın gereklerini ne de Silikon Vadisi ürünleri olmalı mutluluk hayali. İhtiyaçlarımızı kendi belirleyebildiğimiz bir hayat yaşamalıyız. Sanal gerçeklikle büyülediğimiz aklımızı, ihtirasların esaretinden ancak saf bir düşünce ile kurtarabiliriz.

    Aslında hayat her an bitiyor ve her an yeniden doğruyoruz. Her gece giriyoruz karanlık ve uzun bir dehlize. Her sabah ışığın parlaklarıyla yeniden merhaba diyoruz. En büyük gerçeği elimizde olmadan her an göz kırpma aralığında yaşıyoruz.

    Sen hayatta kalabilecek kadar çalış. Mutlu olmak için yaşa. Senin olmayanlar senin olunca mı mutlu olacaksın?

    Mutluluk baki tebessüm sırrını yakalayabilme olmalı.

    Üzerimizdeki kefen bezinden gayri hiçbir şeyimiz yok ki bizi sarmalayacak.

    Doğarken sardıkları bez kadar saf ve hesapsız anlarda gizlenmiştir mutluluk. Göz kırpma aralığında yaşıyoruz.

    Sadece yazıya dökülebilecek kadar farazi belki de cümlelerin gerçekliği. Ama düşünmek bile mutlu ediyor olmalı insanı. Yeni bir yaşam için eskiyi terk edebilmeyi göze alabiliyorsan mutluluğun kapısını çalabilirsin.

    Nerde görülmüş süslü kaftanıyla hamamda paklanan bir sultan.

    Paklanmak için kendi gerçekliğinle yüzleşmektir aslında yaşam. Mutluluk orada gizlidir.

    Mutluluk ana rahminden kabir çukuruna taşınma sürecinde yaşama gülücük atmadır.

    Hayat, kendi inşa ettiğimiz putlara tapınma merasimlerini terk etmektir.

    Hayat, bir parça bez ile gelip bir parça bez ile terk edebilme cesaretini her an kavrayabilme sanatıdır.

    Hayat her anı son an gibi yaşamaktır.

    Hasan Körük

  12. #12
    ArZu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    07-06-2006
    Yer
    Kayıp Şehir...
    Mesajlar
    15.643
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @ArZu
    Ruh Yırtıkları


    “Her ruh yırtığı, o yırtıkta iz bırakmış diğer insanların ruhlarına ruh yırtıklarından bağlıdır”

    Bir insan ruhu, çözümü o insanın ömrüne sığamayacak kadar büyük bir problemdir. Ömrü bir asra yaklaşmış olanların çoğunun gözlerinde yakaladıklarımız, bize bu problemin onlar için hâlâ çözülememiş olduğunu anlatır. O gözlerde, çözebilmişlerin sonsuz önceden sonsuz sonraya uzanan huzuru değil, doğum anından sonraya, adım adım son ana sarkan derin bir hüznü vardır; yenilmişliğin hüznü.
    ***
    Ömür, sonsuz önceden sonsuz sonraya dönen çarkların dişlilerin sayısının geometrik hızla arttığı, çaplarının ritmik olarak büyüdüğü ve birdenbire eski hâline döndüğü bir zaman aralığıdır sadece. Dişliler ve çarkların çapı doğan her insanın öğrendikleri ve yaşadıkları ile de hem doğru hem ters orantılıdır.
    ***
    Çözülmemiş ardışık problemlerle meşgul olan insanların ruhlarında biriktirdikleri, dişlilerin sayısını arttırırken çarkların çapını da büyütmekte ve zaman daha yavaş akmaktadır. İnsan bu akışta saniyeleri saymaktadır, saatleri ve günleri hatta yılları bile saymaya fırsatı olmayanlara inat. Hem iyidir bu hem de değil. Çözülmemiş problemi kalmayan insan yoktur bağlamında teselli edicidir vâkıa. Az sonra hızla yaşayanların problemlerinin çözümüne ulaşmış olduklarını sanmalarındaki yanılgı da eklenir, teselli zincirine.
    ***
    Yaşlılar ömürleri asra yaklaşırken, çözülememiş problemleriyle gülümserler diğerlerine. Tırmandıkları yokuştan aşağı, son raddede dönüp bakarlar arkalarından gelenlere. Hınçla, hırsla takırdayıp duran, tutkularının seslerinde büyülenmiş kurbanların soluk seslerine dikkat kesilirler. Bu seslerde çiğlik vardır, denenmiş ve sadeleşmiş değişmezlikler vardır.
    ***
    Ömrün çarklarına takılı kalmış ruh yırtıkları, ilerleyen zamanın çenesine tutunmuş alevler gibi sürekli ileriye hamle eden insanın her anını sarıp sarmalamaktadırlar. Her an, ruh yırtıklarını çarklarda kalan izlerle doldurmaktadır, her an yırtıklardan ileriye savrulan alevler sarılmaktadır; ileri, dingin bir koy gibi görünürken tamahkâr insanın gözlerine…
    ***
    Her ruh yırtığı, o yırtıkta iz bırakmış diğer insanların ruhlarına, ruh yırtıklarından bağlıdır. Yırtıklar arttıkça ruh, çözümsüzlüğünü daha çok hatırlatmaktadır en büyük problemi olarak insana. Çünkü; o yırtıklardan sızanlar hakîkatin ışığıyla orta yerde durmaktadırlar. İnsan, diğerini yırtmıştır, diğeri tarafından yırtılmıştır. Her seferinde insan diğerini ezmiştir, diğeri tarafından ezilmiştir; karşısındakini ezdiğinde, aslında kendi içindeki güzellikleri birer birer ezdiğinin farkında değildir.
    ***
    İnsan kibirlidir. İnsan bencildir. İnsan iblis dışında her yaratılmışın kendisi karşısında saygı ile eğildiğini bilmektedir. İnsan şımartılmıştır. İnsan mükemmel yaratılmıştır. İnsan, kendisini yaratan tarafından ne kadar önemsendiğini bilmektedir. İnsan bu yüzden yırtar, bu yüzden ezer diğer insanı.
    ***
    Ezilmiş olarak değil, bilhassa ezmiş olarak zirvede tek başına kalmak, gururla kibrin bayrağını dalgalandırmak ve bundan şeytanî bir hâz almaktır. Ne fayda ki; iblis bu hâzda saklamıştır tuzaklarını. Her ezdiğinde aldığı hâz kendi içindeki merhameti eritmektedir; ruhundaki çözümsüzlüğü derinleştirerek kendisini sonsuz karanlığa itmekte ve Allah’ın büyüklüğüne inanmış olarak büyüyen kendisini, sahte bir büyüklük hissine kapılarak ezmektedir.
    ***
    Tevâzû çözülmemiş problemlerin azaldığı dinginlik ufkudur oysa. Az rastlanır yaşlıların gözlerindeki ışıltı, tevâzûdan almıştır mayasını. Ömrü törpüleyen kibrin, körleştirdiği yerlerde yükselir ezenlerin sesleri, ezdiklerini sananların sesleri.
    ***
    Çözümünü buldukları probleme dair fikri olan, ancak, çözümü yaşamaya ömürleri yetmeyen o dingin bakışlı az rastlanır yaşlılar şöyle seslenmek isterler belki:

    “Her ne kadar hak etse de ezilmeyi, ezdiğini sanarak gelse de üstüne; kişi geldiğinde ezilmeye başladığını bilmemektedir zaten. Değerler ve ilkeler adına ezilmemeye verdiğin tepki, ezmek değilse eğer; ezmeyi nefsin için murad etmediğindendir. Aksi halde; Onun seni ezmeye, sendeki kibri silmeye, onun yerine kendi kibrini koymaya, kendi kibrini senin kabullenmeni sağlamaya niyeti varsa, ona vereceğin her aşağılayıcı yargı, onu değil seni ezilmiş yapacaktır; onun gibi davranarak ezilen sen olacaksın. Fakat sen onu ezmiş olduğunu sanacak, sandığın şey yüzünden ezilmiş olduğunu fark etmeyeceksin. Ders verebilirsin, vurabilirsin onu alnın tam ortasından; ders alabilmiş ve ders verebilecek kıvama gelmişsen. Lâkin, ne sen ne de bir başkası kendi nefsinden arınmamıştır yaşarken, arınmayacaktır; arınamadığı için hiç bir ders kalıcı değildir ve sen her seferinde tevâzû ile hareket edip etmediğini bilemeyeceksin. Ezilmemek için ezdiğinde, seni ezeni ezip geçtiğinde; keyf alsan da bir müddet, ömrün çarkları daha yavaş dönecek, ruhundaki yırtıklar artacaktır. Ezdikçe daha az uyuyacaksın.”
    ***
    Ruhlarının geride bıraktıklarına ağlayan az rastlanır yaşlıların, gökyüzünü kaplayan fısıltılarını duymaya devam etmek ister insan belki:

    “Merhamet etmeyene merhamet edilmez, fakat merhamet senin merhametsize bahşettiğin bir şey değildir. Merhamet senin kendine verdiğin hediyendir. Öfkene musallat olan başka ruhların yırtığı ise, senin yırtıklarına tutunmak isteyenlere vereceğin öfken olmasın. Seni küçük düşürmek istediğinde, seni kendi kalıbının önünde secde eder vaziyette tutmak istediğinde, tevâzû ile gülümse ve ona: “Sana benzemeyeceğim!” de. Dişlilerde bir yırtık bırakmaz ruhun o vakit. Ona ayna tutmuşsundur; seni ezmeye yeltendiğinde gerçekte kendisini ezmeye yeltendiğini göstermişsindir. Onun kendisine zarar vermesine mâni olabilmenin yoluna da ışık tutmuşsundur. İşte ondan sonra çarkların alevsiz dönüşlerinde her bir vakit çözülmüş ardışık problemlerle önünü görmeye devam edersin. Sen kazanırsın ezmeden; kazancını, seni yaratana ödünç vererek. Sadece iyilik yapmışsındır. Sen o densizin karşısına kendini dikmemiş, kendisini dikmişsindir.”
    ***
    Bir insan ruhu, çözümü o insanın ömrüne sığamayacak kadar büyük bir problemdir, fakat çözdüm diyen varsa ömrünün son demlerinde, düşünsün; kullanılamamışsa ne faydası vardır ki çözümün?

    Alper Selçuk

  13. #13
    ArZu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    07-06-2006
    Yer
    Kayıp Şehir...
    Mesajlar
    15.643
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @ArZu
    Ya bir hikayen olsun ya da bir hikaye oluştur


    Gecenin ayazına bırakmışım kendimi… Savrulan bir kar tanesi gibi sokak sokak arşınlamaktayım koca şehirde mesafeleri… Ölgün ışıklar altında yorgun ve durgun, bir günü daha devirmekteyim… Bakışlarımdaki hüznü sezemesinler diye rastladıklarım, gecenin en karanlık noktasına doğru çekip gitmekteyim; alnımı, yüzümü ve ellerimi kaplayan soğuğun tesirini görmezden gelerek…

    Masumiyetin, saflığın ve birbiri için çarpan yüreklerin gün gün tükenişinin ruhuma yüklediği ıstırapla cedelleşmekteyim. Her an yeni bir renkle yeryüzünü boyayan akıl sahipleri, hangi hikâyenin sahibidirler diye düşünmekten mecalsiz kalıyor beynim… İstihzalarla birbirini süzen ve olmayan; ama sadece kendilerinin inandıkları bir yüksekliğin esiri olanların arttığı, yan yana gelmenin ve gözlerini gözlerine dikerek içten gelen bir sevgiyle bakmanın ve görmenin gittikçe azaldığı, azaltıldığı, yok edildiği çağımızda, bir hikâyesi olan ya da bir hikâye oluşturacak cesaret sahipleri nerede…

    Korkaklık öylesine ve derin bir şekilde sarmış ki sineleri, herkes kendi gerçeğini yaşamaktan ve kendine ait olanı sunmaktan çekiniyor, ürküyor, tedirgin oluyor… Parçası olması gereken manzaranın değil de, arzu ettiği manzaranın kulu, kölesi olmuş yürekleriyle, bir gün bile kendisi olamadan çekip gidiyorlar bu dünyadan… Kendilerini dile getirecek ve onları anlatacak bir izin varlığına rastlanmayan insanların bu dünyadan geçtiğinin delili ne? Kalpte, dilde, sözde en küçük biçimde de olsa yeredemeyip, ardında koskoca bir boşluk bırakarak geçip gitmek… Ne hikâyesi ve ne de bir hikâye oluşturmak için hiçbir çabası olmadan dağılıp gitmek evrenin uçsuz bucaksız boşluğunda işte öylesine…

    Nice hikâyeler vardır ki; dinlediğiniz ya da okuduğunuzda; kalbiniz tutuşur, bütün vücudunuzu bir ateş kaplar ve büyüklüğü, insanlığa verdiği mesaj, yaşattığı ruh dinginliği karşısında adeta erirsiniz… İnanılmaz ve tam anlamıyla kavranılmaz bir yüceliğin dört bir yanı saran ve sarsan güzelliğiyle bir anda baş başa kalırsınız ki; işte o an; başka bir dünyada ve başka bir anda yaşadığınızı hissedersiniz… Çok uzun sürmesine tahammül edilemeyecek ve coşkusuyla, hikmetiyle, derinliğiyle insanı kendinden geçirecek olan bu duygunun oluşmasına sebep teşkil edenler; hikâyeleri kendi zamanlarında olduğu gibi, kendilerinden asırlar sonrasında bile sayısız gönlü etkileri altına alıp, hikâyelerinin yankısının değdiği kişilerdir. Bir köyden, bir kasabadan, küçücük bir beldeden çıkıp, manevi halleri ve hikmetli yaşantılarıyla cihana hükmedenler, yüreklere velvele salmış olanlardır. Yaptıkları ve yaşattıklarıyla, bir gölgelik olan dünyada yankıları dağ dağ büyüyecek; hükümleri geçmişte, hâlde ve istikbâlde dahi yürüyecek olanlardır…

    İşte onlar; hikâyeleri olanlardır ki; dilden dile anlatılırlar, zamandan zamana geçerler ve yazılıp çözüldükçe; büyüklükleriyle, hikmete ram olanların dünyasında birer hayret ve haşyet bırakırlar… Bin bir minnet içinde geceyi yolcularken ve şükürle gündüzü karşılarken hep onların hikâyeleri doldurur koca bir cihanı…
    İşte onlar; hikâyeleri olanlardır.

    Onların hikâyelerini öğrenip, kendilerince bundan pay çıkaranlar ise; bir hikâye oluşturmak yolunda çile çeken ve bir hüzün eşliğinde bundan hisse alanlardır. İlk önceleri şaşkın bir kelebeğin kanat vurması ve uçmayı öğrenmeye çalışması gibi; onlar da; “dünyevî arzularına” gem vurmayı becermiş ve onu; nefislerinin kendilerinden, kendilerinin nefislerinden razı olduğu bir seviyeye taşımış olanların peşinde olarak; onların yardımıyla bir hikâye oluşturmaya çalışırlar.

    Yeryüzü; hikâyesi olan mihenktaşlarının etrafında sema ederken; hikâye oluşturmaya çalışanların teslimiyetini ise; onların samimiyeti belirler. Her devrin büyüklüğünü, güzelliğini; bir önceki devirden tevarüs ettikleri belirlediği gibi; hikâyelerini oluşturmaya çalışanlar da; hikâyesi olanlara gösterdikleri hürmet ve onlardan almayı becerdikleri himmet oranında kendi hikâyelerini oluştururlar.

    Bu her anlamda böyledir; ister maddi; ister manevi… Hangisine daha çok yönelir ve çalışırsak, o alanda bir hikâyemiz olur ya da bir hikâye oluşturmayı başarırız.

    Ya bu iki gruba da girmeyenler, girmeyecek ve giremeyecek olanlar… Onlar hakkında zaten ne söylenebilir ki?

    İsmail Bingöl

  14. #14
    ArZu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    07-06-2006
    Yer
    Kayıp Şehir...
    Mesajlar
    15.643
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @ArZu
    Dünyamız, ruhlarımıza göre güzelleşir, çirkinleşir…



    Fani dünyada, baki bir ruh ile yaşıyoruz. Her an ölümlerin olduğu, her an yapılmaların yanında bozulmaların da olduğu ölüp duran bu dünyada; tam tersi bir halet içinde insan ruhu… Beka isteyip duruyor.

    İnsan hasta oluyor, sağına soluna dönemeyecek vaziyete geliyor, ama ayağa kalkma, hareket etme isteği yok olmuyor. Burnu koku almıyor, ama koku isteği yok olmuyor. Başına bir sürü sıkıntılar geliyor, ama ruhu ferahlık ve kurtuluş derdinde. Zulüm altında inliyor, ama zulümden kurtulma isteği hiç bitmiyor. Anlaşılıyor ki; ruh, vücuddan başlıbaşına ayrı, bağımsız bir şey. Bu istekleri, vücut belirlemiyor. Madde ruha şekil vermiyor, aksine ruh maddeye şekil veriyor.

    Kişinin vücudunda “ben” dediği unsur da aslolan ruh. İnsana bu, hissettiriliyor; şartları ne olursa olsun güzellik isteğinin gitmemesinden, sıkıntı çekmek istememesinden vs.. Yani, kişinin hayatına hakim olan ruhu. Ve o ruh, katiyen baki. Zaten ruhun baki olduğuna inanılmazsa bu dünyada “sıhhatle” yaşamak mümkün olmaz. Ruhun varlığını bu zıtlıklar çok güzel anlatıyor; kişi koku almıyor, ama koku alma duygusu gitmiyor; hasta sağa sola dönemiyor, ama kalkmak istiyor; sıkıntı içinde, ama mutluluk isteği gitmiyor, çünkü bunlar ruha ait istekler.

    Rabbin nimetlerinin farkında olan, O’ndan gelen hediyelere en fazla ihtiyacı olan ve O’na en çok teşekkür eden insanın ruhudur. Kişi; nankör olup, inkar etse de kendisine verilen nimetleri, kişinin ruhu inkar etmez verilenleri. Mesela; “ben bu hayatı güzel görmüyorum” dese biri, ama az sonra önüne en sevdiği yemek gelse; bakarsınız ki, o yemeği yerken çok mutlu. Kişiye sorsanız “hani bu hayatı sevmiyordun?” diye; “öylesine yiyorum işte” deyip, size yalan söyleyebilir; ama ruhu yalan söylemez; apaçık görürsünüz o sevdiği yemeği yerken ki mutluluğunu.

    Bedenimiz bu dünyada ruhumuza hizmet için var. Ruhun susuzluğu vücutta gerçekleşiyor. Kişi “susadım” diye hissettiğinde, asıl susayan kişinin ruhu. O an ruh, Rahmetin varlığına susadı. Kişi suyu içtiğinde hücreleri sulanıyor, temizleniyor ve ruh da da ferahlama oluyor. Zerre ile ruh arasında böyle bir ilişki var yani madde var ve mana var. Ve mana maddeye hakim. Madde manayla kaim. O yüzden biri hastalansa ve hastalığı çok ciddi olmasa; ümidi yoksa ölürken, diğer bir kişinin “çetin, zor” denilen bir hastalıktan ümidi varsa iyileşme ihtimalide yüksek oluyor. Tüm bunlar insanın ruhuyla alakalı çünkü.

    Ruh cesede hakim; cesed ruh ile kaim. Ruh, bu dünyada yaşadığı bir olaydan dolayı adeta küsse; ruhun bu dünyadan gitme isteği belirginleşebilir ve madden bir hastalığı olmadığı halde, ruhu gitmek isterse kişi, bir şekilde bu dünyadan gider. Mümin ise ölümünü bekler, değilse intihar eder tabii ki intihardan önce manen de ölümler yaşar. Son nokta olarak madden de ölür. Maddi hastalığı çok fazla olmayan ama eşiyle sorunlar yaşayan bir kişi, maddi hastalığının derecesi artmadığı ve o maddi hastalık “ölümcül” olmadığı halde; eşiyle olan sorunlarından kurtulamayacağı hissini taşıdığından, “ümitsizliğinden;” hayattan madden olmasa da manen çıkmış vaziyette olabiliyor. “Ne ayrılırsam, ne de bir arada olursam eşimle mutlu olabilirim, tek kurtuluşum ölüm” diye düşünüyor ve yaşayan bir ölü haline kendisini getirebiliyor.

    Tam tersi bir durumda ise yani cesede yapılan bir şeyin ruhu etkileyemeyeceği durumda ise; kişi bedenen mahkum olsa bile; ruhen bahçelerde, saraylarda, en sevdiklerinin yanında mutlu ve mesut olabiliyor. Bedenen mahkum ama ruhen özgür… Cesed yoluyla ruhun mahiyeti bozulmuyor ama ruh beslendikçe, kişi ümitvar oldukça bu hali, cesedine de yansıyor; yüzü gülüyor; daha aktif, daha canlı biri oluyor. Biliyoruz ki sıkıntı, stres, gerilim çoğu hastalığın başıdır ve bu haller insanın bedenini de muhakkak etkiliyor.

    Cesedi, bedeni güzelleştirmenin her türlü yollarının bilindiği, araştırıldığı; adım başı güzellik salonlarının olduğu zamanımızda; “ruhumuz nasıl daha mutlu olur” ile de ilgilenmemiz gerekiyor. Adeta “Ruh Güzellik Merkezleri” açmak gerekiyor. Çünkü bize hakim olan bedenimiz değil, ruhumuz. Kişi bedenini ne kadar süslese de; yüzünü ne kadar güler vaziyette gösterse de; çok gülerken ruhu acı çekiyor olabilir. Dışarıya “Ben burdayım, güzelim ve mutluyum, hayattan zevk alıyorum” derken, içinde bir yerlerde ruhu acı ile “Ben de burdayım ve ben acı çekiyorum, ben mutsuzum” diyebilir.

    Esas olan ruhumuz ise ve ruhumuz bedenimizi muhakkak etkiliyorsa; cesedimizi istediğimiz kadar en güzel hale getirelim ruhumuzu mutlu etmedikçe, bunun bize bir faydası olmaz. Ama ruhu etkilemek suretiyle bedenimizi etkileyebiliriz.

    Ruhu etkilemek; ruh baki ise Baki olan Zat ile irtibat kurularak, O’ndan haberdar olup, O’nun ile bağlantı kurarak mümkün olabilir. Amacımız ruhun bağımsız olduğunu kabul ettikten sonra; ruhun isteklerinin, ihtiyaçlarının ne olduğunu bilip, ona göre hayatımızı yaşamak olmalı. Ruhun baki olduğunu anladıktan sonra, her olayın da baki tarafının olduğunu anlayıp, Baki ile ilişki kurmaya çalışmalıyız. Çünkü fani bir olayı, Baki ile ilişki kurmadan okursa kişi, “Allah var”ı bilir ama “baki çözümleri yok” diye hisseder ve ümitsiz olur. Her olayın içindeki “ahirete iman” hissi, kişiyi ümitsizlikten kurtarır. Yani hayatta “boşver” diyebileceğimiz bir hal yok. O halde; sadece bedenimizi değil, ruhumuzu da güzelleştirmek için çalışmalıyız. Sadece bu dünyada bile mutlu olabilmek için ruhumuza gıdasını vermemek, buna “boşver” demek gibi bir lüksümüz yok.

    Zehra Sarı

  15. #15
    ArZu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    07-06-2006
    Yer
    Kayıp Şehir...
    Mesajlar
    15.643
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @ArZu
    Her Türlü Bağımlılıktan Özgürlüğe Kavuşmak


    Din ahlakında özgürlük; yalnızca Allah’a kulluk etmek, O’na teslim olmak, varlıklara ya da birtakım değerlere kulluktan tamamen kurtulmaktır; bu gerçek özgürlüktür.

    Tarih boyunca pek çok kez tanımlanmaya çalışılan özgürlük, yanlış anlaşılmış olan bir kavramdır. Örneğin Allah’ın emirlerini gözetmeden, yalnızca nefsinin bencilce tutkuları doğrultusunda yaşayan kişi, özgür olduğu yanılgısına kapılabilir. Çünkü Allah’a imanın ve teslimiyetin getirdiği gerçek özgürlüğü tatmamıştır ve kıyas yapma olanağına sahip değildir. Ancak kıyas yapabildiğinde çok açık anlayacaktır ki, gerçek özgürlük, yalnızca Kur’an ahlakı yaşandığında kazanılabilir.

    Kur’an ahlakından uzak bir yaşamı seçerek özgür olacağını zanneden kişi, gerçekte içinde yaşadığı çarpık sistemin zorlayıcı, kısıtlayıcı ve yasaklayıcı kuralları nedeniyle özgürlüğü değil, tutsaklığı yaşamaktadır. Kurallar derken, toplumu bir arada tutan manevi ve ahlaki değerler, kurallar ya da yükümlülüklerden söz etmiyorum. Toplumda düzenin sağlanması, insanların güven ve huzur içinde yaşaması için bu kurallara uyulması zorunludur. Özgürlüğü engelleyen; toplumda yerleşmiş olan yanlış telkinler, batıl inanışlardan kaynak bulan uygulamalar ya da gerçek din ahlakına uygun olmayan kurallardır.

    Bu cahiliye sisteminde, Kuran ahlakında yeri olmayan ancak bazı toplumlarda zamanla oluşan çok sayıda baskıya, Allah’ın ondan istemediği ama kişinin tutuculuğu nedeniyle kendisine getirdiği katı kurallara uyması zorunludur. Sonuçta yalnızca Allah’ın kulu olmak yerine, bilinçsizce çok sayıda sahte gücün emrine giren kişi asla gerçek anlamda özgürlüğü tadamaz.

    “Yardım görürler umuduyla, Allah’tan başka ilahlar edindiler. Onların (o ilahların) kendilerine yardım etmeye güçleri yetmez; oysa kendileri, onlar için hazır bulundurulmuş askerlerdir.” (Yasin Suresi, 74-75)

    Kişi, gerçek din ahlakından uzak toplumda batıl kurallardan oluşan sistemin adeta tutsağı haline gelir. Oysa Kuran ahlakı, toplumun ve bireylerinin insan üzerindeki baskılarını, yaptırımlarını, batıl kurallarını, her türlü bağnazlığı ve olumsuz telkini kırar, ortadan kaldırır.

    “… (Resul) onların ağır yüklerini, üzerlerindeki zincirleri indiriyor. Ona inananlar, destek olup savunanlar, yardım edenler ve onunla birlikte indirilen nuru izleyenler; işte kurtuluşa erenler bunlardır.” (Araf Suresi, 157)

    Kur’an ahlakını yaşayan insan özgürdür; Rabb’inin sınırları içinde yaşarken özgürdür, rahattır, huzur içindedir. Kur’an ahlakını yaşayan insan, etrafına Allah aşkıyla bakar, sevgiyle yaklaşır. Yaşanan olaylar karşısında her zaman birleştirici, kucaklayıcı, dengeli ve kararlı davranır.

    Özgürlük fiziksel olmasının dışında, gerçekte ruhta hissedilen bir kavramdır. Özgür insan Allah’ın kalbine yerleştirdiği ferahlık, güven ve huzur duygularını yoğun hisseder. Bu nedenle özgürlük iman, takva, tevekkül ve teslimiyet ile doğrudan ilişkilidir. Gerçek anlamda özgür olan insan, kalbi tatmin olan insandır.

    “… Haberiniz olsun; kalpler yalnızca Allah’ın zikriyle mutmain olur.” (Rad Suresi, 28)

    İnsanların kalplerine Allah’ın bir uyarı olarak hissettirdiği darlık ve sıkıntı, fiziksel özgürlüğün ruhsal özgürlük olmadıkça hiçbir anlamı olmadığının kanıtıdır.

    “Allah, kimi hidayete erdirmek isterse, onun göğsünü İslam’a açar; kimi saptırmak isterse, onun göğsünü, sanki göğe yükseliyormuş gibi dar ve sıkıntılı kılar. Allah, iman etmeyenlerin üstüne işte böyle pislik çökertir.” (En’am Suresi, 125)

    İman etmeyen kişi fiziksel açıdan özgür gibi görünse de, gerçek özgürlüğü bilemez, gerçek anlamda huzur ve mutluluğu yaşayamaz. Küçücük bir ortamda, Rabb’inin kalbine huzuru rabtettiği insan, özgür olduğunu düşünerek sınır tanımadan yaşayan ancak kalbi darlık içindeki kişiden daha özgürdür.

    Samimi bir mümin, her anını Allah’ın rızasına uygun yaşar, nefsinin bencil tutkularını tatmin etmek için Allah’ın sınırlarından asla ödün vermez. “Nefsime yenildim” mazeretinin, aslında “Allah’ın sınırlarını ihlal ettim” demek olduğunun bilincindedir.

    Dünya hayatındaki her nimet, her sıkıntı, her durum insanların nasıl davranacaklarının denenmesi için yaratılır. İman eden insan yaşadığı her olayda, aynı kararlı ve tevekküllü ruh halini korur. İman etmeyenleri bekleyen son ise -bağışlanma dileyip kesin bir tevbe etmedikleri takdirde- “Elleri boyunlarına bağlı olarak, (cehennemin) sıkışık bir yerine atıldıkları zaman, orada yok oluşu isteyip-çağırırlar. Bugün bir yok oluşu çağırmayın, birçok (kere) yok oluşu isteyip-çağırın.” (Furkan Suresi, 13-14) ayetleriyle haber verilir. Özgür olmak adına imanı yaşamaktan kaçınan kişinin, Allah’ın dilemesiyle, ahirette zincire vurulacağını ve üzerine kilitlenmiş daracık mekanlarda sonsuza kadar hapis hayatı yaşayacağını bilmesi gerekir.

    İnananlar ise güzel ahlaklarının ve Rabb’lerinin sınırlarını korumalarının karşılığı olarak, Allah’ın dilemesiyle, “genişliği gök ile yerin genişliği gibi olup Allah’a ve Resûlü’ne iman edenler için hazırlanmış” olan sonsuz cennette özgür olacaklardır.

    Kur’an’da, Hz. Meryem’e hamile kalan annesinin, Allah’a yönelerek “Rabbim karnımda olanı ‘her türlü bağımlılıktan özgürlüğe kavuşturulmuş olarak’ Sana adadım benden kabul et. Şüphesiz işiten bilen Sensin Sen” …” (Al-i İmran Suresi, 35) diyerek dua ettiği bildirilir.

    Annesi bu duasıyla, Hz. Meryem’in yalnızca Allah’a kul olmasını, insanların rızasından tümüyle uzaklaşarak özgür olmasını dilemiştir.

    Kur’an ahlakını yaşamak, insanları her türlü dünyevi sıkıntıdan kurtarır. “Benim hakkımda ne düşünüyorlar?“, “beni sevmezlerse ne yaparım?“, “işimi kaybedersem ne olur?” gibi sayısız korkudan uzaklaştırır. İman eden insan, yaşamındaki onlarca insana benlik vermenin ve sahte ilahlara kulluk etmenin baskısından kurtulur. Sonsuz akıl ve güç sahibi, her şeyi denetimi altında tutan, merhamet edenlerin en merhametlisi olan Allah’a yönelip bağlanır. O artık ‘asla kopmayacak bir kulba yapışmıştır’.

    “Dinde zorlama (ve baskı) yoktur. Şüphesiz, doğruluk (rüşd) sapıklıktan apaçık ayrılmıştır. Artık kim tağutu tanımayıp Allah’a inanırsa, o, sapasağlam bir kulba yapışmıştır; bunun kopması yoktur. Allah, işitendir, bilendir.” (Bakara Suresi, 256)

    Elif Alaca

  16. #16
    ArZu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    07-06-2006
    Yer
    Kayıp Şehir...
    Mesajlar
    15.643
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @ArZu
    Zamanla konuşan adam


    “Üzerinden seğirterek geçip gitmek istediğim yer, ayaklarımın altından kayıp giderken sonsuz bir vinç omuzlarımdan tutup darağacına çekiveriyor. Karşı koyamıyorum.”

    Her an çöküverecekmiş gibi duran, iri gövdeli, yorgun bakışlı adamın dudaklarından olmasa bile zihninden akıp giden sözlerdi bunlar. Dolunayın eşlik ettiği uykusuz geçen bir gecenin sabahında…

    Gayesizce dalıvermişti sokağın kin kusan prangalı yollarına. Kendinden başkası onu ilgilendirmiyormuşçasına, süfli duygularla…

    Dört duvar, üstüne üstüne geldiği için çıkmıştı dışarı, bu kasvetli kış gününde. Oysa sokak daha yabanıl gelmişti; öyleydi de. Birkaç ay olmuştu buraya geleli. Ölmek için hiç bilmediği, tanımadığı bu semti, bu sokağı ve koca şehrin bu en ücra köşesini niye seçmişti ki? Bir esrar kumkuması olarak yitip gitmek isteğinden belki de.

    Ne yapacağına bir türlü karar veremiyordu. Dümdüz yürüdü. Yol ayrımına gelince, hayatında önemli kararlar aldığı zamanlardaki gibi derin bir buhranla durdu; düşündü. Bir o tarafa bir bu tarafa yöneldi ve sonunda geri dönüp evine geldi.

    Bitkin bir halde kanepeye uzandı. Başı dönmeye, kulakları çınlamaya başlamıştı. Feri sönmekte olan gözlerini, çatı katı dairesinin lambri tavanına dikti. İki gece öncesinin yağmur damlaları süzülüyordu hala, parmak genişliğindeki aralıklardan. Sarkan her bir kıymığa bir anlam yüklüyordu: Kederli mazisi ve hastalıklı ruhu…

    Ayağa kalktı güçlükle. Kirden yarı opaklaşmış pencere camının görüntüsünde, çökmüş çehresini inceledi. Kadınlara vurgun yediren simadan eser kalmamıştı geriye. Gurur ve kibirden de. İyi ki ölüm vardı. Birazdan her şey bitecekti; ama bitmiyordu işte.

    Dolunayı anımsadı nefretle. Zamanın nihayete ulaştığını anımsattığı için bu görüntüden nefret ederdi. Hiçbir zaman barışamadığı, hayatının özellikle son on beş yılını kâbusa çeviren zaman! Mührünü her vurmak isteyişinde darbe ile karşılık veren…

    Zamanaydı tüm hıncı. “Zaman!” diye bağırıverdi tüm gücüyle. Çekip gitmişti işte. Tüm güzelliklerini çalarak…

    “Hadi şimdi de geçip gitsene! Şimdi neden mıhlanıp kaldın? Hep böyle oldun işte! En güzel anlarımda olanca hızınla akıp giderken, üzerime her keder çöküşünde zevkle seyretmeyi yeğledin. Durdukça durdun; geçmedin, gitmedin. Bilmediğimi sanma! Sen de bir yaratıksın! Hem de iradesi olmayan, ölümlü…”

    Öfkesi dinmek bilmiyordu. Devam etti: “Kimine iyi, kimine kötü bir yol çizdin; uzun ya da kısa. Yolun uzunluğuna da kısalığına da sen karar verdin. Ne var ki senin yolun da bir gün kesiliverecek. Sen de bunun farkındasın üstelik. Ama benim yolumu kesemezsin. Çünkü ben yolumu kendim kapattım, bitirdim, sonlandırdım. Kendim… Anladın mı kendim?”

    Bağırmaktan sesi soluğu kesilmiş; midesi bulanmaya, bilinci kapanmaya başlamıştı. Yaşamla ölüm arasındaki çizginin tam ortasındaydı.

    Başını yastığa koyarken huzura benzer bir şeyler duyardı bir vakitler. Gözünün önüne tüm yaşamı uzanmazdı boylu boyunca. O zamanlar, her şeyin sıradan olması sıkardı. Şimdi ise, sıradan olmayan acılarla kıvranıyor ve her yatağa girişinde bu acılar, en çekilmez biçimde, depreşiyordu.

    “Az kaldı! Bir süre daha, böyle devam eder; sonra ‘zaman’, bu konuda benden yardımını esirgemez.” diye düşündü. Olmadı. Zaman, bir kez daha, kendisine olan düşmanlığını göstermek için fırsatı kaçırmamıştı. Ölümü bile çok görüyordu. Bu kez, zamanın hiç acıması yoktu.

    Kaçınılmaz sonun elinde, hamur gibi yoğruluyordu. Bilmedikleri, bildikleriyle alay ediyordu zihninde. Ne kadar az bildiğini bilmek; harcadığı, bilinçsizce tükettiği zamanın koca cüssesinin altında eziyordu yüreğini. Maziye çadır kurup atiye yelken açamayan yüreğini…

    Sonra, “zaman”a duyduğu öfke, daha da büyüdü.

    Vakit, yine geçip gitti öylesine. Öylesine geçen her bir an, burgaç gibi yürek daraltıyordu. Saat kaçtı acaba? Ne önemi vardı ki bunun? Bunu bilmek için, “zaman kavramı” ile yaşamak gerekirdi. Bu kavram, anlamını yitireli çok olmamış mıydı? Aslında tüm sıkıntısı bu değil miydi? Zamanın, kendisi için anlamını bir türlü yitirememesi! Çelişkilerle geçen ömür, çekişmelerle geçer. Çekişmelerle geçen ömür, “geçmiştir” sadece. Geçip gitmiş, silinmiştir; hiç yaşanmamış gibi.

    Kurşun gibi ağır, çuval gibi boş zihninde, düşünmek istemediği ve yaşayamadığı her ayrıntı uçuşuyordu. Ölüm anında bile, çıldırtan bir zelzelenin ortasında kalmıştı. Yalnızlık, pişmanlık ve ümitsizlik fırtınasıydı yaşadığı. O, geçmişten hesap sorarken gelecek de onu yargılıyordu canhıraş.

    “Bazı zamanlar, istediğim şeyleri yapmak için aşırı bir istek duyuyorum. Yapmak istemeyip de yapmam gerekenlerden vazgeçiyorum; ama bu kez, önceki yapma isteğim yok olup gidiyor. İşte böyle akıp gitti benim için zaman. Bu yüzden zamana olan hıncım! Söyle bana: Ben öldükten, bu dünyada hiçbir emelime kavuşamadan çekip gittikten sonra eline ne geçecek, çıkarın nedir ki? ”

    Birden odanın içi, binlerce renk cümbüşünden oluşan bir sis bulutuyla doluverdi. Ömrünce görmediği, adını bilmediği; ama her nasılsa “renk” olduğuna hükmettiği görüntüler…

    Göz kamaştıran, bu dünyaya ait olmadığı anlaşılan, doyumsuz güzellikteki hâlemsi esintiler geziniyordu, virane evin boşluklarında. Dört bir yandan gelen ışık huzmeleri, aynı noktada birleşip çok daha güzel, mükemmel şekiller meydana getiriyordu. Adam, ilk anda neye uğradığını şaşırmış, ne olup bittiğini anlamaya çalışarak içinden, “İlacın öldürme etkisi böyle oluyorsa can kurban!” diye geçiriyordu ki, yine bu dünyaya ait olmadığına hükmettiği garip ama tılsımlı bir ses yankılandı odanın içinde:

    “Evet, itiraf ediyorum. Bu dünyada, zamana mal olmuş her insan, bizim için yüktür. Zaman, kendisine adanmış insanların buna değer olmasını ister. Bu nedenle de zamana mal olmuş, tarihe geçmiş olanlar, bunu gerçekten hak etmiş olmalılar. Çünkü zaman, kendisine vurulan her mührün ağır yükü altına girer.”

    Adam, ne olup bittiğini anlamak için, her yanı, baştan başa gözden geçirdi ürpererek. Evde kimse yoktu. Daha önce hiç duymadığı, insanınkine benzemeyen bu garip sesin kime ve neye ait olduğunu anlamaya çalıştı. İçinde duyduğu ürperti, daha da büyüyüp kocaman bir korku halini aldı. Ne yapacağını, ne konuşup ne düşüneceğini şaşırmıştı. Tüm cesaretini toplayıp sorabildi:

    “Kimsin sen, nerdesin, niçin görünmüyorsun, buraya nasıl girdin?”

    “Biz, zaten hep buradaydık.” dedi zaman ve adamın korku ve tedirginliğine aldırış etmeden devam etti:

    “Ey insanoğlu! Bizim iradesiz olduğumuza hükmettikten sonra, yaptıklarımızdan dolayı bizi nasıl yargılayabiliyorsun?”

    Adamın korkusu daha da arttı. Ne yapacağını şaşırmış bir şekilde, “Siz de kimsiniz, kaç kişisiniz, nerdesiniz, niçin görünmüyorsunuz, benden ne istiyorsunuz?” diye sordu. Ömründe -toplasa- bu derece korkmamıştı. Ağzındaki su ve nem tamamen çekildi; dili damağı kurudu. Kendinden geçmişti. “Korkma!” dedi ses, şefkatle. Hem de öylesine şefkat dolu bir sesti ki bu, adam birden canlanıp kendine geldi.

    “Korkma! Biz, senin için kötülük düşünenler değiliz. Biz, ‘zaman’; evet ‘zaman’ız. Az önce sitem ettiğin ‘zaman’. Halk edilmiş varlığın başlangıcından beri burada olan zaman. Henüz senin de soyunun da en küçük bir varlığı yokken biz vardık. Bize sitem eden ilk kişi sen değilsin. Buhranlarının müsebbibi olarak zamanı yargılayan ya da bütün kederinin bitişini zamanın yok oluşunda gören, ilk sen değilsin; sonuncu da olmayacaksın; fakat çok az insandır, bunu yapan: zamanı yargılayan. Hele, zamanı bir mahlûk olarak görüp de yok oluşunu bekleyen âdemoğlu, çok azdır.”

    Adam şaşkınlığını üzerinden atabilmiş değildi. Birinin kendisine tatsız bir şaka yaptığından emindi. Karşılık verdi:

    “Sana ne söylememi bekliyorsun?”

    “İçinden geldiği gibi davranabilirsin; fakat emin ol, senin nasıl bir tepki vereceğini, bundan sonra aramızda geçecek konuşmaları harfiyen bilirim. Söyledim, senin bilgin bizim yaşımızı ölçmeye yetmez. Gördüğüm ilk ve tek gezegen, senin dünyan değil. Siz -bu küçük topluluk-, ne ilksiniz; ne de son; inan bana!”

    Adam şaşkınlıktan ne düşünüp ne konuşacağını bilemiyordu. Az önceki cesareti yine kırılmış, korkudan ne yapacağını şaşırmıştı.

    “Bu kadar şaka yeter, tamam ama!”

    Çaresizce, bunun bir şaka olduğunu söylese de anlatılmaz güzellikteki renklerin, ürperten -ama aynı zamanda, bir o kadar da huzur veren- sesin bu dünyaya ait olmadığını herkes anlayabilirdi; o da anladı.

    “Henüz bu âlemi terk etmiş değilsin; fakat bu çok sürmeyecek! Birazdan tüm sıkıntıları burada bırakarak başka bir âleme yolculuk yapacaksın!”

    “Öldüm mü?”

    “Ölmek üzeresin!”

    “Her insan, böyle mi olur ölürken?”

    “Ölüm şekli, kişiye göre farklılık gösterebilir; fakat bilinen bir gerçek var ki, öleceği vakit tüm gerçekler gösterilir insanoğluna. O kadar gerçektir ki her şey, artık hiçbir şekilde itiraza yer yoktur.”

    “İtiraz mı?”

    “İtiraz elbet. Bu dünyada yaptığın tüm karşı çıkışlara rağmen son anlarında her şeyi kabullenirsin. Gidecek başka bir yerin olmadığını anlarsın çaresizce.”

    Tüm bu konuşmalar, artık söz ile yapılmıyordu. İnsanoğlu, dünyaya geldiğinde nefes almaya programlandığı gibi, öbür âleme özgü bu yeni iletişim şekline de programlanmıştı. Adam, konuşmadığı halde, anlaşabildiklerini çok sonra fark etmiş; ancak o zaman, ölmek üzere olduğunu kabullenmişti.

    “Geriye dönüş yok, değil mi? Size ait sırları bana gösterdiğinize göre artık dünyaya geri dönemem.”

    “Evet, öyle. İstisna olarak bazen gönderilenler olur; ama onlar da bu konuda konuşmamayı tercih ederler. Konuşanlara da kimse inanmaz. Zaten onlara çok az bilgi verilmiştir. Çok bilgi ile gönderilenler ise, akıl sağlığını kaybeder.”

    “Peki ya zalimler? Onlar da yazdırmıyor mu adını tarihe?”

    “Evet yazdırıyorlar. Onların da nasibi, anımsandıkça lanetlenmektir.”

    Tüm bu acı ve ıstırabın ortasında, kızını anımsadı bir kez daha: “O, bensiz ne yapacak? Henüz çok genç, hayata karşı çok tecrübesiz! Gerçi ha varlığım ha yokluğumdu ya! Yine de ona bakan bir çift gözdüm ben. Affet beni kızım!”

    Biricik kızı bile, kendisini hayata bağlamaya yetmemişti. Yüreğini sıkan cendere daraldıkça, hiçbir şeyi umursamıyordu.

    “Onu, bu acımasız dünyaya hiç getirmemeliydim.”

    “Hayır! Her şeye rağmen ‘var olmak’ kötü değildir.”

    “Nesi kötü değil bunun? Kendisiyle, insanlarla, her şeyle savaşmak ve çoğu zaman da yenilmek zorunda kalacak.”

    “Ama mücadele etme imkânı olacak.”

    “Aman ne imkân!”

    “Dikkatli konuş! Yüce Yaratıcı’ya isyan ettiğinin farkında mısın?”

    “Benim yaşamım, başlı başına bir isyan olmadı mı zaten?”

    “Evet, oldu; ama şimdi, o vakit görmediklerini gördün. Bunların bir anlamı yok mu?”

    “Ey zaman! Ne söyleyeceğimi harfiyen bildiğin halde niçin bana bu eziyet?”

    “Peki sen? Gerekli her bilgiye vakıf olduğun halde, nedir bu inat, bu cür’et? Aslında her vakit olmuştur senin gibiler: Şeytan’ın sadık hizmetkârları. O da gördüğü bütün gerçeklere rağmen Allah’a isyanda beis görmemişti.”

    “Tam gitmek üzereyken bu sırların anlamı ne? Ne gerek var tüm bunlara?”

    “Bunu sen istedin. Sordun, cevabını da aldın. Sadece sana değil, ölüm anındaki her insanoğluna verilir bu bilgiler. Bu nedenledir ki son anda pişmanlık vardır çoğunlukla.”

    “Ben, Allah’ın yarattığı en seçkin varlığım; ama senin gibi bir mahlûkun karşısında düştüğüm duruma bak!”

    “Gelmiş geçmiş bütün kutsal kitaplarda anlatılan, İblis’le Âdem’in kıssasına benziyor sözlerin. İblis de kendisinin üstün olduğuna inanmış, kibre düşmüştü. Siz irade sahipleri, O’nun yarattığı en özel mahlûklarsınız. Evet; ama bunun yanı sıra kendi değerini kendi eliyle düşüren tek mahlûksunuz.”

    “Böylece senin gözünde de bir o kadar küçülüyoruz, değil mi?”

    “Bunun bir önemi var mı?

    “Haklısın bunun hiçbir önemi yok.” dedi adam umarsızca.

    Şimdi, her şeyi biliyor gibiydi. Dünyada bilmek ve öğrenmek istediği her şeyi… Bu, zamanla yaptığı birkaç dakikalık konuşma değil, binlerce yıllık bir sohbetti sanki. Cevabını merak ettiği sorular, bir türlü kabullenemediği gerçekler, varacağı son, Tanrı’nın varlığı ve gücü… Artık hepsini biliyordu. Ne var ki bu bilgilerin artık hiçbir önemi yoktu gerçekten de.

    “Biz şimdi gidiyoruz, ‘ölüm meleği’ gelip görevini yapacak.”

    “Ölüm Meleği”nin adını duymak bile ürpermesine yetti adamın. Güçlü bir titremeyle sarsıldı tüm bedeni.

    Rüzgârın önünde uçuşan tüy kadar çaresiz ve güçsüzdü. Son kez bakındı etrafına. Evinde bulunan her bir zerre dile gelip şöyle diyordu: “Artık senin için çok geç! Sen, tercihini yaptın ve sana sunulan ömrün bir kısmını kullanmayıp iade etmeyi seçtin. Hem de bu öyle bir tercih ki daha önceki tüm kullandıklarını da çöpe attın. Yapabilirdin! Geçmişini, geleceğinle güç birliği yapıp geri alabilirdin!”

    Umutsuzca kapadı gözlerini. Bu kez, ihanet etmedi zaman. Nasıl olduysa, akşam oluvermişti işte. Dolunay, gökyüzünde hükmünü sürerken olanca uysallığıyla ağırlığından kurtulmaya çalıştığı bu dünyadan neyle karşılaşacağını bilemediği başka bir dünyaya yapacağı yolculuğu beklemeye başladı.

    “Ölüm acısı” dedi, halelerini toplayıp görünmez olan zaman; “dünyadaki hiçbir acıya benzemez.”

    Yaşanan sıkıntının büyüklüğü değilmiş pes ettiren; gücün küçüklüğüymüş. İçinden bir türlü çıkamadığı dertleri küçülüverdi önce; sonra da bitti. Gerçek pişmanlık, ömrün son nefesinde yaşanırmış meğer.

    Songül Yiğit Yılmaz

Sayfa 1/15 12345611 ... Son

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Benzer Konular

  1. Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 18-01-2015, 02:37
  2. Tevbenin edebi
    By tevhid_yolcusu in forum İSLAMİ HAYAT
    Cevaplar: 6
    Son Mesaj: 06-05-2013, 17:09
  3. Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 18-03-2012, 01:20
  4. Muhim Bir Dua Ve Dua Edebi...
    By Sakallı in forum DUÂLAR
    Cevaplar: 2
    Son Mesaj: 14-10-2009, 03:21
  5. Risale-i Nur'dan Seçme metinler
    By sadık78 in forum RİSALE-İ NUR
    Cevaplar: 22
    Son Mesaj: 05-01-2007, 10:20

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

Giriş

Facebook platformu Giriş