Etiketlenen üyelerin listesi

Rüyalarında bile göremeyeceği ufukları görünür yaptı. Türkçe'yi bir dünya ve kardeşlik dili haline getiren,eğitimde dünya çapında rüştünü ispat eden ve bu iklimde terennüm edilen türküleri adını bile duymadığınız rüzgârların çocuklarına söyleten adama neden saldırılır? Asgari bir öğretmen maaşıyla ana baba ocağını geride bırakıp hiç ismini duymadığı ve bir daha döneceğini bilemediği diyarlara kaç öğretmen gider? İstiklal Marşı'nın 10 kıtasını şarkın ve garbın çocuklarına öğreten bir dünya

Bu konu 4791 kez görüntülendi 41 yorum aldı ...
Fethullah Gülen'e Neden Saldırıyorlar? 5.00 4791 Reviews

    Konuyu değerlendir: Fethullah Gülen'e Neden Saldırıyorlar?

    5 üzerinden 5.00 | Toplam: 1 kişi oyladı ve 4791 kez incelendi.

Sayfa 2/3 İlk 123 Son
  1. #17
    ORHANCAN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektar Emektar Üye emektar
    Üyelik tarihi
    15-12-2006
    Yer
    -İSPARİT-
    Mesajlar
    2.550
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @ORHANCAN
    Alıntı bi husben Nickli Üyeden Alıntı
    iki kelıme turkce öğretip şarkı söyletip göbek attırarak islama hizmet mi etmiş oluyor
    Alıntı bi husben Nickli Üyeden Alıntı

    gülen ve hareketine karşı çıkmak kuran ve sünnete teslım olmuş her muslümanın görevidir

    gülen ve hareketi kuran ve sünnete dayanmıyor.kuranın MUHKEM ayetlerını eleştirebilecek kadar yoldan cıkmış bir akımın lidridir

    asıl utanması gereken birirleri varsa bu rezıl yazınn evvele muellefi sonra sonra bu yolun yolcularıdır

    biz islamdan taviz vermeyiz varsın batı razı olduğu islam bozguncularını alkışlasın onlardan razı olsun.rabbın rızası muslumana yeterledir


    iki kelime türkçe öğrenmeleri yanında onlarca satır naatı ezberden.. ismi azam olan tesbihatı her ağızdan söylediler muhterem..

    Bu kadar görmemek için kendinizi zorlamayın lütfen...

    şahsi düşünceleriniz size kalsın.. ümmet adına siz söz hakkı mı düştü de hüküm veriyorsunuz.. kendi nefsi ve evladını çeki düzen veremeyenlerden ancak bu şekilde bir yorum beklenir... çevresine hizmet edemeyenlerin tüm dünyaya sulh adacıkları haline getirmek amacıyla yola çıkanlara anlamaması normaldir...

  2. #18
    fakiri - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    14-01-2007
    Yer
    KOCAELİ
    Mesajlar
    16.053
    Adı geçen
    1 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @fakiri
    Alıntı ORHANCAN Nickli Üyeden Alıntı

    iki kelime türkçe öğrenmeleri yanında onlarca satır naatı ezberden.. ismi azam olan tesbihatı her ağızdan söylediler muhterem..
    Bu kadar görmemek için kendinizi zorlamayın lütfen...
    şahsi düşünceleriniz size kalsın.. ümmet adına siz söz hakkı mı düştü de hüküm veriyorsunuz.. kendi nefsi ve evladını çeki düzen veremeyenlerden ancak bu şekilde bir yorum beklenir... çevresine hizmet edemeyenlerin tüm dünyaya sulh adacıkları haline getirmek amacıyla yola çıkanlara anlamaması normaldir...
    Mehmet Şevket Eygi'nin bir yazısının başlığı ve ilk paragrafı şöyle başlamaktadır :

    Bediüzzamanın Diyalog ve Hoşgörü ile Alakası Olamaz

    Birtakım zındıklar Bediüzzaman hazretlerini dinlerarası diyalog ve hoşgörü taraftarı gibi gösteriyor. Yakın tarihimizde iman, İslâm, Kur’ân, ahkâm-ı şer’iye, ahlâk-ı İslâmiyye uğrunda canla başla çalışmış olan bu mübarek ve muhterem zat Ehl-i Sünnet ve Cemaat yolundan ve çizgisinden bir milimetre bile inhiraf etmemiştir (ayrılmamıştır). Diyalogcular ona iftira etmektedir, onu alet etmektedir, onu kullanmak istemektedir, kötü faaliyet ve propagandalarını onun isminin gölgesinden yürütmeye çalışmaktadır.

  3. #19
    ORHANCAN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektar Emektar Üye emektar
    Üyelik tarihi
    15-12-2006
    Yer
    -İSPARİT-
    Mesajlar
    2.550
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @ORHANCAN
    Alıntı fakiri Nickli Üyeden Alıntı
    Mehmet Şevket Eygi'nin bir yazısının başlığı ve ilk paragrafı şöyle başlamaktadır :

    Bediüzzamanın Diyalog ve Hoşgörü ile Alakası Olamaz

    Birtakım zındıklar Bediüzzaman hazretlerini dinlerarası diyalog ve hoşgörü taraftarı gibi gösteriyor. Yakın tarihimizde iman, İslâm, Kur’ân, ahkâm-ı şer’iye, ahlâk-ı İslâmiyye uğrunda canla başla çalışmış olan bu mübarek ve muhterem zat Ehl-i Sünnet ve Cemaat yolundan ve çizgisinden bir milimetre bile inhiraf etmemiştir (ayrılmamıştır). Diyalogcular ona iftira etmektedir, onu alet etmektedir, onu kullanmak istemektedir, kötü faaliyet ve propagandalarını onun isminin gölgesinden yürütmeye çalışmaktadır.


    M.Şevki EYGİye bir zamanlar reddiye yazmıştım satır satır...

    Bediüzzaman hz. lerine en iyi yanında hizmetleri için bulunan talebeleri anlar ve bilir..

    Eygi hoca iyidir hoştur ama bazen saplantıları vardır bunun gibi.. herşeyi ben bilirim havaları gibi..

    Hocaefendinin hiçbir hizmeti ve hareketi Üstad hz. lerinin yaşayan talebeleri tarafından eleştirilmemiş bile.. hep destek görmüştür... alıntı yapsam sayfalar alır..

    ama böyle bir boş keseden sallayıp ahkam kesen.. ve o ayazılanları buraya aktarark saldırıya geçen.. içindeki kin ve adavet ve öfkeyi gösterenler inşaallah Rabbim cc layıkını verir...

    EĞER bilerek ve art niyetle sözler ve çarpıtmalar yapılıyorsa Allaha (CC) havale ederiz.. çünkü O'ndan kaçış yoktur ve eninde sonunda hesabını alır.. ve çünkü imhal edilir ama asla ihmal edilmez...

    Dinler Arası Farklılıkların Buluşmasında Bediüzzaman Said Nursi’nin Rolü

    Risale-i Nur Enstitüsü tarafından yazıldı.
    Son bir asırda, dünyanın her bölgesinde çeşitli nedenlerle savaşlar, çatışmalar, terör olayları eksik olmamaktadır. Değişik din ve inanç sistemlerine sahip bazı insanlarda çatışma eğilimleri görülebilmektedir. Bu eğilimlerden kaynaklanan çatışmalar İslam toplumlarında da yaşanabilmekte, bütün din mensupları, hatta hiçbir dine sahip olmayan sayısız insan değişik şekillerde zarara uğramakta ve buhran geçirmektedir.

    Yaşanmakta olan bu korkunç buhrana dünyanın çeşitli fikir adamları değişik çözüm yolları üretme çabası içindedir. Bediüzzaman Said Nursi de yaşadığı asrı çok iyi okuyan bir mütefekkir olarak, çağın bu sorununa İslam'ın temel kaynaklarını referans göstererek orijinal çözümler önermektedir.

    Said Nursi, eserlerinin birçok yerinde çağımızın en büyük hastalıklarının "inkâr-ı uluhiyet"/inançsızlık, dinsizlik, iman zafiyeti, anarşi ve terör olduğunu vurgulamaktadır. Sanayi toplumundan
    teknoloji ve bilgi toplumuna geçmeye çalışan ülkelerde ekonomik özgürlüklerin ve bilimin pozitif yorumunun etkisiyle tek Allah inancı temelinden uzak, maddeyi ön plana çıkaran bir dünya görüşüne sahip, bencil, inanç ve evrensel değerlere önem vermeyen toplumlar oluşturulmuştur. Yani Allah ile insan arasındaki bağ koparılmıştır. Bu koparılma sonucunda toplumu ayakta tutan sevgi, barış, hoşgörü, inanç ve bunlara bağlı ahlaki değerler ortadan kaybolmuştur. Bazı felsefecilerin yeni bir din oluşturma çabası da boşa gitmiştir. Buradan anlıyoruz ki, insanlık asırlardır kaybettiği hayatın anlamını tekrar aramaya başlamıştır. Hayatın anlamı insanın bu dünyaya kim tarafından ve ne için gönderildiği sorularına verilecek cevaplarla ilgilidir. İnsanın bu dünyaya gönderilme gayesi, bütün kutsal dinlerin üzerinde birleştiği şekliyle kâinatı ve insanı yoktan yaratan bir Allah'a inanmak, O'nu tanımak O'nu sevmek ve O'na kulluk etmektir. Bunların temelinde de sağlam inanç yatmaktadır.

    Said Nursi, dini referanslarımızda "ahirzaman" diye nitelendirilen bu asrı çok iyi okuyan, zamanımızın hastalıklarını mükemmel bir şekilde teşhis eden bir düşünür olarak bunların tedavi yollarına da değinmektedir.

    Bediüzzaman, zamanımızın en büyük hastalığı olan inkâr-ı uluhiyet fikrine karşı sadece İslam dinine mensup müminlerle değil, ehli kitap çerçevesine giren bütün din mensuplarıyla ittifak edilmesi gerektiğini vurgulamaktadır.

    Bu konuda özellikle de "Hıristiyanların dindar ruhanileri"yle işbirliği yapmak gerektiğini dile getirmektedir. Onun bu diyalog çağrısı, ehl-i kitap kavramının kapsamına giren bütün din mensuplarını muhatap almaktadır. Zaten Yahudi kaynakları da putperest olmayan inanç sahipleriyle genelde diyaloga açık olduklarını göstermektedir. Ona göre artık dinler arasındaki ihtilaflı konuları bir kenara bırakmalı ve ortak düşmana karşı en
    güzel şekilde mücadele edilmelidir. Burada vurgulanması gereken husus, diyalogun belli kişi ve gruplara karşı değil, inkâr-ı uluhiyet fikrine karşı olduğudur. Yoksa saldırgan olmayan inkâr-ı uluhiyet fikrine sahip insanlarla her zaman ilişkilerimizin barış içerisinde olması gerekmektedir. Bediüzzaman, İslami referanslara dayanarak bu konuya açıklık getirmektedir.

    Said Nursi bu konuyu şu veciz ifadeleriyle açıklamaktadır: "Şimdi ehl-i iman, değil Müslüman kardeşleriyle, belki Hıristiyanların dindar ruhanileriyle ittifak etmek ve medar-ı ihtilaf meseleleri nazara almamak, niza etmemek gerektir. Çünkü küfr-ü mutlak hücum ediyor." (Emirdağ Lahikası, s. 179)

    Bediüzzaman, savaşlardan sonra ortaya çıkan, temelinde inançsızlık olan çatışma, zulüm, terör ve ahlaksızlığın ancak bu işbirliği sayesinde "semavi bir yardımla" ortadan kaldırılacağına dikkat çekmektedir.

    Bediüzzaman Said Nursi, dinler arası diyalogu istemeyenlerin bu işbirliğini bozmak için çeşitli faaliyetlerde bulunacaklarını ifade etmektedir.

    Ehl-i kitapla birlikte hareket edilmesi gereken ikinci husus ise, çağımızın en korkunç hastalıklarından olan anarşi ve terör karşısında ortak tavır alınmasıdır. O, anarşi kavramıyla hem ahlakî çöküntüyü, hem de toplumsal kargaşayı ifade etmektedir ve anarşi karşısında insanları sürtüşmeyi bırakıp işbirliği yapmaya davet etmektedir.

    Bediüzzaman, terörün inançsızlıktan kaynaklanan kısmı ile kutsal metinleri kendi amaçları doğrultusunda yorumlamaktan kaynaklanan kısmı arasında da bir ayrım yapmamaktadır. O, bir Müslüman'ın, hangi dine mensup olursa olsun bir kimseyi veya bir grubu saldırgan olmadıkları halde öldürmesinin adalete uymadığını ve terör olduğunu vurgulamaktadır.

    Savaşlarda veya terör dolayısıyla öldürülen kimselerin -Müslüman olmasalar dahi- çocuklarının şehit hükmünde olduğunu bildirmektedir. İnancı ne olursa olsun zalim olmayan, zulme yardımcı olmayan, insan hak ve hürriyetleri için çalışan, insanların yararına faaliyette bulunan kişilerin bile
    mükâfatsız kalmayacağını beyan etmektedir. Bediüzzaman bu konuyu açıklarken "fetret" kavramına da yeni bir açılım kazandırmaktadır. Onun bu konudaki değerlendirmeleri; psikolojik ve sosyolojik engeller yüzünden insanların İslam'ı tanıma fırsatı bulamamaları nedeniyle mazur görülebileceklerini ortaya koymaktadır.

    Ayrıca Bediüzzaman, eserlerinde hep müspet hareket üzerinde durmuştur. Dahilde dinin olumsuz şekilde kullanılmayacağını söylemesi, bize saldırmayan bütün insanlara karşı da olumlu yaklaşılmasına engel değildir. Bediüzzaman'a göre din herkesin mukaddes malıdır, inhisar altına alınıp suiistimal edilmesi kabul edilemez. Sonuçta kime karşı olursa olsun yapılan zulüm, zulümdür; başka insanların hayatlarına yapılmış en büyük haksızlıktır.

    Said Nursi'nin ehl-i kitap ile diyalog çağrısı, Kur'an-ı Kerim'in temel mesajlarıyla birlikte, Hz. Muhammed'in (s.a.v) tatbikatlarıyla da örtüşmektedir. Hz. Muhammed (s.a.v) hayatı boyunca saldırgan olmayan ehl-i kitap ile insani ve barışçıl ilişkiler içinde olmuştur.

    Sonuç olarak insanlığın bir asırdır geçirmekte olduğu, temelinde inkâr-ı uluhiyet olan buhranlardan kurtulabilmek için müminlerin kendi aralarındaki farklılıkları bir kenara bıraktığı gibi, ehl-i kitapla da aralarındaki ihtilaflı konuları bir kenara bırakarak ortak hareket etmeleri zaruridir. Bu hareket, ortak amaçlar doğrultusunda işbirliği ve yardımlaşmayı içermelidir.

    Bediüzzaman, zulme, haksızlığa, teröre, inançsızlığa ve sefahate karşı adalet, doğruluk, yardımlaşma, sevgi, dayanışma ve işbirliği için evrensel bir barış tavsiye etmektedir.



    http://www.sorularlasaidnursi.com/diyalog/dinlerarasi-diyalog/135-dinler-arasi-farkliliklarin-bulusmasinda-bediuzzamanin-rolu.html


  4. #20
    ORHANCAN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektar Emektar Üye emektar
    Üyelik tarihi
    15-12-2006
    Yer
    -İSPARİT-
    Mesajlar
    2.550
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @ORHANCAN
    Dinler Arası Diyalog ve Bediüzzaman Said Nursî’ye göre İslâm-Hıristiyan Diyaloğu hakkında bilgi verir misiniz?

    http://www.sorularlaislamiyet.com/subpage.php?s=article&aid=9846

    Kâinatın mayası muhabbettir. Sertlik ve hırçınlıkla bir yere varılamayacağı ve varılmadığı ortadadır. Sevgi, saygı ve muhabbetle herhangi bir kimsenin kapısı çalındığında, diyalog yollarının açıldığı ve kişinin temsil ettiği değerleri karşısındakilere anlatma imkânının doğduğu açık olarak görülmektedir.
    Mevlâna’ya atfedilen bir söz vardır: “Bir ayağım merkezde dinî esaslarla bağlı, diğer ayağım da yetmiş küsur milletle beraber.”(1) Bu düşünce, esasen bir Müslüman’ın durumunu özetlemektedir. Temel prensip olarak herkesle iyi geçinme, herkesle diyalog içinde olma ve herkesle şartların elverdiği ölçüde münasebet ve bağlantı kurma.

    Elbette herkesle diyalog içinde olmanın bir ölçüsü olacaktır. İnsan, İslâmî prensiplere bağlılık içindeyse, yani insanın bir ayağı, Mevlâna’nın ifadesiyle, hep dinî-İslâmî zemine sağlam basıyorsa, bu diyaloglar faydalıdır. Aksine insanın hayatı Sünnet yörüngeli değilse, bu takdirde kaymalar olabilir.
    Biz Müslümanlar esasen Peygamberi vefatının hemen öncesinde, “Size Kitap Ehli’ni, yani Hıristiyanları ve Yahudileri emanet ediyorum” vasiyetinde bulunan ve Halifesi de, bağrından yediği hançerle ölüm yatağında dahi, “Size içimizdeki azınlıkları emanet ediyorum; onlar hakkında Allah’tan korkun ve kendilerine adaletle davranın” ikazında bulunan; Başkumandanı ve hükümdarı, Malazgirt’te göğüs göğüse savaştığı rakip devletin hükümdarı olan düşman komutanını mağlûp ettikten sonra çadırında ağırlayan ve yanına insanlar katıp güvenle Constantinopolis’e, yani devletinin başşehrine ulaştıran yine başkumandanı ve hükümdarı, birçok Müslüman’ı öldüre öldüre geldiği Kudüs önlerinde savaşa tutuştuğu Haçlı orduları komutanı Richard’ı gece çadırına kadar giderek tedavi eden bir kültürün çocuklarıyız. Yani yeryüzünün en engin, en kapsamlı ve en evrensel hoşgörü kültürünün mirasçılarıyız. Bu anlayış, bu telâkki, bugün de âdeta denizlerin dalgaları gibi yayılmakta ve dünyanın dört bir yanına ulaşmaktadır. Öyle inanıyoruz ki, önümüzdeki yıllar hoşgörü ve sevgi yılları olacak, bu çerçevede dünyaya hem çok kazandıracağız. Bırakın kendi içimizdeki insanlarla, başka kültürlerin, başka medeniyetlerin, başka dünyaların insanlarıyla da kavga etmeye, münakaşa ve zıtlaşmaya yol açan meseleler bile bütün bütün kapanacak ve sevginin gücünü bir kere daha anlayarak herkese sevgiyle, şefkatle bağrımızı açacak, herkesi kucaklayacak ve bugün dünyanın en çok muhtaç olduğu diyalog ve hoşgörü gibi en önemli bir hususu Allah’ın (c.c.) yardımıyla gerçekleştireceğiz.

    Diyalog ve hoşgörü adına içte olduğu gibi, dış dünyaya açılmada da rahat olunmalıdır. Dünyanın küreselleşmesi, Gümrük Birliği veya Avrupa Topluluğu’na girme gibi gelişmeler bize din, diyanet, millet ve kültür adına herhangi bir şey kaybettirmez. Çünkü bizim, bizi ayakta tutan dinamiklerimizin güç ve kuvvetine inancımız tamdır. Bizim, Kur’ân’ın vahy-i semavîye dayandığından ve beşerin her türlü problemlerini çözeceğinden şüphemiz yoktur. Bu sebeple, korkacak birileri varsa, o da Kur’ân’ın diriltici ikliminden uzak yaşamakta direnenler olmalıdır. Böyleleri, ellerindeki sistemin ihtiyaca cevap vermemasinedeni ile alternatif düşünceler araştırmakta ve “Bu arayışlar, insanlığı Müslümanlığa götürürse halimiz nice olur!” diyerek, kendi insanlarından korkup, endişe duymaktadırlar. Bugünkü hırçınlıklarının arkasında da bu düşüncenin olduğunu söyleyebiliriz.

    Evet, insan hak ve özgürlüklerine saygılı olunması, toplumda bir kesimin diğer kesimle veya bir dinin diğer bir dinle çatıştırılmayıp barış içinde yaşaması, hoşgörü ve diyalog çalışmalarının hızlandırılması ve demokratik olan bütün gelişmelerin desteklenmesi hususu çok önemlidir.

    Müslümanlar açısından hoşgörünün, diyaloğun ve bir arada yaşamanın dinî ve entelektüel temelleri mevcuttur. Müslümanlar, bu temelleri işletmek ve dünyamızın ortak yaşamı içerisinde etkin bir rol almak istiyorlarsa, tarihte pek çok güzel örneklerini gördüğümüz bu anlayışı yeniden gündeme getirmek, yeniden değerlendirmek ve düşünmek zorundadırlar.

    Bilim ve teknolojinin bize sağladığı imkânlarla küçülerek büyük bir köy haline gelen dünyamızda; kişiler, toplumlar, uygarlıklar arası diyalog kaçınılmaz bir zorunluluk olmuştur. Medeniyetlerin çatışması üzerine kurulan tezlerin ve geliştirilen teorilerin, iki binli yıllarda itibar görmemesi için, dinler arası diyaloğa önem vermemiz gerekir.

    Tarihteki ve günümüzdeki din istismarından kaynaklanan savaşlar, insanlığın kalplerini sızlatan görüntülerdir. İnsanlar yalnız Yaratıcıya karşı sorumlu olmaları gerekirken, bazı insanların veya grupların kendi doğrularını başkalarına Allah adına zorla kabul ettirmeğe çalışmaları, küçülen dünyamızda büyük huzursuzluklara yol açmaktadır. Sosyal ilişkilerin sıklaştığı günümüzde, insanlık dışı acıların tekrar tekrar yaşanmaması ve dünya barışının sağlanması için, dini liderlerin aralarındaki dinî farklılıkları ve sorunları gündeme getirmeden ve kavga konusu yapmadan, karşılıklı görüşme ve anlayışlarla çalışmaları tabiî bir davranıştır. Günümüzde dinler arası farklılıkları kavga konusu yapmadan karşılıklı hoşgörü ve anlayışı geliştirme çalışmaları "Din Mensupları Arası Diyalog veya Dinlerarası Diyalog” ismi altında sürdürülmektedir.

    Diyalog, iki veya daha fazla kişinin karşılıklı konuşması, değişik ırk ve kültürlerden, farklı inanç ve kanaatlerden, farklı siyasi anlayıştan insanların bir araya gelerek, medenî ölçüler içerisinde birbirleriyle iletişim kurması yoludur. Dinî alanda diyalog ise; hem bir dine mensup farklı grupların, hem de farklı dinlere mensup insanların, inanç ve düşüncelerini birbirlerine fiziki ya da manevi zor kullanarak kabul ettirme girişimlerinde bulunmaksızın, ortak meseleler etrafında hoşgörü ortamı içinde konuşabilmesi, tartışabilmesi ve işbirliği yapabilmesi demektir.

    Binlerce yıl süren tarih tablosuna baktığımızda, dinler ve inançlar arası sıcak ve soğuk kavgaların insanlığa felaketler ve acılar, nefret ve kin dışında bir şey getirmediği şuuru her geçen gün biraz daha kuvvetlenmektedir. Küçülen dünyamızda insanların dostça ve barış içinde yaşayabilme yollarının başında birbirlerini yeterince tanımaları, diyalog halinde olmaları ihtiyacı kendini göstermektedir. Aynı odada yaşasalar dahi, birbirleriyle konuşmayan iki kişinin birbirlerini tanımaları, dost olmaları beklenemez. İnsanlar karşılıklı konuşmalarla birbirlerinin duygu ve düşüncelerini anladıkları derecede, aralarında gönül köprüleri kurulur. Ortak sorunlarını birlikte çözme eğilimleri belirir. Evet, inanç ve vicdana bağlı ahlakî değerleri, yıkıcı akımlara karşı daha güçlü koruyabilmek ve yeni nesillerin daha iyi yetişmesine katkıda bulunabilmek için, inanan insanların el birliği yapmasına ihtiyaç vardır. Eğer dinler iyiliği, güzel ahlakı, huzuru, adaleti tavsiye ediyorlarsa, aynı gayede bir araya gelip güç birliği yapmalarından, sorunlarına birlikte çözüm yolları aramalarından daha tabiî ne olabilir?

    Bediüzzaman Said Nursî’ye Göre İslâm-Hıristiyan Diyaloğu

    Hıristiyan-İslâm diyaloğunun hedeflerinden birisi de, her iki dinin bütün dünyada Ateizme, Materyalizme ve Komünizme karşı ortak hareket etmeleridir.
    Bediüzzaman Said Nursî Hıristiyan-İslâm diyaloğu ile ilgili olarak, “Hatta hadis-i sahihle, âhir zamanda İsevilerin hakiki dindarları ehl-i Kur’ân’la ittifak edip müşterek düşmanları olan zındıkaya karşı dayanacakları gibi, şu zamanda dahi ehl-i diyanet ve ehl-i hakikat, değil yalnız dindaşı, meslektaşı, kardeşi olanlarla samimi ittifak etmek, belki Hıristiyanların hakiki dindar ruhanileri medar-ı ihtilaf noktaları muvakkaten medar-ı münakaşa ve niza etmeyerek müşterek düşmanları olan mütecaviz dinsizlere karşı ittifaka muhtaçtırlar” (2) demektedir.

    Bugün dünyada 1 milyarın üzerinde Müslüman, bir o kadar da Hıristiyan vardır. Her iki din mensupları olarak eğer biz dikkatlerimizi ortak vazifeye teksif edersek; yani dünyada adaletin yanında, haksızlığın karşısında yer alırsak, dünyada iyiliğin hâkim olması için çok şeyler yapabiliriz.

    Bizler tarihteki düşmanlıkları eski bir deri gibi üzerimizden atmalıyız. Geçmişin hata ve yanlışlıklarını maziye gömüp gözlerimizi geleceğe çevirmeliyiz. Çünkü dünyanın problemleri gittikçe büyümekte ve girift bir hal almaktadır. Bu problemleri ancak beraberce çözebiliriz.

    Bunun yanında bizi birbirimize yaklaştıran pek çok ortak değerimiz vardır: Dindarlık, doğruluk, komşu hakları, karşılıklı dayanışma, muhtaçlara yardım, fakir ve hastaları görüp gözetme, aile fertlerinin birbirine sevgisi, saygısı ve bağlılıkları, misafirperverlik v.s.

    Evet, dünyada nerede savaş ve açlık varsa, bunlara çare bulmak için insanların dinine ve rengine bakmadan çalışmaya mecburuz.

    a. Bediüzzaman’ın Hıristiyanlığa bakışı

    Bediüzzaman Said Nursî’nin diğer din mensuplarıyla ilgili detaylı görüşlerini, bilhassa Hıristiyanlarla olan kısmını üç ana noktada özetleyebiliriz:

    Birinci nokta:

    Bediüzzaman’a göre insanlığın büyük kısmının İslâm’ı kabul edeceği görüşü hâkimdir. Meşhur “Ehl-i Kitaba davetiye”sinde ve Risale-i Nurun çeşitli yerlerinde bu meseleyi işlemektedir.

    “Kur’ân-ı Kerim ehl-i kitabı imana teşvik etmekle, onlara bir ünsiyet, bir suhulet gösteriyor. Şöyle ki:

    “Ey Ehl-i Kitab! İslâmiyet’i kabul etmekte size bir meşakkat yoktur. Size ağır gelmesin! Zira size bütün bütün dininizi terk etmenizi emretmiyor. Ancak itikadınızı ikmal ve yanınızda bulunan esasat-ı diniye üzerine bina ediniz diye teklifte bulunuyor. Zira Kur’ân, bütün kütüb-ü sâlifenin güzelliklerini ve eski şeriatların kavaid-i esasiyelerini cem etmiş olduğundan, usulde muaddil ve mükemmildir. Yani tadil ve tekmil edicidir. Yalnız, zaman ve mekânın tegayyür etmesi tesiriyle tahavvül ve tebeddüle maruz olan füruat kısmında müessistir... Bu sırdandır ki Kur’ân fer’î hükümlerden bir kısmını neshetmiştir. Yani vakitleri bitti, nöbet başka hükümlere geldi diye hükmetmiştir.” (3)

    İkinci nokta:

    Said Nursî’ye göre; gayrimüslimler, İslâm ülkelerinde Müslümanlarla aynı haklara sahip olmalı ve onlar gibi muamele görmeliler. Tâ ki, Müslümanlara da gayrimüslim devletlerde aynı şekilde davransınlar.

    Bu meseleyi Safa Mürsel, Bediüzzaman Said Nursî ve Devlet Felsefesi isimli eserinde, Münazarat’ı kaynak vererek enteresan bir şekilde tespit etmektedir. Bediüzzaman’ın da, 1911 yılında Rum ve Ermenilere Meşrutiyette aynı hürriyetleri vermeyi “İslâm’a uygun olarak” kabul ettiğini görüyoruz:
    “Onların hürriyeti, onlara zulmetmemek ve rahat bırakmaktır. Bu ise şer’îdir…”(4)

    Bu husus Hıristiyanlar için de geçerlidir. Eğer Müslümanlar bulundukları yabancı ülkenin Anayasasına uyar, Hıristiyan dinine ve kültürüne zarar vermezse -İslâm Devleti’de Müslümanların Hıristiyanlara verdiği hakların aynısına- sahip olurlar.

    Yine Bediüzzaman Said Nursî Münazarat isimli eserinde, Müslüman kalarak, Yahudi ve Hıristiyanlarla dost olunabileceğini ifade etmektedir. Dini farklılıklara zarar vermeden politik, sosyal ve ekonomik sahalarda dostluklar kurulabileceğini belirtmektedir. Hıristiyanlar ve Müslümanlar bu şekilde karşılıklı olarak devletler hukuku üzerinde anlaşabilirler. Birlikte yaşayışa zarar vermeyecek bir ölçüde dinî farklılıklar kabul edilebilir.

    Bu görüş iyi bir İslâmî geleneği ifade etmektedir ve tarihte de değişik defalar uygulama sahası bulmuştur. Bediüzzaman bu görüşü, zamanımız için gerçek bir beraber yaşamanın gerçekleşmesinde çok önemli bir prensip olarak tespit etmiştir. Bu görüş, toleranslı bir beraberliğin ötesine geçmemektedir.

    Üçüncü nokta:

    Hıristiyanlık-İslâmiyet diyaloğuna Risale-i Nur noktasından baktığımızda, her şeyden önce her iki dinin ortak noktaları ortaya çıkar. İşte bu ortak noktalar, İslâm’ın ve Hıristiyanlığın bütün dünyada ateizme, materyalizme, komünizme v.s. karşı ortak hareket etmeleri imkânını vermektedir. Bediüzzaman Said Nursî bu dâvaya delil olarak Mâide sûresinin ikinci âyetini göstermektedir. Semavi dinlerin hayırlı işlerde yarışması, bilhassa dinsizliğe karşı ortak mücadele etmesi önemlidir.

    Dördüncü nokta:

    Mektubat isimli eserinde Said Nursî, bazı Hıristiyanların Hz. İsa’ya (a.s.) muhabbette ifrata düştüklerini, hatta meşrû sınırı aşarak onu (hâşâ) “Allah’ın oğlu” kabul ettiklerini söyler. Bunun ardından Yahudilerin, tefrîte düşerek Hz. İsa’ya (a.s.) düşmanlık beslediklerini, onun peygamberliğini ve yüksek derecesini inkâr ettiklerini ifade eder. (5)

    Bediüzzaman Said Nursî, Hıristiyanlık hakkında şöyle der:

    “Nasraniyet ya intifâ veya ıstıfâ edip İslâmiyet’e karşı terk-i silâh edecektir. Nasrâniyet birkaç defa yırtıldı, Protestanlığa geldi. Protestanlık da yırtıldı, tevhide yaklaştı. Tekrar yırtılmaya hazırlanıyor. Ya intifâ bulup sönecek veya hakikî Nasrâniyet’in esasını câmi olan hakâik-ı İslâmiyeyi karşısında görecek, teslim olacaktır.” (6)

    Ona göre Hıristiyanlık ve İslâmiyet dinsizlik cereyanına karşı tek başlarına duramazlar. Dinsizlik cereyanının “pek kuvvetli göründüğü bir zamanda, Hz. İsa Aleyhisselâmın şahsiyet-i maneviyesinden ibaret olan hakikî İsevîlik dini zuhur edecek, yani rahmet-i İlâhiyenin semâsından nüzûl edecek, halihazır Hıristiyanlık dini o hakikate karşı tasaffî edecek, hurâfattan ve tahrifattan sıyrılacak, hakâik-ı İslâmiye ile birleşecek, mânen Hıristiyanlık bir nevi İslâmiyete inkılâp edecektir ve Kur'ân’a iktidâ ederek, o İsevîlik şahs-ı manevîsi tâbi ve İslâmiyet metbû makamında kalacak, din-i hak bu iltihak neticesinde azîm bir kuvvet bulacaktır.” (7)

    Sonuç hakkında Bediüzzaman’ın tespiti şöyledir:

    “Şahs-ı İsa Aleyhisselâmın kılıncıyla maktul olan şahs-ı Deccalın, teşkil ettiği dehşetli maddiyunluk ve dinsizliğin azametli heykeli ve şahs-ı manevîsini öldürecek ve inkâr-ı ulûhiyet olan fikr-i küfrîsini mahvedecek ancak İsevî ruhanîleridir ki, o ruhanîler din-i İsevînin hakikatini hakikat-i İslâmiye ile mezcederek o kuvvetle onu dağıtacak, manen öldürecek.” (8)

    Avrupa’daki medeniyetin dinle bağlantısı ve İslâm âlemine etkileri konusuna Said Nursî eserlerinin birçok yerinde temas etmiştir. Ona göre Avrupa ikidir: Birincisi, “İsevîlik din-i hakîkîsinden aldığı feyizle hayat-ı içtimâiye-i beşerîyeye nâfi san’atları ve adalet ve hakkaniyete hizmet eden fünunları takip eden”, diğeri ise, “felsefe-i tabiiyyenin zulmetiyle, medeniyetin seyyiatını mehâsin zannederek beşeri sefahate ve dalâlete sevkeden” (9) Avrupa’dır.

    Açıktır ki, Avrupa’daki din, birçok tahrifata uğrayarak gerçek Hıristiyanlıktan alabildiğine uzaklaştırılmış bir dindir. Hatta dinin ıslah edilmesi çerçevesindeki çalışmalar Protestanlık gibi bir mezhebin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Said Nursî bu gelişmeyi şimdiki Hıristiyanlığın İslâmiyet’e doğru bir adım atması şeklinde değerlendirmiştir. Bu gelişmeler karşısında Protestanlığın gördüğü şiddetli tepkileri şöyle değerlendirir:

    “Çünkü âhirzamanda madem fetret derecesinde din ve din-i Muhammediye (s.a.s.) bir lâkaytlık perdesi gelmiş ve madem âhir zamanda Hz. İsa’nın (a.s.) din-i hakîkisi hükmedecek, İslâmiyet’le omuz omuza gelecek. Elbette şimdi, fetret gibi karanlıkta kalan ve Hz. İsa’ya (a.s.) mensup Hıristiyanların mazlumları, çektikleri felâketler onlar hakkında bir nevi şahadet denilebilir.”

    Bediüzzaman Said Nursî şöyle devam eder:

    “Elbette o musibet onlar hakkında medeniyetin sefahatinden ve küfranından ve felsefenin dalâletinden ve küfründen gelen günahlara keffâret olmakla beraber, yüz derece onlara kârdır diye hakîkatten haber aldım.” (10)

    Said Nursî, Kastamonu Lahikası isimli eserinde, İkinci Dünya Savaşı esnasında çocuk ve kadınların düşman tarafından uğradıkları eza ve cefalara ve öldürülmelerine, fıtratındaki şefkat dolayısıyla fevkalâde acımıştır. Sonra mânevî gözüyle, öldürülen masum çocukların ve insanların Cenab-ı Hakkın rahmetiyle Cennete girdiklerini, hatta o masumlar kâfir de olsalar Cenab-ı Hakkın rahmetinin onları bile içine aldığını ifade etmekte ve devamla “Hatta o mazlumlar kâfir de olsa, âhirette kendilerine göre o dünyevî âfattan çektikleri belalara mukabil rahmet-i İlâhiyenin hazinesinden öyle mükâfatları var ki, eğer perde-i gayb açılsa o mazlumlar haklarında büyük bir tezahür-ü rahmet görünüp, ‘yâ Rab, şükür elhamdülillah’ diyeceklerini bildim” demektedir. (11)

    b. Bediüzzaman’ın Düşüncesinde Müslüman-Hıristiyan Diyaloğu Ve İşbirliği

    Bediüzzaman Said Nursî, Hıristiyanlarla uzlaşma ve dostluk inşası yönünde kendi kişisel gayretlerini ortaya koymuştur. 1950’de, Roma’ya, Papa XII. Pius’a, Risale-i Nur Külliyatını göndermiş ve cevaben, 22 Şubat 1951’de, şahsî bir teşekkür mektubu almıştır. Bir gözlemci, bunun, İkinci Vatikan Konsülünde Katolik Kilisesinin Müslümanlara duyduğu saygı ve hürmeti ilan ve de İslâm’ın gerçekten bir selamet ve necat yolu olduğunu beyan etmesinden yalnızca on yıl önce vuku bulduğunu belirtir. (12) Said Nursî, aynı şekilde, bundan birkaç yıl önce, 1953’te, Müslümanlar ve Hıristiyanlar arasında mütecaviz dinsizliğe karşı işbirliği temini için, İstanbul’da Patrik Athenagoras’ı ziyaret etmiştir. (13)

    Said Nursî, Müslüman-Hıristiyan diyaloğu ve işbirliği üzerine orijinal ve insanı üzerinde düşünmeye sevk eden görüşler sunar. Onun merkezî tezi, Müslümanlar ile Hıristiyanların beraberce, Allah’ın planına göre, beşerî izzet, adalet ve dostluğun esas olacağı gerçek bir medeniyet inşa edebilecekleridir. Bunun için, Müslümanların ve Hıristiyanların birbirleriyle ilişkilerini sevgi üzerinde temellendirmeleri gerekir. Said Nursî, meşhur Hutbe-i Şâmiye’sinde, medeniyetin üzerinde inşa olunacağı dördüncü kelimenin muhabbet (sevgi) olduğunu söyler. “Muhabbete en lâyık şey muhabbettir ve husumete en lâyık sıfat husumettir. Yani hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeyi temin eden ve saadete sevk eden muhabbet ve sevmek sıfatı en ziyade sevilmeye ve muhabbete lâyıktır.” (14) O, “Husumet ve adavetin vakti bitti” hükmüne ulaşmıştır.

    Bu sevgi çağrısı, kişinin kendi dinî cemaatinin sınırları etrafında bile, bugün hâlâ geçerli gibi gözüküyor. Nitekim, Said Nursî’nin Şam’da meşhur hutbesini verdiği 1911 yılından beri dünyamızda vukua gelen olaylar, bu mesajın önemini açıkça göstermiştir: İki Dünya Savaşı, Hindistan ve Pakistan arasındaki çatışmalar, Ruanda ve Burundi’deki katliamlar, Filistin halkının yerinden yurdundan edilmesi, önce Bosna’nın ve sonra da Kosova’nın mahvedilmesi, ve dünya çevresindeki böylesi başka birçok kanlı çatışma, bize, kardeşin kardeşi kırdığı bu tahribata karşı yegâne çözümün sevgi olduğunu hatırlatır. Dünya, Müslümanların ve diğer din mensuplarının Vedûd ve Rahîm bir Rabbe iman temeline dayanan müminler cemaati olarak, öfke ve savaşa karşı ilâhî alternatif olarak sevginin yolunu göstermesini hâlâ bekliyor.

    c. “…Yahudi ve Hıristiyanları Dost Edinmeyin…” (Mâide, 51) Âyetiyle İlgili Bediüzzaman’ın Görüşü

    Bediüzzaman Said Nursî’nin 1910-1911’de, Hıristiyanlarla dostluk ilişkileri inşa etme arzusundan dolayı kimilerince sorgulama konusu edildiği görülür. Kendisi, bazı Müslümanların “Ey iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin” (Mâide, 51) âyetine vermiş oldukları kısıtlayıcı yorumla karşı karşıya gelir. Bu âyetin ışığında, onun Müslümanlar ile Hıristiyanların dost olması gerektiğini, nasıl ve ne diye söylediği sorulur.

    Bediüzzaman, bu prensibi söz konusu âyetin yorumuna tatbik ederek, Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyle ilgili yasağın, ancak İslam’a rağmen onları Yahudilik veya Hıristiyanlıklarında örnek alıp taklit etme durumunda geçerli olduğu görüşünü öne sürer. O’na göre, bir Müslüman’ın her bir sıfatı Müslüman olmadığı gibi, bir Yahudi’nin veya Hıristiyan’ın bütün sıfatları da inançsızlığı yansıtmaz. Eğer Müslümanlar bir Yahudi veya Hıristiyan’da İslâmî öğretiye mutabık düşen nitelikler bulurlarsa, onların bu nitelikleri takdirle karşılamalıdır. Yahudi ve Hıristiyanlarla dostluğun temelini teşkil eden, bu iyi nitelikler olacaktır. Said Nursî, “Bir Müslüman bir Yahudi veya Hıristiyan’ı sevebilir mi?” sorusunu gündeme getirir ve cevaben, Müslüman bir erkeğin Kitap Ehli bir kadınla evlenebilmesi örneğini verir. “Ehl-i Kitaptan bir haremin olsa, elbette seveceksin.” (15) Onun Hıristiyanlarla dost olunabileceği tezi, şeriatın bir Müslüman erkeğe bir Yahudi veya Hıristiyan kadınla evlenmesine izin verdiği gerçeğine dayanmaktadır ki, insan eşini sever, sevmesi de gerekir.

    Sonuç

    Kur’ân-ı Kerim âyetlerinin emrettiği, Peygamber Efendimiz (s.a.s.) ve O’ndan sonraki Müslümanların hayatlarında tatbîk ettiği diğer din mensuplarıyla diyalog, bugünkü Müslümanların da yapması gereken önemli bir iştir. Diyaloğa girdiğimiz kimseler, bizim dinimize girmiyor diye diyalogdan uzak durulmaz. Çünkü, diyalog görüşmeleri neticesinde böyle bir şey olmasa bile, arada dostluğun oluşması da büyük bir kârdır.

    Diyalog görüşmeleri uzun vadeli projelerdir. Aceleci davranıp, ciddi bir şey elde edilmiyor, bir faydası yok diye hemen vazgeçilmemeli ve sabırla devam edilmelidir. Zira din mensuplarının ve hiçbir dine mensup olmayanların güçlerini, kavga ve düşmanlıkta harcayacaklarına, böyle müspet şeylerde harcamaları elbette ki daha faydalıdır.

    Dinler arası diyalog görüşmeleri neticesinde, bize saygı gösteren diğer din mensuplarına karşı, bize saygı gösterdikleri sebebiyle biz de onlara saygı gösterelim demek doğru değildir. Çünkü biz Müslümanlar, dinimizin emri olarak herkese karşı saygılı oluruz. Eğer biz, bugün, yarın herkese dinimizin gereği saygılı davranırsak, yarın veya daha sonrasında diğer din mensupları da bize karşı saygılı davranmaya başlayacaktır. Böylece din mensupları arasında ve bütün dünyada barış meydana gelecektir. Bundan da elbette ki, sadece dindarlar değil, bütün dünya insanları istifade edeceklerdir.

    Dinler arası diyalog görüşmelerini “yıllarca İslam’a, Kur’ân’a, başkaldırmış, düşmanlık etmiş insanlarla dostluk kurma” diye tenkit edenler olabilir. Hâlbuki bu, İslâmî bir düşünce ve bu düşüncenin hayata yansımasından ibarettir. Allah Resûlü (s.a.s.), yıllarca kendisine her türlü işkence yapan Ebu Cehil’i ve onun gibi nicelerini defalarca karşısına alıp muhatap olarak kabul etmiştir. O halde bugün dinler arası diyalog vesilesiyle görüşülüp, konuşulan bu insanlar yüzünden, böyle İslâmî nasslarla te’lif edilemeyecek tenkitler yapmanın manası nedir? Kaldı ki bu insanlar içerisinde çokları Allah’a olan inançlarını izhar etmektedirler. Bu, aslında İslam’ı tam anlamıyla özümseyememenin bir ifadesidir. Hatta diyalog görüşmelerinde bulunan bir kimse, “Bu tavır, bu tarz, bu üslûp benim kendi tavrımdır.” dese ukalâlık etmiş, İslam’ın getirdiği evrensel kaideleri kendisine mal etmiş olur. Onun için bir Müslüman, bugün bir ateistle de karşılaşsa, aynı şekilde davranmalıdır. Bu katiyen takiyye ya da iki yüzlülük değildir. Aksine İslâmî tavır ve düşüncenin ortaya konuşudur.

    Bu cümleden olarak, ilâhî ve evrensel dinin tebliğ ve temsil erleri, muhatabı olan Hıristiyan, Yahudi ve diğer din mensuplarıyla, hatta ateistlerle bile diyaloğa girmeli ve onlara karşı mülayim davranmalıdırlar. Mesela şimdilerde, değişik din mensupları, Müslümanlarla böyle bir temasa geçme çabası içindedir. Böyle bir çabada onların gerçek niyetleri ne olursa olsun, zâhirî durumdan hareketle dünya barışı adına bu fırsat mutlaka değerlendirilmelidir. Tarihî hadiseleri, tarihsellik çukuru içine gömerek, hiç mevzubahis etmeden, onları kendilerini tarif ettiği konumları içinde kabullenmek suretiyle, belki de tarih boyunca gerçekleşmeyen ortak değerler etrafında bir birleşme gerçekleşebilir. Yeter ki biz, bize düşeni, belli yol ve yöntem içinde yapabilelim.

    Günümüzde uzaklar daha da yakın olmakta ve dünya küreselleşerek, bir köy haline gelmektedir. Dolayısıyla Hıristiyan, Yahudi, Budist ve ateist demeden her kesimden insanla münasebet kurmak ve onlarla bir diyalog ve anlaşma zemini aramak şimdiden kaçınılmaz görünmektedir. Dinler arası diyalogdan kaçınmak, dindarlara büyük bir vebal yükler. Siyasilerin, insanlığın geleceğini kana ve savaşa boğmak maksadıyla, diyaloğa değil savaşa ve çatışmaya yönelik, medeniyetler çatışması gibi teoriler ürettiği bir ortamda, dindarlar, bugün çok zayıf bir ışık da olsa, fakat gelecekte aydınlığın ve barışın hakim olmasına yönelik bu tür çalışmalara destek vermelidirler. Eğer diyaloğun alt yapısını hazırlamaz ve gereken önlemi almazlarsa, o zaman Hungtington’un insanlığın geleceği adına ürkütücü teorisi, meşruluk kazanmış olur.

    Diyalog, Müslümanlar için kaçırılmaması gereken bir fırsattır. Diğer din mensuplarını diyaloğa iten sebepler, ister bazılarının söylediği gibi siyasi, isterse bazılarının artık açık bir şekilde ifade ettikleri gibi misyon faaliyetinin bir parçası gereği olsun, Müslümanlar açısından bunun çok fazla bir önemi yoktur. Çünkü Batı, tarihin hiçbir döneminde (Müslümanlarla birlikte yaşamak zorunda kaldığı Endülüs de dâhil), İslam’ı ve Müslümanları ön yargısız bir şekilde anlamaya çalışacağı bir ortama sahip olamamıştır. Öyleyse bu müspet havanın çok iyi değerlendirilmesi gerekmektedir. Bazı olumlu müşahhas neticelerini gördüğümüz dinler arası diyaloğa, daha fazla vakit ayırıp, dünya barışını bir an önce gerçekleştirmek için çalışmalıyız.

    Kaynaklar:
    1. Bediüzzaman Firuzanfer, Mevlana Celaleddin, MEB Yayınları, 1985, Çev. Feridun Nafiz Uzluk. Önsöz, s.IV. Metnin aslı: Hemçü pergarim der-pa der-şeriat üstüvar/Pay-i diğer seyr-i heftad ü dü-millet miküned.
    2. Bediüzzaman Said Nursî, Kaynaklı, İndeksli, Lügatli Risale-i Nur Külliyatı, Nesil Basım Yayın, İstanbul 1996, I,663, hâşiye.
    3. Bediüzzaman Said Nursî. a.g.e., II,1175.
    4. Bediüzzaman Said Nursî, a.g.e., II,1942.
    5. Said Nursî, Kaynaklı, İndeksli, Lügatli Risale-i Nur Külliyatı, l,557.
    6. Said Nursî, a.g.e., I,571.
    7. Said Nursî, a.g.e., I,372.
    8. Said Nursî, a.g.e., I,887.
    9. Said Nursî, a.g.e., I,642.
    10. Said Nursî, a.g.e., II,1615.
    11. Bediüzzaman Said Nursî. a.g.e., II,1599.
    12. Şükran Vahide, Bediuzzaman Said Nursi, İstanbul, 1992, s. 344.
    13. Necmettin Şahiner, Son Şahitler, IV, 307, 344; Bediüzzaman Said Nursi, Mufassal Tarihçe-i Hayat, Abdülkadir Badıllı.
    14. Bediüzzaman Said Nursî. a.g.e., II,1968.
    15. Bediüzzaman Said Nursî, a.g.e., II,1944.


    Okunma Sayısı : 247
    Davut Aydüz (Prof. Dr.)
    http://www.sorularlaislamiyet.com/subpage.php?s=article&aid=9846

  5. #21
    ORHANCAN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektar Emektar Üye emektar
    Üyelik tarihi
    15-12-2006
    Yer
    -İSPARİT-
    Mesajlar
    2.550
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @ORHANCAN

    DİNLER ARASI DİYALOG ---A. BAŞER

    Yer yüzündeki tek hak din olan İslâm’ın mensupları olarak böyle bir diyaloga, öncelikle, “Evet” dememiz beklenir; ancak, bu görüşmelerde Müslümanları temsil edecek kişilerin İslâm’ın temel hükümlerini harfiyen yaşamaları, bu dinin güzellikleriyle kalplerini, akıllarını, bütün duygu ve latifelerini kemale erdirmeleri gerekir. Gerçeği arayan, fakat ideal inanç sistemini ve onu sergileyen örnek insanları bulamadığından içine kapanıp kalan ve çareyi sefahatte ve inançsızlıkta bulan günümüz batı toplumu ancak böyle bir diyalog sonunda gerçeklerle tanışabilir ve İslama kavuşabilirler.

    Allah Resulüne (asm.) yapılan şu İlâhî hitap, günümüzde de aynen geçerliğini korumaktadır. “De ki, “Ey ehl-i kitap! Sizinle bizim aramızda ortak bir kelimeye gelin: Allah’tan başka bir mâbud tanımayalım. Ona hiçbir şeyi ortak koşmayalım. Allah’ı bırakıp da bazımız bazımızı Rab edinmesin.”(Âl-i İmran, 64)

    Şimdi şöyle bir düşünelim:
    Teslis inancı, günümüzde de Hıristiyan aleminde hâlâ hüküm sürmüyor mu? Bu inanç, “Allah’tan başkalarını mabud tanımak, Ona ortak koşmak” manasına gelmiyor mu? Hastalık devam ettiğine göre, Peygamber Efendimize yapılan bu davet emri, günümüz Müslümanlarını da ehl-i kitapla görüşmeler yapmaya çağırmış olmuyor mu?

    Bu konuda İslâm tarihinde ibret alacağımız nice örnekler vardır. Bizzat Allah Resulünün (asm.) iki uygulamasını nakletmekle yetinelim:
    Birincisi, Hudeybiye barışıdır. Bu barış, müşriklerle gerçekleştirilmiş ve tarihçilerin ifadesine göre bu barıştan sonra Müslüman olanların sayısı öncekilerin iki katı kadar olmuştur.

    İkinci örnek, Peygamber Efendimizin Medine’ye teşriflerinden sonra, hem Hıristiyanlarla, hem de Yahudilerle anlaşmalar yapmasıdır. Allah Resulü (asm.) bu anlaşmalara sadık kalmış, barışı bozanlar karşı taraf olmuştur.
    Her iki anlaşmanın ortak yanı şudur: Müslümanlar gerek o devirde, gerek ondan sonraki dönemlerde, hak din olan İslâm’ı muhtaçlara tebliğ etmek için daima barıştan yana, diyalogdan, huzurdan, asayişten yana olmuşlar ve bunun meyvesini de almışlardır.

    Bu gün dinler arası diyaloga karşı çıkın bazı kesimler, Kur’an-ı Kerimde Nasara ve Yahudilere muhabbetin yasaklandığını ileri sürerler.

    Üstad Bediüzzaman, “Yahudi ve Nasara ile muhabbetten Kur’anda nehiy vardır.…Bununla beraber nasıl dost olunuz dersiniz?” sorusuna verdiği cevabında şöyle diyor: “Bu nehiy, Yahudi ve Nasara ile Yahudiyet ve Nasraniyet olan ayineleri hasebiyledir.”

    Buna göre Kur’anda yasaklanan muhabbet, Hak din olan İslâm’a kavuştuktan sonra Yahudiliğe yahut Hıristiyanlığa meyletmek ve sevgi beslemektir. Bu yasaktan kaçınmak şartıyla, bir Hıristiyanla iyi komşuluk ilişkileri kurulabilir, ticaret yapılabilir, ortak düşmanlara karşı birlikte hareket edilebilir. Bütün bunlar Hıristiyanlığı sevmek demek değildir.

    Konunun devamında bu noktaya şöyle açıklık getiriliyor:“Bir adam zatı için sevilmez. Belki muhabbet, sıfat ve san’atı içindir. Binaenaleyh, Müslüman bir sıfatı veya san’atı istihsan etmekle iktibas etmek neden câiz olmasın? Ehl-i kitaptan bir haremin olsa elbette seveceksin!” (Münâzarât, 40)

    Son cümle gerçekten çok harika; konuya son noktayı koyuyor. Ehl-i kitaptan bir kadınla evlenen Müslüman, hanımını elbette sever, ama bu sevgi onun dinini sevmesi manasına gelmez.

    Bu ince ölçülerden uzak kalmak bize bazen çok pahalıya mal oluyor.

    Konunun devamında, ehl-i kitapla dost olmanın gerekçesi, şu cümlelerle netleştiriliyor: “Onlarla dost olmamız, medeniyet ve terakkilerini istihsan ile iktibas etmektir. Ve her saadet-i dünyeviyenin esası olan âsâyişi muhafazadır. İşte bu dostluk kat’iyen nehy-i Kur’ânî de dahil değildir.” (Münâzarât, 41)

    Aslında bu cümleler, dinler arası diyalogun iki önemli yönünü nazara veriyor: Birisi, birbirlerinden medeniyet ve terakki dersi almak, bu sahadaki gelişmeleri paylaşmak; diğeri, asayişi yani dünya barışını korumak. Bu ikinci maddenin dünya saadetinin de esası olduğu özellikle vurgulanıyor.

    Şimdi şöyle bir düşünelim: Yukarıda bir kısmını sıraladığımız müşterek düşmanlara ve dertlere karşı, farklı dinlere mensup insanların bir araya gelip ortak bir strateji belirlemelerine niçin karşı çıkılsın? Böyle bir işbirliğine Müslümanların değil, ancak sözünü ettiğimiz menfi fikirleri taşıyanların karşı çıkmaları gerekmez mi?.

    Geliniz tahminleri bir yana bırakıp realiteye bir göz atalım:
    İşsizliğin büyük boyutlara ulaştığı, geri kalmışlığın alabildiğine hüküm sürdüğü dönemlerde ülkemizden Avrupa’ya, özellikle de Almanya’ya çok sayıda işçi göç etti. Bunlardan acaba kaçı İslam’ı terk edip Hıristiyan oldu? Birkaç aşk macerası dışında, bir Müslümanın din değiştirmesi vakasına istatistiklerde rastlanmıyor. Avrupa’ya ilk gelen bir kısım gurbetçilerimiz, batı kültürüne kapılmış, o aşırı serbesti ortamında içkiye, sefahate düşmüştür; ama bunlar yine de imanlarını korumayı başarmışlardır. O dönemde gurbetçilerimizi batının dini değil, hayat düzeni etkilemiş; kiliseleri değil, meyhaneleri kendine çekmişti. O gün olduğu gibi bugünde batı dünyasında Hıristiyanlıktan çok sefahat hâkimdir.

    Nur Külliyatından diyalog çalışmalarına ışık tutacak iki önemli mesajı aktarmak istiyorum:
    Birisi bizzat Peygamber Efendimizin bir haberini bize ulaştıran şu ifadeler: “Hadis-i sahihle, âhir zamanda Îsevîlerin hakiki dindarları ehl-i Kur’an ile ittifak edip müşterek düşmanları olan zındıkaya karşı dayanacakları gibi….” ( Lem’alar, 151)

    Bir ittifaktan söz ediliyor; Îsevîlerin hakiki dindarları ile Müslümanlar arasında gerçekleşecek bir işbirliği haber veriliyor.
    İkinci mesaj:
    “Nasraniyet, ya intifa ya ıstıfa bulacak. İslam’a karşı teslim olup terk-i silah edecek.” ( Sözler, 703)
    Hıristiyanlığın ya tamamen söneceği, yahut teslis ve benzeri yanlışlıklardan temizlenerek İslam’a teslim olacağı haber veriliyor. Bunun gerçekleşmesi için de diyalog şart değil mi?

    Son söz:
    Müslüman, içine kapalı bir insan değildir. Kur’an-ı Kerim’de “en hayırlı ümmet” olduğumuz haber verilirken, bunun gerekçesi de “doğruyu ve güzeli başkalarına anlatmamız ve onları yanlışlardan ve yasaklardan men etmemiz” şeklinde ortaya konulmuştur. Bütün peygamberlerin ortak yolu, Allah’ın kullarını irşat etmek, onları küfürden, şirkten ve isyandan kurtarmağa çalışmaktır.

    Şimdi iç alemimize dönelim ve kendimizle şöyle bir hesaplaşalım:
    “Acaba ben İslâm’ın nurundan mahrum kalan insanlara acıyıp onları kurtarmaya mı çalışıyorum; yoksa onları, hayatlarına son vererek, cehenneme göndermeğe fırsat mı kolluyorum? Eğer nefsim bu ikinciden yana ise, demek ki ben “Peygamberlerin ortak çizgisinden sapma durumundayım.” Kendime gelmeli ve görevimi iyi şekilde belirleyip ona göre çalışmalıyım.

    Bir doktorun hastaya değil hastalığa düşman olması gibi, Peygamberimiz de şirke düşmandı, ama müşriklere acıyor ve onları kurtarmaya çalışıyordu. Acaba, ben, sevgili peygamberimin bu sünnetine hangi ölçüde uyum gösteriyorum?

    Cenab-ı Hakk’ın rahmetinden ümidimiz odur ki, böyle bir iç muhasebe ve diyalog, bizi gündemdeki diyalog konusunda da en isabetli karara götürecektir.


  6. #22
    ORHANCAN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektar Emektar Üye emektar
    Üyelik tarihi
    15-12-2006
    Yer
    -İSPARİT-
    Mesajlar
    2.550
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @ORHANCAN
    ** DİYALOG konusunda Prof.Dr. İbrahim CANAN beyin kitabını alıp okuyun..IGMG avrupa milli gençlikçilerin dergisi PERPEKTİFDE perspektif_2007-11 bu konu işlenmiştir, okuyup inceleyin sonra eleştirilerinizi yazın kardeşim **

    Avrupada yaşayan MİLLİ GENÇLİK derneklerinin yayını perpektifde bu ayın konusu İ.Cananın Peygamberimizin (SAV) ehl-i kitapla diyaloğu kitabı incelenmiştir, perspektif_2007-11 diye aratıp dergiyi bulursanız syf 23-24 lere okumanızı tavsiye ederim

    BURADA Prof. Canan,

    Peygamberimizin sadece ehl-i kitap ile değil, müşriklerle, Mecusilerle, kadınlarla, erkeklerle, çocuklarla ve daha niceleri ile “çok zengin diyalog tarzları, tebliğ metotları takip” ettiğine dikkat çekiyor okuyup istifade edin...

    Diyalog. Diyalog. Diyalog... Bu kelime, günümüzün en sihirli kelimeleri arasında yer alırken, kelimenin sihri, kendisinin ifade ettiği manadan öte, bu kelime ile bir mesaj vermek isteyenlerin misyonunda yatıyor. Bu sihirli manalar arasında, özellikle Türkiye’de keskin taraftarı ve keskin muhalifi olan “Dinlerarası Diyolog” ifadesi, daha da öne çıkıyor. Prof. Dr. İbrahim Canan’ın “Peygamberimizin Ehl-i Kitap ‹le Diyaloğu” isimli kitabı ile de, anlaşılıyor ki bu kelimeden hareketle, yeni sihirli anlamlar üretmeye devam edecek.

    Prof. Dr. İbrahim Canan kısaca “Diyaloğcu” ithamına muhatap olan bir kesimin takdir ettiği bir
    yazar olmasına rağmen, bu zamana kadar verdiği eserlerle bu ithamı n haksız olduğunu göstermiş
    bir bilim adamı. Zaten kendisi de kitabına verdiği bu isimden hareketle, çeşitli ithamlar altında kalabileceğ ini tahmin etmiş olsa gerek, hem diyalogdan ne anladığını anlatma gayretine giriyor, hem
    de, “önce yazdıklarımı okuyun, sonra ‘diyalog’dan ne anladığımı anlarsınız” dercesine Kur’an ve Sünnet’ten delilleri ortaya koyuyor. Açıkcası, bu kitabı Türkiye’deki diyalog tartışmalarının da etkisi
    ile, dimağımda yer edinmiş ön yargılarımla okudum. Sonra, bu ön yargılarım olmasaydı kitabı
    nasıl okurdum ve nasıl anlardım diye de sormadı değilim. Prof. Canan’ın kitaplarının önemli bir
    bölümünü okumuş birisi olarak, bu kitabı ön yargıyla okumak, akabinde de, bu yargılardan kurtulma
    çabasıyla yeniden okumaya ve hatta tekraren okumaya çalışmak kolay olmadı. Aynı müellifin,
    daha önce ön yargısız okuduğum “Peygamberimizin Tebliğ Metotları” isimli kitabının günümüz tartışmalarına bir uyarlaması gibi gelen bu kitabın -ki, yazar kendisi de buna dikkat çekiyor- ana fikri,
    yerleşik ve silmeye çalıştığım ön yargılarım sonrasında şöyle özetlenebilir:

    Diyalog tartışmalarında yer alırken, inandığımı tebliğ eder, anlatırım; karşımdakini de tanımaya
    ve anlamaya çalışırım. Peygamber de öyle yapmıştı, son dönemin ‘kendine en çok güvenen’ alimlerinden Bediüzzaman Said-i Nursî de. Fakat, Prof. Dr. ‹brahim Canan, kitaba isim olan “Peygamberimizin Ehl-i Kitap ile Diyaloğu” ifadesinden hareketle, Peygamberimizin
    (s.a.v.) peygamber olarak bir misyon ile görevli olduğunun da hatırda tutulmasını istiyor:
    “Diyalog kelimesi; bugünün polemik havasından çıkıp Allah elçisi Hz. Muhammed aleyhissalatu vesselam’ı n seviye, zaman ve muhit şartlarında ele alınınca çok daha farklı bir mahiyet kazanmakta...”

    Prof. Canan devamla: “ Mesela diyalog; Resulullah’a has şartlarda, O’nun getirdiği dinin, tanıtılma ve
    tebliğ edilme ameliyesine dönüşmektedir. O’nun peygamber olması haysiyetiyle, üzerine düşen vazife
    sadece tebliğ kelimesiyle ifade edilebilir.” dedikten sonra, Peygamberimizin sadece ehl-i kitap ile
    değil, müşriklerle, Mecusilerle, kadınlarla, erkeklerle, çocuklarla ve daha niceleri ile “çok zengin diyalog tarzları, tebliğ metodları takip” ettiğine dikkat çekiyor.

    Diyaloğun bir teslimiyet olmadığına da vurgu yapan Prof. Canan, bu anlamda İslam ile Ehl-i
    Kitab’ın çeşitli konulardaki farklı ve hatta kabul edilemeyecek inançlara sahip olduğunu, Müslümanların bu konuda Resulullah ve Kur’an’a uymak ve bu inançları tebliğ etmek durumunda bulunduğunu söylüyor. Kitabın kapağında ise Ehl-i Kitab’ı tevhide davet eden Âl-i İmrân Sûresi’nin
    64. ayetinin yanı sıra, Peygamber efendimizin Hz. İsa’nın (a.s.) yer yüzüne tekrar ineceğini, ancak,
    haçı kırıp domuzu öldüreceğini (yasaklayacağını) haber veren hadisi yer alırken, ayrıca Bediüzzaman’ın Hristiyanların hakiki dindarları ile Müslümanların saldırgan dinsizlere karşı ortak müdacele ittifakına ihtiyaç duyduğunu ifade eden sözleri yer alıyor.

    Kitabı yukarıda ifade etmeye çalıştığım şekilde okuduğumda hakikaten iki farklı anlam çıkarmadım da değil. Birincisi “Peygamberimizin Ehl-i Kitap ile Diyaloğu” başlıklı bu kitabın “Dinlerarası
    Diyolog” taraftarı veya muhalifi olarak okunması halinde zorlamalarla dolu olduğunu hissediyorsunuz.
    Çünkü, Türkiye’de tartışıldığı şekliyle bu anlama taraf iseniz, “Peygamberin yaptığı bir
    şey bizim için, zaman zaman farz, zaman zaman da sünnettir. Dolayısıyla O dahi, böyle bir şey yaptığına göre doğru yoldayız” önermesine bol bol delil bulabiliyorsunuz. Ya da, bu tartışmaya muhalif ve bu anlamda bir diyaloğu reddeden karşı safta yer alıyorsanız o zaman da en hafif bir ifade ile “zorlama yorumlarla karşılaştık” diyebilirsiniz. Ve fakat kitabı, her iki ön yargıdan arınmış olarak (-arınıp arınabileceğinizi bilemiyorum-) “Peygamberimizin Tebliğ Metotları”nı okuyormuşcasına
    okursanız, kitabın bu yeni şekline uyarlanmış bölümlerini de ilave bir bilgi olarak, zihin cimnastiği
    şeklinde yorumlayabilirsiniz. Her halde, kitabın daha çok bu yönüyle okunması, hem yazarın maksadına uygun olacak, hem de anlaşılmasını kolaylaştıracaktır. Bununla birlikte, özellikle Vatikan’ın
    dinlerarası diyalog çalışmaları öncesinde bile Bediüzzaman’ın böyle bir girişimi olduğunun söylenmesi, dolayısıyla böyle bir hareketin çoktaaan caiz ve gerekli olduğuna vurgu yapılması, peygamberî bir uslubun anlatıldığı kitapta biraz zaid gibi görünüyor.

    Gerçi, yazarın Said-i Nursî’nin sevenlerinden olmasının bunda bir katkısı olduğu söylenebilse
    de, konunun anlatımı için Said-i Nursî’nin yorumlarının gündeme getirilmesi, bu konudaki öncülüğün ona mal edilmesi gibi bir anlamı da ortaya koyabiliyor. Böyle bir anlama, kitabın sonuna eklenen
    “Türkiye’de Diyaloğu Başlatan Zat: Bediüzzaman” başlıklı bölümün üst başlığı olarak “Gerekli bir
    ilave”, eklemesi ile vurgu yapılıyor. Ancak gerek Said-i Nursî ve gerekse Prof. Canan bu anlamda,
    İslamî temel inanış ve ilkeleri savunarak tebliği, bir diyalog; diyaloğu da, bir tebliğ olarak sunuyorlar.
    Bununla birlikte Said-i Nursî, ehl-i kitap ile işbirliği yapılmasında, ilhad, yaratıcıyı inkar ve ateizme karşı işbirliğini de umuyor. Prof. Canan, peygamberî diyalog dediği meseleyi, peygamberî
    tebliğ olarak tanımlamayı da tercih ediyor. Kitabın sonlarına doğru verdiği doğrudan örneklerle,
    bu diyaloğun/tebliğin “toprağı altın yapan simya” olduğunu göstermeye çalışıyor.

    Umarım, bu yazdıklarım, kitap hakkında bir ön şartlandırmaya vesile olmaz. Müellifin daha geniş
    eserler vermesi niyazıyla

    Prof. Canan, Peygamberimizin sadece ehl-i kitap ile değil, müşriklerle, Mecusilerle, kadınlarla, erkeklerle, çocuklarla ve daha niceleri ile “çok zengin diyalog tarzları, tebliğ
    metodları takip” ettiğine dikkat çekiyor.

    perspektif_2007-11

    http://www.igmg.de/fileadmin/pdf/per...if_2007-11.pdf

  7. #23
    fakiri - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    14-01-2007
    Yer
    KOCAELİ
    Mesajlar
    16.053
    Adı geçen
    1 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @fakiri
    Bendeniz de bir zamanlar Davud Aydüz Efendiyebir REDDİYE yuazmıştım ama, cebvap olarak herhangi bir ses çıkmadığı gibi sanki bir şey olmamış gibi davranmayı yeg tuttular ! Aynı şekilde "sorualrla islâmiyet" sitesindeki hataalrı üğszelte-düzelte gönderdiğimiz mesajlardan bize gına geldi. Siz kalkmışsınız burada bunalrı kaynak olarak zikrediyorsunuz ! Yani, bozacının arkadaşı ve destekçisi şıracı misali !..
    Milleti kandırmak ve uyutmak için ne yapacağınızı bile şaşırmış durumdasınız !

  8. #24
    ORHANCAN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektar Emektar Üye emektar
    Üyelik tarihi
    15-12-2006
    Yer
    -İSPARİT-
    Mesajlar
    2.550
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @ORHANCAN
    Ehl-i Kitap'la Diyalog ------ Yazar M.Fethullah Gülen

    SORU: Ehl-i Kitab'la olan diyaloğun keyfiyetini Kur'an ve Sünnet ışığında açıklar mısınız?
    İnanan insanlar, imanlarına göre tavırlarını çok iyi belirler ve mesajlarını verilmesi gerektiği şekilde verirlerse, ülkemizde ve hattâ dünya üzerinde çok iyi bir diyalog ortamının meydana geleceğine inanıyorum. Bu sebepledir ki her mesele gibi bu konuda da Kur'ân ve Allah Resûlü'nün üslûbu esas alınarak, yapılacak şeyler ona göre yapılmalıdır.

    Bakara sûre-i celilesinin başında Allahü Teâlâ şöyle buyurur: Kur'ân hidayete ulaştırır.' Daha sonra da bu müttakilerin kim olduğunu açıklar: 'Gaybe iman eden, namazı dosdoğru kılan ve rızık olarak verdiklerimizden infakta bulunanlar. Ve aynı zamanda sana ve senden önceki (Peygamberlere) indirilenlere iman edenler. Ve onlar Âhiret'e de kesin bir yakin içindedirler.' Kur'ân bu âyetleriyle bizi, çok yumuşak ve biraz da kapalı bir üslûp kullanarak, geçmiş peygamberleri ve onlara indirileni kabule çağırır. Daha Kur'ân'ın başında, ondan istifade için böyle bir şartın getirilmesi, bana Ehl-i Kitap ile diyalog adına çok önemli geliyor.

    Allahü Teâlâ bir başka âyette şöyle buyurur: 'Ehl-i Kitap'la tartışırken en güzel bir şekil ve uslûbda tartışın.' Kur'ân, bu âyetiyle de bize, üslûbda takınacağımız tavrı ve sergilememiz gereken edebi salıklıyor. İslâm'da münazara şekil ve üslûbu konusunda Bediüzzaman'ın söyledikleri son derece dikkat çekicidir: O, 'Münazarada karşıdakinin mağlubiyetiyle memnun olan insan, insafsızdır.' der ve bunun sebebini de şöyle açıklar: 'Onun mağlûp olmasıyla siz bir şey kazanmazsınız; siz mağlûp olup da, o kazanmış olsaydı, o takdirde bir yanlışınızı düzeltmiş olacaktınız.' Evet, münazarayı, nefsi adına değil de, gerçeğin ortaya çıkması adına yapan insanın tavrı bu olmalıdır. Buna karşılık, siyaset meydanlarında, sadece hasmı mağlûp etme düşüncesiyle yapılan münakaşalara baktığımızda, o tartışmalardan olumlu hiçbir netice çıkmadığı da açıktır. Öyleyse, müsâdeme-i efkârdan, yani fikirlerin çarpışmasından hakikatin ortaya çıkması için, karşılıklı anlayış, saygı, hakperestlik gibi düsturlar kat'iyen kulakardı edilmemelidir. Bu da Kur'ânî bir düstur olarak ancak, iyi bir diyalog ortamında gerçekleşebilir.

    Yukarıda geçen ve Ehl-i Kitap'la en iyi ve en güzel şekilde münazarayı emreden âyetin devamında 'ancak zulmedenler hariç' kaydı vardır. Zulüm, En'âm suresinde yer alan 'İmanlarına herhangi bir zulüm karıştırmayanlar (var ya), işte güven onlarındır. Ve doğru yolda olanlar da onlardır' âyetine Allah Resûlü'nün getirdiği yoruma göre şirk ve kâinatı tahkir u tezyif mânâsında küfürle eş anlamda kabul edilmiştir. İnsanın, kendi vicdanında Allah'ı ifade eden bütün dilleri susturması zulümlerin en büyüğüdür. Aynı zamanda zulüm, başkalarına haksızlık yapma, insanlar üzerinde baskı kurma ve dayatmalarda bulunma mânâlarına da gelir. O açıdan zulüm, bir yönüyle şirki ve küfrü de içine alan, dolayısıyla da şirk ve küfürden daha büyük bir günahtır. Çünkü, her müşrik veya kâfir, başkalarına haksızlık yapma, insanlar üzerinde baskı kurma ve dayatmalarda bulunma anlamında zalim olmayabilir. Halk arasında meşhur mânâsıyla zulmedenlere, şekavet adına silâhlananlara, hem insan hak ve hukukunu, hem de Allah hakkını çiğneyenlere karşı kanunlar çerçevesinde mukabele de bulunmak bir esastır.

    Ehl-i Kitab'ın zalim olmayan kesimiyle münasebetlerimizde, şiddetli davranma ve onların iflahını kesme düşüncesi İslâmî bir düşünce ve davranış değildir. Böyle bir düşünce ve davranış İslâmî olmaktan öte, İslâmî kaide ve prensiplere aykırı bir çarpıklık demektir.

    Bir başka yerde, Mümtehine sûresinde, 'Allah sizinle din uğrunda savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı, adil davranmanızı yasaklamaz. Çünkü Allah, adaletli olanları sever.' buyurulmaktadır. Bu âyetin inmesiyle alâkalı olarak, Hz. Esma validemizin müşrike olan analığının, Mekke'den Medine'ye gelip validemizle görüşmek istemesi nakledilir. Hz. Esma, Allah Resûlü'ne gelir ve müşrik analığıyla görüşüp görüşemeyeceğini sorar. Bunun üzerine bu âyet nazil olur ve görüşmenin de ötesinde, ona iyilikte bile bulunmasının herhangi bir mahzuru olmadığı ifade edilir. Bahse konu olan bu kadın bir müşriktir. Allah'a, Ahiret Günü'ne ve peygamberliğe inananlar için belirlenecek tavrı da anlayışlarınıza havale ediyorum.

    Kur'ân-ı Kerim'de bu şekilde içtimaî diyalog ve hoşgörü açısından üzerinde durulabilecek yüzlerce âyet bulmak mümkündür. Ancak burada dikkat edilmesi gereken husus, müsamaha ve hoşgörüde dengenin yakalanabilmesidir. Kobraya merhamet etmek, onun ısırdığı insanların hukukunu yemek demektir. Hümanizmanın o kadarı, rahmet-i İlâhiyeden fazla merhamet etme iddiası demektir ki, böyle bir tavır ise merhametin kendisine saygısızlık ve başkalarının hukukuna da tecavüzdür. Dolayısıyla, hoşgörü ve diyalog arayışı, hiçbir şekilde Allah'ın anlatılıp tanıtılmasından geri durmayı gerektirmez. Evet, Kur'ân'ın ve Sünnet-i sahiha'nın ruhu sıkıldığında bazı hususî haller müstesnâ, orada hep müsamahayı görürüz. Bu müsamahanın atkıları Ehl-i Kitaba, hatta bir mânâda kim olursa olsun bütün dünya insanlarına kadar uzanmaktadır.

    http://www.gencadam.net/content/view/745/1/





  9. #25
    ORHANCAN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektar Emektar Üye emektar
    Üyelik tarihi
    15-12-2006
    Yer
    -İSPARİT-
    Mesajlar
    2.550
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @ORHANCAN
    Alıntı fakiri Nickli Üyeden Alıntı
    Bendeniz de bir zamanlar Davud Aydüz Efendiyebir REDDİYE yuazmıştım ama, cebvap olarak herhangi bir ses çıkmadığı gibi sanki bir şey olmamış gibi davranmayı yeg tuttular ! Aynı şekilde "sorualrla islâmiyet" sitesindeki hataalrı üğszelte-düzelte gönderdiğimiz mesajlardan bize gına geldi. Siz kalkmışsınız burada bunalrı kaynak olarak zikrediyorsunuz ! Yani, bozacının arkadaşı ve destekçisi şıracı misali !..
    Milleti kandırmak ve uyutmak için ne yapacağınızı bile şaşırmış durumdasınız !


    siz zaten şakın ve çamur atma konusunda hünerlisiniz..

    var mıdır elle tutulan bir yapılan ve ifa edilen milletin hayrına bir şey...

    belki vardır ama dişe dokunmuyor demek ki..

    işiniz gücünüz olmayanları oldu gösterip içinde bulunduğunuz bataklıktan çamur atmak..

    bir camia ve imamı olan Hocaefendiyi bu kadar hedef durumunu getirmeniz sizlerin düşünce yapısına göre uygun olabilir ... sizin yaptığınız hareketlerin alasını fazlasıyla yaparız ama terbiyemiz müsaade etmiyor... edepsizlere uymak adetimiz değil işte...

    ama bu durum forum ve site yönetiminin de gözünde kaçmakta herhalde...

    ya o başlığı ve maddeleri forumdan kaldıralım herkez tam manasıyla dümdüz gitsin..

    yada varsa o kurallar uygulansın lütfen...

  10. #26
    bakış - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    22-11-2009
    Yer
    İstanbul-Pendik
    Mesajlar
    4.726
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @bakış
    Orhancan kardeşim yaptıklarınız devede kulak bile değildir.tamam dünyadaki çeştirli ülkedeki çocuklara türkçe öğretip bir anlamda türkiyeyi tanıtıyor olabilirisniz.
    Bunu büyük bir proje diye tanıttırmanızın anlamı ne onu anlayamadık.Bu şaşaa bu endam,bu medyada yer edinmeler,bunların hepsi riya kokuyor.Kaldıki bu okullarda yetişen çocuklar para ile oraya gidiyorlar.yani bu tamamen ticari bir faaliyet
    Niyetiniz gündemde kalarak bedava reklam ise bunu açıkça söyleyiniz.
    10 iyi hasletinizden sonra 11.olarak bunu yaparsanız eyvallah deriz.Ama milleti oyalamayı bırakın.Abd güneyimize yerleştive bu ateş bizede dokunacak birazda bu işlere el atın.

    Bizim anadlu gençlik derneğimiz tüm illerde kuran ziyafetleri yaptı.Stadyumlar doldu taştı.Dünyaca ünlü hafızlar türkiyedeki tüm illeri ve ilçeleri gezdiler,kuran okudular.Al sana kuranı kerim olimpiyatları işte.Ama biz bunu Allah rızası için yaptığımız için gündemde kalmadı.

    orhancan cemaati,uykuya değil,kafirlerin plan ve desiselerine karşı devamlı uyandırın.Onlara kafirlerin 20 sefer haçlı seferi yaptığını 21.defa yapmayacağını kimse garanti edemez deyin.

  11. #27
    ORHANCAN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektar Emektar Üye emektar
    Üyelik tarihi
    15-12-2006
    Yer
    -İSPARİT-
    Mesajlar
    2.550
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @ORHANCAN
    Alıntı bakış Nickli Üyeden Alıntı
    Orhancan kardeşim yaptıklarınız devede kulak bile değildir.tamam dünyadaki çeştirli ülkedeki çocuklara türkçe öğretip bir anlamda türkiyeyi tanıtıyor olabilirisniz.
    Bunu büyük bir proje diye tanıttırmanızın anlamı ne onu anlayamadık.Bu şaşaa bu endam,bu medyada yer edinmeler,bunların hepsi riya kokuyor.Kaldıki bu okullarda yetişen çocuklar para ile oraya gidiyorlar.yani bu tamamen ticari bir faaliyet
    Niyetiniz gündemde kalarak bedava reklam ise bunu açıkça söyleyiniz.
    10 iyi hasletinizden sonra 11.olarak bunu yaparsanız eyvallah deriz.Ama milleti oyalamayı bırakın.Abd güneyimize yerleştive bu ateş bizede dokunacak birazda bu işlere el atın.

    Bizim anadlu gençlik derneğimiz tüm illerde kuran ziyafetleri yaptı.Stadyumlar doldu taştı.Dünyaca ünlü hafızlar türkiyedeki tüm illeri ve ilçeleri gezdiler,kuran okudular.Al sana kuranı kerim olimpiyatları işte.Ama biz bunu Allah rızası için yaptığımız için gündemde kalmadı.

    orhancan cemaati,uykuya değil,kafirlerin plan ve desiselerine karşı devamlı uyandırın.Onlara kafirlerin 20 sefer haçlı seferi yaptığını 21.defa yapmayacağını kimse garanti edemez deyin.


    deveyi dünya nufusu ve kulağıda yapılanları anlatmak istiyorsanız tamamdır.. ama sadece ülke dışı değil ülke içini de bakınız lütfen...

    Bu müesseselerde görev alanlar kadar öğrencileri ve velilerini de hesaplarsanzı çok büyük rakamlara ulaşırsınız..

    şahsım olarak 18 sene önce 5 000 öğrencisi olan bir kurumda idareciydim... inanın her aileye ulaşıp bir akşam çayı içmeye dönem boyunca uğraştık... yatılı olanlar hariç hepsinin de aileleri ile tanışıldı.. bu kişiler bilerek ve istiyerek geldiler.. zorlama olmadı zaten..

    işin ticari boyutu olmadığı gibi bazı müesseseler yurt dışında başka bir okulu da destekler mali olarak.. yani artan miktarlar boşa gitmez dışardaki okul ve kolej ve üniversitelerin ihtiyaçlarını da bir miktar gider..

    Yapılan hizmetlerinizden dolayı Allah cc razı olsun.. hepsi de Hakk cc kapısında görülecektir.. ama bizimki böyle sizinki şöyle demek de hatalı değil midir... hayırda yarışalım derken celme takmak ve çamur atmak neyin nesidir..??

    İnşaallah müslüman kardeşlerimiz ve camia eğitim sayesinde dünya çapında yapılan oyunlardan haberdardır.... uyuyor gibi görseniz de görmeseniz de şuurlanan bir gençlik dünya çapında gelecek ve inşaallah cennet asa ikinci bir asrı saadet hayatı yaşanacaktır..

  12. #28
    fakiri - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    14-01-2007
    Yer
    KOCAELİ
    Mesajlar
    16.053
    Adı geçen
    1 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @fakiri
    Fillerin üstündeki pirelere filin kılları Amazon Ormanları gibi gelir !

  13. #29

    Yasaklı
    Üyelik tarihi
    08-11-2010
    Mesajlar
    0
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @veri
    senin onca gayretin bile yokken.
    fakiri

  14. #30
    ORHANCAN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektar Emektar Üye emektar
    Üyelik tarihi
    15-12-2006
    Yer
    -İSPARİT-
    Mesajlar
    2.550
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @ORHANCAN
    İLAVE OLARAK..

    a.aymaz ağabeyle son görüşmemizde geçen haftalarda bu konu gündeme geldi..

    Bediüzzaman hz. lerinin risale-i nurların orjinal halinden türkçeye çevrilmesini istemesi.. ve ahir ömrüne kadar bu amaçla uğraşmasının bir amacı vardı elbette..

    1940 larda insanların bir gün aya çıkacağını.. aya giden uzay gemisinin yumurtaya benzeyeceğini ve yedi basamakla ay yüzeyini ineceklerini anlatmıştı.. ve cifir hesabına göre de 1969 yılı yapıyordu.. (ve buna benzer onlarca hadise vardır)...

    Üstad hz. lerinin bu yazısını okuyan o zamanın bazı ileri gelenleri çok eleştirmiş ve olamayacağını ileri sürmüşlerdi.. ama aynen yaşanmıştır...

    risale-i nurları türkçe - latin harflerle yazılması ve şimdiki bu 5000 müessese ile hizmet bu amacın devamiyeti gibidir... aynen Hz. Mevlananın ((RA) mesnevisinin farsca olması.. İmamı Gazali Hz. lerinin (RA) eserinin bir kısmının arapça ve farsca olması gibi... ahirzamanda imansızlık hastalığı için Bediüüzamanın eserleri de türkçe olmuş ve kendisi biz-zatihi emek vermiştir...

    Risale-i nur eserlerinin tüm insanlığa ve özellikle türkçeye bilenlerin okuması düşüncesi ve hedefine karşılık.. tüm türkçe öğretme hizmetleri de bu mana anlaşılmalıdr.. Ayrıca Hocaefendinin eserlerinin de risele-i nur baz alınarak yazılmış olması.. arapça ve farsca bilmeyen fakat türkçe bilen insanlara ulaşmak için bir vesiledir...

    Dolayısıyla Bediüzzamanın bilinen tüm talebelerini bu hizmetlere onaylaması... hiç bir şekilde karşı olmaması (bazı küçük meseleler hariç).. bu hizmet metodu ve gayesinin hedefinin ne olduğunu göstermekte.. geniş daire hizmetinin ne olduğunu tüm kardeşlerimiz de bilmektedir...

  15. #31
    ORHANCAN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektar Emektar Üye emektar
    Üyelik tarihi
    15-12-2006
    Yer
    -İSPARİT-
    Mesajlar
    2.550
    Adı geçen
    0 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @ORHANCAN
    Alıntı fakiri Nickli Üyeden Alıntı
    Fillerin üstündeki pirelere filin kılları Amazon Ormanları gibi gelir !

    kusura kalmayın ama o pireler siz mi oluyorsunuz ...??

  16. #32
    fakiri - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    emektaremektar Kıdemli Üye emektaremektar
    Üyelik tarihi
    14-01-2007
    Yer
    KOCAELİ
    Mesajlar
    16.053
    Adı geçen
    1 Mesaj
    Etiketlenme
    0 Konu
    @fakiri
    alınt:
    kusura kalmayın ama o pireler siz mi oluyorsunuz ...??



    Valla, bu sizin algılamanıza bağlı... Bendeniz eylemlerimden ve icraatlarımdan hiç bahsetmedim.
    Fillerin üzerindeki seyahatiniz uğurlu olsun !



Sayfa 2/3 İlk 123 Son

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Benzer Konular

  1. Cia neden fethullah gÜlen’İ desteklİyor ?
    By Dut_agaci in forum GÜNDEM VE SİYASET
    Cevaplar: 4
    Son Mesaj: 10-03-2014, 18:30
  2. FETHULLAH GÜLEN neden GEL(E)MİYOR?
    By giriftar in forum GÜNDEM VE SİYASET
    Cevaplar: 11
    Son Mesaj: 27-02-2014, 10:10
  3. Fethullah Gülen neden darbeciler yana?
    By Ebu Kasım in forum GÜNDEM VE SİYASET
    Cevaplar: 5
    Son Mesaj: 09-09-2013, 17:04
  4. *.Gülen'e neden saldırıyorlar?.*
    By ORHANCAN in forum RİSALE-İ NUR
    Cevaplar: 46
    Son Mesaj: 27-05-2011, 02:12
  5. Fethullah Gülen Neden ABD'de yaşıyor?
    By korakademik in forum RİSALE-İ NUR
    Cevaplar: 23
    Son Mesaj: 06-10-2010, 15:56

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

Giriş

Facebook platformu Giriş